18 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Selma Erdal

Selma Erdal

Web sitesi adresi:

Şanlı 1 Ma­yıs­lar'dan, Kanlı 1 Ma­yıs­lar'a

Belki kan dö­kül­me­di ama 1977 1 Mayıs'ından beri… Ne yazık ki "Ca­mi­ler kış­la­mız, mi­na­re­ler sün­gü­müz" di­yen­le­rin yö­ne­ti­min­de; fab­ri­ka­lar kış­la­sı, sa­na­yi­nin ba­ca­sı sün­gü­sü olan emek­çi güç­süz bı­ra­kıl­mış­tır… İşçi­nin, emek­çi­nin gücü yok edil­miş­tir…Kanı,iliği emil­miş­tir.

 

Her yıl işçi bay­ra­mı dü­zen­len­sin diye “1 Mayıs Alanı” ola­rak ta­nım­la­dı­ğı­mız Tak­sim Mey­da­nı; iş­çi­ye emek­çi­ye açı­la­cak mı, açıl­ma­ya­cak mı diye tar­tış­ma­lar­la geçti yıl­lar...İşçi 1 Mayıs Alanı için sa­va­şım ve­rir­ken; gü­cü­nü de yi­tir­di, ka­za­nım­la­rı, edi­nim­le­ri teker, teker elin­den kayıp gitti.

Bugün,bu alan; iş­çi­ye, emek­çi­ye açıl­mış olsa ve bun­dan böyle de açı­la­cak olsa ne olur ki ?... Çünkü Şanlı 1 Ma­yıs­lar bit­miş­tir…Öz­gür­lük, eşit­lik ve de­mok­ra­si umut­la­rıy­la ya­şa­dı­ğı­mız o coş­ku­lu 1 Ma­yıs­lar artık anı­lar­da kal­mış­tır…Yağlı kur­şun atıl­ma­sa da iş­çi­ye, emek­çi­ye; kü­re­sel­le­şen ka­pi­ta­liz­min acı­ma­sız­lı­ğın­da 1 Ma­yıs­lar her geçen yılla bir­lik­te daha da kanlı ol­muş­tur ve bu düzen de­ğiş­me­dik­çe de hep kanlı ola­cak­tır bun­dan böyle…Belki 1977'den beri; kan dö­kül­me­di ama 1 Ma­yıs­lar bitti… Şanlı 1 Mayıs’dan, Kanlı 1 Mayıs’a ge­lin­di­ğin­de; bu ül­ke­de 1 Ma­yıs­lar bitti…

 

Ço­cuk­ken al­da­tır­lar­dı biz­le­ri 1 Mayıs Bahar Bay­ra­mı diye… Geç­miş­de değil ama gü­nü­müz­de ger­çek­ten de 1 Mayıs oldu bahar bay­ra­mı… Eme­ğin değil, eğ­len­ce­nin bay­ra­mı… Üs­te­lik Şanlı 1 Ma­yıs­lar; sa­nıl­dı­ğı gibi 1 Mayıs 1977’de değil, 1 Mayıs 2007’de bitti… Anım­sar­sak 1 Mayıs 2007’yi; Şanlı 1 Ma­yıs­lar’ın neden o günde bit­miş ol­du­ğu daha kolay al­gı­la­na­cak­tır, an­la­şı­la­cak­tır…

14 Nisan TAN­DO­ĞAN, 29 Nisan ÇAĞ­LA­YAN bu­luş­ma­la­rı’na ka­tıl­ma­yan, üs­te­lik de ka­tıl­ma­ya­cak­la­rı­nı açık­la­yan DİSK, KESK, TTB, TMMOB ile bir­lik­te, 14 ve 29 Nisan Bu­luş­ma­la­rı’na ka­tıl­ma­yan sivil top­lum ör­güt­le­ri, sa­nat­çı, aydın ve ya­zar­lar; 1 Mayıs 2007 kut­la­ma­la­rı için “Tak­sim Mey­da­nı”nda ola­cak­la­rı­nı gün­ler ön­ce­sin­den du­yur­ma­ya baş­la­mış­lar­dı… Cum­hu­ri­yet için kay­gı­la­nan ulu­sun büyük ço­ğun­lu­ğu­nun alan­lar­da bu­luş­tu­ğu gün­ler­de; on­lar­la TAN­DO­ĞAN’da, ÇAĞ­LA­YAN’da bu­luş­ma­ya­cak­la­rı­nı, bir­lik­te ol­ma­ya­cak­la­rı­nı açık­lar­ken… La­ik­lik için, Cum­hu­ri­ye­ti­miz için, en önem­li­si de ULUS DEV­LETİMİZ için; TAN­DO­ĞAN’a, ÇAĞ­LA­YAN’a gel­me­yen­ler, gel­me­ye­cek­le­ri­ni du­yu­ran­lar, 1 Mayıs için Tak­sim’de ola­cak­la­rı­nı ne­re­dey­se davul, zur­nay­la du­yur­muş­lar­dı. Oysa Tak­sim çok­tan tak­sim­len­miş­di; er­kek­lik­ten dö­nen­ler­ce, Kemal ATA­TÜRK’ün öz­gür­lük anı­tı­nın ye­ri­ne cami kon­dur­mak is­te­yen­ler­ce, te­rö­rü dağ­dan düze/kente in­di­ren­ler­ce…Orada artık hiç yer yoktu ger­çek iş­çi­ye, emek­çi­ye, halka, ulusa...

Pe­ki­yi ya geç­miş­de ?...

27 Mayıs 1960 Dev­ri­mi’nin ar­dın­dan “Bu Ana­ya­sa, bu ül­ke­ye bol geldi, da­ral­ta­lım” diyen 12 Mart­çı­lar’ın ve 12 Ey­lül­cü­ler’in elin­de kuşa çev­ri­len 1961 Ana­ya­sa­sı’nın ta­nı­dı­ğı öz­gür­lük ve de­mok­ra­tik hak­lar doğ­rul­tu­sun­da olu­şan or­tam­da;ye­di­den yet­miş­ye­di­ye her­ke­sin “1 Mayıs, 1 Mayıs; iş­çi­nin, emek­çi­nin bay­ra­mı /Çağ­daş uy­gar­lık yo­lun­da yü­rü­yen hal­kın bay­ra­mı” diye ez­gi­ler söy­le­nir­di bu alanda...​Ne zaman ki ger­çek emek­çi­le­rin kut­la­dı­ğı ŞANLI 1 MAYIS İŞÇİ BAY­RA­MI, 1 Mayıs 1977’de ya­şa­nan olay­lar­la KANLI 1 MAYIS ola­rak ta­ri­hi­mi­ze geçti ve o gün­den beri hep öyle kanlı kaldı. Çünkü 1 Mayıs 1977’den beri; ne iş­çi­nin, ne me­mu­run, bir başka de­yiş­le ne mavi ya­ka­lı, ne de beyaz ya­ka­lı emek­çi­le­rin sos­yal ve eko­no­mik hak­la­rı es­ki­si gibi ol­ma­dı, ka­za­nıl­mış hak­lar birer, birer yi­ti­ril­di ki kamu ke­si­min­de­ki­le­rin böyle hak­la­rı hiç­bir dö­nem­de zaten ol­ma­mış­dı…

 

Bi­lin­di­ği gibi; ka­mu­da memur sen­di­ka­la­rı için yıl­lar­ca tür­kü­ler söy­len­di, ha­van­da su dö­vül­dü ama me­mu­ra toplu söz­leş­me­li sen­di­ka hakkı ve­ril­me­si bir düş ol­mak­tan öteye geç­me­di… Her dönem bir par­mak bal ça­lın­dı ağız­la­ra… Gerçi kamu iş­çi­si­nin du­ru­mu me­mu­run­kin­den başka de­ğil­di; her dem hü­kü­me­tin son sö­zü­ne “olur” diyen, onay veren, baş eğen SARI sen­di­ka­lar vardı kamu sek­tö­rün­de (1 Mayıs 2010’da kut­la­ma­lar sı­ra­sın­da TEKEL iş­çi­le­rin­ce yaka, paça kür­sü­den in­di­ri­len TÜRK-İŞ Baş­ka­nı’nın ben­ze­ri sen­di­ka­cı­lar), el­bet­te­ki özel sek­tör­de de…Bir dö­ne­min ŞANLI MA­DEN-İŞ’i olsa da… On­la­rın grev­li, toplu söz­leş­me­li sen­di­kal hak­la­rı olsa da…Bu­nun­la bir­lik­te ister iş­çi­den yana ki bu dö­ne­min Kemal SÜL­KER’li DİSK’inde, ister pat­ron­dan yana SARI sen­di­ka­sı sa­yı­lan TÜRK-İŞ’inde “sen­di­ka ağa­lı­ğı” ku­rum­sal­laş­mış­tı…

Anım­sa­nır­sa; 12 Eylül sa­ba­hı, DİSK’in sen­di­ka ağası “par­don” baş­ka­nı, In­ter­con­ti­nen­tal (bu­gü­nün Etap Mar­ma­ra’sı) Otel’de sev­gi­li­siy­le ya­ka­lan­mış­tı, yine anım­sa­na­ca­ğı gibi bir dönem de MA­DEN-İŞ baş­ka­nı Şemsi DENİZER’in Ja­gu­ar ara­ba­sı nasıl da dil­le­re düş­müş­tü…

 

12 Eylül 1980 son­ra­sın­da, bir­kaç yıl sen­di­ka­cı­lık as­kı­ya alın­dı…Daha sonra or­ta­ya TÜRK-İŞ sa­lı­ve­ril­di…Ne sağ, ne sol; tek yol ka­mu­da hü­kü­met­le, özel sek­tör­de pat­ron­la uz­laş­ma, ger­çek­tey­se IMF ko­şul­la­rı­na uyma, boyun eğme… Tur­gut ÖZAL’la elini IMF’ye veren bu ül­ke­de, gü­nü­müz­de değil ko­lu­nu, ço­lu­ğu­nu-ço­cu­ğu­nu kur­ta­ra­ma­yan bu ül­ke­de; sen­di­ka­cı­lık, işçi hak­la­rı sözde kaldı, SARI sen­di­ka­cı­lık bile… Yıl­lar bo­yun­ca ka­mu­da iş­çi­nin-me­mu­run yi­ye­ce­ği lok­ma­lar; IMF’nin buy­ruk­la­rıy­la sa­yıl­dı, özel sek­tör­dey­se iş­çi-emek­çi daha da kay­gı­lıy­dı, çünkü iş­çi­nin, emek­çi­nin yük­se­len üc­ret­le­ri, IMF’ye göre enf­las­yo­nun tek ne­de­niy­di…

 

1980’lerde to­hum­la­rı atı­lan kü­re­sel­leş­me, 1990’larda dü­şün­ce yavaş, yavaş dil­le­re, 2000’lerde ulus­la­ra­ra­sı ser­ma­ye ser­best do­la­şım­da…Ulu­süs­tü/ulu­sö­te­si şir­ket­ler; Bir­leş­miş Mil­let­ler’de san­dal­ye edin­miş…Nasıl ki ül­ke­miz­de ege­men­lik ulu­sun değil, eko­no­mi­nin­se (anım­sa­yı­nız; TUSİAD ne derse o olur­du), ulus­la­ra­ra­sı alan­da da, bir başka de­yiş­le Bir­leş­miş Mil­let­ler’de de söz hakkı/ege­men­lik gücü; mil­let­ler­de/ulus­lar­da değil, eko­no­mik gücü el­le­rin­de bu­lun­du­ran­lar­da­dır… Ulus­la­ra­ra­sı ba­rı­şın ye­ri­ni, ulus­la­ra­ra­sı eko­no­mik yarış al­dı­ğın­dan beri; iş­çi­nin, emek­çi­nin sö­mü­rü­sü iyice arttı…Sen­di­ka söz­leş­me­li iş­çi­li­ğin ye­ri­ni; “ta­şe­ron­luk” ku­ru­mu aldı… Kü­re­sel­leş­me kav­ra­mı­nın, sı­nır­la­rı ta­nı­ma­yan sö­mü­rü dü­ze­ni; ön­ce­lik­le iş­çi­nin, emek­çi­nin hak­la­rı­nı sö­mür­dü, yuttu ve bu­yur­du:

-Ne kızıl, ne yeşil,ne sarı sen­di­ka… Yal­nız­ca ta­şe­ron firma ve sı­nır­lı söz­leş­me­li iş­çi­lik, yok öyle iş için ömür boyu gü­ven­ce, acı­mam ben ne yaş­lı­ya, ne de gence… Be­ğen­mez­sen sı­ra­dan çık… Na­sıl­sa sar­mış or­ta­lı­ğı açlık…İşsiz­ler or­du­su gi­de­rek bü­yü­mek­te… Ama bu­ra­da üc­ret­ler bana göre yük­sek­se; sıra başka mem­le­ket­te… Do­ğa­nı da (ki top­ra­ğı­nı, su­yu­nu, ha­va­nı, yer altı, ye­rüs­tü tüm kay­nak­la­rı­nı) ve de do­ğa­nı­nı (ki iş­çi­si, emek­çi­si, ayır­mak­sı­zın tüm hal­kı­nı) di­le­di­ğim­ce sö­mü­re­bi­li­rim…

 

Dünya’da sı­nır­lar kalk­mış ya; ama kim­le­re ?...İşte böyle acı­ma­sız­ca Dün­ya­mız’ı da, Dün­ya­lı­mız’ı da sö­mü­ren­le­re… Bu sö­mü­rü­de tek engel; ULUS DEV­LET… Ulus Dev­let; ön­ce­lik­le ULUS’un (ki en başta iş­çi­nin, emek­çi­nin, köy­lü­nün, es­na­fın) en önem­li gü­ven­ce­si, ulu­sal bir­lik, ulu­sal kim­lik için ve de bu ko­şul­lar­da önemi çok daha artan NE MUTLU TÜR­KÜM DİYENE söy­le­mi için…

ULUS DEV­LET bir engel; öz­kay­nak­la­rı­mı­zın sö­mü­rül­me­sin­de, sa­tıl­ma­sın­da, di­le­dik­le­rin­ce kul­lan­sın­lar diye yedi dü­ve­lin önüne atıl­ma­sın­da…

Nedir öz­kay­nak­la­rı­mız ?... Ön­ce­lik­le ta­rım­sal top­rak­la­rı­mız, yeşil alan­la­rı­mız, or­man­la­rı­mız, ne­hir­le­ri­miz, göl­le­ri­miz, de­niz­le­ri­miz, ma­den­le­ri­miz, “pet­rol bu­lun­ma­dı” diye ka­pa­tı­lan, daha sonra ya­ba­na sa­tı­lan pet­rol ku­yu­la­rı­mız, bor ma­den­le­ri­miz, Dünya’da en çok Ana­do­lu top­rak­la­rı­nın al­tın­da yatan altın ma­den­le­ri­miz… Bütün bun­lar bizim öz­kay­nak­la­rı­mız ve bun­la­rın kü­re­sel­leş­me adına ulus­la­ra­ra­sı ta­la­nı­na, sö­mü­rü­sü­ne tek engel; ULUS DEV­LET ve en önem­li­si de ULUSU’nu kü­re­sel sö­mür­gen­le­rin, sö­mü­rü dü­ze­nin­den ko­ru­ya­cak tek güç de yine bu ULUS DEV­LET…

14 Nisan 2007’de TAN­DO­ĞAN’da, 29 Nisan 2007’de ÇAĞ­LA­YAN’da ol­ma­yan­lar, ol­ma­ya­cak­la­rı­nı du­yu­ran­lar; 2007 ve son­ra­sı yıl­lar­da iş­çi­nin-emek­çi­nin bay­ra­mı ola­rak bi­li­nen 1 Mayıs’da Tak­sim’de hep ol­du­lar…Ama sa­nıl­ma­sın ki onlar ger­çek­ten de iş­çi­nin, emek­çi­nin ge­le­ce­ği için kay­gı­lıy­dı­lar… 1 Mayıs onlar için bir şen­lik­di…

Çal­sın da­vul­lar; oy­na­sın kay­gı­sız­lar… Kes­me­yin hı­zı­nı­zı; sı­ra­da 6 Mayıs’da da Hıd­rel­lez var…

İşçi için, emek­çi için­se 1 Ma­yıs­lar’da ne var ?... Yal­nız­ca kan var… 1 Mayıs 1977’den beri; ŞANLI 1 MA­YIS­LAR bitti… 1 Mayıs 1977’den beri KANLI 1 MA­YIS­LAR var… İşçi­nin, emek­çi­nin gi­de­rek artan sö­mü­rü­lü­şü var… İşçi­nin, emek­çi­nin; iş­siz­li­ğe, aç­lı­ğa terk edi­li­şi var… Kan dö­kül­me­miş 1 Mayıs 2010’da ve de tek kur­şun atıl­ma­mış diye pek öğün­müş­dü ya şu AK­BA­BA­LAR… Yalan !... On­la­rın ege­men­li­ğin­de­ki bu ül­ke­de; her yerde vahşi ka­pi­ta­liz­min acı­ma­sız kur­şun­la­rıy­la vu­rul­muş, kan gö­lün­de bo­ğu­lan iş­çi­ler, emek­çi­ler var…

Ve 1 MAYIS 2017 son­ra­sın­da; ACABA YA­ŞA­NA­CAK DAHA NELER VAR İLERİ DE­MOK­RASİ DÜZENİYLE NA­KAVT EDİLMİŞ ŞU ÜLKEMİZDE ?...

 

Kuş­ku­suz her bi­ri­mi­zin için­de derin en­di­şe­ler var ne yazık ki...

Cuma, 28 Nisan 2017 21:11

NELER OLUYOR BİZE ?...

NELER OLUYOR BİZE ?...
Adam yakınıyor
Bu nasıl töre ?...
Alışamadım gitti
Bir bardak çay için
Teşekküre...
Sözü mü olur
Dostlar arasında
Bir bardak çayın
Bir fincan kahvenin ?...
Oysa düşünemiyor adam;
Enflasyon denen kahpenin
Belimizi büktüğünden beri
Bu cilve, bu naz...
Çayın yanına teşekkür de az,
Bundan böyle; 
İçen parasını da ödemeli...
Ne yazık ki sevgili dostlar; birlikte içilen bir fincan kahvenin kırk yıl hatrını sayan bizler, bir bardak çayın parasını düşünür olduk. Düşünür olduk da bu yalnızca yokluktan, yoksulluktan mı ?... Yok canım bencillikten, paragözlülükten... Oysa bizler; insan olmanın erdemiyle, birbiriyle sevgiyle kucaklaşan, birbiriyle zor günlerini, acılarını paylaşan, komşuluk dayanışması denen çok özel bir sevgi bağını oluşturmuş bir halkız, bir ulusuz...
Bu konuda atalarımızın da özlü, güzel sözleri var. Örneğin; "Ev alma, komşu al" gibi ya da "komşu komşunun külüne muhtaçtır" gibi...
Ne doğru sözler değil mi ?... Neden derseniz; şöyle bir yaşam deneyimlerinizi bellek süzgecinizden geçiriverin.
Kim diyebilir ki; "Dar günümde kan bağıyla bağlı olduklarım, komşularımdan önce yanıma koştu" ?... Kim diyebilir ki; "Zor anımda komşularım duyarsızdı, umursamazdı" ?... Pek çoğumuz diyemeyiz değil mi ?... Pek çoğumuz komşularımızın değerini biliriz, değil mi ?... Çünkü "komşuluk dayanışması" Anadolu kültürümüzde de, Rumeli kültürümüzde de daha dünlere kadar yaşayagelen bir gelenekti.
Ne kaygı vericidir ki; son yıllarda toplumsal dayanışma örneklerinden en güzeli olan "komşuluk dayanışması" giderek gücünü yitirmekte, insanlarımız birbirinden uzaklaşmakta, gerçekten de halkımız, ulusumuz bir bardak çayın bedelini bile düşünür olmakta, birbirlerinin sorunlarına aldırmamaktadır. İyi de neler olmaktadır böyle bizlere ?...
Kuşkusuz işin kolayına kaçmaktır; "televizyon yaşamımıza girdi, gireli; ilişkiler çok değişti, güçsüzleşti ve ne yazık ki, bizler de birbirimizden koptuk" demek...Birbirimizden uzaklaşmamızın , bağlarımızı güçsüzleştirmemizin nedeni için suçlu arayışına çıkmak da işin kolaycılığıdır...
Pek çok olay, olgu, oluşum karşısında bizi biz yapan değerler bağlamında tutum ve davranış sergileyerek, "biz böyleyiz" biçimciliğiyle değişime karşı çıkarak, tepki verirken; nedense "komuşuluk dayanışması" denen en saygın özelliğimizi yitirişimizi umursamıyoruz. Bu umursamazlık da giderek yayıldığı alanı daha da genişletiyor; artık çoğumuz yaşadığı kentini ve de kentlisini, daha da ileri aşamada ülkesini ve ulusunu umursamaz oluyor... Bu umursamazlığın pençesinde olanlar için "yalnızca ve yalnızca" bencilce çıkarlarının dışında hiçbir şeyin önceliği, anlamı ve önemi kalmıyor... Kapı karşı komşusunda; ne şiddet gören kadın, ne ebeveylerinin işkencesine ve de cinsel saldırısına uğrayan çocuk, ne şehidine ağlayan aile... Bütün bunlara duyarsız, bütün bunlara aldırmaz, bütün bunlara seyirci bir komşuluk algısı gelişiyor ülkemizde... Ki bu olumsuz ilişkiler ağının tüm ulusu içine almasının sonucunda da; ne ulusal birlik, ne ülke bütünlüğü kavramlarının tümüyle özünü yitireceği gerçeğini ve yaratacağı sonuçları düşünmek bile istemiyorum...
Aman sevgili dostlar; aman, sizler komşularınızla yakınlaşın, onları sevin, onlarla yardımlaşın, sorunlarını paylaşın, acılarına ortak olun...
Aman ne olur bu çok anlamlı dayanışma geleneğimizi yitirmemeye özen gösterin... 
Ve şu an enflasyona da, yaklaşık üç aydır temel besinlerimize sinsice ve gizlice yapılan zamlara da boşverin; paranın canı cehenneme... Gidin komşunuzun kapısını çalın, bir fincan kahve, bir bardak çay içmeye evinize çağırın... Sürüverin cezveler kaynasın, demlikler fokurdasın... Sözcükler yüreklerinize mutluluk saçsın... Komşuluk dayanışmamız sonsuza dek yaşasın...
Sonsöz:

Biz değerlerimizi yitirirken birer, birer; elin Amerikalısı 29 Nisan'da KOMŞULUK GÜNÜ kutlayacakmış...
Elin özel günlerine özenenlere; önemle duyurulur!...
Selma Erdal

Ça­lış­mak Üze­ri­ne Dü­şün­mek

Vol­ta­ire Can­di­de adlı ya­pı­tın­da şun­la­rı yazar:

 

" Can­di­de, Türk'e geniş ve gör­kem­li bir ara­zi­niz olsa gerek der. Türk de şöyle ya­nıt­lar; yal­nız yirmi dö­nüm­lük...​Bu ara­zi­yi ço­cuk­la­rım­la be­ra­ber eker bi­çe­rim; ça­lış­ma biz­den üç büyük ek­sik­li­ği can sı­kın­tı­sı­nı, kötü alış­kan­lık­la­rı ve yok­sul­lu­ğu uzak­laş­tı­rır der..."

 

Kıs­sa­dan hisse sev­gi­li dost­lar; ça­lış­ma­nın, ça­lış­kan­lı­ğın ya­rar­la­rı­nı kim gör­mez­den ge­le­bi­lir ?...

Kim Can­di­de'le söy­le­şen bu Türk'ün de­dik­le­ri­ni yad­sı­ya­bi­lir ?...

Sa­nı­rım hiç kimse... Ama belki tem­bel­ler, belki dün­ya­ya niye gel­di­ği­ne ha­yıf­la­nan ka­ram­sar­lar... Bun­la­rın dı­şın­da beden ve beyin sağ­lı­ğı ye­rin­de olan, yaşam tut­ku­nu in­san­la­rın bu söz­le­ri başka bi­çim­de al­gı­la­ma­sı olası mıdır ?...

Dü­şü­nün bir kez; kimin şu dün­ya­da ölüm acı­sıy­la yü­re­ği yan­ma­dı ?...

Kim şu dün­ya­da sev­di­ce­ğin­den ayrı kal­ma­dı ?...

Kim umut­suz­lu­ğa düş­me­di ?...

Ama der­di­ne çö­zü­mü ça­lış­ma­da bu­lan­lar, ça­lı­şır­ken gö­nül­le­ri­ni avut­tu­lar, can sı­kın­tı­la­rı­nı sa­vuş­tur­du­lar...

Oysa boş kal­dık­la­rın­da acı­la­rıy­la değil sa­at­ler, sa­ni­ye­ler bile tü­ken­me­di... Ça­lı­şıp, dolu dolu ya­şa­dık­la­rın­day­sa gün on­la­ra yet­me­di. Üs­te­lik ça­lış­mak­tan yor­gun düşen be­den­le­ri öy­le­si­ne kolay uy­ku­ya geçti ki; bu kez de acı­la­rı­nı anım­sa­ya­cak, baş­la­rı­na ge­len­le­re ya­na­cak boş­luk­la­rı kal­ma­dı. Der­ken acı­la­rın od­la­rı kül­len­di, yü­rek­ler­de yeni sev­gi­ler fi­liz­len­di. " Ölen­le, ölün­mez" de­nil­di, yaşam böy­le­ce sürüp gitti...

 

İnsan­lı­ğın va­ro­lu­şun­dan bu yana acı­la­rın en büyük ilacı, dert­le­rin der­ma­nı ça­lış­mak oldu, yal­nız­ca ça­lış­mak oldu... Ça­lış­tık­ça da ne can­la­rı sı­kı­lıp yü­rek­le­ri da­ral­dı, ne de yok­sul­lu­ğa düşüp dün­ya­la­rı ka­rar­dı. Yaşam daha bir kolay akıp geçti gün­le­rin ar­dın­dan...

İşte de­ğer­li okur­lar; ça­lış­mak ey­le­mi­nin böy­le­si­ne önem­li bir iş­le­vi var­dır biz­ler için... Gerçi bu­ra­da önem­le vur­gu­la­ma­lı­yım ki; der­di­mi­zi, ta­sa­mı­zı da­ğı­ta­lım diye dur­ma­dan ça­lı­şa­lım, iş­ko­lik ola­lım, ya­şa­ma­yı unu­ta­lım de­mi­yo­rum. Sakın ola ki böyle an­la­şıl­ma­sın... Gün­lük sekiz, on sa­at­lik bir ça­lış­ma son­ra­sın­da dost­lar­la, sev­gi­li­ler­le ya­şa­na­cak güzel anlar, pay­la­şı­la­cak çay, kahve, şarap ke­yif­le­ri, sof­ra­ba­şı söy­le­şi­le­ri, güzel bir müzik eş­li­ğin­de dans ve pay­la­şı­la­cak başka gü­zel­lik­ler, ne hoş­luk­lar varsa...

Ve yi­ti­ri­len­le­ri sev­giy­le, öz­lem­le ara­sı­ra anmak, ama ön­ce­lik­le ya­şa­yan­la­rı­mı­za gönül do­lu­su sev­gi­le­ri­mi­zi sun­mak...

İnsan ola­rak daha ne bek­le­riz ki bir­bi­ri­miz­den; sev­gi­yi, dost­lu­ğu, ar­ka­daş­lı­ğı, kar­deş­li­ği pay­laş­mak­tan başka ?...

 

Ça­lış­mak; her der­di­mi­ze çözüm... Tem­bel­lik, boş­ver­miş­lik, so­rum­suz­luk­sa tüm kö­tü­lük­le­rin, çir­kin­lik­le­rin anası...

Yal­nız­ca Can­di­de'deki Türk değil, Ön­de­ri­miz Kemal Ata­ta­ürk de ça­lış­ma­nın öne­mi­ni vur­gu­la­ma­mış mıdır ?...

Türk Ulusu'na ses­le­niş­le­rin­de "ça­lı­şın" öne­ri­sin­de bu­lun­ma­mış mıdır ?...

Üs­te­lik söy­lev­le­rin­de "Türk in­sa­nı ça­lış­kan­dır" yar­gı­sı­na var­ma­mış mıdır ?...

Öy­ley­se biz neden o zaman başka bir bi­çim­de dav­ran­ma yan­lış­lı­ğı­na / ya­nıl­gı­sı­na dü­şe­lim ki ?...

Kuş­ku­suz ça­lış­mak­la; gü­ven­le ya­rın­la­rı­mı­za ba­ka­bi­le­ce­ği­miz ya­şam­la­rı­mız ola­cak­tır. Neden ken­di­mi­ze daha güzel ya­şam­lar / ya­rın­lar ar­ma­ğan et­me­ye­lim ?...

 

Sevgi dolu, dost­luk dolu, üret­ken­lik dolu güzel gün­le­re sağ­lık­la ula­şıl­ma­sı di­le­ğiy­le...

Perşembe, 27 Nisan 2017 09:58

Hoş­gö­rü ve Yan­lış­lık­lar

Hoş­gö­rü ve Yan­lış­lık­lar

Kuş­ku­suz Ana­do­lu kül­tü­rü­müz­de de, Ru­me­li kül­tü­rü­müz­de de en bas­kın özel­lik sevgi ve hoş­gö­rü­dür. Ar­dın­dan ko­nuk­se­ver­lik, yar­dım­se­ver­lik gibi top­lum­sal özel­lik­le­ri­mi­zi de kül­tü­rel ya­pı­lan­ma­mı­zı oluş­tu­ran öge­le­ri sa­yar­ken sı­ra­ya ko­ya­bi­li­riz. Ama hoş­gö­rü­lü bir top­lum­sal ya­pı­lan­ma­dan ge­li­şi­miz tar­tış­ma­sız en be­lir­gin özel­li­ği­miz­dir.

O hoş­gö­rü­dür ki; üç ana­ka­ra­ya ya­yıl­mış bir dev­le­ti yüz­yıl­lar­ca ayak­ta tu­ta­bil­miş­tir. Sevgi, da­ya­nış­ma, kar­deş­lik, yar­dım­laş­ma gibi duy­gu­la­rın güç­lü­lü­ğü­nün yanı sıra, bu üç ana­ka­ra­da hoş­gö­rü­nün ege­men oluşu böy­le­si­ne uzun bir sü­re­cin ya­şan­ma­sı­nın ger­çek ne­de­ni­dir. Çünkü her renk­ten, dil­den, din­den in­sa­nın bir­lik­te­li­ği ancak hoş­gö­rü or­ta­mın­da ger­çek­leş­ti­ri­le­bil­miş­tir. Eleş­ti­ri­lecek yan­la­rı olsa da Os­man­lı bu yay­gın ve ge­le­nek­sel hoş­gö­rü­süy­le pek çok so­ru­nu çö­ze­bil­miş­tir.

Gü­nü­mü­ze dö­ner­sek; geç­miş­te Ana­do­lu ve Ru­me­li top­rak­la­rı­mı­za, do­la­yı­sıy­la da kül­tü­rü­mü­ze ege­men olan hoş­gö­rü­den ge­ri­ye ne kaldı ?...

Bugün dal­lar­da­ki yeşil yap­rak­lar ye­ri­ne, dolar ye­şi­li­ne tut­kun olan gü­nü­müz in­sa­nı hor gö­rü­nün pen­çe­sin­de acı­ma­sız bir ya­rı­şın için­de... En sı­ra­dan mut­lu­luk­la­rın bile ta­dı­nı al­mak­tan yok­sun... Top­lu­mu­mu­za özünü ka­zan­dı­ran, ta­nım­la­ma­da ön­ce­lik­le kul­la­nı­lan bas­kın özel­lik artık hoş­gö­rü değil; be­lir­gin bir hor­gö­rü or­ta­mın­dan kay­nak­la­nan eleş­ti­rel bir ya­pı­dır. En sı­ra­dan olay­lar­da bile eleş­ti­recek bir yan bulan, do­la­yı­sıy­la da or­ta­ya çı­ka­bi­lecek en sı­ra­dan olum­suz­lu­ğa bağlı ola­rak mut­suz olan in­san­la­rı­mız öy­le­si­ne çok ki... Her işte, her ki­şi­de yan­lış­lık­lar, ya­nıl­gı­lar ara­mak, ar­dın­dan ben­li­ği­ni ka­ram­sar­lık­la sarıp sar­ma­la­mak gü­nü­müz in­sa­nı­nın öne çıkan bir özel­li­ği olu­ver­di. Oysa değer mi ?...

Yaşam da, biz ya­şa­yan­lar da; olum­lu, olum­suz yan­la­rı­mız­la, doğ­ru­la­rı­mız­la, yan­lış­lık­la­rı­mız­la bir bü­tün­sel­lik için­de daha güzel değil miyiz ?... Daha sı­ra­dan, ama daha in­san­ca değil miyiz ?... Biz­ler bil­gi­sa­ya­rın komut ver­di­ği ma­ki­na­lar de­ği­liz ki yan­lış­lık yapma yüz­de­le­ri­miz sı­fı­ra in­dir­gen­miş olsun...

İnsa­nız biz... Be­de­ni­miz­de do­la­şan kan de­li­do­lu ak­tık­ça, pek çok yan­lış­lık­lar ya­pa­ca­ğız, ya­nıl­gı­la­ra dü­şe­ce­ğiz... Ama bir anda tüm ters­lik­le­ri düze çı­ka­ran, göz­yaş­la­rı­mı­za kar­şın yü­zü­mü­zü gül­dü­ren hoş­gö­rü duy­gu­su, hoş­gör­me­yi bilme ol­gu­su ya­şa­mı­mı­zı daha bir gü­zel­leş­ti­re­cek­tir. Ya yan­lış­lık­lar ?... Kim yan­lış yap­mı­yor ki ?...

Eşit ol­ma­dık­la­rı­nı bile, bile

Zaman, zaman

El­le­ri­mi öl­çe­rim, bir di­ğe­riy­le

Bazen de ayak­la­rı­mı

Sanki biri daha irice...

Ya iki gö­züm­le kaş­la­rım ?...

Ger­çek­ten de otur­muş mu

Tam ye­ri­ne ?...

Bir de;

Kul ku­sur­suz olmaz der­ler

Sa­nı­rım bu söz doğru...

İyi de,

Tanrı'nın bile yan­lış yap­tı­ğı dü­zen­de

Neden so­rar­lar bana soru ?...

Biraz boş­ver­miş­li­ğe, ince ele­yip, sık do­ku­muş­lu­ğa hoş­ça­kal diyen ki­şi­lik­le­re...

Nice sağ­lık­lı gün­le­re, gül­le­re, gü­lü­cük­le­re...

Göz­ler­den yaş­lar dö­kü­le­ce­ği­ne, ka­deh­le­ri­mi­ze şa­rap­lar dö­kül­sün di­ye­rek; hoş­gö­rüy­le, sev­giy­le, mu­hab­bet­le Hayde Bre Şe­re­fe!...

Çarşamba, 26 Nisan 2017 07:44

MEV­KUF­SU­NUZ

MEV­KUF­SU­NUZ

Mev­kuf­su­nuz söy­le­mi; çok eski siyah beyaz Türk film­le­rin­den bir rep­lik­tir ço­cuk­lu­ğum­dan beri anı­la­rım­da ya­şa­yan…

Kötü adam­la­rı ya­ka­lar Türk Po­li­si ve tek bir söz söy­ler:

- Mev­kuf­su­nuz !…

Oysa biz­ler, Türk film­le­rin­de­ki suç­lu­lar­dan da beter, tüm­den mev­ku­fuz; bi­lim­den­se ge­ri­ci­li­ğe, gö­nenç­ten­se yok­sul­lu­ğa, ay­dın­lan­ma­dan­sa ka­ran­lı­ğa, din­sel hoş­gö­rü­den­se yo­baz­lı­ğa, top­lum­sal say­gı­dan­sa yoz­lu­ğa, ni­te­lik­ten­se ayak ta­kı­mı­nın değer yar­gı­la­rı­na…Mev­ku­fuz, Türk­çe söy­le­yiş­le tu­tuk­lu­yuz…

Do­ğal­dır ki bu tu­tuk­lu­lu­ğu­muz ne­de­niy­le, ussal ya da us­dı­şı cı­vıl­daş­ma­la­rı­mız­la laf ebe­li­ği yap­tı­ğı­mı­zı san­dı­ğı­mız sos­yal med­ya­da bile 140 harf içine an­lam­lı bir tüm­ce­yi yer­leş­ti­re­mez­ken..​Elin oğlu bi­lim­sel so­run­la­ra kısa ya­nıt­lar ara­mış ve 140 harf­le bi­lim­sel ger­çek­le­ri yo­rum­la­mış ve böy­le­ce EVREN TWİTLENDİ ki­ta­bı­nı yaz­mış…Buna kar­şın biz okuma, yazma üşen­ge­ci ol­du­ğu­muz için; ko­nuş­ma özür­lü ol­ma­ya ve do­la­yı­sıy­la dü­şün­ce­le­ri­mi­zi az, öz söz­ler­le yan­sıt­ma­ya, on­la­rı dü­şün­ce­le­ri­miz­le bi­re­bir ör­tü­şür bi­çim­de dışa vur­ma­ya ye­ter­li ola­mı­yo­ruz…İşte bu ne­den­le mev­ku­fuz; kül­tü­rel var­lı­ğı­mı­zın en önem­li ögesi olan di­li­mi­zi kul­la­na­ma­ma ye­te­nek­siz­li­ği­ne, ye­ter­siz­li­ği­ne…

 

Şu Ame­ri­ka­lı­lar sa­nı­rım çok koş­mak­tan çabuk yo­rul­du­lar. Kolay mı öyle ol­ma­yan geç­mi­şi­ne tarih ve kül­tür oluş­tur­mak, sı­nır­sız ve so­rum­suz ege­men ve sö­mür­gen olma iç­gü­dü­süy­le Dünya ül­ke­le­ri­nin al­tı­nı, üs­tü­nü ka­rış­tır­mak ?... Gerçi her ko­nu­da ola­ca­ğım diye big, big; so­nun­da baş­la­dı on­lar­da da panik, sa­nı­rım artık yor­gun düş­tü­ler… ya da bu ko­nu­da yeni kan­dır­ma­ca­lar üret­me­yi uygun gör­dü­ler ve son yıl­lar­da gün­de­me ge­tir­dik­ler şu “yavaş şe­hir­ler” so­run­sa­lı­nı…Belki de fast food bes­len­me­den sonra, qu­ickly, qu­ickly ya­şa­mak da gerdi on­la­rı; bu yeni kav­ra­mı pi­ya­sa­ya sür­dü­ler.

Oysa Ak­de­niz Ül­ke­le­ri’nde yaşam bi­çi­mi değil midir si­es­ta­lı şe­hir­ler, yavaş kent­ler ?...Sü­zü­le, sü­zü­le, im­bik­ler­den ge­çi­rip ya­şa­nan anı, ya­şa­maz mı Ak­de­niz halk­la­rı ?... Bizim şu ter­cü­me/çe­vi­ri bil­gi­le­riy­le, ter­cü­man/çe­vir­men bil­gin­le­ri­mi­zin son bir­kaç yıl­dır Ame­ri­ka­lı’dan arak­la­dı­ğı bu kav­ram; belki İstan­bul için ge­çer­li bir öl­çü­de…Ve en­düst­ri­yel kir­li­lik­le bo­ğu­şan Bursa’da ve de bir­kaç büyük ken­ti­miz­de…Bi­lin­di­ği gibi sakin Baş­kent­li bile yor­gun düş­mek­te ül­ke­mi­zin Ba­tı­sı’nda…

Bi­lin­di­ği gibi büyük bir ço­ğun­luk­la Ül­ke­miz’de asude geçer zaman…Zaman de­ğil­dir hal­kı­mı­zı hız için­de ko­va­la­yan bir azman…Sar­dun­ya­lı bah­çe­ler­de, dost mu­hab­bet­ler eş­li­ğin­de dem­le­nir çay­lar, ke­yif­le içi­len kah­ve­le­rin ar­dın­dan umut­la­ra açı­lır fal­lar…Kar­bon mo­nok­sit ye­ri­ne ha­nı­me­li, ya­se­min, ma­nol­ya, gül ko­ku­la­rıy­la se­vi­şir so­lu­nan hava…İşpor­ta par­füm ye­ri­ne ka­dın­lar kokar mis­ler gibi doğal la­van­ta…

Ama ne yazık ki ve de ka­bu­ğun­dan çıkıp da ka­bu­ğu­nu be­ğen­me­yen sü­mük­lü böcek ör­ne­ği, biz­le­ri kü­çüm­se­yip elin Ame­ri­ka­lı­sı’na öy­kü­nen çok bil­miş­ler ve de bilge ge­çi­nen­ler il­gi­le­nir­ler on­la­rın ağız­la­rın­dan çıkan her sözle, söy­lem­le…Üs­te­lik de ta­nı­ma­dık­la­rın­dan ya­şa­dık­la­rı top­lu­mu te­re­ci­ye tere sat­ma­ya kal­kar­lar ki son yıl­la­rın en moda ürünü de yavaş şe­hir­ler…

İşte bu ne­den­le mev­ku­fuz gen­le­ri­mi­ze iş­le­miş yaşam bi­çi­mi­mi­zi, kül­tü­rel bi­ri­kim­le­ri­mi­zi, bil­ge­lik­le­ri­mi­zi gör­mez­den gelip de…Biz­le­rin yaşam de­ne­yim­le­ri­nin bi­re­bir kar­şı­lı­ğı olan ne varsa onlar hak­kın­da, ola ki Ame­ri­ka­lı söz söy­le­di­ğin­de üç, beş tümce, ileri sür­dü­ğün­de “ken­di­ne öz­güy­müş for­ma­tın­da” her­han­gi bir dü­şün­ce­yi…Ve on­la­rı de­ğer­li/doğru/bi­lim­sel içe­rik­li sa­nan­lar yü­zün­den Ame­ri­ka’yı değil ama, kendi kül­tü­rü­mü­zü ye­ni­den, ye­ni­den keş­fet­me­ye, öğ­ren­me­ye, çok bil­miş­ler­den uka­la­ca öğüt­ler duy­ma­ya/al­ma­ya mev­ku­fuz…

 

Çok uzak­lar­da değil, henüz yakın sa­yı­la­bi­lecek geç­mi­şi­miz­de, Big Brot­her’ın Our Boys’unun ge­ne­ra­li Kenan Evren; ül­ke­yi tes­lim etti dev­ren din­ci­le­re…Az mı yazdı Uğur Mumcu RA­BI­TA’yı ?…Teh­dit­ler kar­şı­sın­da gö­re­me­di onu ko­ru­yan po­li­si, za­bı­ta­yı…Ve pat­la­dı bom­ba­lar… Bu­gün­ler­de RTE’ye sal­dı­ran­lar; şöyle bir dönüp ge­ri­ye bak­sa­lar, 80’lerde baş­la­dı din ders­le­rin­de zo­run­lu­luk, TÖ dö­ne­min­de…Şeyh­ler, şıh­lar onu­ru­na ku­rul­du sof­ra­lar Çan­ka­ya’da…Yine TÖ dö­ne­min­de; Fatih Ürek tü­rev­le­ri­nin hi­ma­ye­sin­den so­rum­lu zev­ce­ler, git­ti­ler Dev­let pa­ra­sıy­la hacca ve el­bet­te­ki fut­bol iz­le­mek için maça…Ve dahi Dev­let’in TRT’si dön­me­ye baş­la­dı ara­besk kül­tür­le yoğ­rul­muş gece ku­lü­bü/pav­yo­na…Din adına dinci (değil din­dar) ve Laik Cum­hu­ri­yet’e kin­dar genci, yaş­lı­sı, er­kek­li­si, ka­dın­lı­sı; el­le­rin­de yeşil bay­rak­lar­la yü­rü­dü­ler ben gibi sı­ra­dan dev­let me­mu­ru kim­lik­li yurt­daş­tın bile üze­ri­ne, göz­le­riy­le gören polis me­mu­ru da “bi­şey­cik olmaz” diye al­dır­ma­dı ya­kın­ma­ma… Gü­nü­mü­zün top­lum­sal alt ya­pı­sı dö­nüş­tü­rü­lür­ken, oluş­tu­ru­lur­ken 6. yy il­ke­le­ri­ne doğru, işte bu­gün­ler­de aydın ge­çi­nen­le­rin pek çoğu; o gün­ler­de al­ko­le bu­lan­mış ka­fa­la­rıy­la sak­lan­mış­lar­dı kuy­tu­la­ra…Son­ra­sın­da çık­tı­lar kü­re­sel­leş­me bağ­la­mın­da; dö­nü­şüm ge­çir­miş yağ­dan­lık­lar ola­rak gir­di­ler el,etek öpmek için sı­ra­ya…

Bugün hiç gerek yok RTE’nin dü­ze­ni­ne öfke duy­ma­ya…Çünkü ipin ucu çok­tan geç­miş­ti Cum­hu­ri­yet kar­şıt­la­rı­nın eline tak­vim­ler 90’lara ulaş­dı­ğın­da; dünün dev­rim­ci ay­dı­nı ayak­la­rın­da dü­zen­le çe­li­şen­ler, daha son­ra­sın­da Saros kör­fe­zin­de değil ama Soros atel­ye­le­rin­de dö­nü­şüm ge­çi­ren (Kafka’nın bö­ce­ği gibi) bu yeni kim­lik­li iş­bir­lik­çi­le­rin des­te­ğiy­le…Bir de ne gö­re­lim dünün ate­ist­le­ri, gü­nü­mü­zün te­fek­kür sa­hi­bi; dilde din, iman, Dev­let’in Ulusu an­la­yı­şıy­la değil, üm­met-i Müs­lü­man ol­ma­nın aş­kıy­la coşan bilim değil ilim, irfan sa­hi­bi ol­du­lar. Tan­rı­sal aşkla dolu bir te­va­zu için­de sa­ra­rıp, sol­du­lar…Dün iş­çi­ye emek­çi­ye dev­rim için “zin­cir­le­ri­niz­den başka kay­be­decek bir şe­yi­niz yok diye” gaz ve­ren­ler, iman­lı yeni kim­lik­le­riy­le ka­sa­la­rı­nı, cep­le­ri­ni, cüz­dan­la­rı­nı dol­dur­ma­ya hız ver­di­ler.

Do­la­yı­sıy­la bun­dan böyle biz­ler de, bu dö­nü­şüm ge­çi­ren ze­va­tın yar­dı­mı ve iş­bir­li­ğiy­le; ge­ri­ci­li­ğe, yo­baz­lı­ğa, bağ­naz­lı­ğa, iki­yüz­lü­lü­ğe, ta­kiy­ye­ye, ya­la­na, maddi ve ma­ne­vi her türlü sö­mü­rü­ye, ta­la­na mev­kuf olduk…

Bu ya­şa­nan­la­rı yan­lış­lık, ya­nıl­gı, yoz­luk, ülke ve ulus üze­rin­de sisli bir toz­luk, ge­le­cek­te ulus­lar arası alan­da bir yal­nız­lık ol­du­ğu­na iliş­kin çokça eleş­ti­rir­se yurt­daş; mev­kuf olur tut­sak­lı­ğa, ya­sak­lan­ma­ya, belki de son­suz uy­ku­lar­da sus­tu­rul­ma­ya…

 

O kadar yazdı Ge­or­ge Or­well açıl­sın göz­le­ri­miz diye şu BİN DOKUZ YÜZ SEK­SEN DÖRT ro­ma­nı­nı… Or­well’dan ön­ce­sin­de de, Bent­ham; mo­dern ik­ti­da­rın an­la­şıl­ma­sı bağ­la­mın­da üşen­me­di, otur­du yazdı PA­NOPTİKON adlı metni…Ar­dın­dan Mic­hel Fo­uca­ult iş­le­di aynı ko­nu­yu HAPİSHA­NENİN DO­ĞU­ŞU adlı ça­lış­ma­sın­da…ve daha yakın bir za­man­da PA­NOPTİKON:GÖZÜN İKTİDARI üze­ri­ne çok ya­zar­lı bir kitap ve ben­ze­ri pek çok ça­lış­ma ya­pıl­dı, ya­zıl­dı, ya­yın­lan­dı…Ama ne işe ya­ra­dı ?... Big Brot­her bizi gö­zet­li­yor di­ye­rek ağız­la­ra sakız edil­di ama onun dü­ze­ne­ği DEEP BLUE’ya kendi özgür is­ten­ciy­le tes­lim oldu, bağ­lan­dı her­kes. Pay­la­şıl­ma­dık giz­li­si, sak­lı­sı, acısı, tat­lı­sı kal­ma­dı hiç kim­se­nin; ne varsa için­de döktü, ağ­lan­dı.

Gö­nül­lü bir ka­tı­lım­la, üs­te­lik de para öde­ye­rek; WORLD WIDE WEB tut­sak evi­nin ba­tak­lı­ğı­na sap­lan­dı in­san­lık. Tek­no­lo­jik oyun­cak­la­rıy­la her­kes be­de­ni­ne de, ben­li­ği­ne de sanal pran­ga­lar taktı…Kim ne­re­de ?...​Ne ya­pı­yor ?...​Ne diyor?...​Kim­se­ler sor­ma­sa da her­kes ken­di­li­ğin­den söy­lü­yor…Her­kes her şeyi bi­li­yor…

İşte bu ne­den­le mev­ku­fuz DEEP BLUE adlı sanal gözün ik­ti­da­rı­na, ağa ta­kı­lan si­nek­ler gibi… Ma­r­qu­is de Sade ya­şa­say­dı eğer ne söy­ler­di gü­nü­mü­zün in­sa­nı­na ?...​Biz­ler gibi ken­di­ni gö­zet­le­ye­ne gö­nül­lü ola­rak tut­sak olana; çağ­daş ma­zo­şit mi acı-se­ver mi, ezi­yet-se­ver mi ?...

Ne derdi acaba de­ğer­li Üstad bu gö­nül­lü, ama us dışı tut­sak­lık du­ru­mu­na?...

Her ne ise; her halk layık ol­du­ğu yö­ne­tim bi­çi­miy­le yö­ne­ti­lir­miş, so­nun­da kül­li­yen la­yı­ğı­mı­zı bul­duk. Mü­ba­rek olsun; Vatan'a, Mil­let'e ve bil­has­sa Ümmet'e...

Or­ta­la­ma Milli Gelir So­run­sa­lı­mız

Kişi ba­şı­na düşen “Or­ta­la­ma Milli Gelir” açık­lan­dı­ğın­da; hani benim do­lar­la­rım diye hesap so­ran­lar, el­le­ri boş ka­lın­ca da şa­şı­ran­lar var…İşte onlar için bu ko­nu­ya açık­lı­ma ge­ti­re­lim…

Bi­lin­di­ği gibi bu he­sap­lar Ame­ri­kan Or­ta­la­ma diye ta­nım­la­nan yön­tem­le ya­pı­lır. En küçük de­ğer­le, en büyük değer top­la­nır, top­lam değer ikiye bö­lü­nür, çıkan so­nu­ca da; or­ta­la­ma değer denir. El­bet­te­ki bu du­rum­da gü­zel­ce kazık yenir. Çünkü hiç­bir değer elde et­me­ye­nin kat­kı­sı SIFIR ise, en çok değer elde ede­nin­ki YÜZ ise, iki­si­nin top­la­mı 0+100=100 ol­du­ğu­na göre, bu değer bö­lü­nün­ce de yüz bölü iki diye, sonuç elli çıkar…

Ne var ki sıfır katkı paylı birey bu so­nuç­tan ola ki bek­len­ti­ye gi­rer­se bilin ki o zaman sı­nıf­ta çakar…Çünkü hiç­bir şey üret­me­miş­tir ki gelir elde etmiş olsun…Bir üre­tim kar­şı­lı­ğı bir değer elde ede­nin, yüz li­ra­sı­na ortak olsun, yok­tur öyle yağma…Do­la­yı­sıy­la Ame­ri­kan Or­ta­la­ma yön­te­miy­le sap­ta­nan, be­lir­le­nen, he­sap­la­nan Or­ta­la­ma Milli Gelir so­nuç­la­rı­nı da sakın ola ki ger­çek sanma…

Bir başka de­yiş­le, Ame­ri­kan Or­ta­la­ma yön­te­miy­le ya­pı­lan he­sap­lar­la or­ta­la­ma ge­li­ri be­lir­le­mek için; ülke nü­fu­su­na ka­yıt­lı kelle sa­yı­sı, top­lam ge­li­re/top­la­nan para tu­ta­rı­na bö­lü­nür. Bu arada eko­no­mik fa­ali­yet­le­re ka­tıl­dık­la­rın­dan do­la­yı pa­ra­la­rı ka­pan­lar­la, is­tih­dam so­ru­nu ya da hay­laz­lık­tan eko­no­mik fa­ali­yet­le­re ka­tıl­ma­yan­lar “ki bun­lar avu­cu­nu ya­la­yan­lar ola­rak da ta­nım­la­na­rak” halk da ikiye bö­lü­nür. Ve bu avu­cu­nu ya­la­yan­lar top­lu­lu­ğu için yazgı ge­nel­lik­le de­ğiş­mez; aç­lık­tan ölü­nür…Onlar öl­dük­çe; kelle sa­yı­sı aza­lır (ki milli ge­li­re ortak ol­duk­la­rı var­sa­yı­lan sa­yı­sı aza­lır), ölüm­ler ne­de­niy­le de is­ta­tis­tik­sel ola­rak kelle ba­şı­na düşen Or­ta­la­ma Milli Gelir artar.

Aç­lık­tan ölen­le­rin hazin sonu; ki­mi­le­ri­nin vic­da­nı­nı ka­na­tır, yır­tar, ama ulus­lar arası kal­kın­mış­lık sı­ra­la­ma­sı saf­sa­ta­la­rın­da, ülke bir ba­sa­mak daha yu­ka­rı­ya bile çıkar.

Ka­mu­sal alan­da, kişi ba­şı­na düşen Or­ta­la­ma Milli Gelir söz ko­nu­su olun­ca;”Hani benim do­lar­la­rım ne­re­de?” diye ken­di­le­ri­ni or­ta­ya atan­la­ra ya­pı­la­bi­lecek kısa bir açık­la­ma bun­dan iba­ret­tir. Bir başka de­yiş­le de kişi ba­şı­na düşen Or­ta­la­ma Milli Gelir ko­nu­su; zen­gi­nin malı, zü­ğür­dün çe­ne­si­ni yorar me­se­le­si­dir. Kuş­ku­suz al­ma­dan ver­mek Allah’a mah­sus­tur… Üre­ti­me ka­tı­la­ma­yan­la­ra is­tih­dam çö­züm­le­ri su­na­ma­mak; bir ül­ke­nin eko­no­mi yö­ne­ti­min­de en büyük ku­sur­dur… El­bet­te­ki ça­lış­mak­tan ka­çı­nan hay­laz­lar da top­lu­mun sır­tın­da asa­lak­tır, ama Or­ta­la­ma Milli Gelir açık­lan­dı­ğın­da; “Hani benim do­lar­la­rım?” diye or­ta­ya atı­lan­lar da her ne­den­se işte bu hay­laz­lar ta­kı­mı­dır…

Ül­ke­miz ge­ne­lin­de, eko­no­mik kal­kın­mış­lık ça­ba­la­rı­nın he­de­fe ulaş­mış ol­du­ğu bir ge­le­cek­te; her­kes için iş, aş, eş di­ye­rek daha güzel ya­rın­la­ra, gö­nenç top­lu­mu­na ulaş­mak umu­duy­la diye bir kaç söz ge­ve­le­ye­ce­ğim de...​Diyemi­yo­rum ve sa­nı­rım di­ye­me­ye­ce­ğim de bu gi­diş­le... Sonuç ola­rak Milli Gelir bir yana; yine taş koy­du­lar hal­kın umu­du­na,amma ve lakin üm­me­ti so­rar­sa­nız onlar zev­k­_i se­fa­da...​Ve son saf­ha­da di­li­miz­den dü­şen­ler, ya­zı­mı­za üşü­şen­ler de işte bu­ra­cık­da...

Big Brot­her ya da Türk­çe­si'yle Büyük Aga; nasıl ki Irak Sa­va­şı'nda, 1500 dolar kar­şı­lı­ğın­da göç­me­le­ri dev­şir­di ve sa­vaş­tır­dı...​Ufak kar­de­şi de Su­ri­ye­li­ler'i aşı­rıp ve de dev­şi­rip Re­fe­ran­dum oy­la­ma­sın­da on­la­rın EVET'le­riy­le ka­zan­dır­dı ge­le­ce­ği­ni...​Ve de kur­tar­dı geç­mi­şi­ni; atını da, eşe­ği­ni de sağ­lam ka­zı­ğa bağ­la­dı.

Mü­ba­rek olsun Vatan'a, Mil­let'e ve bil­has­sa Ümmet'e...

SURİYELİLER'E OY KUL­LAN­DI­RIL­MIŞ YA SPOR­DA KİMYA­SAL DOPİNG YA­PAR­SAN; DİSKALİFİYE OLUR­SUN... SEÇİMDE SİYASAL DOPİNG YA­PAR­SAN NE OLUR­SUN ?...

AKP DI­ŞIN­DA BÜTÜN PARTİLERE VİAGRA... GELİYORUZ, GELİYORUZ DİYE BA­ĞI­RI­YOR­LAR, BA­ĞI­RI­YOR­LAR DA NE­DEN­SE TIK YOK...

ARŞİMET KAL­DI­RA­CIY­LA DÜNYA'YI OY­NA­TABİLİRDİ AMA...​Ne CHP, ne de VATAN ya da başka kim­ler varsa atıp, tutan; Re­fe­ran­dum yü­kü­nü kal­dı­ra­ma­dı.

O, ONU DES­TEK­LE­SEYDİ...​BU, ŞU­RA­DA ŞUNA YAR­DIM ET­SEYDİ...​BI­RA­KIN BU ARİSTO MAN­TI­ĞI­NI, HA­LA­MIN BI­YIK­LA­RI OL­SAY­DI, AMCAM OLUR­DU SÖY­LEM­LERİNİ...Açın ku­la­ğı­nı­zı bir kez din­le­yin;BA­ŞA­RI­YA GİDEN HER YOL MÜ­BAH­TIR DİYE SES­LENİYOR TAAA 15. YÜZ­YIL­DAN MAC­HI­AVEL­LI... Ba­şar­mak için de AKP DE MADDİ VE DE MANEVİ HER YOLU DENEDİ...​BU SEÇİMİN SO­NU­CU EN BA­ŞIN­DAN BELLİYDİ...

Be hey CHP; yeter artık ken­di­ne gel.​Yan­lış el­ler­de as­lı­nı unut­tun.​Ken­di­ni de, halkı da uyut­tun.

Kop­tuk­ça halk­dan;halkı elin­den kap­tır­dın. O halk artık; ne ULUS, ne de YURT­DAŞ... ÜM­MET-i Mu­ham­med oldu be ar­ka­daş;artık yar olmaz sana...​Tut­sak olmuş; kö­mü­re, ma­kar­na­ya, kuru so­ğa­na...

Umu­run­da mı ki tek elde top­lan­mış; Ya­sa­ma-Yü­rüt­me-Yar­gı...​Onun sır­tı­na sap­lan­mış kargı

Tek derdi;kur­sa­ğı­na gi­recek be­le­şin­den bir lokma, sır­tı­na gi­ye­ce­ği bir hırka... Ney­ler­sin?... Ko­lay­cı­lı­ğa alış­tı­rı­lın­ca;böy­le­si­ne HA­YIR­sız oldu.

BUN­DAN BÖYLE DE; REİKİ'YE, YOGA'YA, TAROT'A, FALCI'YA...​SON KER­TE­DE DE BİR TARİKATA KA­PI­LAN­MAK LAZIM... BU ÜL­KE­YE DE­MOK­RASİ ÇOK BÜYÜK, ÇOOOK!...

Pazartesi, 24 Nisan 2017 08:02

Bu Ulusun Efendisi Kim?...

Bu Ulusun Efendisi Kim?...

*Basından:Kuru fasulye ithal edecekmişiz!!!

 

Kemal ATATÜRK; “Köylü, bu ulusun efendisidir !...” diye bir tanımlama yapmıştı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş yıllarında… O dönemde; “tarım” birinci işkoluydu… Dünya; 1929-1930 yıllarında ekonomik bunalım yaşarken, yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti savaştan çıkmasına, Osmanlı’nın borçlarını ödemesine karşın, bu bunalımdan etkilenmeyen belki de tek ülkeydi…Üstelik bu etkilenmeyişi “tarımsal ekonomisi”ne borçluydu… Derken Menderes’in “her mahallede bir milyoner yaratma” düşleriyle, NATO’ya girdik, ABD’nin Marshall yardımlarıyla traktörleştik / tarımda makinalaştık; bu süreç içinde Amerika da ülkemize, içimize girmeye başladı…Bu yakınlaşma, bu içimize giriş; IMF kredileriyle daha bir derinleşti, daha bir güçlendi, bu arada Menderes’in düşleri gerçekleşmek şöyle dursun, öteye bile geçti, her mahallede milyonerlerimiz nedir ki, milyarderlerimiz oldu, ama ülkemize iltica eden, yurttaşlığımıza geçen bir “enflasyon canavarımız” da oldu…

 

İlle de sanayileşme, bundadır gelişme derken; önce 1.dereceden tarım alanı Yeşil Bursa Ovası saldırıya uğradı, sanayi bölgesine dönüştürüldü…Ardından buğday ambarı Konya Ovası, patates ambarı Adapazarı-Sakarya Ovası, Trakya’nın çeltik tarlaları derken; neredeyse 80 milyona ulaşacak nüfusumuza 80 metrekare ekilecek alan kalmadı…Bu saldırılarla topraklarımız kirletildi, kirletiliyor da…

Kuşkusuz topraklar yalnızca atık sularla, kimyasal içerikli sıvılarla kirletilmez; tarımsal alanlar, barınmak ya da sanayileşmek adına yapılaşmaya açılırsa, kazmalar-kepçeler toprağın bağrına vurulursa, toprağın açılan, yarılan bağrına tohum yerine beton dökülürse; işte o zaman toprak kirlenir, bir daha arıtılamayacak biçimde kirletilmiş olur, bu kirlenmenin ne kimyasal arıtmalarla, ne en güçlü temizlik girişimleriyle arındırılması gerçekleştirilemez…O toprak; tarımsal üretime uygunluk özelliğini, verimliliğini yitirir… Bir kaç yıl öncesinde yaşandığı gibi Manisa köylüsü Başkent’in sokaklarını gözyaşlarıyla süpürür, fındık üreticisi sokağa dökülür, Bursalı zeytin üreticisi kan ağlar... Ve bugünlerde de hayvancılıkla uğraşan köylümüzün kan ağladığı gibi…

 

Geçmişte tarımsal üretim devletçe sübvanse edilir, Türkçesi’yle desteklenirdi….IMF kredileriyle Devlet Bütçesi’ni denkleştirme uygulamaları başladığından beri; IMF buyrukları ve de koşullarıyla artık tarımsal üretimi destekleme devri bitti, şimdi köstekleme, tarımsal üretimi sona erdirme devri başladı… Dışa bağımlı sanayileşme, dışa bağımlı ısınma ( petrolden sonra, doğal gaz bağımlılığımız) derken, dışa bağımlı beslenme dönemi başlayacak gibi görünüyor…

 

“Her şey satılık” anlayışıyla ülkemizi pazara çıkaran egemen güçler; tarıma uygun bir karış toprak bırakmama, tarımsal alanları yapılaşmaya açma girişimlerini hızla sürdürüyorlar, tarımsal topraklarımızı acımasızca kirletiyorlar… Bu süreçte, Kemal ATATÜRK’ün “Bu ulusun efendisi” olarak tanımladığı KÖYLÜ; ne yazık ki KÖLE konumuna getirilmek isteniyor…Dünya küreselleşme bağlamında üst düzeyde gönenç yaşarken, Türkiyemiz daha da sömürgeleşiyor… Ne acıdır ki; KÖYLÜ bu ulusun efendisi değil, ulusumuza başkaları efendilik ediyor, 1920’lerde verilen BAĞIMSIZLIK SAVAŞIMIZ’a, KURTULUŞ SAVAŞIMIZ’a karşın…

Ve bu süreçte; Atatürk’ün partisiyiz diye ortalıkta gezenler de muhalefet yerine, muhabbet faslındalar...

Ne diyelim?...Mübarek olsun bu gidişad Vatan'a, Millet'e ve bilhassa da Ümmet'e...

Cumartesi, 22 Nisan 2017 08:32

Ya­şam­dan İzdü­şüm­ler

Ya­şam­dan İzdü­şüm­ler

Kent­sel dö­nü­şüm, rant­sal bö­lü­şüm il­ke­si doğ­rul­tu­sun­da; arsa üre­ti­mi için her ola­nak de­ğer­len­di­ri­li­yor. Yan­gın­la­rın iş­lev­sel­li­ği; son 20 yılda arsa üre­tim pa­za­rın­da ilk sı­ra­da…Orman yan­gın­la­rıy­la baş­la­yan bu ge­le­nek artık, kent­sel or­tam­lar­da­ki ta­rih­sel ka­lıt­la­rı­mı­zın da ya­kı­la­rak yeni ya­pı­la­ra dö­nüş­tü­rül­me­si­ne ola­nak sağ­la­mak­ta…

Yan­gın­la­rı bir yana bı­ra­kır­sak; ta­rım­sal top­rak­la­rın ya­pı­laş­ma­ya açıl­ma­sı yön­te­mi de yakma/yan­gın gi­ri­şim­le­rin­den daha ön­ce­lik­li, daha bir ilk sı­ra­da… Do­la­yı­sıy­la tarım top­rak­la­rı ta­rım­sal üre­tim ye­ri­ne, konut üre­ti­mi­ne açıl­dık­ça; ta­rım­sal ürün­le­rin, tü­ke­ti­ciy­le bu­luş­tu­ğu alan olan pazar yer­le­ri ya da semt pa­zar­la­rı­na ay­rı­lan alan­lar da artık atıl kal­mak­ta, boşa çık­mak­ta… Oysa “ big brot­her”ımız Ame­ri­ka’da durum böyle mi ya ?...

Bizde semt pa­zar­la­rı ka­pa­tı­lı­yor; yer­le­ri­ne AVM’ler ya da Plaza’lar ko­nuş­lan­dı­rı­lı­yor, kon­du­ru­lu­yor. Buna kar­şın Ame­ri­ka’da semt pa­zar­la­rı­nın sa­yı­sı 5 bin­den, 7 bine çık­mış. Ge­lecek yıl­lar için hedef de; 20 bin ola­rak be­lir­len­miş. Ve Ame­ri­ka­lı çift­çi­ler; gurur du­yu­yor­lar ta­rım­sal üre­tim yap­mak­la…Ve gurur du­yu­yor­lar ör­ne­ğin 4 ne­sil­dir ta­rım­la uğ­ra­şan bir aile­den ol­mak­la…

Oysa bizde kır­dan, kente henüz göç­müş olan­lar bile; so­rar­san hemen, her­kes kent­soy­lu… Üs­te­lik de onlar; tarım top­rak­la­rı­nı arsa maf­ya­sı­na dev­ret­tik­le­ri için gu­rur­lu, ne de olsa cep­le­ri kara pa­ray­la doldu…Çünkü tarım top­rak­la­rı­nı ya­pı­laş­ma­ya açmak ve o top­rak­la­rın dö­nüş­tü­rül­me­siy­le ka­zanç sağ­la­mak; ak ka­zanç­dan sa­yıl­ma­sa gerek…

Büyük Ame­ri­ka ta­rım­sal üre­ti­me önem ve ön­ce­lik ve­rir­ken, kü­çü­ğü açmış top­rak­la­rı­nı ta­la­na…Ve bu gi­diş­le daha ço­o­o­ok avuç aça­cak ya­ba­na; kar­nı­nı do­yur­mak için, do­yu­ra­bil­mek için, ce­bin­de pa­ra­sı olsa da…

Ve onlar, Ame­ri­ka­lı­lar; The He­ir­lo­om Gar­de­ning, Türk­çe­si ile EVLADİYELİK TOHUM FUARI dü­zen­li­yor­lar, GDO’lu en­düst­ri­yel ta­rı­ma karşı…Bi­zim­ki­ler­se tut­sak edil­di­ler; İsrail’in kısır to­hum­la­rı­na, ge­ne­ti­ğiy­le oy­nan­mış kim­ya­sal­la­ra…

Ve HASAT Show ya­pı­lı­yor Ame­ri­kan te­le­viz­yon­la­rın­da halkı ta­rım­sal üre­ti­me özen­dir­mek için…Biz­dey­se HASET Show ya­pı­lı­yor tü­ke­tim top­lu­mu­nun mo­de­li­ni iyi­ce­si­ne özüm­set­mek için…Her­kes çıl­gın­ca­sı­na yarış için­de; en çok tü­ke­ten ta­cı­nı tak­mak için ba­şı­na…

Üs­te­lik biz­de­ki te­le­viz­yon­lar­da, ör­ne­ğin yıl­lar­dır BAY­KAL Derya; üret­ken diye su­nu­yor, te­le­viz­yon yan­sı­la­rın­dan ka­dın­la­rı­mı­zı, eline aya­ğı­na do­laş­tır­dı­ğı örgü ip­le­riy­le… Hasat top­lu­mun­dan, haset top­lu­mu­na ev­ri­li­yor Tür­ki­ye… Za­ma­nı ça­lı­nan, ya­şa­mı ça­lı­nan ve kan­dı­rı­lan ka­dın­lar; dev­ri­li­yor yoz­luk­la­ra, tü­ke­tim top­lu­mu­nun kah­ra­man sa­vaş­çı­sı Derya gibi bir kadın eliy­le…

Ne oldu, ne­re­ye gitti Ana­do­lu’nun üret­ken ka­dın­la­rı ?... Tar­ha­na­sı­nı, sal­ça­sı­nı yapan, ta­vu­ğu­nu, ku­zu­su­nu ayık­la­dı­ğı seb­ze­nin, mey­ve­nin ka­buk­la­rıy­la bes­le­yen…Yo­ğur­du­nu, pey­ni­ri­ni ma­ya­lar­ken; kı­zı­na oku­ma­sı­nı öğüt­le­yen…Bah­çe­si­ni, ba­ğı­nı ye­şer­ten Ana­do­lu’nun üret­ken ka­dı­nı ne­re­ye gitti ?...

Ken­tin çe­ki­ci­li­ği­ne ka­pı­lıp;soğuk, ru­tu­bet­li ge­ce­kon­du­la­rın, alt ya­pı­dan yok­sun ça­mur­lu so­kak­la­rın çar­pık ya­pı­laş­ma­sın­da ken­di­ni tü­ket­me­ye, kö­relt­me­ye, ger­çek kim­li­ğin­den uzak­laş­ma­ya,ya­ban­cı­laş­ma­ya mı gitti?...

 

Ne yazık ki; Bi­ri­si ya­rat­mış… Bi­ri­si üret­miş… Bi­ri­si ço­ğalt­mış… Bi­ri­si yan gelip yat­mış… Bi­ri­si de ca­nı­na oku­muş ül­ke­nin, ta­rı­mın, ka­dı­nın… Oysa ül­ke­nin, ta­rı­mın, ka­dı­nın ca­nı­na oku­sun diye o bi­ri­si­ne (ki ona akıl ve­re­nin ül­ke­sin­de) ta­rım­sal üre­tim çok, ama pek çok art­mış…

Ne di­ye­lim Mü­ba­rek olsun bu düzen Vatan'a, Mil­let'e...

Cuma, 21 Nisan 2017 09:56

KÜREMİZ ve BİZ

KÜREMİZ ve BİZ



22 Nisan Dünya Günü, ilk olarak San Francisco’da 1969 yılında düzenlenen Ulusal UNESCO Dünya Konferansında John McConnell tarafından dünyamızın yaşamı ve güzelliğini kutlayarak karşı karşıya kaldığı çevresel tehditlere dikkat çekmek amacıyla bir özel gün düzenlenmesi düşüncesiyle  ortaya çıkmıştır.

John McConnell, Dünya Günü kutlamaları için tarih olarak ekinoks (gece ve gündüzün eşit olduğu) zamanı yani 21 Mart’ı önermiştir. Daha sonra ise çevre sorunlarına büyük bir kamuoyu ile tepki gösteren ilk hareket, Wisconsin Senatörü Gaylord Nelson’un desteği ile ve Denis Hayes‘in organizatörlüğünde 22 Nisan 1970 günü ilk Dünya Günü kutlamaları olarak tarihe geçmiştir.

Bir bakıma Dünyamız’ı en çok kirletenlerden; sanki günah çıkarır gibi, böyle bir öneri gelmiştir.

Önsöz Yerine:

Dünyamız yalnızca uzayda gezen, boşlukta yüzen bir küre değil…

Dünyamız; yeraltı ve yerüstü tüm canlılarıyla bir yaşam alanıdır…

En önemlisi de; Dünyamız biz insanlarla bir bütün

Düşüncesizce dolarsa her yer beton

Hangi toprakta buğday yeşerecek ?…

Hangi kaynakta su birikecek ?…

Bu gidişle gölgesinde serinlenecek bir çınar,

Dalından  meyvesi koparılacak bir nar ağacı kalmayacak…

“Benden sonrası tufan” diyenlerin bencilliği karşısında suskunluk sürdükçe;

İnsanlık için  başka bir  NUHUN GEMİSİ kalkmayacak…

*Küre Isınmadan Önce…

Daha dünlere değin OZON tabakası için kaygılanıyorduk, şimdilerde de küremiz ısınıyor diye… Oysa insan soyu pek de duyarsız kalmamıştır çevreye…Çevre sorunlarıyla ilgili ilk uluslararası çalışma 1968 yılında Roma Kulübü’nü oluşturan iş adamlarının hazırlattığı “Ekonomik Büyümenin Sınırları” adlı yazanakla gerçekleştirilmiştir. Her ne denli karamsar görüşler içerse de… Nüfusun üstel büyümesine ilişkin değerlendirmeleri… Özellikle azgelişmişlerin beslenme sorunları… Daha da ileri gidersek; III.Dünya Ülkeleri’nin çoğunun karşı karşıya olduğu açlık sorunu bakımından gerçekçi bir yaklaşımdır bu yazanak… Bununla birlikte araştırmanın eleştiri alan bir yanı da vardır ki bu yazanakta; sanki Dünya ülkelerinin gelişmişlik düzeyleri eşitmişçesine, çevre kirlenmesini önlemek amacıyla ekonomik gelişmenin durdurulması önerilmektedir bütün ülkelere…

Bu başlangıcın ardından; 1972’de Birleşmiş Milletler’in önerisiyle toplanan Stockholm Konferansı, insanın doğa karşısındaki tutumunun, davranışının kesinlikle değişmesi gerektiğini belgeleme bakımından önemlidir. Konferansın genel sekreteri, daha hazırlık aşamasında, Dünya’daki çevre bozukluğunu azaltma ve denetim altına almada, en çok sanayileşmiş ülkelerin sorumlu olduğunu, çünkü sorunların ortaya çıkmasına onların neden olduğunu açıklamıştır. Bir Amerikalı yazar da; ileri ülkelerin en az 200 yılda doğayı sömürmekle, bozmakla yaptıkları yanlışlardan söz etmekle yetinmenin, geri kalmışların bundan ders almalarını önermenin anlamsızlığını belirtmiştir.

1972 yılının Haziran ayında “BİR TEK DÜNYAMIZ VAR” söylemiyle toplanan Stockholm Konferansı’nın ardından, Dünya’nın geleceğine ilişkin kaygılara karşın, SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA kavramı, 1987 yılında yayınlanan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun ORTAK GELECEĞİMİZ adlı yazanağında bir önlem olarak ele alınmıştır.Bu yazanakta SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA kavramı; “Kaynak kullanımın gelecekteki yatırımlarla teknolojik gelişmenin yönlendirilmesi ve kurumsal değişimin bugünün olduğu kadar, geleceğin gereksinimleri ile de tutarlı bir duruma getirilmesi için bir değişim süreci” olarak tanımlanmaktadır.

Bu yazanağın hazırlanmasına neden olan gelişmelerin altında, ekonomik kalkınma ve büyümeyi sağlamak için yürütülen sanayileşme uğraşlarının yan etkileri bulunmaktadır. Çünkü ekonomik kalkınma ve büyüme için, yarın ne olacak kaygısına düşmeden , üstelik de sınırlı olan tüm kaynaklar sınırsızca kullanılmaktadır.

Gelecek için kaygılanan komisyon; SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA için bu gidişin durdurulmasına, “bir uyarı olması ve en azından üretim-tüketim ilişkilerinde belli bir bilincin, sorumluluğun oluşması” için bu yazanağı hazırlamıştır.

Daha sonra 1992’de Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde, 2002’de Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Johannesburg kentinde gerçekleştirilen “yeryüzü zirvesi” toplantılarında Dünyalılar, DÜNYAMIZ’ı tartışmışlardır. Bu arada 1997 yılının Nisan ayında, “küresel ısınmaya karşı alınacak önlemleri içeren” KYOTO SÖZLEŞMESİ de, 140 ülkenin onay vermesiyle, Japonya’nın Kyoto kentinde imzalanmış ve 16 Şubat 2005 gününde sözleşme yürürlüğe girmiştir.

1968’de yayınlanan Roma Kulübü’nün yazanağından, Kyoto Sözleşmesi’ne değin bunca söylenen iyi niyetli sözlere ve girişimlere karşın; ne Dünyalı’nın, ne de Dünyamız’ın egemen güçlerce sömürülmesinin, saldırıya uğramasının sonu gelmemiştir.

Anımsanacağı gibi Dünya’nın bu sömürgenleri; 1972 Stockholm Konferansı’nda, azgelişmiş ülkelere “sanayileşmenizi durdurun, bizim yanlışlarımızı yinelemeyin, çevreyi koruyun” öğütleri vermişlerdi. Toplantıda azgelişmiş ülkeler adına konuşan Hindistan Başbakanı Bayan Indra Gandhi de; “yoksulluğun en büyük kirlilik olduğunu, gelişmiş ülkelerin, azgelişmişlere, gelişmelerinizi durdurun demekle onları uluslar arası haksızlık ortamına itmiş olacaklarını” söylemişti…

SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA söylemlerine karşın; gelişmişler durmadılar/ durmuyorlar/durmayacaklar da… Vahşi kapitalizmin bu açgözlü sömürgenleri; “küreselleşme” yalanıyla,  işbirlikçi yöneticilerinin de yardımıyla azgelişmişlerin yer altı ve yerüstü kaynaklarını talan ediyorlar, sonra da onlara öğütler veriyorlar… Ya kendileri; verdikleri öğütlere uygun mu davranıyorlar ?…  Kuşkusuz  HAYIR…Bütün bu yaşananlar her zamanki gibi; Batılı’nın ikiyüzlülüğü… Alaska’da  en az 50 yıllık petrolü varken, Ortadoğu’da petrol için kan dökenler, sanayi atıklarını getirip kıyılarımıza bırakarak, ülkemizi/karasularımızı dev bir çöp sepetine dönüştürenler…İşte bu sömürgenler şimdi de küresel ısınmaya karşı bizlerden önlem almamızı istiyorlar, küresel ısınma sonucu eriyen buzulların altından ortaya çıkacak fosil yakıtların paylaşım pazarlığını yaparken…

*Küre Isınıyor…

“Maymunlar Gezegeni” filminde, uzayda başka bir gezegende olduğunu sanan Charlton Heston; bulunduğu yerin Dünya olduğunun, deniz kıyısındaki kayaların arkasına geçince Bayan Liberty’nin yerde yatan mermer kütlesiyle karşılaştığında ayırdına varır… Acaba kendini tüm yaratıklardan ve de diğer insanlardan üstün gören Batılı’nın gerçekle yüzleşme günü ne zaman gelecek ?…

Ve bu Batılı’nın; “Batı, Batı” diyerek Dünya’nın dönüşü yönünde Doğu’ya ulaşmasıyla, acaba Dünyamız’ı koruyucu düşünce ve değerlere de ulaşması bir gün gerçekleşecek mi ?…

Bir zamanlar insanlık Doğu felsefesinden yana umutlanırdı… Doğulu’nun erdemli olmak üzerine ürettiği/oluşturduğu binlerce yıllık birikiminden, tinselliğini beslerdi…  Günümüzde Batılı’nın doymazlığıyla yarışan Doğulu’yu gördükçe; gezegenimiz için kaygılarımız daha da artıyor… Neden artmasın ki ?…

İşte Japonya; G8’lerden en varlıklısı…

İşte Çin; sera gazı salınımında en başta adı geçen özensiz ülkelerden biri…

Bu gidişle Dünyalılar diri, diri cehenneme girecekler… Üstelik de kendilerinin yarattıkları bir cehenneme… Ne yazık ki bu cehennemin, günahlardan arındıktan sonra gidilecek bir cenneti de olmayacak…

*Ya Sonrası ?…

21. yüzyıl; insan soyunun doyumsuzluğuyla da anılan/adlandırılan/tanımlanan bir yüzyıl, bir başka deyişle “tüketim toplum modelinin yüzyılı”… ORTAK GELECEĞİMİZ adlı yazanağın yayınlanmasıyla, SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA kavramı; tartışmaların, söylemlerin, söylevlerin öznesi olsa da… Ne kalkınmada sürdürülebilirlik, ne de doğanın, Dünya’nın, çevrenin dengesinin, düzeninin korunmasında sürdürülebilirlik sağlanmadı, sağlanamıyor, sağlanamayacak gibi de…Sürdürülebilirlik yalnızca bir tek alanda, bir tek anlamda sağlanmakta, gerçekleştirilmekte; yalnızca ve yalnızca KİŞİSEL ÇIKARLARIN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİ’nde…

Bu kişisel çıkarlar bağlamında tüketim toplum modeli de sürdürülebilirliğini korudukça, bu gidişle nasıl ki kalem kılıçtan keskinse, bir kilo şeftali ya da bir kilo domates gereğinde bir kilo altından bile değerli olacaktır.  Çünkü insanların yaşamlarını sürdürebilmesi için öncelikle havaya, bir başka deyişle oksijeni bol havaya, suya ve doğaldır ki besinlere gereksinimleri vardır. Bu temel gereksinimlerinden birinin yokluğunda, insanlar yaşamlarını yitirme tehlikesiyle karşı, karşıyadır. Onları yaşama geri döndürebilmek için ne kasalarındaki altınları, ne en gelişmiş teknolojiyle üretilen sanayi ürünleri, ne de son model arabaları yeterli olmaz.

Doyumsuzluğa tutsak sömürgenler gezegenimizi, yerküremizi acımasızca talan ederken, bu talan sonucunda ortaya çıkan olumsuzluklar yalnızca gezegenimizin değil, bu gezegende gezen canlıların bitki-hayvan-insan ayrımı yapmaksızın sonunu hazırlarken; Dünya’ya ve insanlığa yönelik sorumluluk duyan kimi ülkeler de geleceğe ilişkin kaygılar için önlem almışlar, kıyamet olasılığına karşı NUHUN AMBARI’nı oluşturmuşlar Norveç’de…

Yıllardır hazırlığı süren bu ambarın soğutucuları çalıştırılmaya başlamış ve ambarın açılışı da 26 Şubat 2008 günü gerçekleştirilmiş. Ambarda; kıyamet sonrası, yaşama olanağı bulan, sağ kalan insanların, en ilkel yöntemlerle tarımsal üretim yapabilmeleri için tohumlar saklanacakmış.

Buzulların erimesi, küresel ısınma kaygıları bağlamında oluşturulan bu ambarda insan beslenmesi için gerekli tohumlar varmış… Kıyamet sonrasında yaşama şansı, olanağı bulabilen insanlar sil baştan yaşama başlasın diye…

Tufan ve Nuhun Gemisi’ni bir masal gibi dinleyen insan soyu; ne yazık ki yeni bir tufan, kıyamet, yok oluş beklentisi içinde…

İçinde de kimilerine bundan ne ?…

Doyumsuz sömürgenler için; kıyamet mi tasa ?…

Onlar için kıyamet; kasaları dolmazsa kopar…

Onların umurunda mı insanlığın karanlık bir gelecek korkusuna  karşın  Norveç’de oluşturulan ambar?…

*Sonuç olarak;

KÜRE ısınmadan önce onlarındı; dilediklerince sömürdüler…

KÜRE  ısınırken; suça, sorumluluğa bizleri ortak ettiler…

KÜRE ısındıktan sonra; kuşkusuz bizim olacak ve o sömürgenler belki de yeni bir gezegende düzen kuracaklar…

 

 

Çarşamba, 19 Nisan 2017 20:01

Düşünü-yorum...

Düşünü-yorum...

Sürekli düşünüyorum ve sürekli iç içeyim yaşadığımız olaylar bağlamında ortaya çıkan neden-sonuç ilişkileriyle...
Koltuk sevdasına düşen ECEVİT iktidar olmak için şu ahir ömründe; Hüsamettin ÖZKAN aracılığıyla F tipi cemaatle girmeseydi gerdeğe, gelebilir miydik acaba bu günlere, böylesine ışık hızıyla ?...
Herkes yakınıyor yaşananlardan; sanalda, yanalda, genelde, özelde…İyi de damdan düşmedi ya bu adamlar ?... Pek çok kez yazdığım ve yinelediğim gibi ne güvercinler pisledi, ne atlar tepti, ne kurtlar parçaladı, ne arılar soktu bu halkı; oysa bu yaşananlar sürecinde çoğunluk umursamaz, vurdumduymaz, aymaz, aldırmaz ve kaygan zeminde, kendi çıkarları doğrultusunda kaypakdı… Üstelik 50’lerden beri hazırlanmasaydı bugünlere çağrı çıkaran önkoşullar; tek başına bir ampul bu denli karanlığı nasıl ışınlardı ?...
YASALAR varken, yasalara uymayanlara/aldırmayanlara/hakkını yasalarda aramayanlara; tez günde gelir YASAKLAR…Önce masumane görünen sıradan işlerle başlar; sarar gider benliğini de, bedenini de ayırdına varamazsın !... “Karanlığın dibine vursun bir kez, bakın nasıl çıkar yeniden aydınlığa” umutları düşse de dillere; umutlanma boş yere…Battın mı bir kez; kolay, kolay karanlığın derinliklerinden çıkamazsın, yoktur karanlığın kaldırma kuvveti, sudaki gibi !...
Öncesinde “sigara sağlığa zararlıdır” denir, yasaklanır kapalı alanlarda…Sonrasında neler olabileceğini başlarda düşünemezsin, oysa kurnazlar yatmıştır pusuya; “sigaranın dumanının yaydığı olumsuz dışsallıklar içmeyene de zarar verir” der aldırmazsın onların sinsi amaçları kendilerinde saklı bu sağlık soslu yasağa… Sonrasında ?... Ve her şey rakıları buğulamakla/buzlandırmakla başlar televizyonlarda…Ardından adım, adım gelir yasaklar; ne olduğunu anlayamazsın !... Öylesine ki "Vardar Ovası" ezgisini söylerken; yüzlerce yıldır kazanamadığın "rakı parası" için bile yakınamazsın, anında yakarlar dilini...
Bugünlerin geleceği 90’lardan beri belli…Taa o günlerden, bugünler için nasıl da hazırlanmış altyapı…Sonuçta bal gibi yuttuk uyuşukluk hapı…Önce futbol düşkünlüğü devleti yönetenlerin öncülüğünde ve yine devlet televizyonunda başlatılan gazino geceleri ki bunun anlamı erkeklere futbol, kadınlara magazin... ki uyuşukluk, deformasyon, bozulma, erozyon, tozuma hapları, kuşkusuz yüksek dozda ve elbetteki başlangıç TÖ’nün döneminde…
Futbol ve magazin alaşımı tele-vole kültürü sarıverince benliğimizi; bundan sonrası bizler için tek yol devrim mi ?... İşte burada yanıldınız !... Ne Kemalizm, Ne Marxizm…Tek Yol Magazinizm…
Dün anadan üryan yosmalar, aşifteler; bugünlerde nud bedende ihram Mekke yollarında, tarikat şeyhlerinin kollarında…Halkın bilinç altına girmek, toplumsal yapıyı zehirlemek, toplumsal kirlilik yaratmak için bu durum hemen duyurulmalı kamusal alana; magazin programları yayında, flash, flash az sonra…
Kitaplar…Onlar da değişti…Pop kültür; müzikten, sinemadan, televizyondan sonra kitap dünyasını da ele geçirdi… Sabun köpüğü televizyon dizilerinin senaryolarından başkalığı olmayan kitaplar okurlara sunulmakta…Barbara Cartland masalları bile oldukça entellektüel içerikli sayılabilir bu yenilerinin yanında... Bugünün sessiz, kendi köşesinde yaşayan menopoz cadısı tiyatrocu Füsun Erbulak’ı da anmadan geçmeyelim bu arada ki o dönemin zat-ı şahanelerinin bu değişime katkıları kesinlikle görmezden gelinemez, yadsınamaz. Bir ara Duygu Asena’dan bile daha çok tavan yapmıştı ratingi çapkın kadınlar arasında… 80’li yılların ortalarında bir fırtına gibi esmişdi; Atlan Erbulak’la evli olmasına karşın, tiyatrocu Ahmet Uğurlu ile yaşadığı aşkı dökünce yazıya/kitap sayfalarına o günlerde sanki bir kahraman gibiydi…Neredeyse altın madalya vereceklerdi hatuna; toplumsal yaşamda yarattığı kirlilik nedeniyle…

Kitaplardan söz açmışken; yemek tarifi verir gibi; yaşam tarifi veren kitaplara ne demeli ?... Yaşadığımız şu risk toplumunda, belirsizlikler, rastlantılar, kendi denetimimiz dışında oluşan, ortaya çıkan olaylar nedeniyle bilinmezler arasında yaptığımız yolculukta ne derece yararlı olabilecek bu kitaplar ya da sayfalarında yer alan ahkamlar ?...
Bu kitapları yazanlar gerçekten de yaşamı hakkıyla yaşamayı başarmışlar mı, becermişler mi ?...
Ansızın karşılarına çıkan olumsuzlukları yenmeyi, tüm zorlukların üstesinden gelmeyi, tüm olumsuz dış etkenlere karşın yine de ayakta durmayı ve bir gün bile bunalmadan sonuna kadar/doğal sonlarına kadar yaşamda kalmayı becerebilmişler mi ?... Özellikle de şu “yaşam koçları”; kendilerine ilişkin, kendi yaşamlarına ilişkin ne öğrendiler, ne deneyimler, ne çıkarsamalar edindiler de başkalarının yaşamlarına ilişkin sağaltıcı reçeteler yazmaya, başkalarına yol göstermeye, önderlik etmeye kalkışıyorlar ?... Ki onlar hani şu çok bilinen atasözündeki gibi; kendi başını bağlayamaz, gelin başı bağlamaya kalkar diyebileceğimiz kişiler bu işlere girişenler…Ve tarotçular, falcılar…Üfürükçüler, sihirciler, büyücüler, şifacılar… Kitapları yetmedi, yaşamlarımıza biçim vermeye soyunmuş, bilgileri, bilinçleri kendinden menkul zavallılar …
Şeyhler, şıhlar, ağalar için kaygılanırken; bir de bunlar türedi toplumu çürütenler borsasında…Ve onların peşinden giden, kendi aklını, iradesini, karar alma mekanizmasını dumura uğratıp üste bir de para sayarak, onların peşinden gidenler ki onlar çok daha zavallılar…
Düşünüyorum, düşünüyorum ve artık ürküyorum; yarınlarımızdan…