22 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Pazar, 22 Ekim 2017 14:16

Bir Yakınma Yazısı...

Bir Yakınma Yazısı...
EV
Bay Pierre Loti;
Yeter artık boşalt şu evi
Sokak, sokak ev aramaktan
Ayaklarıma kara sular indi…
Bay Pierre Loti;
Yüzyıllardır konakladığın bu yer
Gözlediğin bu manzara
Artık yetti ama;
Haliç’e övgüler, Altın boynuz
Doğrusunu istersen bu sözlere tokuz…
Sen Eyüp sırtlarına
Araplar’a Boğaz’ın yamaçları
Adalara azınlıklar
Sonunda bende başladı azgınlıklar…
Bay Pierre Loti;
Bozmak istemezdim keyfini
Böyle zor olmasaydı ev bulmak
Daha yüzyıllarca yudumlardın kahveni…
Biliyorsun ki;
Ev yok, bulunsa da istenen para çok
Yoksa hiç çalar mıydım kapını ?...
Huzurla yazardın yazılarını…
Neylersin ki boş ev yok
Başımı sokacak, aşımı kaynatacak
Bilesin ki bu gidişle yolum şaşacak
Bakırköy’e doğru…
İyisi mi sen zora koşmadan beni
Başvurmadan da yargıca
Edebinle boşalt şu evi…
Dar gelmez odaları, yetişir
Üstelik sendense, bana daha bir yakışır
Kaygılanma arasıra konuk da gelebilirsin çaya
Bir zaman da ben süreyim keyfini
Şimdi de sen çık bakalım kiraya…
Pierre Loti; bilindiği gibi Osmanlı Dönemi’nde İstanbul’a gelip, Eyüpsultan İlçesi’nde, Haliç kıyılarında, Osmanlı’nın hoşgörüsünden yararlanıp, İstanbul’un keyfini süren bir Fransız yazardır.
O dönemde, onun yaşadığı ev, günümüzde “Pierre Loti Kahvesi” olarak bilinmektedir, kuşkusuz tadını da Fransız, İngiliz, Amerikalı gezginlerle birlikte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yurttaşları çıkarmaktadır. Bununla birlikte; bizlere övgüler düzerek, hoşgörümüzü (kuşkusuz bilinçli, ama ikiyüzlü tatlı dilleriyle) kullanarak, Truva Atı örneği içimize girip, bizleri sömüren/bölen/özdeğerlerimize yabancılaştıranlara bir göndermedir EV dizelerim… Gerçi Pierre Loti yüzde yüz böyleleri gibi olmasa da, o bir simgedir anlatımımda…
2005 yılı yaz başlarında, Atatürk’ün Yalova Termal Kaplıcaları’nın altın tabakta Araplar’a sunulmaya çalışıldığı anımsandığında ya da Arap petro-dolarları için İstanbul’a utanç kulelerinin dikilmesinin amaçlandığı günler anımsandığında anlamlı bulunacaktır EV dizelerim…
Ve daha da geçmişe, TÖ dönemine gidersek; ÖZAL döneminde, Araplar önce “5 villalık” yer edindiler Uludağ’da… Daha sonra çoğaldılar, elbetteki Bursa yerel yönetimine, bugün ülke genel yönetiminde de olanların gelmesiyle… Üstelik bu Araplar, dağ köylülerini de rahatsız ettiler, villalarının önünden geçerken, “na’mahremlerine halel geldiği” gerekçesiyle Bursalı dağ köylülerini dövdüler…
Bursa Kent Konseyi’nde Uludağ’ın (ki birinci sınıf SİT alanıdır ve de elbetteki Bursa’nın akciğerleri orman alanlarıdır) Araplar’ın ve ülkemizi Araplaştırmak isteyenlerin saldırısına uğraması tartışıldı, kaçak yapılaşmayı engellemek için Bursa Jandarma Bölge Komutanlığı çok etkili oldu. Ama ne yazık ki yönetimdekiler ( genel ve yerel yönetimdekiler) çıkardıkları yasalarla; orman alanlarına saldırmak, ülkemiz topraklarını yabancılara satmak için canla başla çalışmaktalar…
Bugün Uludağ ve ülkemizin pek çok değerli yerleri, yöreleri; ülkemizi Araplaştırmak isteyenlerin kurtarılmış bölgesi gibi… “Her şey satılık” diye yola çıkanlar, Kemal ATATÜRK’ün öncülüğünde bir Kurtuluş savaşı veren Türk Ulusu’nun kazanımlarını bir, bir yitirmek, ulusal egemenliğimizden ve bağımsızlığımızdan ödün vermek ve giderek ülkemizi sömürge durumuna düşürmek için göreve gelmişler… Ne acıdır ki ulusumuzun büyük çoğunluğu, bu gidişe dur demek şöyle dursun, kaygısızca, aldırmazca bir tutum içindedir. Ülkemiz de ellerimizden kayıp, gitmektedir…

Didim'de yaşayanlar; Bursa’nın Uludağ’ında yaşanan Araplaşma’dan da bize ne diyecek olsa da küçük bir anımsatma; o günlerin Jandarma Komutanı, Ergenekon Terör Örgütü yaftasıyla, tutuklandı… Üstelik Araplaşma yalnızca Uludağ ile sınırlı kalsa; ne gam, ne tasa ?... O günlerden, bu günlere; RTE avanesiyle ve de BOP düşleriyle Ortadoğu topraklarına dalmak için fırsat kollamasa… Ve başta Suriyeliler olmak üzere şu Araplar ülkemize doluşmasa... 
Çokça söze gerek yok;şu “one minute” gazileri ve de gevezeleri bakalım daha ne işler açacak başımıza ?...
Umalım ki fıtratımızda kanlı bir savaşın ortasına düşmek olmasın...
Yayınlandığı yer Selma Erdal
Pazar, 22 Ekim 2017 14:15

GİDİŞ HOŞ DEĞİL!...

GİDİŞ HOŞ DEĞİL!...

.

Din ve mil­li­yet­çi­lik ön ka­bul­le­ri olan inanç te­mel­li yak­la­şım­lar­dır. Fark­lı ela­man­lar gibi gö­zük­me­si­ne kar­şın, her ikisi de aynı kü­me­nin ele­ma­nı­dır. Aynı kü­me­nin ele­man­la­rı ka­çı­nıl­maz ola­rak ortak özel­lik­ler ta­şır­lar. Daha açık bir bi­çim­de ifade eder­sek; bu iki fark­lı kav­ram bir bi­ri­nin içine geç­miş­tir. Her ikisi de öte­ki­ne karşı ge­çir­gen­dir. Ortak omur­ga­la­rın­da ise, bilgi ye­ter­siz­li­ği ve ki­şi­sel ye­ter­siz­lik­ler­le, ayağı yere bas­ma­yan is­tem­ler yatar.

 

Bu ül­ke­de yüz­ler­ce fetö var fakat, bun­lar­dan biri uygun ortam bul­du­ğun­da sahne alır. Ta­ri­hi­miz bu şe­kil­de öne çıkan den­siz­ler­le do­lu­dur”

 

Sü­mük­lü va­azın ar­ka­sı­na ta­kı­lan­la­rın akıl­lı­lı­ğın­dan, ye­ter­li­li­ğin­den ve yet­kin­li­ğin­den söz edi­le­mez; is­ter­se en yük­sek ma­ka­mı bir bi­çim­de ele ge­çir­miş olsun. Bu gibi ki­şi­le­re biat eden­ler ya ye­ter­siz se­çe­nek­siz­ler ya da çı­kar­cı­lar­dır.

Ül­ke­miz için fetö son yüz­yı­lın gel­miş geç­miş en büyük ha­ini­dir. Ha­in­li­ği sa­de­ce ül­ke­si­ne karşı değil, aynı za­man­da in­san­lı­ğa kar­şı­dır. Aynı zaman ke­si­tin­de fark­lı kul­var­da olsa da, onun­la aynı amaca yü­rü­yen­ler­de ül­ke­le­ri ve in­san­lık ya­ra­rı­na ha­re­ket et­me­miş­ler­dir. Kendi çı­kar­la­rı­nı ina­nan saf ve temiz in­san­la­rın is­tem­le­ri ar­dı­na sak­la­ya­bil­miş­ler­dir. Da­ha­sı bi­rey­sel çı­kar­la­rı­nı ina­nan kit­le­le­rin çı­ka­rıy­mış gibi on­la­ra kabul et­tir­miş ol­ma­la­rı­dır.

 

Sü­mük­lü va­azın(ların) ar­ka­sı­na ta­kı­lan­lar için be­lir­le­yi­ci olan çıkar, hırs ve yet­mez­lik­ler­dir. Bu yet­mez­lik ön­ce­lik­le eko­no­mik­tir. Dev­şir­me­ler sos­yal sta­tü­sü düşük olan ya­pı­dan dev­şi­ril­miş­tir. Bu­ra­da­ki be­lir­le­yi­ci et­ken­ler­den bi­ri­de dev­şi­ri­len­le­rin yaş­la­rı­dır. “Ağaç yaş iken eği­lir!” öz­de­yi­şi, insan çocuk iken dev­şi­ri­lir bi­çi­min­de uyar­lan­mış­tır. Söz ko­nu­su olan ye­ter­siz çev­re­le­rin ye­te­nek­li(zeki) ço­cuk­la­rı­dır. Bu ye­te­nek­li fakat reşit ol­ma­yan ço­cuk­la­ra su­nu­lan ola­nak­lar on­la­rı tut­sak al­ma­ya yet­mek­te­dir. Bu du­rum­da aile rı­za­sı da dev­re­ye giren bir ko­lay­laş­tı­rı­cı­dır. Bi­lin­ci çar­pı­tı­lan bu ye­te­nek­li ço­cuk­lar fark­lı amaç­lar için kul­la­nı­la­bi­lir araç­la­ra dö­nüş­tü­rül­mek­te­dir­ler. Bu olum­suz dö­nüş­tür­me sü­re­cin­de çar­pı­tıl­mış eği­tim ve inanç te­mel­li korku kul­la­nı­lır.

“Ege­men­lik­le­ri­nin her gün biraz daha pe­kiş­me­si için çaba gös­te­ren­le­rin en temel, belki de bi­ri­cik si­la­hı kor­ku­dur. Başka isim­ler, başka adlar da ve­ri­le­bi­lir belki; aslı esası yıl­dır­mak, sin­dir­mek­ten başka bir şey de­ğil­dir. Kor­ku­yu yay­ma­nın in­san­la­rın üs­tü­ne ka­ra­ba­san gibi çö­kert­me­nin yolu, aklın ko­va­lan­ma­sın­dan, hu­ra­fe­nin yay­gın­laş­tı­rıl­ma­sın­dan geç­mi­yor mu? Hu­ra­fe teh­dit­ler­le ken­di­ni yay­gın­laş­tı­rır, kor­ku­yu ce­ha­le­tin ge­çir­gen yü­ze­yin­den insan bey­ni­ne sız­dı­rır­ken yal­nız­la­şan birey, ken­di­ni koyu ka­ran­lı­ğa sı­ğı­nır­ken bulur.” (GÜRAY ÖZ)

Eği­tim­siz­lik ve çar­pı­tıl­mış öğ­re­tim­le bir­lik­te la­ik­lik­ten uzak­laş­mak top­lu­mu ce­ha­le­tin ve ca­hil­ler­den ya­rar­la­nan­la­rın ku­ca­ğı­na atar. Bu ülke bu şe­kil­de yö­ne­til­me­yi hiç hak et­me­mek­te­dir. Cum­hu­ri­yet dev­rim­le­rin­den ve­ri­len her ödün bizi ka­ran­lık­la­ra sü­rük­le­mek­te­dir. Oysa in­san­lık da­va­sı­nın özü, in­san­lık onu­ru­na ya­ra­şır bi­çim­de ya­şa­ma­nın kural ve ku­rum­la­rı­nı ya­ra­ta­cak or­tam­la­rı ha­zır­la­mak­tır.

Eği­tim, is­ten­dik dav­ra­nış­lar ka­zan­dır­mak; öğ­re­tim, ge­rek­li bil­gi­ler­le do­nat­mak­tır. La­ik­lik ise, dinin öz­gür­leş­me­si­dir.

Yayınlandığı yer Ferhan Ercan

GÖK­ÇEK, GİTTİ GİDİYOR, DA­RI­SI ER­DO­ĞAN’A

Ön­ce­lik­le , neden AKP değil de Er­do­ğan baş­lık­la­rı­nı at­tı­ğı­mı eleş­ti­ren­ler var, Sev­gi­li okur­la­rım ken­di­mi­zi kan­dır­ma­ya­lım, AKP diye bir parti yok, Tay­yip Er­do­ğan par­ti­si var. Bende , kra­lın hak­kı­nı krala di­ye­rek yaz­lı­la­rım­da sayın Er­do­ğan’ı , AKP’nin önüne ko­yu­yo­rum. Melih Gök­çek: Gitti ,gi­di­yor , ina­nın yok ötesi yap­tı­ğı her za­man­ki gibi sa­mi­mi­yet­siz dav­ra­nış­lar . Baş­ken­ti­mi­zin 17 yıl­lık be­le­di­ye baş­ka­nı, belki de ya­zı­mın size ulaş­tı­ğın­da man­şet­ler­de el­ve­da ay­rı­lı­yo­rum, hiç bir kır­gın­lı­ğım yok, bas­kı­da gör­me­dim di­ye­rek, aynen İstan­bul Büyük Şehir be­le­di­ye Baş­ka­nı Top­baş gibi , sayın Er­do­ğan’a met­hi­ye­ler yağ­dı­ra­rak, gün­ler­dir di­ren­di­ği­ni de unu­tup, mu­ha­le­fe­ti de eleş­tir­me­yi ihmal et­me­den kol­tu­ğu­na veda edecek, yada etmiş ola­cak. An­ka­ra An­ka­ra güzel An­ka­ra, 17 yıl­dır bahtı kara An­ka­ra, gözün aydın Melih Gök­çek ka­bu­su bitti bi­ti­yor, ge­lecek gün­ler senin için daha da ay­dın­lık ola­cak. Ve ina­nı­yo­rum ki bir son­ra­ki se­çim­de CHP’ nin yerel ik­ti­da­rı ile de yüzün gü­lecek. Tay­yip Er­do­ğan; Namı diğer reis, bu sefer sert ka­ya­ya çarp­tı , ama reis ,höt di­ye­rek, Gök­çek’i de ber­ta­raf etti. El­le­ri­ne sağ­lık sayın Er­do­ğan. Ancak , daha çok FETÖ’cü Akp’ li hır­sız ,arsız var, hepsi ile nasıl ba­şe­de­cek­sin , ma­şal­lah al al bit­mez, Allah ko­lay­lık ver­sin. Aman ha bu ara­lar Fe­tö­cü leri atar­ken metal yor­gun­lu­ğu ya­şa­ma, bu il­le­ri­mi­zin ka­bu­su FETÖ’çü ha­in­le­ri­ne, Ame­ri­kan uşak­la­rı­na had­di­ni bil­dir, hep­si­ni tek tek çif­ter hatta üçer ka­pı­nın önüne koy, iyide olur.

OS­MAN­LI­NIN TO­RUN­LA­RI DE­DE­LERİNİN İZİNDEN GİDİYOR VE ÖZ EV­LAT­LA­RI­NI BİRER BİRER YOKEDİYOR. DÜN RAH­METLİ ER­BA­KAN ,AB­DUL­LAH GÜL ,OS­MAN­LI RU­HU­NU YENİDEN CAN­LAN­DI­RAN DA­VU­TOĞ­LU. BÜGÜN ‘ TOP­PAŞ VE GÖK­CEK .BİLİYO­YO­RUM , YA­RI­NI MERAK EDİYOR­SU­NUZ . YA­RI­NI BİLMEM AMA, SAYIN ER­DO­ĞA­NIN GİDİŞ İ KESİN . İLK SEÇİMLER­DE ABBAS YOLCU ,BU­RA­YA YA­ZI­YO­RUM, HER TÜRLÜ İDDİAYA VARIM. Ha­fı­za­lar­da kal­sın diye de büyük harflerle yaz­dım.

 

Sayın Gök­cek; du­yu­mum odur­ki gider ayak racon kesip ,sayın Er­do­ğan’ın ka­riz­ma­sı­nı çiz­me­ye ça­lı­şı­yor, öyle ya onun­da adı Melih. Ancak ,Sayın Er­do­ğan, racon ke­si­le­cek­se ben ke­se­rim di­ye­rek, dosta, düş­ma­na had bil­dir­me­miş miydi? demek ki, Melih gök­çek, ne kadar çizik atar­sam o kadar ha­sa­rı olur dü­şün­ce­sin­de. Hak­sız­da değil, kendi ya­nı­yor­sa Er­do­ğan’da yan­sın, ve bugün ol­ma­sa da da yarın mut­la­ka bunun in­ti­ka­mı­nı ala­cak­tır. Üç dö­nem­dir, her türlü ala­ve­re da­la­ve­re ile An­ka­ra’yı tes­lim alan Melih Gök­çek’e de ya­kı­şan bu. Yürü be büyük baş­kan , kim tutar seni.

Yayınlandığı yer Hasan Sani Güneş

Ne hale ge­lin­di­ği­nin ka­nı­tı or­ta­da

 

 

Ben bu güne kadar Ata­türk dev­rim ve il­ke­le­ri­ni be­nim­se­yen bi­ri­yim. Bun­dan sonra da böyle ola­ca­ğım. Ak­lı­mı henüz yi­tir­me­dim. Ak­lım­la oy­nan­ma­sı­na da kar­şı­yım. Bu ülke ver­di­ği ölüm kalım mü­ca­de­le­siy­le, yeni baş­tan do­ğa­rak Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti ola­rak onan­dı. Ül­ke­mi­zin her bir kö­şe­si, ya­ban­cı­la­rın is­ti­la­sıy­la zapt edi­le­rek, yaşam stan­dar­dı­mız ta­ma­men on­la­rın eline geç­miş­ti. Saray, tes­li­mi­ye­ti ka­bul­le­ne­rek, sa­de­ce kendi var­lı­ğı­nı kur­tar­ma ve mal­la­rı­nı ka­çır­ma ile meş­gul olu­yor­du. Fakir ve bitap düşen halk, ya­ban­cı­la­rın adeta esiri ol­muş­tu. Bun­la­rı ha­tır­la­mak ge­re­ki­yor. Hepsi, bir za­man­lar eği­tim müf­re­da­tın­da mev­cut olan ko­nu­lar­dır. Fakat bu güne ge­lin­di­ğin­de cum­hu­ri­yet­ten öç almak mı başka ne der­se­niz deyin her şey tam ter­si­ne işler hale gel­miş­tir.

Konu mu­ha­le­fe­tin ses­siz kal­ma­sı­nın ese­ri­dir. İkti­dar sa­de­ce ben varım der­ce­si­ne yap­tı­ğı iş­lem­ler­den ya­şa­mı­nı sür­dü­rür­ken, mu­ha­le­fet ise ne yap­tı­ğı­nı ken­di­si bile bil­me­yen bir tutum için­de ol­du­ğu­nu gö­rü­yo­rum. Üzül­me­mek elde mi?

Mu­ha­le­fet için­de yer alan bazı ki­şi­ler, kendi çı­kar­la­rı doğ­rul­tu­sun­da ha­re­ket ede­rek, ta­ba­nı­na söy­le­dik­le­ri­nin ta­ma­men ter­sin­de söz­ler­le or­ta­lı­ğın allak bul­lak ol­ma­sı­nı sağ­la­dı­ğı aşi­kar ola­rak or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Mu­ha­le­fe­tin bir ve­ki­li kal­ka­rak, işin ger­çe­ği­ni unu­tup fark­lı yer­ler­den dem vu­ra­bi­li­yor. Bun­la­rı söy­le­mek bile bana en büyük ezi­yet­tir fakat za­ma­nı ge­lin­ce özel­lik­le yap­tık­la­rı ha­ta­la­rı ken­di­le­ri­ne ile­te­ce­ğim­den hiç şüp­hem yok. Oy veren tüm in­san­la­rın hak­la­rı nasıl helal ola­cak bun­dan da faz­la­sıy­la şüp­he­li­yim.

Bir başka mu­ha­le­fet par­ti­si ise, or­ta­ya dö­kü­len tüm id­di­alar­da ses­siz ka­la­rak ta­ba­nı­na adeta iha­net et­ti­ği­ni öl­me­den önce görme şan­sı­nı ya­ka­la­yan bir ne­sil­de­nim. Ben, ya­şan­tım bo­yun­ca hiç­bir in­sa­nı asla ayırt et­me­dim. Benim için insan ol­ma­sı en önem­li ko­nu­dur. Yoksa, din­ciy­miş, din­siz­miş, fa­kir­miş, zen­gin­miş, be­yaz­mış es­mer­miş beni hiç il­gi­len­dir­mi­yor. Tek il­gi­len­di­ren konu, kur­tu­luş sa­va­şı ile ku­ru­lan bu ül­ke­de ya­şa­yan her­ke­sin Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti va­tan­da­şı ol­du­ğu­dur. Bu ül­ke­de ya­şa­yan ik­ti­dar par­ti­si, mu­ha­le­fet­te olan­lar hatta on­la­rın ta­ma­mı, parti tut­ma­yan­lar dahil her­kes bu ül­ke­nin top­rak­la­rın­da ya­şa­yan Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti va­tan­da­şı­dır.

Si­ya­si gö­rüş­le­ri­min be­lir­gin­leş­me­ye baş­la­dı­ğı yıl­lar­da bü­yük­le­rim­den duy­du­ğum söz­ler ile neler den­mek is­te­di­ği­ni so­ra­rak bü­yük­le­rim­den öğ­ren­me­ye ça­lı­şır­dım. O yıl­lar­da, or­ta­nın sağı ve solu de­dik­le­rin­de, neler söy­len­mek is­ten­di­ği­ni so­ra­rak öğ­ren­miş olsam da, gü­nü­müz­de böyle bir te­ri­min kal­ma­dı­ğı­nı gö­rü­yo­rum. Ül­ke­de sa­de­ce uçlar ko­nu­şu­lur hale gel­miş­tir. Ta­ma­men uç olay­lar ya­şa­nı­yor. Ne­re­de ku­ru­lan bu de­ğer­li ülke ve onu yö­ne­ten­le­rin fi­kir­le­ri. Hepsi birer birer yok ol­ma­ya mah­kum edil­miş­çe­si­ne, ne or­ta­nın solu ne de sağı bı­ra­kıl­mış. Zaten bu ol­ma­dı­ğın­dan si­ya­si­le­rin are­na­da rahat ha­re­ke­ti söz ko­nu­su­dur. İşte o zaman benim gö­züm­de can­la­nan tarz için­de, bir ta­raf­ta çı­kar­cı dü­şün­ce­le­rin oda­ğın­da olan­lar ile diğer ta­raf­ta olan Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti aynı ke­fe­de ko­nu­lur­sa bu işin hazmı zor olur diye dü­şün­mek­te­yim. Bence her­kes bu­ra­da dur­ma­lı­dır.

Yayınlandığı yer Erol YILDIZ
Pazar, 22 Ekim 2017 14:11

ÜLKE İÇİN YA­TI­RIM.

ÜLKE İÇİN YA­TI­RIM.

Zü­bük­le­şen Tür­ki­ye’de, OECD’nin yap­tı­ğı ve “Ya­rı­nın bilim in­san­la­rı hangi ül­ke­den çı­ka­cak?” so­ru­su­nun so­rul­du­ğu araş­tır­ma­da Tür­ki­ye’nin son sı­ra­da ol­du­ğu­na dair ha­ber­le İstan­bul müf­tü­sü­nün “İstan­bul’da en az on bin yeni ca­mi­ye ih­ti­yaç var” ha­be­ri­nin aynı gün çık­ma­sı te­sa­düf de­ğil­dir, te­sa­düf­se de muh­te­şem bir te­sa­düf­tür. Bilim, akıl, ay­dın­lan­ma, eği­tim, “Zü­bük­leş­me­nin sal­ta­na­tı’nda ih­ti­yaç du­yu­lan şey bun­lar de­ğil­dir, ih­ti­yaç du­yu­lan şey daha çok cami, daha çok kubbe, daha çok mi­na­re­dir; çünkü sa­hi­den de rejim açı­sın­dan “mi­na­re­ler süngü, kub­be­ler miğ­fer/ca­mi­ler kış­la­mız, mü­min­ler asker’dir.”

Bu alın­tı BİRGÜN ya­za­rı Fatih Yaşlı’dan. Aziz Nesin’in aynı adlı ünlü ki­ta­bı­na gön­der­me ya­pı­yor. Es­ki­den bu sap­ta­ma sa­de­ce ye­te­rin­ce ge­li­şe­me­miş ka­sa­ba­lar için­di. Peki şimdi ne oldu? Olan şu; kır­sa­lın göçü(se­çe­nek­siz­lik­ler ne­de­niy­le) kent­le­ri ku­şat­tı. Kente gö­çen­ler plan­sız­lık ve du­yar­sız­lık­lar ne­de­niy­le kent­ler ta­ra­fın­dan özüm­se­ne­rek bün­ye­ye ka­tı­la­ma­dı. Aynı me­kan­da­ki bu ayrık duruş eko­no­mik ta­bir­le “kötü pa­ra­nın iyi pa­ra­yı kov­ma­sı” ile so­nuç­lan­dı ve kent­ler yavaş yavaş kır­sal­laş­tı. Kır­sa­lın ye­ter­siz ya­şan­tı­sı­na yeşil ışık ya­kan­lar bu işten ne­ma­lan­dı­lar. 12 Eylül top­lum di­na­mik­le­riy­le oy­na­dı, Türk İslam Sen­te­zi ce­hen­ne­me giden yolun taş­la­rı­nı dö­şe­me­ye baş­la­dı. O gün eki­len to­hum­la­rın ha­sa­dı 28 Şu­bat­la bir­lik­te ya­pıl­dı. Nur gibi bir proje par­ti­si dün­ya­ya geldi.

Son yıl­lar­da kamu ya­tı­rım­la­rı gö­rül­mez oldu. Ya­pı­lan­lar­da yan­daş­la­ra ballı bö­rek­li yap­tı­rıl­dı. Köp­rü­ler, hava alan­la­rı ve Şehir Hasta ha­ne­le­ri mü­te­ah­hit­le­re rü­ya­la­rın­da gö­re­me­ye­cek­le­ri ola­nak­lar sağ­la­dı.

“Araç ba­şı­na 35 dolar artı KDV’den günde 40 bin araç tra­fik ga­ran­ti­si ve­ril­di­ği­ni, 2035’e kadar ge­çer­li ol­du­ğu­nu yaz­dı­ğım ilk yazı 23 Nisan 2016 ta­rih­li. Şimdi mem­le­ket der­di­ni dert eden her­kes, eksik geçen ara­cın büt­çe­ye ma­li­ye­ti­ni hesap edi­yor. Bu he­sap­la­rı daha çok ya­pa­ca­ğız.”(Çiğ­dem Toker)

Kamu ya­tı­rım­la­rı, ül­ke­nin ön­ce­lik­li so­run­la­rı­nı çöz­me­ye yö­ne­lik ol­ma­lı. Sorun çözme adı al­tın­da yeni so­run­lar ya­rat­mak­tan ka­çı­nıl­ma­lı­dır. Ül­ke­nin en ön­ce­lik­li so­ru­nu is­tih­dam, eği­tim, sağ­lık ve gü­ven­lik­tir. İşsiz­lik doğru ya­tı­rım­lar­la gi­de­ri­le­bi­lir. Üçün­cü hava alanı üçün­cü köprü ve ben­ze­ri ya­tı­rım­lar sorun çöz­mek bir yana hal­kı­mı­zı uzun sü­re­li borç­lar al­tı­na sok­mak­ta­dır. Osman Gazi Köp­rü­sü için 40 bin araç gü­ven­ce­si ve­ril­miş ama gün­lük geçiş adedi 21 bin, 19 bin araç­lık bir ya­nıl­gı var. Bu pa­ra­yı Er­zu­rum’um en ücra kö­yün­de­ki va­tan­daş­lar öde­mek zo­run­da­dır. Kırk bin araç gü­ven­ce­si veren her kim ise bi­rin­ci de­re­ce­de so­rum­lu­dur. Bu ya­nıl­gı­yı görüp de mü­da­ha­le et­me­yen yö­ne­ti­ci­ler­de so­rum­lu­dur. Ne yazık ki, bu ko­nu­da tek bir örnek yok; ha­va­ala­nı, köp­rü­ler ve kent has­ta­ne­le­ri aynı şe­kil­de hak­sız öde­me­le­re neden ol­mak­ta­dır.

Saray. ül­ke­nin ön­ce­lik­li bir so­ru­nu de­ğil­di. Saray için har­ca­nan pa­ra­lar ül­ke­nin ön­ce­lik­li so­run­la­rı­nı çö­ze­bi­lecek dü­zey­de idi. Ancak bu­ra­da; “İti­bar­dan ta­sar­ruf edil­mez(!)” den­mek­te­dir. Bi­ri­le­ri­nin sır­tın­dan ka­za­nı­lan­la­rı, ba­zı­la­rı­nı hoş­nut etmek için (kendi çı­ka­rı­nı gö­ze­te­rek) har­can­ma­sı iti­ba­rı do­ğu­ru­yor. İtibar, ağır­lık­lı ola­rak maddi var­lı­ğa da­ya­lı, plan­lan­mış hoş­nut edici ey­lem­ler­dir. Zeka’da bu var­lık kap­sa­mı­na girer. İtibar; say­gın­lık, hoş­nut­luk ve güven al­gı­sı oluş­tu­rur. İti­ba­rı ta­nım­la­ma­ya ça­lı­şır­sak: Her­han­gi bir obje veya ol­gu­nun iz­le­yi­ci­si üze­rin­de bı­rak­tı­ğı etki tekil iti­ba­rı, iti­bar­lar bi­leş­ke­si ise kurum veya ülke iti­ba­rı­nı be­lir­ler. Her ko­şul­da iti­bar ait ol­du­ğu ya­pı­nın en sı­ra­da­nı­nın iti­ba­rı­na denk­tir. Gelir da­ğı­lı­mı­nın adil ol­ma­dı­ğı ya­pı­lar­da iti­bar ezici bir ay­rı­ca­lı­ğı işa­ret eder.

“Dün­ya­da zerre kadar iti­ba­rı ol­ma­yan Hol­lan­da Baş­ba­ka­nı, Kral ile ya­pa­ca­ğı gö­rüş­me­si­ne bi­sik­let­le gi­der­ken, bizim Cum­hur­baş­kan­lı­ğı’nın araç fi­lo­sun­da­ki taşıt sa­yı­sı 268'den 306'ya çı­ka­rı­lı­yor.(Murat Mu­ra­toğ­lu,Sözcü,20 Ekim 2017)

“Bir top­lum­da­ki en önem­li güven un­su­ru, top­lum için­de ya­şa­yan bi­rey­le­rin kendi hak ve öz­gür­lük­le­ri­ne saygı du­yul­du­ğu­na olan inanç­la­rı­dır.”(Hik­met Çe­tin­ka­ya)

Yayınlandığı yer Ferhan Ercan