20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey (139)

Salı, 14 Kasım 2017 20:34

Y ı l l a r S o n r a

Yazan İlter Gözkaya-Holzhey

Y ı l l a r   S o n r a

Yıllar sonra ilk defa 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı

Türkiye-Didim’de geçirdim. CHP Belediye Başkanı ve devlet temsilcileri coşkuyla kutladı.

Yeşilkent Site Başkanı Atatürk büstünün bulunduğu parkı temizletti, gereken onarımı icra etti. Fakat kutlama için bir belirsizlik hakimdi. Çoğunluğu kadınların üye olduğu Çevre Gönüllüler Dernği tamamlayıcı inisiyatifi ele aldı. Ön hazırlıksız bana da konuşma görevi verildi. Aşağıdaki konuşmayı yaptım.

Sitede cahil sınıfla bilge aydın kesimin iletişim sorunu dikkatimi çektiği için de Aşık Veysel’in Aldanma Cahilin kuru lâfına şiirini okudum.

Bu bayram, en büyük bayram, çünkü bu bayramla:

 

Türkiye Cumhuriyeti yabancılarda olan vasiliğini kaldırdı. Ülkemizin topraklarına  göz dikenler hüsrana uğradı.

Tek söz halkın söylediğidir. Dünyanın en modern rejimi kabul edildi. Modern çağa ayak uyduruldu.  Kadınlara saygı  ve eşit hakların getirildiği kültür kabul edildi.

Tüm vatandaşlar eşit hak ve hürriyetine kavuştu. Eşit paylaşım, herkese hak, hukuk ve adalet verildi. Halkın anlayacağı dilde reform, çağdaş kıyafet hayata  geçirildi. Emperyalizme boyun eğmeden tam bağımsızlık ortaya kondu.

Bu hikâye başka ülkelerin hikâyesine hiç benzemez. Ya istiklâl, ya ölüm sözleriyle 1919 yılında başlayarak, esir kalmaktansa ölümü tercih eden bir ulusun yazdığı destandır. Ülke kuşatılmış halde, adeta esir edilmiş, toprakları  elinden alınmış, fakir düşmüş, ezilmiş, üretememiş ve yabancının himayesine düşmüş bir haldeydi.

İstiklal savaşından sonra Lozan Barış Antlaşması imzalandı ve yeni  Cumhuriyet Devletinin temelleri atılmış oldu.

29 Ekim 1923’de TBMM önergeyi kabul ettikten sonra yeni yönetim Cumhuriyet ilân edilmiştir.

Halkın kendi iradesiyle yönetilen, modern yaşamı belirleyen Cumhuriyet, Demokrasinin temel ilkeleriyle ayakta durabilir.

Atatürk’ün bize emanet ettiği bu bayram, nedenlerini açıkladığım sebeplerden dolayı bayramların en büyüğüdür, hepimize kutlu olsun!

Aldanma  Cahilin  Kuru  Lafına

Aldanma cahilin kuru lafına

Kültürsüz insanın külü yalandır

Hükmetse dünyanın her tarafına

Arzusu hedefi yolu yalandır

Kar suyundan süzen çeşme göl olmaz

Gül dikende biter diken gül olmaz

Diz diz eden her sineğin bal’olmaz.

Peteksiz arının balı yalandır

İnsan bir deryadır ilimle mahir

İlimsiz insanın şöhreti zahir

Cahilden iyilik beklenmez ahir

İşleği ameli hâli yalandır

Cahil okur amma alim olamaz

Kâmillik ilmini herkes bilemez

Veysel bu sözlerin halka yaramaz

Sonra sana derler deli yalandır

Aşık Veysel (1894-1973)

Hoşça kalın!

 

 

 

Çarşamba, 08 Kasım 2017 08:39

D İ L B A Y R A M I

Yazan İlter Gözkaya-Holzhey

D İ L    B A Y R A M I

Dilin önemi, her şeyde olduğu gibi kaybedince daha iyi anlaşılır. Altmış yıllarında Avrupa’ya işçi göçü gurbet kelimesini sık kullanır hale getirdi. Yurtiçi göçlerindeki, yabancı olma duygusundan daha acıydı, işçilerle birlikte giden okur yazarlar için gurbet dilinden ayrılınca başladı.

Dil akıl ve bilime öncülük eder, dil sayesinde insan vatandaş olmanın bilincine varır. Ortak noktaları birleştirir, düşünce üretir ve zihni geliştirir, duyguları ifade eder. Açıklanan, yaşanan duygu şiir, edebiyat ve şarkıya yansır.

Dil devriminin 85. yılı Türkiye’de, ilerici belediyelerden alınan destekle çeşitli kentlerde görkemli kutlamalar yapıldığını, bazı medya ve basın yayınlarından öğrendim. Yeri gelmişken Berlin-Spandau’da bir Dil Derneği vardı, yeniden canlandırılmasını öneriyorum.

Öğretim ve Eğitim, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü dil kurumunu etkileyen de dildir. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte kılık kıyafet, ölçüler ve takvim yenilenmişti.

1928 yılında harf devrimi ile erkeklerde yüzde dört, kadınlarda binde iki iken, okur yazar sayısını kısa zamanda çoğaltmıştı. 1932 yılında başlayan dil devrimiyle yüzyıllarca unutulan Türkçe canlandırıldı. Halk eğitim öğretim, adalet ararken kendine ve devletine gövendi.

Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu 1980 askeri darbenin akabinde 1983’de kapatılıp, Cumhurbaşkanı gözetiminde Başbakanlığa bağlı bir devlet dairesine dönüştürüldü. Böylece işlevini kaybettiğini biz yurtdışında pek anlamamıştık. Ama dilin önemini, gelişmesini koruyan aydınların 1987’de kurduğu Dil Derneği’nden haberdar olmuştuk.

Harf ve dil devrimleri lâik eğitimin anahtarı görevini üstlendi. Din ile bağı koparılmıştı, zira Osmanlıca dine bağımlı arapçaydı.

Dernek, tabela kirliliğine, yiyecek giyeceklerin, konaklama, alışveriş marketlerin İngilizce adlandırılmasına karşı çıktı. Avrupa’da da İngilizce anaokullarına kadar inmiştir. Dünya dili olmasından kaçınılmıyor, bu dili öğrenmeden yurtdışı ilişki kurulamıyor, seyahat mümkün olmuyor.

Almanya’da da Türklerin oturduğu semtlerde alışveriş merkezleri, restoranların adı Türkçe. Buna alışmayan tutucu Almanlar da var. Küresel Dünya’ya açılma tarafları olanlar turistleri o semtlere getirip, gösteriyorlar.

Türkçem benim ses bayrağım. Fazıl Hüsnü Dağlarca

Anadil insanın yuvasıdır, evidir. Bu nedenle Dil Derneğine üye olarak desteklemeli. Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel, herkesi düşüncesi, yapıtlarıyla ve eylemleriyle birlikte ortak akıl üretmeye çağırıyor. Elimizi tutun, sesimize ses verin, yitirdiğimiz zamanı, karar gününde birlikte aydınlatalım, diyor. Yurtdışında destekleyeci dernekler kurulmalı.

Avrupa’da dilimize sevdalı öğretmenler, düğer ülke dilleriyle Türkçe’nin eşit muamele görmesi için çok emek verdiler. Fakat başarmak çok zor, Türkiye’nin Avrupa Topluluğuna üye olmaması öne konulan engel oluyor. Türkiye AB’ye üye olan Yunanistan ve Bulgaristan Türkleri desteklemeli.

Almanya’da eyaletten eyalete durum değişiyor. Berlin’de Türkçe birinci dil veya ikinci dil olarak seçilen okullar var.

Aziz Nesin İlkokulu iki dil eş değerli okutulan tek okuldur.

Üçüncü, dördüncü nesilde artık Türkçe anadili olarak okutulmuyor. Eyaletlerde Senatörlüklerde görevli öğretmenler bunun bilincinde, öğretimde ona göre metod uyguluyorlar. Ailede iki dilli yaşama uyulmalıdır.

Konsolosluklar nezdinde Türkiye’den gönderilen öğretmenler, ders saatleri dışında ders yaptıklarından dolayı arzu edilen başarıya ulaşılmıyor. Aynı zamanda öğrencinin bildiği noktadan hareket edemiyorlar. Durumu tanımadıkları gibi, çözülmesi gereken başka sorunlar da var. Bu konuda etraflı açıklama ayrı bir makale yazdırır.

Artık üçüncü nesilden itibaren yaşadığı ülkenin dilinin anadili olduğu kabul edilmeli. Türkçe ona göre verilmeli, Dil Derneği ile Avrupa’daki dernekler anlaşarak, öğrencilere ders verilmelidir. Türkçe bilmediklerinin sebebini anlayıp, hor görmemelidir.

Yaz tatillerinde Türkiye’de Türk olarak nasıl Türkçe bilmezsin, diyerek, çocukların cesareti kırılmamalıdır. Yüzyılda  hâlâ Türkçe bilmeyen kürt kökenli vatandaşlar olduğunu bilmiyorum, ama tahmin ediyorum. Yani dil okulda öğrenilir. Almanya’da Alman öğretmenlerin bazıları hâlâ Türkçe öğrenmeyi, konuşmayı Almanca’ya karşıt, engel olarak görüyorlar. Evde aileleriyle Türkçe konuşmalarına karşı, Türkçe televizyon izlememelerini arzu ediyorlar.

Özel Türkçe yayın yapan televizyon kanallarının kalitesi düzeltilmeli. Avrupa’da sadece reklâm amaçlı yayın yapıyorlar. Avrupa yaşamına uymayan, Türkiye’de çevrilmiş filmler gösteriliyor. İzleyici reklâmdan bıkınca, kaliteli Alman Devlet kanallarına yöneliyor.

Dil kültür birleştirici, iletişim aracıdır. Ülkede vatandaşlık bağlarını kuvvetlendirir. Ülke dilini bilme şartıyla, azınlık dilleri de geliştirilmelidir. Kaybolan her dil çeşitliliğe zarar verir. Nesli tükenen her bitki, her çeşit hayvan doğanın fakirleşmesi anlamına gelir. Dil de böyledir, bütün var olan dilleri yaşatmaya çalışılmalı.

Hoşça kalın, ama dilsiz kalmayın.

 

 

 

Cuma, 27 Ekim 2017 11:43

H A Y A T A Ğ A C I

Yazan İlter Gözkaya-Holzhey

H A Y A T    A Ğ A C I

Zeytin ağacı mitoloji ve botanikte ölümsüz ağaç, diye geçiyor. Uzun ömürlü ve dayanıklıdır. Oldukça ağır ve zahmetli büyür. Kökleri derinlere uzar, bu nedenle kalkerli, çakıllı, taşlı ve kurak topraklarda yetiştirilmeye elverişlidir. Yazı sıcak, kışı ılıman geçen iklimi sever.

Akdeniz iklimini seven bu ağacın meyvası zeytin, sofralarda eksik olmaz. Nur suresinde Kuran-ı Kerim’de kutsal olarak geçiyor. Ramazan aylarında oruç açmaya zeytinle başlanır.

Hayat ağacı olması, Nuh’un gemisi hikâyesine dayanır. Gönderdiği güvercin, zeytin dalı getirince suyun çekildiği anlaşılmış, yani yaşama başlanır. Barış sembolüdür, çiftçi barış olursa tarlasında çalışır, ürün elde edebilir.

Ağaç 2500 yıl yaşayabiliyor, bu nedenle olsa gerek, çok tanrılı ilk çağda ölümsüz ağaca tapılıyordu. Akdeniz kıyılarından Mezopotamya’ya uzanan coğrafyada yaşıyor.

Eşsiz mevya ekmeğe katık, sağlığa faydalıdır.

İlk defa zeytini bostan tarlasında yediğimde henüz ilkokula gidiyordum. Bugünkü beyaz ekmekle halam şehirden getirmişti. Köyümüzde yufka yapılırdı o zaman. O tadı hiç unutamadım, çocukluğumda hatırladığım en önemli tad.

Yaşar Kemal’ın öykülerinde, Nazım Hikmet’in şiirlerinde okuyunca merakım daha arttı. Ressam komşum Turgut Gülten’in sergilerde gösterilen resimleriyle de hayranlığım arttı.

Çok hor davranılan bir ağacı doğaseverlerle yıllar önce korumaya aldık. Ama sadece ömrünü uzattık, gölgesinde deniz kenarında izgara yapıyorlardı. Sigara içiliyordu, ki 250 sigara dumanı bir ağaç öldürmeye yetiyormuş. Bugün kuru ağacı bile korumaya çalışıyor, doğaseverler. Ağaca alışan kuşlar hâlâ dallarına konuyor. Gövdesinde yaşayan kertenkele gibi hayvanlar yaşıyor.

Topraktan aldığı gücü insana yansıtır. Bu ağacın meyvasından elde edilen yağı yemek pişirmede mutfaklardan eksik olmaz. Saç ve cilt bakımında kullanılmadan önce, yüzyıllarca bu toprakların insanlarını aydınlatmış, sabunuyla insan vücudunu temizlemiştir.

Akdeniz’e aşık, insanları da ona sevdalıdır. Hititleri, Yunanlıları, Romanlıları, İsa’nın havarilerini, Türklerin Anadolu’ya gelişine şahit olan bu ağacın sevgisi nesilden nesile aktarılmıştır.

Ege’de bulunan batık gemilerde izlerine rastlanıyor. Bu nedenle ticareti çok eskilere dayandığı görülüyor. Hipokrat en büyük şifacı olarak zeytinyağını işaret ediyor. Berlin’de adının verildiği bir sokak olan Bergamalı Galenos’un, birçok reçetesinde zeytinyağı kullanması ölümsüzlüğünün bir başka kanıtıdır.

 

Türkiye, bugün dünyanın en zengin zeytinyağı üreten ülkelerinden biridir. Bunun bilincinde olan sektör her gün biraz daha kaliteli yağ üretiyor ve ihraç ediyor.

Bu satırları yazarken, masamda Kristal Yağları Genel Müdürü Christopher Dologh’un 80 yıllık gönlünü ve hayatlarını bu ağaca vermiş bir ailenin üçüncü kuşağı olarak yazdığı bir kitapçık var. Zeytinağacı gibi dostu ve bir yoldaşı olduğu için kendisini mutlu sayıyor.

Zeytinin anayurdu olarak kucak dolusu saygı, sevgi anlayışla geliştirerek dünya ikinciliğine gelmek mümkündür. Aşılmayacak sorun yok aslında. En sağlıklı besin kaynağını yaşam için fırsata çevirmek beraberce mümkündür.

Ekim ayında meyvalar toplanmaya başlanıyor. İnsan eliyle dikilmeyen ağaçlar kuşların dışkısıyla toprağa düşen çekirdeklarden orman gibi gelişmiş. Bin kadar çeşidi var. Berlin’e gelirken çekirdek getirerek saksılarda yetiştirmeyi denemek mümkün.

Berlin sokaklarını süsleyen, kestane ağaçlarının hikâyesi de Osmanlılar zamanında Anadolu’ya uzanıyor.

Dologh Bey, Kristal çatısı altında zeytinağacına, zeytine, zeytinyağına, üreticisine ve tüketicisine saygı duymayı, dahası sevmeyi öğrenmiş. Bir zeytin dalı kâfi, yeter ki zeytin ağacının kökleri eksik olmasın, diyor.

Didim/Yeşilkent sitesinde yaşlı bir zeytinağacı doğa korumaya alınmış, buna çok sevindim. Yazılarımda dile getirmiştim.

Kim demiş Türkler okumaz, diye. Genellemek çok tehlikelidir, okuyan da var elbette.

Turistler fotoğraf çekiyor, henüz bilgi veren bir levha ağaca iliştirilmemiş. Herhalde hazırlanıyor olmalı.

Hoşça kalın!

 

 

 

Pazartesi, 23 Ekim 2017 07:37

Y A Z L I K K Ü L T Ü R Ü

Yazan İlter Gözkaya-Holzhey

 

Y A Z L I K   K Ü L T Ü R Ü

Ev sahibi olma, bir yerde oturma hakkı insan haklarından biridir. Berlin’e gelen Suriyeli bir sığınmacı akademisyenin ilk sözü, burada sokakta yaşayan hayvan yok, ama bu nasıl olur, hele böyle zengin bir ülkede sokakta yaşayan insan var, olmuştu.

Yazlık sahibi bu çoklukta olabilme Türkiye’de mümkündür ve lüks denecek bir durumdur. Ülke çapında yatırımda kayıp olarak düşünülsede, turizm ilçelerine ekonomik kazanç getirmektedir.

Belediye hizmeti yazlık sitelere önce çok yavaş, son yıllarda hızla gelişti. Yeşilkent MİGROS çevresi yollar yapılmış, yeşil alanlar tertemiz. Plajda, sahilde komşular şehirden hemen kaçıyor ve burada nefes alabiliyoruz, diyorlar.

Bu satırları okuyan sorumlulara, görevlilere komşuların teşekkürünü iletiyorum. Öneri ve eleştirileri ciddiye almaları oldukça önemli. Avrupa’da yaşayan yazlıkçılar da Yaz aylarında, birinci nesil emekli olanlar daha uzun süre kalanlara da bu satırları okuyan gençler mutlaka iletmelidir.

Türkiye’de sürekli yaşayanların, bazı Avrupa’da yaşayan komşuların örnek davranışları gözden kaçmıyor. Fakat az da olsa burası Türkiye deyip, kurallara uymayanlar var.

Bugün karşılaştığım bir aileye neden Almanya’daki gibi bez torba kullanıp örnek olmuyorsunuz, diye sordum. Cevap, efendim yasak etsinler, burada özgürlüğe sınır yok, oldu. Naylon torba orada parayla satıldiği için, tekrar kullanıyor ve bez torbayı tercih ediyor.

Kurallara uymamak özgürlüğü yanlış anlaşılıyor. Plajda işletme sahipleri müziği sonuna kadar açmıyor artık, ama sürekli açık bırakarak kendi müzik anlayışını, zevkini konuklara zorla dinletme özgürlüğünü kullanıyor. Bu, aynı şekilde Yaz’ın tur gezileri organize eden teknelerin çaldığı kuvvetli müzik için de geçerli.

İşletmeci kendi hasta olacak ve hasta yapma özgürlüğüne sahip olduğuna öyle inanmış ki, uyaranlara bozuk çalıyor. Aslında kendini dinlememek için sorunlarını müzik gürültüsüyle baskı altına alıyor.

Kızgın olmasa anlatacağım, Türkiya’de her iki erkekten biri kalp ameliyatı oluyor. Zira erkekler gürültüyle daha fazla karşılaşıyor. Gürültü hem kulağa, hem beyin hücrelerine etki ederek kalbe yansıtıyor. En güzel konser doksan dakika sürmelidir. Yıllarca müzik dersi veren emekli öğretmen olarak ülkedeki kalp ve kulak doktorlarına, müzik öğretmenlerine ve diğer sorumlulara çağrı yapıyorum.

Lütfen gelecek Yaz sanatların en etkili ve güzeli olan müziği gürültüden kurtarınız. Böylece çocuk ve gençlerin işitme sağlığını korumak mümkündür.

Göz yorulunca kapağını kapatır, ama kulağın bu çaresi yok, çare eğitime erken başlamaktır.

Yeşilkent ve çevresinde komşular ana caddeye konan trafik işaretleri için Yeşilkent Çevre Gönüllüleri Derneğine teşekkür ediyorlar. Bir zeytinağacının doğal korumaya alındığına çok sevindim. Bulgaristan’dan gelen bir otobüs turist fotoğraf çektiler. Yalnız ağacın gövdesine bilgi veren bir levha henüz asılmamış. Daha başka antik ağaçlar da var. İlçe ziraat görevlileri dolaşıp tespit etmeli.

Ayrıca yeşil alanları gönüllü bakan, sulayan komşulara örnek olması için ödül verilmeli. Gönüllü, çevre koruma ve sosyal işlerde hizmet edenlere övgü esirgememelidir.

Sitede dernek başkan ve yönetimi yanında, Çevre Gönüllüler Derneği sosyal bir varlık olan insan için olmazsa olmazı. Çevre derneği yönetiminde genelde kadınlar görev aldığı için kadın erkek paylaşımında eşit muamele görmüş oluyor, kadınlar eş değerde söz sahibi olmalıdır.

Yakın komşular arasında arkadaşlıklar ilerleyip, dostluklar gelişiyor. Nerede kaldınız, hasta mıydınız, soruları insan ilişkilerinde değeri biçilmez. Bikhassa ilk nesil köy kökenli, imeceyi hatırlıyor. Yıllardır aynı sitede yaşadığı halde hâlâ birbirini tanımayan komşular var.

Yeşilkent/Didim’de ev sahiplerinin hemen hemen üçte ikisi yurtdışında Avrupa’da yaşayanlar. Krizlerde, döviz sıkıntısında Türkiye’nin ekonomik durumuna katkıda bulunuyorlar. Onlara diğer turistlere gösterilen ilgi maalesef gösterilmiyor.

Ev kapılarına konan maylon torbalar çok çirkin görüntü yapıyordu. Sinekler çoğalıyordu, bu nedenle konteyner konması çok isabetli olmuştur. Çöpler zamanında alınıyor, artık Yeşikent üvey evlât muamelesi görmüyor. Belediye hizmet varlığının izleri görülüyor.

Sonbahar’da sitelerde yaşayan az komşu var. Basınçla borularda patlama görülüyor. Telefon ettim, yirmi dakika sonra gelip tamir ettiler. Bir hafta olmadan da yol onarıldı.

Öğrenci servis dolmuşlarını görünce seksen yıllarını hatırlıyorum. Gaye 2’de posta memuruyla imza toplamıştık. Sitelerde Yaz Kış yaşayan işçi çocukların okula gitmesi çok büyük sorundu. Okul servis dolmuşları çok iyi çalışıyor, Valiler Ortaokulu şoförleri ve okul idaresi parkyeri için Milli Eğitim Müdürlüğü’nden izin bekliyorlarmış. Dolmuşlara belli parkyeri ayrılırsa öğrenciler kolay bulabilir, ana çıkış kapısında kalabalıkta zorluk çekmezler.

Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun organize ettiği altmışbeş üstü emeklilerin sarı civciv dediği, ücetsiz dolmuşlar şahane. Yaşlılar oturacak yer buluyor. Balık istifi gibi dolmadığı için ter kokmuyor, hijyen bakımından da çok sağlıklı.

Sevgili okuyucularım, biz yazarlar köşeyazılarımız okunmuyor, diye şikâyet edersek halktan uzaklaşmış sayılırız. Plajda, sokakta, alışveriş merkezinde, dolmmuşta, durakta ve dernek yönetiminde görevli insanlarla konuşarak bu yazıyı yazdım. Gereken yerlere ulaşacağını umut ediyorum.

Avrupa’da yaşayan ve orada öğrendiklerini Türkiye’de uygulamayanları da gelecek Yaz tatilini beklemeden, şimdiden uyarmalıdır.

Didim’in havası akciğer hastalıklarına karşı koyacak ve hastaları iyileştirecek kadar gözeldir. Kür amaçlı ikinci bir hastahane daha mutlaka yapılmalıdır. Ayrıca bir üniversite öğrencisi ve bir komşum şu öneriyi yaptı: Akbük sahilinden başlamak üzere Yeşilkent sahiline kadar sahili takiben bir yürüyüş gezi ve bisiklet yolu yapılmalıdır.

Güzel günler göreceğiz, umut gerçektir, insanı şiir ve çoşku ülkesine götürür.

Hoşça kalın!

 

 

 

A D A L E T   D E M O K R A S İ N İ   T E M E L İ D İ R

Adalet kelimesi Arapça’dan Türkçe’ye girmiştir. Her vatandaşa, yasalarla   tanınan hakkı sağlama ilkesidir. Bu hakkın korunmasını devlet, kuruluşları ve organlarıyla sağlamakla yükümlüdür.

Temel kelimesi Yunanca’dan geliyor. Bir yapının sağlam toprak tabakasından zemine dek çıkan duvar bölümü. Mecazi anlamda bir şeyin dayandığı önemli ilke anlamında kullanılır.

Adalet mülkün temelidir.

24 Eylül 2017 genel seçimden önce seçim kampanyasında Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), başbakan adayı Martin Schulz Daha fazla Adalet Zamanı (Mehr Zeit für Gerechtigkeit) Başlığını temel olarak aldı.

Her ne kadar Türkiye’nin Avrupa Topluluğu’na üye olma konusunda hatalı söylemde bulunsada, Türkiye kökenli seçmenlerin yarısının SPD’yi tercih ettiği görülüyor.

Türkiye kökenli üç milyon, müslüman olan dört milyon vatandaşı

hak ve görevleri ayrı bir makale konusudur. Fakat sosyal demokratların on maddelik eşit adalet hakkı göçmenleri de ilgilendiriyor.

Bilhassa göçmenler azınlık haklarının hediye edilmediği, almak zorunda olma bilincinde, seçimden sonra partilerin organlarında mutlaka görev almalıdır.

İş hayatında alınan maaşın en azı çekirdek ailenin geçimini sağlamalı. Çalışma süresi keyfi değil, yasalara uymalıdır. Çalışırken kendini geliştirme kurslarıyla meslekte yükselme hakkı eşit verilmelidir. Aynı işte kadın erkek ayırmadan eşit kazanç sağlanmalıdır.

Onarılması gereken okullar yenilenecek, sığınmacılara tahsil edilen spor salonları boşaltılıp onarılacak. İlk okullarda tam gün öğrenimi mümkün olmalıdır.

Çocuklu ailelere yapılacak maddi yardım sayesinde, anababa çocukları için daha fazla zaman ayırabilecekler. Yuvalar için ödeme yapılmayacak.

Emekli sigortalarına yatırılan tutar ve kalite sabit kalacak. Emekliye ayrılma yaşı yükseltilmeyecektir.

İnternete daha hızlı ulaşmak için ve kirası ödenebilecek sosyal ev yapımına yatırım yapma şart olmuştur. Köyde ve kentte yaşam kalitesini elde etmek için ulaşıma yatırım gerekiyor.

Doğu eyaletler için ödenen dayanışma ücreti artık maaşlardan kesilmeyecek. Küçük ve orta gelirlilere vergide kolaylık sağlamak mümkündür. Bunun için zenginler daha fazla vergi ödemelidir. Miras alanlar değerine göre vergi ödemek zorundadır.

Sağlık sigortalarında çeşitliliği kaldırıp, tek tip vatandaş sigortası getirilecek. Yerine getirilmesi çok zor bir konu, zira özel sigortalılar fazla ödemese, muayene daire ve hastanelerde alet alma zorlaşacak. Fazla ödeyenler randevu alma ve ilaç seçiminde önceliğe sahipler.

Emniyet konusunda 15.000 personel polis alınması ön görülüyor. Bu konu çok hararetli tartışıldı. Terörle emniyet sorunlarını, devamlı kışkırtma amacı ile tartışma gündemine sığınmacılara karşıt getiren, Almanya için Alternatif (AfD) partisine karşı diğer partiler savunmaya geçmek zorunda bırakıldı.

Avrupa’yı dayanışmayı temel alan güçlü yapma amacı, sorunlara önerileri sunma, eski Avrupa Topluluğu Parlamento başkanı olarak Martin Schulz’un uzmanlık alanıdır.

Bilhassa İngiltere’nin topluluktan ayrılması tüm üye ülkelerde sağcı müslüman düşmanı partilerin yükselmesi, toplumun dayanışmasını temelden sarsmıştır.

Türkiye’de gelişen olağanüstü politikalar İslâm düşmanlığı ile içiçe karışmış, seçim kampanyalarında ilk sırayı almıştır.

Alman vatandaşı Türklerin partilerde görev alması şart olmuştur. Avrupa ülkelerin vatandaşlığını almaları kolaylaştırılmalıdır. Ancak eşit haklar o zaman alınır.

Diğer Avrupa ülkelerinde Türkiye ile yapılan anlaşmalar aynı ise, Türklere her konuda hatalar işlenmiştir. Onlara yapılan hatalar Rusya’dan gelenlere ve bugün Suriye’den gelenlere yapılmıyor. Acilen verilen Almanca dersleriyle Suriyeliler iki yılda işyerinde, hatta tartışmalı toplantılarda konuşacak kadar öğreniyorlar.

Türklere karşıtlık, aleyhte olarak basın ve medyada gündemde tutuluyor. Olumlu olması gereken konularda ise yok sayılıyor. Yeşiller Partisi Genelbaşkanı Cem Özdemir Alman hükümetine yaptığı çağrıyı çok geç yaptı.

Alman hükümet üyeleri ülkede altmış yıldır emeği geçen Türklere sahip çıkmalıdır. Babavatan hak edilen ilgiyi göstermez ve haklarını vermezse anavatan hükümet üyeleri karışmaya, Almanya’ya dil uzatmaya hak kazanmış olur.

Hoşça kalın, ama sakın adaletsiz kalmayın.

 

T Ü R K İ Y E   G E N Ç L İ K   O R K E S T R A S I

Almanya ile Türkiye politikacıları basın ve medya aracılığı ile kavga seslerini yükseltiyordu. Türk politikacıları halkın diğer yarısının dilinde, Alman politikacıları ise idare edenlerin elite dilinde kalmayı tercih etti.

Bilhassa birinci nesil, Türklerin seçim kampanyasına alet edilmeyeceklerini görmek kısmet olmayacak, diye hüzünleniyordu.

İşte tam bu esnada Berlin Konzerthaus’da (Gendarmenmarkt) görkemli bir konser verildi. Euro Classic Müzik Festivali’nde

yetenekli Avrupa gençlik orkestraları şöleni müzikseverler keyfle yaşadı.

Türkiye’yi temsilen, Cem Mansur şefliğinde önde gelen konservatuarlardan sınavla seçilen seksen başarılı gencin yarısından fazlası kızlardan oluşuyordu. Cinsiyete göre değil, çaldıkları enstrümanlara göre sahnede yerlerini aldılar. Türkiye’nin lâik aydınlık yüzünde gösterdiler.

Alkış tufanının sonu gelmiyor, onurla tüyler diken diken olurken heyecanlı coşku tam ikibuçuk saat devam etti. Konser arasında tanıdık bir yüz görebilir miyim, diye dolaştım, ama hiç tanıdık yüz görmedim. Türkiye’nin Batı lâik yüzünü savunanlar derneklerinden dışarı çıkamamışlardı.

Richard Strauss’dan Don Juan (1888) parçasıyla giriş yapıldı. Çapkın erkek güzel kadınlar arasında sosyete dünyasında fırtına estirdi. Şiiri, 1844 yılında romantik şair Nikolaus Lenau yazmıştı.

Aradan sonra ilk çalınan Ali Ekber Çiçek’ten alınan Haydar Haydar’ı Ali Özkan Manav bestelemiştir. Ali Ekber Çiçek

(1935 – 2006), Türkiye’de sayılı tanınmış halk müziği bestecisidir.

Ali Özkan Manav 1967 yılında Mersin’de doğdu. İstanbul Devlet Mimar Sinan konservatuarından sonra tahsilini Boston’da tamamladı. Mimar Sinan Konservatuarı’nda 1991 yılından beri ders veriyor. Bavyera radyosundan ödül almış, Avrupa’da bilhassa Almanya’da tanınmış bir bestecidir.

Tschaikowski’den keman konçertosu (1878) hüzün ve depressiyon içeriyordu. Bestecinin biyografisini bilenler, öğrenciye ulaşamama aşkını hissedebilirdi. Yalnızlığa çekilip depressiyon geçirdiği anlar müzikte dile getirilirken izleyicileri de hüzün bulutuna bürüdü.

Antonin Dvorak’ın Senfonik Çeşitlemesi (1877) akılları durduran bir fantazi dünyasını yaşattı. At üstünde Orta Asya bozkırında dağları ovaları dolaşırken, ılık esen rüzgârı canlandırıyordu.

Gazeteci Rolf-Dieter Krause moderatörlüğünü yaptı. Sözlerine Avrupa başkenti Brüksel’de zor günler yaşanırken, böyle güzel müzik dinlemenin sağlığa ve ülkelerarası diyaloğun önemine vurgu yaparak başladı.

Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası demokrasinin laboratuvarı olarak 2007 tarihinde kuruldu. O günden beri konser vermediği  Avrupa ülkelerinde büyük şehir kalmadı. Barış elçiliği görevlerine başarıyla devam ediyor.

Orkestra şefi Cem Mansur’un hem özel hayatı, hem de sanatçı yaşamı kozmopolitik içeriyor. Çok kültürlü yetişmenin zenginliğine örnek oluyor. 1957 yılında İstanbul’da çok dilli bir ailede Dünya’ya geldi. Londra’da müzik yüksek tahsilinden sonra Leonard Bernstein nezdinde Los Angelos Filarmoni Enstütüsünde devam etti. Avrupa, USA, İsrail, Güney Afrika ve daha birçok ülkede tanınmış orkestralarda şeflik yapmaya devam ediyor.

Solo kemancı Hande Küden, 1992’de Adana’da doğdu. Çukurova Üniversitesi’nde tahsilini yaptı. Sonra bursla Hanns Eisler Müzik Yüksek Okulu Berlin’de devam etti. Başarısı sözle anlatılmaz, salonda bıraktığı çoşkuyu bizzat yaşamak gerek. Boşuna çok sayıda ödül almadı.

Berlin müziksverlerde yaşatılan şahane konserden önce orkestra şefi Cem Mansur ve tanınmış genç piyanist besteci Berlin’li Senem Altan ile Türk müziği tarihi hakkında bir söyleşi yapıldı. Bir saat süren bu söyleşiyi moderatörlüğünü üstlenen Dieter Rexroth konuya çok etraflı hazırlanmıştı. Tartışmalı bir zamanda müzik ve kültür kimliğinin ayrıntılarına girmek, politikacılar tartışa dursun, tarih iki ülkenin yaklaşımlarını tam tersine halkların dostluğunu ispat ediyor.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında, Türk klasik müziği yalnız sarayda icra edilirken, yeniçeri müziği sokakta cereyan ediyordu. Bazı müzik enstrumanları Avrupa müzik enstrumanlarına örnek alınmıştı. Wolfgang Amadeus Mozart’ın Türk marşı, Macar bestecisi Bela Bartok’un Türk Halk Müziği derlemesi bu örneklerden sadece birkaçıdır.

Ezan ve mevlut okumada müziğe dinin doğrudan ve dolayle etkisi görülüyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün reformlarında birçok bilim ve sanat dalında olduğu gibi, müzikte de Alman müzikbilimcilerin rolü unutulmadı. 1933 yılından sonra Hitler rejiminden hayatını, canını kurtaranlara kucak açan Türkiye biliminsanlarından faydalanmayı bildi.

İlk opera, Gazi Eğitim Enstitüsü müzik bölümünü kuran Eduard Zuckmayer’den (1890-1972) bahsedilmeden geçilmaz elbette. Eduard Zuckmayer minnettarlığını göstermek için Türkiye’de kalan bilimadamlarından biridir, Ankara’da vefat etmiştir.

Batı Müziği öğrenimi için Türkiye’den bursla Almanya’ya gönderilen beşli müzisyenler çok önemli kurucu rolünü yüklendiler. Ne mutlu bize ki, bugün Almanya’da doğup büyüyen opera gibi Batı müziği okuyan çocuklarımız var.

İzleyiciler söz almadığı için aşağıdaki sorular salonda havada açıkta, benim de içimde kaldı. O zaman doğruydu, ama bugün tartışılabilir, diye düşündüm. Toplantı sonunda Rexroth Bey ile konuştum.

Anayasada Türkiye vatandaşı olanın kimliği Türktür, kayıdı vardır. Bunlar İstiklâl Savaşı’nı birlikte yapan, Türkiye Cumhuriyetini kuran Kürt, Türk, Çerkez, Laz olanlar dini müslüman olmalarında birleşiyordu.

Ne mutlu Türkün diyene! Hürriyet gazetesinin başlığında Türkiye Türklerindir, yazısı.

Doğar doğmaz çocuğun nüfus cüzdanına dini bölümüne İslâm yazılıyor.

Sevgili okuyucularım, sizler bu ifadelere cevap bulmaya çalışın. Ben başka bir makalede konuyu ele alacağım. Tarihe bakmadan anlama ve açıklama kolay değil.

Demokarasi Laboratuvarı Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası, bir fırtına gibi gelip geçti, ama arkasında rüzgâr ve yağmur izleri bıraktı. Barış elçiliği başarılarının devamını diliyorum. Devletleri idare edenlerden daha etkili ve kalıcı olmaları müziğin gücünde gizlidir.

Alman ve Türk halkların dostluğu Eduard Zuckmayer’in şu öğretmen Okulu şarkısında gibi derindir:

DOSTLUK (iki sesli)

Dostluğun biz sevgisiyle,

toplandık her an burda.

bu sevgi bağı kopmaz hiç,

dağılsak birgün yurda.  (bugün Avrupa’ya)

Bu güzel günü andıkça,

çarpacak kalbim benim.

Bu sevgiyle edebiyen,

uzanır sana elim.

Hoşça kalın, ama asla müziksiz kalmayın!

Cuma, 22 Eylül 2017 11:36

DEMOKRASİDE İLK ADIM

Yazan İlter Gözkaya-Holzhey

DEMOKRASİDE İLK  ADIM

Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olması demokrasinin

en önemli ana ilkelerinden biridir. Halkı temsil edenleri seçmek ilk ve en önemli faktördür.

Vatandaşın adına konuşup, kanun çıkarma ve uygulamada etkin olacak milletin vekillerini seçmekle iş bitmiyor. Seçilen milletvekillerini destekliyerek, eleştirerek parti organlarında çalışmaya devam etmek seçmenlerin görevi ve sorumluluğudur.

Türk kökenli politikacıların teşvikiyle geçmişte göçmen politikasında reform yapılmıştır. Onların etkisiyle göçmenlere bilhassa Türklere hitap dili kırıcı, hor görücü ve başöğretmen edasıyla yapılmamaya başlandı. Sığınmacılardan kalıcı olabileceklere uygulanan uyum politikasında yine onlar sayesinde, altmış yıllarında Türk işçilerinde yapılan hatalardan korunmuştur.

Almanya için Alternatif (AfD) hariç her partide Türklere dost, iyi niyetli, olumlu eleştiri yapan Alman politikacıları ve düşünce öncü akademisyen, yazar, filozof ve siyasal bilim insanları var. Buna paralel olarak da Türkiye politikasına pozitif yaklaşırlar. Karar vermeden önce parti tüzüğü ve seçim programlarını okumak şarttır.

Duvar yıkıldıktan sonra Rusya’dan gelen Alman kökenli Ruslara verilen haklar ve destek Türk işçilerine verilmemiştir, tam tersine bilhassa seçim kampanyalarında Türkler yem olarak kullanılmış, hor görülmüş, kötü niyetlilere fırsat verilmiştir.

Her türlü olumsuz deneyimlere rağmen Avrupa’da yaşayan Türkler çok faydalanmış, kendilerini yetiştirmiş ve bilhassa ekonomide anavatanda akrabalerına para havale ederek, her yıl izine giderek dar boğazda hep Türkiye’ye yardım etmiştir.

Almanya ile bağlar iki Almanya’nın birleşmesiyle gevşemiştir. Doğu Almanya kökenli Almanların tarihinde Batı’nın Türkiye ilişkilerini içeren otuz yıllık bir hafıza boşluğu vardır.

Bu nedenle olsa gerek Avrupa Birliği lokomotifi olan Federal Almanya Başbakanı bayan Dr. Angela Merkel Alman hıristiyan Birliği (CDU) Türkiye politikasında düzeltilemiyecek tarihi hatalar yapmıştır.

Hakimlerin olduğu Berlin’de, hukukun işlediği bir ülkede demokratik haklarını kullanma bilicinde olan Türkiye kökenli

Almanların seçime gideceklerine ben şahsen çok inanıyorum. Zira Alman vatandaşlığı hediye gibi verilmedi. Hak edilerek, mücadeleden bıkmadan alındı. Bir öğretmen arkadaşım otuz yıl Almanca dersi, hem ilkokulda hem yüksekhalkokulunda verdiği halde belge, sertifika göstermek zorunda bırakıldı.

Eski Federal Almanya Başbakanı Gerhard Schröder Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ve eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer (Yeşiller Partisi) Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olması için çaba gösterdiler. O zaman Türkiye Almanya ilişkilerine paralel olarak 1800 Alman firması Türkiye’de yatırım yapmıştı.

Alman Hür Demokrat Partisi (FDP) daha çok işveren orta sınıfı temsil ediyor.

Avrupa ülkelerini babavatan yapan Türkler anavatanları Türkiye ile ilişkilere göre seçiyor olmaları tesadüf değil. Bu nedenle Türk kökenli Almanların en fazla tecih edecekleri partiler SPD ve Yeşiller. Kapısını göçmenlere açan Sol Parti’yi de seçecekler olacak elbette.

Gazetemiz www.ha-ber.com’ da hala devam eden ankete 30 Ağustos itibarıyla katılım şöyle:

1131 oy SPD, 342 oy Sol Parti, 314 oy Yeşiller, 259 oy CDU, 132 oy FDP, 54 oy diğer partiler. Ankete katılanların sayısı toplam 2232. Diğer partilere oy vermek veya seçime gitmemek AfD sağcı partinin kazanması, oylarını yükseltmesi anlamına geldiğini söylemek için uzman olmak gerekmiyor.

Türkiye kökenli Alman Devlet Bakanı Aydan Özoğuz’u çöp imha eder gibi, yok edeceğini söyleyen AfD kurucu lideri Alexander Gauland’a savcının soruşturma açması Berlin’de hakimler olduğunu gösteriyor.

Hak, adalet ve hürriyeti yaşadığımız, demokrasisi oturmuş babavatanda görevlerimizi de yerine getirmek borcumuz olduğunu akıldan çıkarmamalıyız.

CDU içinde de Türk dostu, Türkiye ile ilişkinin olumlu olmasını arzu eden politikacılar var. Bu partiye de üye olmalı, desteklemeli. Böylece parti içinde etki edilme imkânı sağlanmış olur. Aynı şeyi kardeş parti Bavyera eyaletinde etkin olan  Hıristiyan Sosyal Birliği (CSU) için söylemek mümkün değildir.

Seçime çocuk ve torunların geleceği için gidecekler. Yalnız Türk kökenli politikacıları seçmeyeceğiz elbette, Aynı zamanda Türkiye kökenli Alman politikacıları da yalnız Türklerin politikacısı olmayacağının bilinciyle hareket etmek, beklenti ve eleştirilerde sınır koyabilecek.

Sevgili okuyacularım, öğrencilerim 1.081.638 Türk kökenli Alman vatandaşından 750.000 seçmen sandığa gidecek. Bir tek kendi oyuyla Başbakan olduğu söylenen Dr. Konrad Adenauer tarihe geçmiştir. Federal İstatistik Dairesi’nin verdiği bu son bilgiye göre 750.000 seçmen seçim sonuçlarına çok etki edebilir. Lütfen, seçim kampanyalarına katılın ve seçime mutlaka gidiniz. Vatandaşlık hakkını henüz alamayan 1.506.113 Türk vatandaşının da, Alman vatandaşı olmaları tesvik edilmelidir.

Dünya’ya umut ülkesi olan, demokrasisi gelişmiş ve oturmuş ekonomisi örnek gösterilen, kurallar ülkesinde bilhassa birinci neslin 55 yıllık emeği var. Onlar yüzme bilmeden denize atıldıkları halde, karaya çıkmayı başaran kahramanlardır. Almanya’nın gelişmesine sağlıklarını kaybederek hizmet etmişlerdir.

Haydi gençler, sandığa giderken onları gönlünüze alın. Adı dahi duyulmamış yüzde beşi geçemiyecek olan diğer küçük partilere oy vermenin, oyları kaybetme anlamına geldiği bilincinde olduğunuza güveniyorum. Almanya’nın çoktan göçmen ülkesi olduğu gerçeğini, kanunla sabitleştirmeye sizler katkı sağlayacaksınız.

Hoşça kalın!

 

 

B ö l ü n m ü ş   H a y a t

Şair, kocaman bir elma ağacını bir küçücük elma çekirdeğine sokabilme ustalığını gösteren insandır.

Orhon Murat Arıburnu

Dr. Ertekin Özcan’ın biyografisini yazdığı metinleri, şiirlerle ahenk ilâve ettiği kitabın adı böyle.

Göçmenlerin düşünce ve duyguları Türkiye’de, vücutları Almanya’da anlamına kullanılmış.

Almanya Sosyal Demokrat Parti Kültürform’da yönetici olan Ekkehard Barthel da, açılışta kitaba konan bu ismin yerine iki Dünya Arasındaki Hayat deseydi, diyerek konuşmasına başladı.

Ben kitaba Birleştiren Hayat, derdim.

Yazar onbir yaşında Erzincan’dan ailesinden ayrılıp abisiyle İstanbul’a göçmüş. Köyde yaşamını ve diğer çocukların güçlüklerini hiç unutmamış. Ömrü boyunca her yaptığı işte onları da düşünmüş. Okulu olmayan köylerden öğrenciler çamurlu, karlı yollarda öğrenmeye isteyerek geliyorlardı. Bir köy okulunda o yıllarda beş sınıf iki birleştirilmiş sınıfta ders yapıyordu.

Şair Erzincan-Çaykent-Çayırlı Köyünde doğdu. İnönü’nün kadınlara sizi altınsız, ama babasız, oğulsuz ve kocasız bırakmadım, dediği yıllardı. İkinci Paylaşım Savaşı’nın fakirlik izleri Anadolu’nun bütün köylerinde hakimdi.

Yalnız kendi biyografisini  anlatmamış şair. Metin ve şiirleri okurken Almanya’ya geldiği 1973 yılına kadar Türkiye’nin sonra her iki ülkenin sosyal, kültürel, siyasal tarihini de yazmış. Bu nedenle zamana bir bütün olarak bakıyor. Okur çok yönlü bilgi alıyor.

Hukuk tahsilini Türkiye’de yaparak, avukatlık yaptıktan sonra Berlin’de Hür Üniversitesi’nde siyasalbilimi okuyor. Bu nedenle ve geçmişinden getirdiği deneyimlerle çok iyi toplum gözlemcisi oluyor. Geldiği yeri, çektiği zorlukları unutmadan hep ileri yürüyor. Fakat kendisiyle yürüyemeyenleri ihmâl etmiyor.

Türkiye’den üniversiteye okumaya gelenlerle dernek kurmaya veya kuranlarla birlikte çalışıyor. Berlin’de ve daha sonra Almanya’da kurulan sosyal demokrat sol yönlü dernek ve kuruluşlarda hep onun emeği ve katkısı var.

Yazar Türk işçilerin en zor, Almanların istemediği pis ve sağlığı bozan işlerde çalışması, ikinci sınıf muamele görmesini şiirlerine yansıtmıştır.

Ders verdiği Yüksek Halk Okulu ve diğer kuruluşlarda gençlere verdiği derslerde gözlemlerini ürüne çevirmeyi fevkalâde başarmış.

Almanca yazılan kitap, dergi ve makalelere çok önem veriyorum. İlk nesilden Almanca yazan şimdiye kadar olmamıştı. Türkçe yazınca biz yazıyor, söylüyoruz. Halbuki çözüme ancak birlikte ulaşılır. Bu nedenle de Almanlara ulaştırılması bakımından bu kitabı çok önemsiyorum. Şimdiden Noel’de Alman arkadaşıma ne hediye etsem, diye düşünmeyin, bu kitaptan daha isabetli bir hediye olamaz.

Dr. Ertekin Özcan’ın organize dernek çalışmalarının, politikaya yönlendirmesinin meyvası olan Berlin Eyalet Sağlık Senatörü Dilek Kolat (SPD), kitap tanıtım etkinliğinde yazara abi, diye hitap etti. Kısa konuşmasında bu kadar işi nasıl yürüttüğüne şahit olduğunu dile getirdi. Bu biyografi yazılmalıydı, gelecek nesillere örnek olacak, başucu ve başvuru kitabı olarak kullanılacaktır.

Çalışmalarında ikinci nesli politikaya hazırlarken, yazdığı raporlar ve makalelerle sorumlu karar mekânızmalarına göç politikasında öneriler sunuyor. Değişen kanun ve yasaları böylece etkilemiş oluyor.

Kitabın kapak resmini yapan Süreç Özcan, kitap tanıtım töreninde müziği, gitarı ile renk kattı. Fotoğraflar tarihi çizerek daha iyi anlatıyor. Karikatürleriyle Hayati Boyacıoğlu anlatıya can vermiş.

Şiirlerinde işlemediği konu kalmamış, toplumda kadın ve erkeğe eşit muamele, ayrımcılık, anavatana hasret, aşk ve sevgi, işçi sınıfının ve göçmenlerin çektiği zorlukları hem bedensel hem de duygusal olarak ifade ediyor.

Türkiye’deki yaşadıklarını Almanya’da birleştirici olmayı gösteriyor. Yazdığı Türkçe şiir kitaplarıyla Türkiye’de de hor görülen Türk işçilerinin uğradıkları haksızlıkları göstermiş. Birinci nesil çok şey başarmıştır, haksızlığa karşı şiirlerinde o neslin sözcüsü olmuş.

Elbette çocukları dernek çalışmalarında, okul aile birliklerinde ihmâl etmemiş. Duyarak, görerek ve iki kızını  tüm okul hayatı boyunca takip ediyor. İki ve çok dilliliğin zenginliğine daima vurgu yapıyor. Türk velilere sınıf aile başkanlığı görevi almaları için cesaret veriyor, teşvik ediyor.

Işıl Gündüz ile 1979 yılında evlendikten sonra sosyal mücadelesinde yalnız değildir. Seminer ve etkinliklerde ön görülen öneri ve eleştirileri derlediği raporlarla görevlilere, sorumlulara çözümde yol gösteriyor. Berlin Hür Üniversitesi’nde 1987 yılında “Federal Almanya’daki Türk Göçmen Örgütleri” adı altında tezini sunduktan sonra bilimsel çalışmalarında daha yoğunlaştı.

Bir kere ülke sınırını aşanlar, Dünya’da insanların birbirine çok benzediğine şahit olur ve bu olguyu sanatında işler. Sanatçılar politikacılardan daha önce küreselleşmenin önemini kavramışlardır. İnsanın gözyaşı ve kanı tüm gezegenimizde aynı renktedir.

Yazılarının dergi, gazete ve kitaplarda Almanca dilinde işlemesine kızları Gönenç ve Süreç, Dr. Ingrid Mönch desteklemiş. Türkçe ön düzeltmeleri şair dostu Mehmet Özata yapıyor.

Metinleri başka bir dile çevirirken, anlaşılan yazılır. Fakat şiiri çevirme ayrı bir hüner ister. Anadildeki kavramı kaybetmeden ikinci bir dile çevirme dil yeteneği ister. Bu, bu kitapta başarılmıştır. Dil açıkça dolaysız akıcı bir şekilde işlenmiştir. Okurken ritimleri mandolin teline dokunur gibi hissettim. Bu nedenle Süreç’den başka şiirleri besteleyenlerin olacağını bekliyorum.

Şu sözleriyle yetişkinlerin çocuklardan öğreneceği çok şeyler olduğunu gösteriyor:

“Tüm haksızlık, baskı ve yoksulluklara karşın, yeryüzünün içinde sevgi, umut, hoşgörü ve barışın yeşerdiği bahçeye dönüşebileceğini dünyamızdaki çocuklardan öğrendim.”

Çok kültürlüğün bir zenginlik olduğunu, devletlerin kültürleri rakip gibi görüp, asimile etmesinin yanlış olduğunu birçok şiirinde dile getiriyor. Bilhassa Türkçe’yi Almança’ya rakip gören Alman öğretmenlere aşağıdaki şiir çağrı niteliğinde. Çocuğun iç dünyasına giremeyen öğretmenler iyi öğretemez.

Üç Resim

Bir gün anaokulunda üç resim yaptım,

biri anneme, biri babama, biri de bana.

Annem sordu, neden üç resim, babam da.

Her üç resimde de açıyordu gökkuşağı,

birinde ay yıldızlı Türk,

diğerinde mavi beyaz Yunan,

öbüründe kırmızı siyah altın sarısı

Alman bayrağı.

Ben hem babamı, hem annemi

hem de burayı seviyorum.

Üçüne de bağlıyım,

babam Türkiyeli, annem Yunanistanlı,

ben de buralıyım.                             (1985)

Bu kitabı okuyan, böyle dopdolu bir yaşam öyküsü bir kitaba sığmaz, arkasından daha başka kitap ta gelmelidir, diye düşünür.

Biz de www.ha-ber.com olarak yazabilmesi için köşedaşım

Dr. Ertekin Özcan’a Işıl, Gönenç, Süreç ile birlikte ömrünü sağlıklı uzatmasını diliyoruz.

Hoşça kalın, ama kitapsız kalmayın!

 

 

 

İlter Gözkaya-Holzhey Berlin, 21 Ağustos 2017

eMail: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

U N U T U L A N    D E D E L E R

Gelecek yıl Birinci Paylaşım Savaşı’nın sona erdiği yüzüncü yılı çeşitli etkinliklerle anılacak.

Savaşlar bitince insanlar iş ve aş derdine düşer, tarihte olaylar yazılmamışsa kalıcı olmaz. Yalnız tarihçiler değil, tarihle ilgilenen, ders çıkarılması gerektiğine inanan herkesi şaşırtan olaylar cereyan eder. Bu kadar yıkım, milyonlarca sivil ve askerin öldüğü savaştan yirmi sene sonra yine İkinci Cihan Savaşı’na nasıl sürüklendi, sorusu yüzyıl sonra bugün Avrupa’yı meşgul ediyor.

Böylece ticaret birliği gibi başlayan Avrupa Birliği birinci prensibi barış oluyor. Bugün birliğin geldiği nokta, İngiltere’nin ayrılma kararı kafaları oldukça karıştırıyor.

Türkiya, ülkeyi İkinci Paylaşım Savaşı’ndan koruyan İsmet İnönü’ye olan minnettarlığını dahi ortaya koyup, düşünme, tartışma ve geçmişte emeği geçen devlet büyüklerini anma fırsatını bulamıyor. Zira gündem süratle değişiyor, Türk halkının en az yarısı güncel şaşırtıcı haberleri kavramakta zorlanıyor.

Olağan üstü olaylar bazan tarihe, geriye bakmaya zorluyor insanları, tarihçiler araştırmaya geç kaldıklarını hatırlıyorlar.

Monique Soupart adında bir fransız kadın, Paris’te  1966 senesinde hastalanarak acil kana ihtiyacı oluyor. Hastanede elimizdeki fransızlardan alınan kanlar uymuyor, deniyor. Ölüm döşeğinde torununu kurtarmak zorunda kalan babaanne gizli kalan sırrını açıklıyor. Savaş esnasında büyükbabasının bir hintli askerle ilişkisi olmuştu.

Savaşta toplam birbuçuk milyon hint askeri Avrupa’da, Mezopotamya ve Afrika’da hayatını kaybediyor. Belçika ve Fransa’da 140.000 hintli asker Almanya’ya karşı savaşıyor. Sömürge ülkesi İngiltere onların olmadığı bir savaşta çarpışmaları için müslüman askerleri ileri sürüyor.

Harpten sonra savaştığı ülkelerde sağ kalanlar hakkında hiçbir istatiğe ulaşılamıyor. Evlilik dışı doğan çocuklara yaşadığı ülkenin dilinde adlar veriliyor. Olağan bir durum olmazsa kaynayıp çoğunluk toplumunda kayboluyor.

Savaşta esir edilen müslüman askerleri Almanya’da eğitilip, yaraları tedavi edildikten sonra bu sefer de Almanya tarafından savaşa yollanıyor. İşte o zaman Mehmet Akif Ersoy Berlin’e gönderiliyor. Müslüman askerlere iyi bakıldığını köşesinde yazması isteniyor.

Berlin hatıralarıyla ilgili tarihi yazıları okumaya merak uyandırır. O zamanla ilgili bir müze ve bir mezarlık Wünsdorf’da (Zossen-Brandenburg) var.

Osmanlı İmparatorluğu’nun izleri bu müzede görülebilir. Wünsdorf şehrinde ilk camii 1905 yılında müslüman askerleri savaşa hazırlarken inşa edilmiştir.

Gazeteci Vijay Singh, elli yıl sonra bayan Maniques’in hikâyesini yeniden yazılıp anlatılması gerektiğine inanıyor. ARTE, Alman-Fransız yapımı TV’de belgesel yayınlandı. Unutulan dedesinin ülkesi Hindistan’da askerlerin mektupları müzede derlenmiş. Böylece büyükbabasının izlerini araştırıyor ve sık sık oraya gidiyor.

Avrupa geçmişte atalarının darda kalan Avrupa’ya yardım eden tarihinde, biliminde rol oynayan sığınmacılara duvar örmeye çalışıyor. Doğu Avrupa’dan  Birliğe üye olan ülkeler açıktan tutumlarını sığınmacıların müslüman olmasına bağladıklarını söylüyor, birliğin dayanışmasını sallıyorlar.

Yaşlı kıta, İngiltere, Fransa, Belçika müslüman askerlerin savaşta kazanmalarını sağladığını, bayan Maniques’in büyükbabasını unutmuş görünüyor. Gündemde savaşların sömürgenin etkisiyle patlak verdiği derinliği konuşulmuyor.

Avrupa’da hafızaların uyanmasına göçmen müslümanlar yardım edecek. Asya ve Afrika’ya barışı ancak gücü elinde tutan Batı getirebilir. Bunu, yalnız adaletli davanarak yapabilir, duvar örmek geçici olarak engel olabilir, ama çözüm değildir.

Son yapılan bir istatiğe göre Türk ve Arap adı olan göçmenlerin Almanya’da iş ve ev bulmada çok zorluk çektiği belgeyle açıklandı. Almanya’da yaşayan göçmenler zaten deneyimlerle biliyordu, ama resmen yazıya, rapora dökülmüş oldu. Böylece çoğunluk toplum haberdar edildi. Çare olarak ta bir eyalet başbakanı adlarını değiştirsinler, Alman vatandaşlığına geçenlerin Alman adı alması mümkündür, dedi. Hatta daha ileri giderek radyoda duyduğuma göre meclis programına tavsiye olarak almış.

Bir çocuğun adı onun kimliğinden, benliğinden bir parçadır. Böyle bir teklif Alman Hıristiyan Demokrat Partisi’nin (CDU) uyumdan ne anladığını gösteriyor. Fransız, İngiliz, Polonya adlarının rahatlıkla kullanıldığı Almanya’da İslâm dinine ait olan göçmenlerin neden dışlandığını anlamak kolaylaşıyor.

Daha seçildiği gün Papa’nın Roma’da İspanyolca adını doğru söyleyen ve yazan Almanlar Türkçe ve Arapça adlara özen göstermeleri için daha yüz yıl geçecek gibi görülüyor.

Viyana önlerinde esir edilen Osmanlı subay ve askerler Avrupa tarihinde adları, dinleri değiştirilmeye zorlanmış çoğunluk toplumunda eritilerek kaybolmuştur.

İslâm devleti altın çağında bilimi muhafaza eden geliştiren Arap ve Müslüman bilimadamlarının adı Lâtince değiştirildi Avrupa Rönesans devriminin gelişmesi onlar sayesinde mümkün olduğu okullarda okutulmadı. Tarihte okutulsaydı islâmafobi belki bu kadar çabuk hortlatılamazdı.

Türk adları değiştirilirse katılım olup olmadığını anlamak mümkün olmaz. Okuyucularım, Alman televizyon yayınlarında Türk adı olursa izliyoruz, diyorlar. Mesut Özil olmasaydı Türkler de Almanlar gibi futbolda heyecan hissedemezdi.

Hoşça ve adınızla kalın, yoksa tarih noksan yazılır.

 

 

 

 

 

 

F I R S A T   K A Ç I R I L I R S A

Avrupa’da yaşayan Türkler, Türk asıllı Almanlar, tarihin öneminin farkındalar. Yaşadığı ülkede Türkiye Cumhuriyeti ve Osmanlı İmparatorluğu tarihi ders programına nasıl yansıdığına dikkat eden öğrenciler, bilhassa orta öğretimde zaman zaman kapıyı vurarak dersi terkediyorlar. Bu nedenle okullarda Türkçe dersi verilmediği göz önünde tutularak sivil kuruluşlar, dernekler çocuklara bilgi donanımını evde yerine getirmelidir.

Tarih yalnız çoğunluğun bakış açısından yazılırsa noksan kalır. Hangi ülkede olursa olsun azınlıkların nasıl yaşadıkları da araştırılmalıdır.

Platon Bağdat’da makalemde 28.11.2014 tarihinde yazdığım konuya tekrar dikkat çekmek istiyorum. Zira Türkiye’de ders müfredatında evrim başlığı çıkarılmasının plânlanması tartışmayı güncelleştirdi.

Ortaçağ Avrupası ilkelliğin bataklığında, taassubun dibini yaşarken, mezhep savaşları ve bulaşıcı hastalıklarıyla böğuşuyordu.

İslâm altınçağını 800 – 1300 yılları arasında yaşıyordu. Yani evrim düşüncesinin Darwin’den tam 1000 yıl önce filizleniyor. Aydınlanma kuşağı, Anadolu’dan başlıyarak Mezopotamya, İran, Hindistan, Kuzey Afrika ve İspanya’ya kadar yayılıyor. Bu, erken aydınlanma döneminde bilimin her dalını içine alıyor. Tıp başta olmak üzere fizik, geometri, matematik, cebir, astronomi ve felsefe geliştiriliyor. Antik Yunan kültürünün farkına varamamış Avrupa’ya Rönesans ve Reform devrine İslâm medeniyeti hazırlıyor.

Kaynağını, temelini, arşivleri alınarak Avrupa ülkelerinde üniversitelerinde ders kütabı olarak okutuluyor.

Kitap elle yazılıyor, ancak din adamları manastırlarda yazıyordu. Bir kitap bir çiftlik evi kadar pahalıydı. Fakat 1450 yılında Johannes Gutenberg’in matbaayı icad etmesiyle durum değişti, Rönesans ve Reform devri hızla gelişti.

Dr. Martin Luther’in İncil’i Almanca’ya çevirmesi ve dinde reformuyla lâik idareye, kralların hoşuna gitmese de adım atılmış oldu.

Bizans ve İspanya’da savaş ganimetlerin en kıymetlisi kütüphanelerdeki yazılı bilgilerdi. Arap adları çok uzun olduğundan ve belki de bilinçli olarak bilimadamlarına lâtince adlar verildi.

Avicenna İbn’i Sina’nın adıdır. Bugün Avrupa’da tıp okuyan her doktor ve eczacı İslâm biliminin Avrupa’ya temel ve kaynak olarak alındığını bilir. Göz doktorum bana o zamanki çizilen resimleri gösterdi.

Abbasi döneminde Basralı El Cahiz, hayvanlar aleminde bugün geçerli olan evrimsel koşulları ilk ortaya atan bilim adamıdır.

En iyi uyum sağlayan canlının, varlığın yaşama şansını Darwin doğaya, İslâm düşünürleri ise Tanrı’ya bağlıyor.

Darwin’den 850 yıl önce İbn’i Miskeveyh canlılarda ruhun bitkiden, hayvanlara oradan insanlık mertebesine yükselmesini anlatmıştı.

Alman Fransız yapımı ARTE TV iki dizi olarak eski bilgiler merak uyandırıyor başlığıyla, Rönesans dönemi belgesel olarak yayınladı. Almanca yayınları takip edilirse, düşünceler iletilebilir, arzu üzerine yayınlar tekrarlanabilir.

İslâm medeniyetinin olumlu etkilerini, tarih sırasıyla anlatan başka bir dizi belgesel de yayınlanmıştı. Ders gibi yayınlar yapan TV kanallarını takip edersek, boşuna Telekom aidatı ödememiş oluruz.

Moderatör Dunya Hayali’nin Alman ikinci devlet kanalı ZDF’de bir yayında Türkleri bütünüyle genelliyerek, hakarat eden bir ifadesi olduğunu basından öğrendim. Maço tipi bir genç küfrederek karşı koymaya çalışmış.

Her seçim kampanyasında ve Türkiye’de gelişmelere göre son zamanda düşmanlık, karalama ve genelleme içeren basın ve medya yayınlarına medeni ve demokratik hakları kullanarak karşı koyma, adaleti koruma ve direnme hakkını kullanabileceğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Küfürle terbiye dışına çıkılınca haklı iken, haksız duruma düşülür.

Türkiye’ye paralel olaylarda sık sık sokağa çıkan Türkler, Alman basın ve medyada yapılan, düşmanlık içeren yayınlara yıllardır kayıtsız kalıyor.

İslâm ve Türk kültür ve medeniyetinin gerici olmayan, lâikliğin aydınlık yüzünü göstermek için sokağa çıkmaya geç bile kalınmıştır.

Evrimin, medeniyetin milliyeti, dini ve doğusu batısı yoktur. Bizim, sizin diye bilimi ayıranlar düşmanlık, ayrımcılık tohumları atanlardır. Doğusuyla, Batısıyla, Güneyi ve Kuzeyi ile birleşen sentez bir insanlık bilimi gelişmiştir.

Faydalanırken bilime katkıda bulunarak tarihe girmesine çalışmak, yanlışları uyararak hizmet etmek aydınların, gazeteci ve yazarların insanlık borcudur.

Osmanlı İmparatorluğunun İslâm’ın Bilim altınçağından sonra fırsat neden kaçırdığı tarihçilerin araştırması gereken bir konudur. Bilime Batı’dan önce sahip çıkarak geliştirebilirlerdi. Matbaanın yurda geç girmesinden başka nedenler de olmalı.

Okullarda öğrencileri dünyanın en çağdaş bilgilerinden mahrum bırakmak öğrencilerin demokrasi ve temel insan haklarını ellerinden almaktır. İnsan eliyle değişen evrimi anlamalarına imkân verilmeyecektir.

 

Hoşça kalın, ama asla bilimsiz kalmayan.

Sayfa 1 / 10