19 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Selma Erdal

Selma Erdal

Web sitesi adresi:

Yer Çe­ki­miy­le Mü­ca­de­le Eden Ka­dın­lar

Ka­dın­lar çeşit, çeşit; es­me­ri var, sa­rı­şı­nı var, kum­ra­lı var…Çap­kı­nı var, ho­var­da­sı var, ku­mar­ba­zı var…Sof­ta­sı var, fin­gir­de­ği var, yos­ma­sı var…Kı­sa­ca­sı var da, var… Ve bir de nesi var ?... Bi­yo­lo­jik olanı da var, bi­yo­nik olanı da var…

Bi­yo­lo­jik olanı; Tanrı, Doğa ver­gi­si ve ya­şa­mı bo­yun­ca bu özel­lik­le­ri­ni ko­ru­yan, doğal olan, doğal kalan ka­dın­lar…Ve di­ğer­le­ri; bi­yo­nik ka­dın­lar… Ki onlar; si­li­kon­lu­lar, bo­to­x­lu­lar, ip­li­ler (kaş­la­rı­nı ya da yü­zün­de­ki bi­lu­mum ince kı­rı­şık­la­rı as­tı­ran­lar), em­di­ren­ler (el­bet­te­ki yağ­la­rı­nı), göm­dü­ren­ler (em­dir­dik­le­ri yağ­la­rı ya da si­li­kon­la­rı; çökük böl­ge­le­ri­ne en­jek­te et­ti­ren­ler)…

Ve…Ve kas­la­rı­nı ça­lış­tı­ran­lar… On­la­rın da tür­le­ri var; yapay ve doğal yön­tem­le­ri yeğ­le­yen­ler bağ­la­mın­da…El­bet­te­ki elekt­ro­nik araç­lar­dan ya­rar­la­nan­lar ya­pay­cı­lar ola­rak ta­nım­la­ya­bi­le­ce­ği­miz tem­bel­ler, ko­lay­cı­lar…Ve doğ­ru­dan psi­ko-mo­tor sis­te­mi­ni kul­la­na­rak yağ­la­rı­nı ya­kan­lar ki onlar ger­çek emek­çi­ler… Be­den­sel sağ­lık­la­rı ve gü­zel­lik­le­ri için usan­ma­dan “kuş­ku­suz üşen­me­den de” ça­lı­şan­lar, kar­di­yo­vas­kü­ler yön­tem­ler­le yağ­la­rı­nı ya­kan­lar…

 

Üs­te­lik de o yağ­la­rın yan­gı­nın­dan sonra; cım­bız­la­na­cak kaş­la­rın­dan­sa, ön­ce­lik­le kas­la­rı­nı dü­şü­nen, do­la­yı­sıy­la ke­mik­le­ri­nin sağ­lı­ğı için çaba gös­te­ren­ler, ileri yaş­lar­da kemik kaybı so­ru­nu ya­şa­mak is­te­me­di­ğin­den kas­la­rı­nı güç­len­di­ren­ler…Yal­nız­ca body­bu­il­ding, Pi­la­tes vb uy­gu­la­ma­lar­la değil el­bet­te… Be­de­ni­ne; pro­te­in, vi­ta­min, mi­ne­ral de­po­la­yan­lar ama kim­ya­sal olan­la­rı­nı değil, doğ­ru­dan süt­ten, yo­ğurt­tan, beyaz pey­nir­den, yu­mur­ta­dan alan­lar…Mey­ve­yi, seb­ze­yi; pey­nir, ekmek gibi tü­ke­ten­ler…

Ve yıl­la­ra, bu­lu­nan eş­le­re, ev­li­lik­le­re, do­ğu­ru­lan ço­cuk­la­ra ye­nil­me­yen ka­dın­lar…

Ben­cil­ce ken­di­ni en önde tutan ka­dın­lar…

Sof­ra­da artan ye­mek­le­ri; çöpe atan ka­dın­lar “ger­çek­te sokak hay­van­la­rı­nın bes­len­me­si­ne ka­tan­lar”, çöp te­ne­ke­si­ne atmak ya­zık­tır diye kendi be­de­ni­ne atan­lar/ka­tan­lar değil el­bet­te…

Sonuç ola­rak ko­nu­muz; yer çe­ki­miy­le mü­ca­de­le eden ka­dın­lar…Do­la­yı­sıy­la yer çe­ki­mi­ne ye­nil­me­mek, sağ­lık­lı kalma sa­va­şı­mın­da ya­nıl­ma­mak için bi­lin­me­si ge­re­ken­ler­se…İşte bu­ra­da bir uz­ma­na, Prof. Dr. Canan (Efen­di) KA­RA­TAY’a baş­vu­ru­yo­ruz…Daha doğ­ru­su onun KA­RA­TAY DİYETİ baş­lık­lı ki­ta­bı­na…

Kuş­ku­suz KA­RA­TAY’ın ki­ta­bı; ön­ce­lik­le sağ­lık­lı olmak üze­ri­ne yo­ğun­laş­mış bir ça­lış­ma, onun kay­gı­sı değil “yer çe­ki­miy­le mü­ca­de­le eden ka­dın­lar der­ne­ği”…O der­nek ben­de­ni­zin bir gi­ri­şi­mi, ben­de­ni­zin bir ça­lış­ma­sı…KA­RA­TAY Ho­ca­nın öne­ri­le­ri eş­li­ğin­de, okura sun­mak is­te­yi­şim­de ki amaç da il­gi­le­necek olan­la­rın ku­lak­la­rı­nın alış­ma­sı için…

Der­ne­ği­miz bir yana; biz kulak ve­recek ya da göz gez­di­recek olur­sak Sayın KA­RA­TAY’ın öne­ri­le­ri­ne…İşte ki­tap­tan alın­tı­lar; daha da ço­ğu­na ilgi du­yan­lar edin­me­li KA­RA­TAY DİYETİ adlı bu ça­lış­ma­yı…

 

Bi­lin­di­ği gibi ça­ğı­mı­zın ve­ba­sı AIDS de­re­ce­sin­de in­san­la­rı kor­ku­tan bir başka sorun; Alz­he­imer…Bir başka de­yiş­le bu­na­ma­nın en acı veren tü­re­vi; çe­ke­ne de, çe­ke­nin aile­si­ne de… İşte bu say­rı­lı­ğın, so­ru­nun en büyük ne­de­ni; ka­ra­ci­ğer yağ­lan­ma­sıy­mış…

Ka­ra­ci­ğer neden yağ­la­nır ?...​Elbetteki çokça ki­lo­dan, şiş­man­lık­tan…

Ki­lo­yu ön­le­mek, ka­ra­ci­ğer yağ­lan­ma­sı­nın da önüne geç­mek için; her gün 2 litre saf su vü­cu­da gi­recek (çay, kahve dı­şın­da; ay­rı­ca 2 lt su)…

Her gün 3 öğün yemek ye­necek…

Günde 2 çay ka­şı­ğın­dan çok tuz yasak…

Ek­mek­te de çok tuz var; ekmek yasak…

Be­de­ni­miz­de D vi­ta­mi­ni ek­sik­li­ği varsa; kilo ve­ri­le­mez­miş…

Bi­lin­di­ği gibi D vi­ta­mi­ni GÜNEŞ IŞIĞI ile alı­nır…Güneş krem­le­ri bunu en­gel­li­yor­muş (İnsan­lar doğ­du­ğun­dan beri gü­neş­le ya­şa­dık­la­rı­na göre)…De­ni­ze gi­rer­ken zey­tin­ya­ğı sü­rü­lecek ve özel­lik­le de sızma zey­tin­ya­ğı ya da kakao yağı…

Hava kir­li­li­ği olan böl­ge­ler­de; gök­yü­zün­de bir tek yıl­dız gö­rül­mü­yor özel­lik­le İstan­bul’da… D vi­ta­mi­ni için güneş ışın­la­rı­nın dik gel­di­ği za­man­lar­da ki saat 10-14 ara­sın­da gü­ne­şe çı­kı­la­cak… Be­de­ni­mi­zin göl­ge­si, bo­yu­muz­dan uzun­sa; gü­neş­ten D vi­ta­mi­ni alı­na­mı­yor, gölge en küçük ol­du­ğun­da D vi­ta­mi­ni alı­nı­yor….

De­ni­ze gi­rer­ken sızma zey­tin­ya­ğı sü­rül­dü­ğü gibi, bes­len­me­de de sızma zey­tin­ya­ğı kul­la­nı­la­cak…Ri­vi­era ke­sin­lik­le ya­rar­sız, ille de sızma…Bes­len­me­de zey­tin­ya­ğı ve ger­çek te­re­ya­ğı ye­necek, OMEGA 3 yağı mut­la­ka alı­na­cak…

Ve de­ri­de olu­şan ka­şın­tı­nın ne­de­ni; cilt ku­ru­lu­ğu imiş… Yı­ka­nır­ken zey­tin­yağ­lı kalıp sa­bun­lar kul­la­nı­la­cak (köy­lü­le­rin evde yap­tık­la­rın­dan )… Be­de­nin­de D vi­ta­mi­ni ek­sik­li­ği ola­nın kilo ve­re­me­di­ği gibi; gizli gıda aler­ji­si olan ki­şi­ler de kilo ve­re­mez­miş…Kilo ve­re­me­yen­ler ke­sin­lik­le “gıda aler­ji­si testi” yap­tır­ma­lıy­mış ki bu da par­mak­tan alı­nan kanla ya­pı­lı­yor­muş…

Ve yine aç kar­nı­na ve­ri­lecek kan ara­cı­lı­ğıy­la kan­da­ki D vi­ta­mi­ni ek­sik­li­ği­ne de bak­tı­rıl­ma­sı ya­rar­lı olur­muş… Üs­te­lik ge­be­lik­te­ki D vi­ta­mi­ni ek­sik­li­ği so­nu­cu OTİZMLİ ÇO­CUK­LAR doğ­mak­tay­mış…

Ve OMEGA 3 yağı; beyin hüc­re­le­ri­nin ya­pı­sın­da bu­lu­nan yağ imiş ki bi­lin­di­ği gibi ba­lık­ta ve bah­çe­ler­de ser­best do­la­şan kuzu, tavuk gibi hay­van­lar­da ve en çok da yu­mur­ta­nın sa­rı­sın­da var­mış… Dep­res­yon ve unut­kan­lı­ğın se­be­bi; OMEGA 3 ek­sik­li­ğiy­miş…Ce­viz­de OMEGA 3 ve 9 yağ­la­rı var­mış… Doğal yağlı pey­nir ye­ne­cek­miş, ekmek ke­sin­lik­le yen­me­ye­cek­miş…

Üze­rin­de “diyet ürün” yazan hiç­bir şey yen­me­yecek ve içil­me­ye­cek­miş…

D vi­ta­mi­ni; ba­ğı­şık­lık sis­te­mi­ni güç­len­di­ren en önem­li et­ken­miş…Bar­sak­la­rın ça­lış­ma­sı için bile ge­rek­liy­miş…Yaş­lı­lar­da­ki den­ge­siz­lik, sık düş­me­ler D vi­ta­mi­ni ek­sik­li­ğin­den kay­nak­lan­mak­tay­mış…Kan­ser­de­ki ba­ğı­şık­lık sis­te­mi çök­me­si­nin ne­de­ni de D vi­ta­mi­ni ek­sik­li­ğiy­miş…

 

Ve yine OMEGA 3;

1) Kilo ver­di­ri­yor…

2) Kalp has­ta­lık­la­rı­nı ön­lü­yor…

3) Şe­ke­ri ön­lü­yor…

4) Dep­res­yo­nu ön­lü­yor…

Ve de Tan­si­yon has­ta­la­rı­na günde 3 gr OMEGA 3 kap­sü­lü öne­ri­li­yor­muş Ame­ri­kan Kalp Der­ne­ği’nce… DEMİR ek­sik­li­ği so­run­sa­lı­na iliş­kin ola­rak da KA­RA­TAY diyor ki; Kan kay­be­dil­di­ğin­de DEMİR ek­sik­li­ği or­ta­ya çı­kı­yor, ye­ri­ne koy­ma­lı…Bunun için; kır­mı­zı et, fın­dık, fıs­tık (demir, po­tas­yum, se­len­yum, B vi­ta­min­le­ri) ve yu­mur­ta­nın sa­rı­sı yen­me­li… Günde bir, iki bar­dak do­lu­su fın­dık, fıs­tık tü­ke­til­me­li ve bu; gün için­de­ki bir öğü­nün ye­ri­ne ge­çecek (ek­mek­siz bir öğün ola­rak­tan)…

Kı­sa­ca gün­lük bes­len­me dü­ze­ni nasıl ol­ma­lı de­nir­se; işte bun­lar da öne­ri­ler:

*Kuv­vet­li kah­val­tı ya­pı­la­cak; iki yu­mur­ta­lı, avuç içi kadar pey­nir­li kah­val­tı ( ke­sin­lik­le ek­mek­siz)

*Öğle ye­me­ği ye­ri­ne; bir, iki bar­dak do­lu­su fın­dık, fıs­tık ye­necek, bol su içi­lecek

*Sık, sık ye­nir­se; kilo ve­ri­le­mez…Dü­zen­li 3 öğün ye­necek

*Ek­mek­siz, şe­ker­siz bes­le­ni­lecek

*Akşam saat 20’den sonra; hiç­bir şey yen­me­yecek

*Yat­ma­dan önce 20 da­ki­ka yü­rü­necek ya da 20 da­ki­ka dans edi­lecek…Çünkü gün boyu alı­nan ener­ji uy­ku­dan önce ya­kıl­ma­lıy­mış

*Yat­ma­dan önce meyve ve şeker ke­sin­lik­le YOK

*Günde en az 2 lt SU içi­lecek…İste­nir­se içine limon sı­kı­la­cak…SU; su­sa­dık­ça değil, sü­rek­li yudum, yudum içi­lecek

KA­RA­TAY DİYETİ işte böyle bir şey…Daha ço­ğu­nu öğ­ren­mek ve de öğ­ren­dik­le­ri­ni uy­gu­la­mak is­te­yen­ler Prof. Dr. Canan Efen­di Ka­ra­tay’ın ki­ta­bı­nı ke­sin­lik­le edin­me­li­ler…

Son­ra­sın­da; YER ÇEKİMİYLE MÜ­CA­DE­LE EDEN KA­DIN­LAR DER­NEĞİ’ne üye ola­bi­lir­ler…Çünkü KA­DIN­LAR; yal­nız­ca güzel değil, sağ­lık­lı ve öze­lik­le de akıl­lı olmak zo­run­da­dır­lar… El­bet­te ki bu söz­le­ri­miz işin şa­ka­sı, latifesi...​Didim'den gelip, ge­çer­ken ya­zar­lar ta­ife­si; sağ­lık­lı top­lum için emek veren bilim ka­dı­nı Prof. DR. Canan Ka­ra­tay da konuk oldu kentimize...​Daha iyi ba­ka­bil­mek için ken­di­mi­ze, önem ve­re­lim onun öne­ri­le­ri­ne di­yo­ruz ya­za­rı­mız an­la­dı­ğı­mız ka­da­rıy­la...

 

 

*Ve bu arada “yer çe­ki­miy­le mü­ca­de­le etmek” ta­nım­la­ma­sı, ta­ra­fı­mız­dan sa­nıl­ma­sın ki yal­nız­ca yağlı, şiş­man be­den­le­rin sark­ma­sı so­nu­cu, yere çe­kil­me­si an­la­mın­da kul­la­nıl­mak­ta­dır…Böy­le­si bir an­la­ma doğru, ancak ye­ter­siz bir al­gı­dır…Çünkü bu ta­nım­la­ma aynı za­man­da ka­dın­la­rın top­lum­sal ya­şam­dan so­yut­la­na­rak, yok edil­me­si gi­ri­şim­le­ri­ne karşı sa­va­şım verme bağ­la­mın­da tutum ve dav­ra­nış­lar ge­liş­tir­me­si, edin­me­si, uy­gu­la­ma­ya koy­ma­sı kav­ram­la­rı­nı da içer­mek­te­dir…Oku­run bil­gi­si­ne ve il­gi­si­ne su­nu­lur

Perşembe, 17 Ağustos 2017 08:14

Media Ne Di­yor­sa O...

Media Ne Di­yor­sa O...

Kitap oku­ma­yan, okul­lar­dan kaçan…Ya­şa­mı­nı media ve­ri­le­riy­le do­na­tan bir nesil tü­re­di… GOGOL oku­mak ye­ri­ne; go­og­le göz­lü­ğüy­le yak­laş­mak ya­şa­ma…Uzun dö­nem­de ne yarar ve­recek sana?…

 

Nesil; yal­nız­ca genç­ler için kul­la­nıl­ma­dı…Çağ­daş insan, gü­nü­müz ya­şa­yan­la­rı bağ­la­mın­da bir gön­der­me ta­şı­dı “nesil” kav­ra­mı sır­tın­da… Ye­di­den, yet­miş ye­di­ye; her­ke­sin elin­de ki­tap­lar ye­ri­ne, türlü çe­şit­li tek­no­lo­jik oyun­cak… Sanal ya da ger­çek media; sana ne­re­ye di­yor­sa, oraya bak…Bu nasıl ya­şa­mak, bu nasıl do­nan­mak, bu nasıl ya­pı­lan­mak?… MEDIA NE DİYORSA O di­ye­rek; her söy­le­ne­ne kan­mak

 

80 son­ra­sı nesil…

Ge­ne­le yakın oran­da em­be­sil ve dahi te­le­viz­yon dog­ma­ti­ği

Ve sanki her biri Cem Yıl­maz’ın mü­ri­di…

Duy­muş­lar ya onun ağ­zın­dan; “eği­tim şart” söz­le­ri­ni

Sa­nı­yor­lar ki bu cev­he­ri o yu­murt­la­mış

Oysa o tavuk değil ki

Yal­nız­ca erken öten De­niz­li ho­ro­zu gibi bir çe­ne­baz

Bil­mez­ler ki “eği­tim şart” söy­le­mi biz­den ev­vel­ki­ler­den miras

Boş yere zaman tü­ket­mek­ten­se, araş­tır top­lu­mun geç­mi­şi­ni

Ve dahi ka­rış­tır ki­tap­la­rı az biraz

Ula­şır­sın; “eği­tim şart” şar­tı­na…

 

Öğ­re­nir­sin ki geç­miş­te ya­zar­dı ana-ba­ba­lar ço­cuk­la­rı­nın bel­lek kar­tı­na;

Oku, adam ol; eği­tim şart…

Altın bi­le­zi­ği ko­lu­na tak, bil­giy­le, gör­güy­le adam­lı­ğı tart diye…

Ama ne­re­de bun­la­rı araş­tı­rıp, öğ­re­necek ka­fi­le…

Ne söy­le­sek na­fi­le…

Çünkü onlar eği­ti­mi, ter­bi­ye­yi; aile­den, okul­dan değil MEDIA’dan alan

Ve ço­ğun­luk­la da sanal media yön­len­dir­me­le­riy­le ya­şa­mın tam or­ta­sı­na dalan

Gogol oku­mak ye­ri­ne “go­og­le”dan feyz alan insan türü

Bil­ge­lik­le­ri me­di­adan men­kul

Ko­lay­lık­la ol­mak­ta­lar körü, kö­rü­ne bi­ri­le­ri­ne kul

Yeter ki yön gös­ter­sin sanal media; bu “in” ya da “out”

Anın­da uyarı gider be­yin­le­ri­ne; mu­ha­ke­me et­me­ye hiç gerek yok,

Du­rak­sa­ma acaba mı diye; “de­le­te” et, tüm bil­dik­le­ri­ni unut

Man­tı­ğı­nı sür­gü­ne gön­der, ken­di­ni me­di­anın kol­la­rın­da uyut…

Çünkü media ne di­yo­sa o !…

 

BASIN ve daha geniş ta­nım­la­may­la MEDIA; Ya­sa­ma-Yü­rüt­me-Yar­gı erk­le­ri­nin ya­nın­da­ki, DÖR­DÜN­CÜ ERK ol­mak­tan çok­tan çıktı kü­re­sel­leş­me bağ­la­mın­da...

İpleri Big Brot­her’ın el­le­rin­de olan en bi­rin­ci güç

Ve dahi ona karşı koy­mak da ol­duk­ça güç..

Tut­sak alır; bey­ni­ni, ben­li­ği­ni, bi­lin­ci­ni, be­de­ni­ni

Ko­şul­lan­dır­ma­la­rı, bi­çim­len­dir­me­le­ri be­lir­ler ira­den dı­şın­da­ki seni…

Kim­li­ği­mi yi­tir­dim, hü­küm­süz­dür diye du­yu­ru­lar yap­san da

Bu­la­maz­sın bir daha bin­ler­ce yıl­dır ya­pı­lan­dır­dı­ğın ve gen­le­rin­den gelen o ger­çek ben­li­ği­ni...

Kimin Üstünlüğü ?... Hukukun mu ?... Hoca Efendi’nin mi ?...

“Herkes ANAYASA Mahkemesi Başkanı Haşim KILIÇ’ı gündeme getiriyordu  2009 yılında, HUKUKÇU olmamasına karşın nasıl görevlendirilir BAŞKAN olarak diye…Bu ülkede ANAYASA Mahkemesi’ne de Başkan olabilir, DANIŞTAY’da da görevlendirilebilir onun gibi Hukuk eğitimiyle donanımlı olmasa da adamlar ve de madamlar; yeter ki Hoca Efendi’nin sevgisiyle donanmış olsunlar demişdik biz o günlerde…”

Salı, 15 Ağustos 2017 14:38

Şakacılar...

Şakacılar...

Bursa...Ülkenin dördüncü kenti...Osmanlı'nın da ilk başkenti...Halkı  yörük ve Rumeli kökenli (sonradan göç alıp da Erzumrumlular sayesinde AKP'nin eline düştüğü gerçeği de oldukça canımızı sıksa da; taşını toprağını sıksan Atatürkçü'dür en gizil gücüyle... bu da böyle biline)...

İşte bu kentin neşeli  türküleri; halkının işvesini, cilvesini yansıtır. Fıkır, fıkır oynanır bu türkülerle düğünlerde...İşte bu türkülerden birinde şu sözler geçer:

Bursalı mısın kadifeli gelin

Çaydan mı geçtin

Yanakların al, al olmuş

Konyak mı içtin

İçtiğimiz konyak, mezemiz kaymak

Sen kimin yarisin yavrum

Her yanın oynak...

Ve Rumeli kökenliler de kasap havasız ve Vardar Ovasız; oynamazlar düğünlerde...

Vardar Ovası, Vardar Ovası...

Kazanamadım rakı parası...

Vay efendim; bir kaç yıl öncesinde bu türkünün sözleri aman da nasıl dokunmuşdu müslüman ruhunun en derinlerine, Akbabalar'dan Bursa (M)illetvekili Vekili Bülent Arınç efendinin...

Hemen fetva çıkarmışdı; türkünün "kazanamadım rakı parası" içerikli sözleri değiştirilsin diye...

Aman efendim; hemen, emriniz başımız üstüne...mi dedi Bursalı sandınız?...Öyle bir tepki verdi ki halk; hemen ağız değiştirdi bugünlerde Fetoşçuluğu dile getirilmesin diye sesi soluğu, nutku tutulmuş bu uşak...

-VARDAR OVASI'NDA GEÇEN RAKI KONUSUYLA İLGİLİ ŞAKA YAPTIM...

Ola ki gelmeseydi bunca tepki acaba, sözlerinden geri döner miydi?...

Kuşkusuz her şakanın altında biraz ciddiyet, daha doğrusu gerçekte söylenmek istenen düşünce, niyet gizlidir. Ama yine de şaka yaptığını söyleyince Bülent Efendi; haydi gülelim dedik içtenlikle...Ne var ki bu uslanmaz (M)illetvekili bu olayın ardından bir de ambargo koymağa kalkışmaz mı kadınların gülüşlerine kahkahalarına?...

Neyse ki bu konuda da şaka yapmışdım demeğe fırsat bulamadan; başarısız/sözde/tiyatro ön adlı darbe-i mesel düştü de gündeme...Fetoşçuların kimileri girdi kafese, kimilerinin de dilleri bağlandı, hatta yutuldu, derdest edildi hızla...

Şimdi bunca anıları depreşdirdik yerinden acaba niye derse değerli okur; hani şu Ayhan Oğur adlı yetkili akbaba, yeni devlet ve kurucusu için söylediği sözler eşliğinde gerçek niyetleri çıkarınca ortaya...Nasıl ki sustu ya da susturuldu, ardından keskin bir U dönüşüyle gündem Gandhi Kemal'e kaydırıldı, sonra saldırılar başladı...Ola ki Gandhi Kemal konusu üretilemeseydi, bulunamasaydı, kurgulanamasaydı; halkın yükselen tepkisi karşısında Ayhan OĞUR adlı kişi anında MECZUP olarak etiketlenir, ne dediğini bilmiyor, şaka yapmıştır denirdi... Ve onların gerçek niyetlerini ortaya koyan sözler de...Kedi pisliğini örter gibi, gizlenir saklanırdı.

Ama ne yaparlarsa yapsınlar; bugün Gandhi olana, yarın ülkemizin kurtarıcısı ve kurucusu olan Ulu Önderimiz Kemal'e saldırmağa kalkıştıklarında bizlerin karşı saldırılarından kurtulamazlar.Ve zora kalınca da "tükürdükleri yalama" ve "şaka yaptık" söylemlerine sarılma tutum ve davranışlarıyla da öfkelerimizi söndüremezler, bizleri de doğru bildiğimiz yoldan ve aydınlığı savunmakdan geri döndüremezler.Bu böyle biline!...

Gün ola ki yazılarımız, sözlerimiz, eylemlerimiz nedeniyle başımız girerse derde, biz de kulak verelim bu takiyyecilerden aldığımız derse... Biz de onlar gibi; ŞAKA YAPTIK diyelim, derdest edilmeyelim...

Nasıl şaka gibi geliyor mu size de böylesi bir tavır, yoksa kurnazca mı?...

Elbette ki kurnazca...Ve ayrıca bizler; ülkenin geleceği, ulusun çıkarları söz konusu olduğunda şaka yapacak soysuzlardan olamayacağımıza göre...

Kuşkusuz geçit vermeyiz bu şakacıların sözlerine ve ardında sakladıkları gerçek niyetlerine!...

 

 

Pazartesi, 14 Ağustos 2017 14:21

Petrol...Petrol...

Petrol...Petrol...

Amerika güdümlü Birleşmiş Milletler; eğer müslümanlara karşı olsaydı Kuveyt’e ya da Somali’ye yardım elini uzatır mıydı ?… Orada yaşayanlar da Müslüman olduğuna göre; Bosna-Hersek için yaşanmış vurdumduymazlık, onlar için de geçerli olurdu ya da Irak-Kuveyt sorununda “Bırakın Müslümanlar birbirini boğazlasın” denirdi. Ama öyle olmadı değil mi ?…
Kuveyt, Irak ve Somali; Batı’nın ilgisizliğine mazhar olmadı, olamazdı, bugün de olmuyor… Çünkü petrol kuyularından sağlanacak ekonomik çıkarlar, her türlü dinsel ve tinsel değerin üstündedir de ondan…


Bosna-Hersek’de petrol olsaydı, Amerika Sırplar’ın vahşetine seyirci kalabilir miydi ?… Değil mi ki oralarda denetlenmesi gereken petrol kuyuları yok, bu durumda Amerikan ordusunun da oralarda işi yok … Bakmayın siz o günlerdeki BM Barış Gücü’nün sözde varlığına, gerçekten var olsaydılar Bosna’da onca BOŞNAK soykırıma uğrar mıydı ?… Bir de bizlere; “Ermeni Soykırımı yapıldı bu topraklarda” yaftasını yapıştırmak için uğraş veriliyor yıllardır usanmadan ve utanmadan, kendi geçmişlerindeki utançları umursamadan…


Bugün neden mi söz petrolden açıldı ?…
Bilindiği gibi; tüm Uzak doğu ülkelerinin yanı sıra, sınır komşumuz İran’ın otomobilleri de ithal ediliyor ülkemize AKBABALAR’ın izniyle yıllardır… Bunun ne anlama geldiğini düşünebiliyor musunuz ?… Yanıt olarak; “daha çok çevre kirliliği” sorununa değinmeyin yalnızca… Kuşkusuz otomobillerden çıkan egzost gazları bizleri kirli havaya tutsak eden önemli etkenlerden başta geleni ama bana daha da dert olan pazara sürülen otomobil sayısının artışı, tüketim toplumunun özendirici etkisi ve son aşamada da artan petrol kullanımıdır… Daha açık bir anlatımla petrole bağımlılığımızın daha da artıyor olmasıdır…


Kuşkusuz dışarıdan yurdumuza giren ya da yerli montaj otomobillerimiz ( ki dışarıdan giren otomobil olayına bir de bu anlamda karşıyım; otomobil fabrikaları için öncelikle Bursa Ovası talan edildi, ardından Adapazarı Ovası… Yerli üretim varken; “İran’dan ya da başka ülkelerden ithal otomobil” de neyin nesi ?… Son derece eleştiriye açık bir uygulama ); belki Amerikan otomobilleri gibi çok petrol tüketmiyor, iyi ki Amerikan otomobilleri piyasamıza girmiyor denebilir ama, tüm otomobillerin kullandığı petrole Amerika egemen, neredeyse Dünya’daki tüm petrolleri ABD denetlemekte… İşte bu nedenle de Kuveyt, Somali; ABD’nin (pardon BM’nin ) ilgi alanında olmuştur, ama petrolsuz Bosna-Hersek olamamıştır ve de bu nedenle, bugün Irak topraklarında ABD sınır komşumuz olarak egemenliğini sürdürmektedir…


Bir de Japonya’ya bakalım; Japonlar otomotiv sanayisinde önder, ama coğrafi konumları nedeniyle petrolden biraz uzak düştüklerinden, ürettikleri araçlar petrol kullanımında tutumlu… Dolayısıyla petrol savaşlarından daha bir uzak durmaktalar ABD’ye göre… Kuşkusuz ABD de en az Japonya kadar uzak petrol ülkelerine ama Dünya Jandarmalığı gereği her yere yakın ya da yakın olmak için kesinlikle gerekçesi var…Süper güç savında bulunmak kolay mı öyle ?… Kuveyt’e girerek çıkar çevrelerini karşısına alan Irak’ın haksız bulunarak, bugün bile bedelini ödüyor olması boşuna mı ?…


Yazılı tarihin başlangıcından bu yana, bütün savaşların ulusal egemenliği yitirme kaygısından değil, ekonomik çıkar sağlama kavgasından çıktığı bilinir. Bütün coğrafi keşiflerin de uygarlık adına değil, ekonomik gücü arttırma amacıyla yapıldığı da bilinir. Bütün savaşlarda yenilen ülkenin hazinesi ele geçirilir. Anımsayınız Irak-Kuveyt savaşında, Kuveyt’in hazinesinin nasıl talan edildiğini…


Son verilere göre Dünya’da yaklaşık 50 yıllık petrol kalmış. Bu nedenle Nordik ülkelerin kıyılarında, buzulların altında petrol olduğu gerekçesiyle de başta ABD olmak üzere; tüm G8’ler son yıllarda paylaşım kavgasında…
Kim bilir belki de çok yakında Ortadoğu’ya barış gelir, petrol yatakları kuruduğu için ve belli mi olur, kim bilebilir?… Belki de önümüzdeki yıllarda da İskandinav ülkeleri barış için kaygılanı Kuzey kutup bökgesindeki petrol yatakları nedeniyle...Ve son bir aydır Güney Amerika ülkelerinden biri olan Venezuella'da çıkan karışıklıklara bakılırsa; bu ülkenin petrolü de Sam Amca'nın iştihasını kabartmaktadır ki CHAVEZ'in ardından bu ülkeye de demokrasi getirmek, gerçekteyse Venezuella'nın petrollerini evine götürmek derdinde.

Elbetteki hiç bir ülke, hiç bir bölge için savaş beklentimiz olamaz ama Dünya’nın bu sömürgenleri doymak bilmez açgözlülükleriyle Dünyamız’ı, Doğamız’ı tükettikçe, ne yazık ki Dünya barışı da yok ediliyor, insanlık barıştan yana güven duymuyor…
İthal otomobiller yurdumuza giriyormuş diye başlayıp da… Petrol gereksinimi, kaygısı, kavgası derken; söz savaşa ulaştı… Ülkemiz son aylarda yine kanlara bulaştı; şu doyumsuz petrol düşkünleri yüzünden…
Ne yazık ki PETROL denen illet; yalnızca çevreyi tüketmekle kalmıyor, insanların da soyunu tüketiyor…Ve koskoca Osmanlı’nın topraklarını da tüketmişti tarihin sayfalarında yazdığı gibi…İşte yine bu açgözlü doyumsuzlar eliyle Ortadoğu yetmezmiş gibi, sanki Dünyamız bütünüyle kana bulaşacak gibi...Hele bir de bizimkiler bu açgözlü egemenlerin elinde olunca oyuncak; kaygılarımız daha da artıyor.

Selma ERDAL

 

 

Cumartesi, 12 Ağustos 2017 15:37

30 Ağus­tos'a Doğru

30 Ağus­tos'a Doğru

*İlk he­de­fi­miz bay­ra­mı­mı­zı kut­la­mak­dır!...
Bi­zim­ki­ler Su­ri­ye'yi bom­ba­la­ma, Qatar'ı ko­ru­yup, kol­la­ma der­din­de­ler.​Oysa Yunan; kö­pek­siz köyü bul­muş değ­nek­siz ge­zi­yor. Uzo'lu, her­ze­li çi­lin­gir sof­ra­sı­nı bizim ada­lar­da ku­ru­yor.
ORDU YIL­LAR­DIR FETOŞ İŞGALİ AL­TIN­DA OLUN­CA...​ YURT TOP­RAK­LA­RI DA YUNAN İŞGALİ AL­TIN­DA OLUR... ARTIK TEMİZLİK GÜNÜ TEZ­DEN
GEL­MELİDİR!...
Sözde darbe, özde darbe, yok ti­yat­ro, yok canım or­ta­oyu­nu söz­le­riy­le 15 Tem­muz 2016 günü baş­la­yan bir ayak­lan­ma söz ko­nu­su olun­ca; dinci, Ata­türk­çü­ler'e kinci, alem­ci her kim varsa dö­kül­dü so­kak­la­ra. Pek an­la­şı­la­ma­dı va­ta­nı mı, yoksa AK­SA­RAY'da keyif ça­ta­nı mı (ki o gün Mar­ma­ris'de se­fa­day­mış) kur­tar­mak için dı­şa­rı­ya neden çık­tık­la­rı?...
Bir kaç gün sonra;so­kak­la­ra çıkan yüzde 49 darbe gi­ri­şim­ci­le­ri­ne karşı de­mok­ra­si­ci­lik oy­na­ma­ya baş­la­mış­dı ya...​San­dı­lar ki ül­ke­nin ta­pu­su geçti el­le­ri­ne, mühür de on­la­rın , Sü­ley­man da onlar. Baş­la­dı­lar tez günde Ata­türk­çü­ler'e ve on­la­rın de­ğer­le­ri­ne sal­dır­ma­ğa; hani şu yarım ça­rık­lı, cüb­be­li de­mok­ra­si soy­ta­rı­la­rı... Su­cuk-ek­mek ku­man­ya, yol pa­ra­sı beleş, bir de cebe gün­lük yev­mi­ye­ler inin­ce; her biri kral­dan çok, kral­cı oldu...
Önce Sa­bi­ha Gök­çen'i dil­le­ri­ne do­la­dı yo­baz­lar ta­ife­si...​Bu du­rum­da tutar mıydı benim di­li­min ke­lep­çe­si?...
-Be hey ser­sem­ler !...Kı­çı­nı­zı FETOŞ'dan zor kur­tar­mış­ken; nedir bu ATA­TÜRK kı­zı­na sal­dır­mak?...
-Ke­mal ATA­TÜRK im­za­lı HAKİMİYET MİLLETİNDİR demek zo­run­da kal­dı­ğı­nız gibi; bir de özür de di­le­mek zo­run­da kal­ma­yın Sa­bi­ha Gök­çen'in ma­ne­vi ki­şi­li­ğin­den...
-Onun ma­ne­vi var­lı­ğı bile; PKK'nın so­nu­dur!...​ ATA­TÜRK'e, Dev­le­ti'ne Dev­rim­le­ri'ne ve GÖK­ÇEN'e saygı du­ya­cak­sı­nız!...
-Ana­ya­sa'dan TÜRK'ü sil­mek is­ter­ken; po­po­nuz sı­kı­şın­ca TÜRK­LÜK'e sa­rıl­dı­nız.  Biraz soluk alın­ca; GÖK­ÇEN'e sal­dır­dı­nız.Siz­ler hiç adam olmaz mı­sı­nız?...
Bi­lin­di­ği gibi Mısır dı­şın­da; tüm Müs­lü­man ül­ke­ler FETOŞ'un te­rö­rist ol­du­ğu­nu du­yur­muş­lar­dı...Mısır dı­şın­da... MISIR; FETOŞ'a te­rö­rist di­ye­mi­yor­du. Derse... Ame­ri­ka­lı abisi onu döver... Döver di' mi?
Se­la­nik'de kom­şu­la­rı der­miş an­ne­an­ne­me:
- Os­man­lı'nın 32 pa­şa­sı­nın 30'u bize, 2'si size ça­lı­şı­yor.
Oysa Cum­hu­ri­yet pa­şa­sı olan­lar­sa total USA'ya...
Os­man­lı pa­şa­la­rı­nı anın­ca; Cum­hu­ri­yet dö­ne­min­de pey­dah­la­nan bu ya­vu­şak, iş­bir­lik­çi pa­şa­lar için idam is­te­yen­ler var. Bi­li­yo­ruz idam ce­za­sı el­bet­te ki gel­mez ama her gece alan­la­ra dolan yurt­daş­la­ra bol ke­se­den va­ad­ler ve­ril­di, si­ya­si ha­ma­set nu­tuk­la­rı atıl­dı...İyi ya­tı­rım oldu ge­lecek se­çim­le­re...
Er­ge­ne­kon­cu,Bal­yoz­cu diye; ni­ce­le­ri gitti Si­liv­ri'ye.​Ama geri dö­ne­me­di­ler. Ge­ri­de gözü yaşlı aile­ler kaldı.Onlar yitip gi­der­ken İDAM mı vardı?... Tan­si­yo­nu yük­se­lip,mer­di­ven­ler­den yu­var­la­nan­lar.​Kan­ser olup da te­da­vi­si­ni gör-e-me­yen­ler.
FE­TOŞ­çu şe­ref­siz­ler yü­zün­den nice can­lar yi­ti­ril­di.İDAM'la mı?...
Ni­ye­dir bu İDAM yay­ga­ra­sı?...
Ya­pa­ma­ya­ca­ğı­nız işin sö­zü­nü ver­mek, sa­rık­lı lum­pe­nin gö­zü­nü bo­ya­mak­dan öte bir işlev gör­mez ki...
Al­dan­mak, al­da­tı­lan­lar, al­da­nan­lar ko­med­ya­sı bir yıl­dır sah­ne­le­ni­yor ül­ke­de...
AL­DA­TIL­DIK demek ko­lay­cı­lık.
Biz neden AL­DAN­MA­DIK?... Üs­te­lik kim­se­ler al­dan­ma­sın diye hep uya­ran ya­zı­lar yaz­dık.
Yaz­dık; Türk titre, ken­di­ne dön.​Kendi ya­ğın­la kav­rul, ya­ba­na avuç açma dedik, ya­ba­na gü­ven­me dedik. Üşen­me­dik;hep ya­zı­lar yaz­dık... Ama oku­ma­ya da,dü­şün­me­ye de üşe­nen­ler çok olun­ca; az daha dü­şü­yor­duk uçu­ru­ma...
De­ğin­me­den ge­çe­me­ye­ce­ğim; Düzce'de 10.Yıl Marşı'nı ya­sak­lat­mış olan Düzce Be­le­di­ye Baş­ka­nı darbe gi­ri­şi­mi­nin hemen ar­dın­dan...​ ATA­TÜRK­ÇÜ ol­muş­du.Günde 5 kere NE MUTLU TÜR­KÜM deyip, 10.​YIL MARŞI çal­dı­rı­yor­muş diye söy­len­ce­ler ya­yıl­mış­dı... Çalar mı, çalar...
Kesin onu da al­dat­mış­lar­dır; ONUN­CU YIL MARŞI'na karşı kin­sel duy­gu­lar bes­le­me­si için...
Yazık; yoksa o çok bir mert de­li­kan­lı­cık, yap­maz­dı öyle şey­ler...​ Yapar mıydı di­yor­su­nuz?...
PKK se­viş­ge­ni ol­ma­yan­la­rı LEKELİ sayan şu karga; DÜN, DÜN­DÜR de­necek ve SEZEN AKSU hiç el­len­me­yecek mi?... Ona da yazık; yav­ru­cak al­dan­mış­tır di­ye­rek ba­ğır­la­ra mı ba­sı­la­cak?... YAMAN DEDE'nin şar­kı­cı kızı...​Var mı için­de bir sızı; yaz­mış mı FETOŞ de­de­si­ne hiç şarkı?...​Hiç kimse bun­la­rın pe­şi­ne düş­me­yecek mi?... Oh ne ala mem­le­ket; "şar­hoş­dum aydım, ben bu işden cay­dım" diyen dö­nek­ler gibi "al­dan­dım" de­mek­le ün­lü-ün­süz Fe­toş­çu­lar pa­ça­yı hep kur­ta­ra­cak mı?...
Ve Ahmet HAKAN; dö­nek­lik­den bir türlü kur­tu­la­ma­dı yakan... Yine de sü­rü­yor cakan; ço­ğun­luk senin gibi fı­rıl­dak, dön­dü­rek ol­du­ğu için...​Ben de an­la­ya­ma­dım; kimin elin­de senin kay­ta­nın?...Çe­vi­ri­yor seni bir o yöne, bir bu yana; şimdi de dön­dün ATA­TÜRK'den yana...​ Ba­ka­lım kaç gün sü­recek bağ­lı­lı­ğın?...
Bunca ti­yat­ro gös­te­ri­si sı­ra­sın­da "Sen ne bü­yük­müş­sün hey Ata­türk" de­miş­din ya... İnan ki diken, diken oldu tüy­le­rim..​Ne­re­dey­se bir yıl geçti ara­dan; ben hala gön­lü­mü senin bu söz­le­rin­le avu­tu­rum,eğ­le­rim...
Be hey Ahmet HAKAN; dön­me­do­lap ola­ca­ğı­na, hep ATA­TÜRK­ÇÜ ol­say­dın bo­zu­lur muydu fi­ya­kan?...​Neyse gel­miş aklın ba­şı­na...​kanmıyo­rum ya, her neyse...
Bu ül­ke­de her­ke­sin ön­ce­lik­li gö­re­vi ATA­TÜRK'ü öğ­ren­mek­tir,bil­mek­tir!...
Ey benim güzel hal­kım; oku­mak, öğ­ren­mek, an­la­mak, ir­de­le­mek var­ken... Akıt­ma suyla de­ğir­men dön­dü­ren,hay­laz, uyu­şuk, tem­bel hal­kım!... Va­ade­dil­miş Top­rak­lar "the Pro­mi­sed Land" ya da BOP için dö­kü­len kan... Ve IŞİD, FETOŞ ya da PKK niye var?...​Ah bun­la­rı bir an­la­san..
Bu arada siz, siz olun; USA'nın pe­şin­den git­me­yin...​Her köşe ba­şın­da sa­tı­lan; USA'nın GDO'lu mı­sır­la­rı­nı ye­me­yin!...
Ve 30 Ağus­tos'a Doğru yol alır­ken gün­ler...
Geçen yıl ya­şa­nan bunca kanlı ola­yın ar­dın­dan, hiç akıl­la­nıp, us­lan­ma­dı­lar ve hemen 30 Ağus­tos ZAFER BAY­RA­MI kut­la­ma­la­rı­nın iptal edi­le­ce­ği­ni açık­la­dı­lar; dar­be­ci sa­tıl­mış­la­rı, ka­til­le­ri, iş­bir­lik­çi­le­ri ge­rek­çe gös­te­re­rek... Bu yıl yine aynı ge­rek­çe­ler­le yola çık­tı­lar ama bu kez hal­kın tep­ki­si kar­şı­sın­da pus­tu­lar, kuy­ru­ğu kıs­tı­rıp, sus­tu­lar neyse ki...
Be hey kur­naz­lar; fır­sa­tı ga­ni­met bilme hu­yu­nuz­dan ne zaman vaz­ge­çe­cek­si­niz?...
30 Ağus­tos ZAFER BAY­RA­MI; bu şe­ref­siz­le­rin bay­ra­mı mıdır ki 15 Tem­muz 2016 olay­la­rı­nı ge­rek­çe gös­te­rip; en önem­li ulu­sal bay­ra­mı­mı­zı ya­sak­la­ma­ğa kal­kış­dı­nız?... Ve bu yıl yine ne­re­dey­se aynı ge­rek­çe­ler­le ya­sak­la­ma­ğa pek heves et­ti­niz ama Türk Ulusu çabuk bozdu sizin oyu­nu­nu­zu.
Bunu iyi bilin ve sakın unut­ma­yın!...​ Bu bay­ram; Mus­ta­fa KEMAL'in as­ker­le­ri­nin bay­ra­mı­dır. Bu FE­TOŞ­ÇU iha­net ör­gü­tü­nün bay­ra­mı de­ğil­dir.
Siz­ler NE MUTLU TÜR­KÜM di­ye­me­di­niz; biz hep dedik. Siz ola ki 30 Ağus­tos Zafer Bay­ra­mı'nı iptal et­sey­di­niz; sizin sö­zü­nü­zü mü din­le­ye­cek­dik?...
An­la­dık vara yoğa al­da­nan sa­bi­ler­si­niz, süb­yan­lar­sı­nız da; bu kadar da çocuk ol­ma­yı­nız a benim can­la­rım !... 26 Ağus­tos'da OR­DU­LAR İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ dedi ATA­MIZ... O'nun as­ker­le­ri ola­rak; 30 Ağus­tos günü bay­ram yap­ma­mak olur en büyük ha­ta­mız!...
30 Ağus­tos Kuv­va-i Mil­li­ye'nin Bay­ra­mı'dır; FE­TOŞ­ÇU YA­VU­ŞAK­LAR'ın bay­ra­mı değil.
Ve biz­ler diğer ulu­sal bay­ram­la­rı­mı­zı kut­la­dı­ğı­mız gibi, 30 Ağus­tos Zafer Bay­ra­mı­mız'ı da kut­la­ya­ca­ğız, her yıl alan­lar­da, so­kak­lar­da ola­ca­ğız!...
Ve ebedi Baş­ko­mu­ta­nı­mız Gazi Mus­ta­fa Kemal'i say­gıy­la ana­ca­ğız. Bil­gi­ni­ze su­na­rım!...
Üs­te­lik bir za­man­lar yol­da­şı­nız olan FETOŞ'a karşı mey­dan mu­ha­re­be­si kut­la­ma­la­rı helal de yedi dü­ve­le karşı ve­ri­len Kur­tu­luş Sa­va­şı'nın Bay­ra­mı 30 Ağus­tos ZAFER BAY­RA­MI'nı kut­la­mak mı haram?...
Söy­le­se­ne bana;nedir senin 30 Ağus­tos ZAFER BAY­RA­MI ile il­gi­li yaran ?...
ULU­SAL BİRLİK, ÜL­KE­DE DİRLİK için 30 Ağus­tos kut­la­na­cak­tır !... Peşin, peşin söy­le­ye­lim!...
Cuma, 11 Ağustos 2017 16:27

Başkumanyan

Başkumanyan

2016 Temmuz-Ağustos ayları boyunca anımsanacağı gibi yarım çarıklı lumpen;gece yarılarına dek demokrasi nöbetindeydi. Emekçiler sabahın köründe işinin başındaydı.Bu çelişkiyi görenler de sıtma nöbetindeydi.

Diz boyu yalan, riya, takiyye...

Kavga çıkmış; senin mi, yoksa benim mi olsun bu altın takunya?...

Ne darbeler, ne demokrasi; değil umurlarında...

Ne olmuş yani; öldürülmüşse Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Turan Dursun ya da Hrant...
Tek kaygıları var bunların; dinci ve kinci söylemler üzerinden sağlanacak siyasal RANT..AC

Onlar için yeterli olsa da 15 Temmuz Demokrasi hatırası...
Oysa Demoklesin kılıcı gibi sallanıp duruyor başlarının üzerinde SEVR paçavrası ve haritası...

Yetmezmiş gibi bunca darbe-i mesel gösterisi; ardından başladı mı birilerinde BAŞKOMUTANLIK hevesi...Sanki Afyon'da düşmanı yenmiş, Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz'dir diyerek düşmanı denize dökmüş. Kör,kör parmağım gözüne ülkenin tüm kaynaklarının üzerine çökmüş, Türk halkının Atası ile birlikte yedi düvele karşı verdiği savaş sanki hiç yaşanmamış gibi, yedi düvele tüm kapıları açmış...

Ki onlar;ulusal bayramları ve özellikle de 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı kutlattırmam der dururlar ama  BAŞKOMUTANLIK mertebesi için de ortalığı inletirler.

Üstelik de bu ünvanı, mertebeyi, rütbeyi kapmak için de adam salarlar kamusal alana; şöyle bir gözlerler bakalım kimler takılacak bu yalanın oltasına ya da öfkeyle kimler dalacak bu düzmece söylemlerin ortasına?...

Sürekli denerler; tepkiler büyük olunca da tükürdüklerini yalarlar. Ve de Mehter adımları gibi iki ileri, bir geri; yine de sürekli söylerler gerçek amaçlarını, niyetlerini...Alıştıra, alıştıra; ortalığı karıştıra, karıştıra, kafaları bulandıra, bulandıra...

Ve işte som deneme, işte son tezgah...Nasılsa yalan yere yeminler düzmek için sürekli açık namazgah...Henüz tartışmaları bile küllenmedi ama üzerini örtmek, tepkilerin etkisini yavaşlatmak için de başladılar bağırmağa CHP'li Kemal'e; "vay sen nasıl gammazlarsın bizi Alman gavuruna?" diye...

Oysa geçmişde kendileri "Türkiye'nin zencisiyiz, demokrasi mağduruyuz"  diye az mı yakınmışlardı yedi düvele?...Bunları unutan çok, anan ise hiç yok...

Her ne ise; biz dönelim şu BAŞKOMUTANLIK payesine...

Bir kaç gün öncesinde patlatılmışdı bir bomba...

15 Temmuz 2016 tarihli yeni bir devlet, kurucusu Tayyip Efendi adlı bir hazret ve yetmemiş BAŞKANLIK istekleri, bir de Başkomutanlık payesi biçmiş ona bir zat.Kim mi?...Elbette ki yüksek mevkilerde görev yapmış bir akçomar...

Akıtma su, kakma çivi, sokma akıl...Gerçekleri yok say, uydurukça kahramanlık masalları yaz; kendin çal, kendin söyle... Kara cahillerin  kafalarını ütüle... Dağıttığın iaşelerle karınlarını besle...Her gün verdikçe mancayı, at onlara kancayı...Pavlov'un şartlı refleks kuramı emrine amade...Kumanyayı yedikçe,  akbabaların her istediğini dedikçe...Çomar kemiği kapar, efendisini istediğini yapar...Zat-ı muhtereme Başkomutan diye tapar...

Tarih bilmez, Türk Siyasal Tarihi'ni ise hiç bilmez... Tekke, tarikat, cami, medrese ortamında verilen vaazlarda, sokaklarda yükselen naralarda, avazlarda; kulağına fısıldanan ne varsa onlara kanar.Bilmez ki meydan muharebesi görmeyen komutanlara bahşedilmez BAŞKOMUTANLIK rütbesi... Kuşkusuz ulüfe dağıtanlara, arpalık verenlere, özellikle de GDO'lu ve de hormonlu kumanyalarla sokağa döktüklerinin midelerini doldurup, karınlarını gerenlere de elbette ki verilir bir paye...Ama ne?...Dense, dense ne denir ona?...BAŞKUMANYAN denir.

Bilinmelidir ki beleşden BAŞKUMANDAN olunmuyor;olunsa,olunsa BAŞKUMANYAN olunuyor.

*BAŞKUMANYAN rütbesini, kumanya dağıtan anlamına gelsin diye uydurdum; okurlarımızın bilgisine ve Başkumandan ile Başkumanyan arasında kavram kargaşası yaşamasınlar diye de çomarların ilgisine sunarım.

 

 

Perşembe, 10 Ağustos 2017 15:24

Yetişkin...

Yetişkin...





Yazılı ve görsel basından yayılan duyumlara göre Arda; Galatasaray'a geliyor, Milli Takım'a dönüyor...



Çünkü ayaktopçular "abi" beklentisi içindeymiş...



Çünkü Arda "abi"leri olmayınca takım; oyun kuramıyormuş...



Çünkü bu ülkede yaşayanlar da yetişkin-yetişkin ilişkisi kuramayan, çocuksu insanlar topluluğu olduğu için ha ayaktopu takımı, ha ülke yönetimi; bu toplulukları oluşturanların başına illa ki bir büyük, bir yetişkin gerekli.



Çünkü bu toplulukların üyeleri, bu toplulukları oluşturan insanlar (onlara "bireyler" demiyorum, diyemiyorum) ki onlar hiç de değilse ergen olsaydılar; ergenler gibi başkaldırır, buyruklara karşı gelir, yanlışlıklara tepki verirdi.



Ne yazık ki bu ülkede yaşayan insanlar çocuk kalmışlar, yetişkin-çocuk ilişkisiyle yaşamın tüm alanlarında ilişkilerini sürdüren insanlar olarak varlıklarını korumaktadırlar;onlar birey olamamışlardır, bireyselleşememişlerdir.



Çünkü birey; ayakları üzerinde duran, kendi kararlarını veren, sentez-analiz ya da kurduğu neden-sonuç ilişkisi sonucunda bilinciyle, özgür istenciyle tutum ve davranışlarını sergileyen, çıkarımlarda bulunan/bulunma yetisini geliştirmiş olan kişilere denir. Toplumsal yapı böylesi yetişkin bireylerden oluşmayınca, toplum çocuk kalınca orada demokratik ilişkilerin oluşması, gelişmesi, yerleşmesi olanaksızlaşır.Dolayısıyla yetişkin-yetişkin ilişkisi kuramayan bu toplumlara da liderlik, Türkçe söyleyişle önderlik edecek birileri gerekir, böyle birilerine gereksinim duyulur ve bir BABA,bir BACI, bir REİS ya da bunların yanısıra tarikat şeyhleri ve akbabaların USTA dedikleri birileri ortaya çıkar,ülkeyi yönetir.



Yetişkin-yetişkin ilişkisi kurmak ne demektir?...Öncelikle bunu açıklamamız gerekirse...Batı düşüncesi, Batı toplumları; 20 yaşına gelen bireyi yetişkin sayar ve hiç de kalkışmaz ona ayar verme girişimlerine...Onun üzerinde egemenlik kurmaz, vasisi gibi davranışlarda bulunmaz. 20 yaşındaki bir kişi;Batılı toplumlar için yetişkindir, kararlarında özgürdür, seçimlerini kendi özgür istenciyle yapar, kimsenin güdümüne , boyunduruğuna girmez, ola ki akıl sağlığında bir sorun yoksa...

Ve demokratik kişilik özelliklerini edinmek, demokratik bir kişilik geliştirmek de ancak böylesi ilişkilerin olduğu toplumsal yapılarda gerçekleşebilir.Çünkü birilerinin vesayeti altında ya da onlara aklını kiraya vererek; insan ne demokratik bir kişilik geliştirebilir/yapılandırabilir, ne de yetişkin bir birey olabilir.Batı'da yöneten de, yönetilen de karşılıklı olarak birbirlerini "yetişkin" olarak görür, değerlendirir ve birbirlerinin düşüncelerine, kararlarına saygı duyar, önem verir. Böylesi toplumlardaki ilişkiler; yetişkin-yetişkin ilişkisi olarak tanımlanır.



Oysa bizim toplumumuzda; değil 20 yaşındakilere, 20 yaşını çoktan aşmış olanlara bile yetişkin, aklı başında bir insana davranıldığı gibi davranılmaz.Toplum; olgunlaşmamış, uslanmamış insan topluluğu önyargısıyla, tepeden inme buyruklarla yönetilir, topluma hiyerarşik bir örgütlenme algısı aşılanır. Bugün akbabaların egemenliğindeki koyun sürüsü ve çoban ilişkisi örneğinde olduğu gibi...Dolayısıyla da bir türlü olgunlaşamayan toplumsal yapı (yaşlar kemale erse de) çocuksu davranışlar sergiler ve "büyüklerimiz bizden daha iyi bilir, bizden daha iyi düşünür" diyerek özgür iradesini/istencini bu durumu kendince doğru değerlendiren, fırsatı ganimet bilen birilerine teslim eder.Bir başka deyişle; yetişkin-yetişkin ilişkisi kuramamış toplumlar; BABA-BACI-REİS peşine düşerler. Düşünmeyi ve özgür iradelerini de onlara ipotek ederler.

Doğal olarak da hem Galatasaray, hem de Milli Takım; "abi" Arda Turan'ın aralarına katılmasını bekler. Akkoyunlar; USTA bir çobanın onları güdmesini can-ı gönülden ister.









Ülkemizdeki "sözde" ileri demokrasi kuramcılarına ve onların yandaşlarına; yetişkin-yetişkin ilişkisi kavramı üzerine sözlerimiz doğrultusunda üç, beş söz daha etsek nasıl olur acaba?...Sağlar mı bir yarar,bilemeyiz...Ama yine de susmak da, susturulmak da istemeyiz...Ne de olsa kendimizi yetişkin bir birey olarak görmekteyiz.Ve çocuk kalmakda direnenlere de ne çok sözler söylemek istemekdeyiz; yeter artık onlar da birer yetişkin olsunlar diye...



Bırakın ileri düzeyde "demokrasicilik" oynamayı; içselleştirin, özümseyin, öğrenin demokratik kişilik özellikleri taşıyan yurtdaşlar olmayı.Yoksa daha çok DARBE Dedeler görürsünüz; daha çok DARBEDER olursunuz.Değiştirin bu kafaları...

Gidilen her düğünde en az 5 çocuk istemek de neyin, nesi?...Amerika'nın başka nerelere BARIŞ GETİRME üzerine varsa hevesi, siz de pek iştahlısınız yoksulun Memedi'ni bu sömürgenler için ölüme göndermeğe...

Yeter artık!...Türkiye;AMERİKA'nın ileri karakolu olmamalı.

Bu ülkenin varoluş belgesi Lozan'ı tanımayanlar;vazgeçmezler,bize daha çok DARBELER pazarlar.



Kim bunların ataları?...17 ve 18 yüzyılda ipten,kazıktan kurtulan hırsızlar,katiller,fahişeler...

Ve onlardan doğan bu nesil bugün olmuş Dünyalı'ya jandarma mı yoksa yağmacı mı?...

AMERİKA yokdu;TÜRKİYE, RUSYA ve İRAN vardı.

Bir kez olsun İsmet paşa'yı dinle;YENİ BİR DÜNYA KURMAK İÇİN RUSYA ve İRAN'la yürü güçlü bir geleceğe...

Rusya ve İran'la barış; Dünya egemeni olmak isteyenle yarış!...

Komşu, komşunun külüne muhtaç; uzaktaki "sözde" dostun başına takma taç!...



Biliyoruz ne desek boş; bu içi boşaltılmış beyinlere...

Şu cübbeli ve sarıklı erkan-ı harb; bir türlü öğrenemedi, öğrenemeyececek de...ÜMMET-İ MUHAMMEDLİK; Alah'la kul arasında... TC Yurtdaşlığı; sağlam kalabilmek için gereklidir uluslararası arenada...Bilinmelidir ki TC Yurtdaşlığı'nın hakkını vermek de ancak gerçekleşebilir yetişkin bir birey olmakla...



Ve son bir söz daha sana yetişkin-yetişkin ilişkisi kuramayan insanlar topluluğu; 18 yaş altındakine yasaklıyorsun da alkollü içecek ve sigara satışını çocukdur diye, ama onlara taciz ve tecavüzü yasaklamıyorsun,niye?...

 

 

Çarşamba, 09 Ağustos 2017 14:35

Japon Modeli

Japon Modeli

8 Ağustos 2017 günü televizyon yansılarında yine gürlüyordu Saint Tayyip Efendi'nin o muhteşem sesi ve diyordu ki zat-ı alileri:

-Güneş enerjisi santralları ve pek çok yatırım için açılan ihalelerde Japonlar'la birlikteyiz!...

Türkçe anlatımıyla ve de bizim anladığımız kadarıyla; bizden iş çıkmaz, kendi göbeğimizi kesmekden aciziz, yatırımlarımız Japonlar'a  teslim...Durum böyle olunca şöyle bir bakalım Japonlar'a ve bir selam gönderelim bizleri onlara muhtaç eden Al Caponlar'a...

Bir zamanlar bizler  pek heves etmiştik Japonlar gibi olmaya, ekonomimizde JAPON MODELİ’Nİ uygulamaya…

1984 yılında, dönemin başbakanının ( ki  ÖZAL’ın) o günlerde  JAPON  MODELİ’ne  yönelik tartışmalar başlattığı  anımsanacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan beri uygulanan DEVLETÇİ  ekonomi  politikalarının ( gerçekteyse özel sektörü  korumacı ve teşvik edici politikaların)  yetersiz olduğu gerekçesiyle,  bir seçenek olarak  JAPON MODELİ kavram ortaya atılmıştı.



O günlerde konuyla ilgili tartışmalar yapıldı, kitaplar yazıldı. Bu kitaplardan biri olan  Bursalı gazeteci İsmet BOZDAĞ’ın  yazdığı  bir kitapçıktır. Bu kitapçıkta yazarın bir sorumluluk örneği olarak değindiği, ama Japon Mucizesi gerçekleştirme düşleri kuranları  hüsrana uğratabilecek  bir bölüm  vardır   ki  o bölüm de; 1962 yılında Amerikan FORD VAKFI’nın  düzenlediği sempozyum nedeniyle,  Türkiye-Japonya  üzerine yapılan araştırmaların  sonucunda  ulaşılan bulguların yer aldığı  bölümdür ve  Türkiye’nin böyle bir mucizeyi gerçekleştiremeyeceği yargısıyla bitmektedir.

Üstelik bu  yargı; özellikle Özal’ın ardılı olarak değerlendirilebilecek  bugünün AK

LİBERAL  EKONOMİ  uygulama girişimcilerinin de toplumumuzun sosyo-ekonomik yapısını dışlamamaları gerekliliğini ortaya  koyuşuyla da ayrıca uyarıcı bir işlev görmektedir.Türkiye’ye ilişkin tüm araştırmalarda genellikle yapıldığı gibi burada da Osmanlı  geçmişimiz soyutlanmadan  konuya yaklaşılmaktadır. Vurgulanan özelliklere gelince , kitapçıkta şunlara yer verilmiş:

-Japonlar nedeni, ele alıp, biz teknolojileşelim  diyorlar. Osmanlılar’sa sonucu ele alıp, Batılılaşalım diyorlar.

-Japonya   kalkınmasını 20. yüzyıl başına dek iç kaynaklar, diğer bir deyişle; vergilerle karşılamış. Vergiler sonucu köylüler sıfır gelire sahip olmuş ki bu da kalkınmanın nelere mal olduğunun  somut  bir göstergesidir. Osmanlı’da aşar vergisi var, vergiler yetersiz, birikim  yok, cari harcamalar bile dış borçlanmayla  sağlanıyor. Borçlanma Batı etkisi ve çıkarıyla birleşiyor. Düyun-u Umumiye’ye dek gidiyor.

-Japonya insan gücüne çok önem veriyor, dışarıya ( Batı’ya ) yetiştirilmek  üzere adam gönderiyor, büyük ölçüde Batılılaşması’nı  bu güce dayandırıyor.  Osmanlı  da   Batı’nın dış görünüşünü, biçimsel yapısını  getiriyor,  teknolojisini değil.

Cumhuriyet yönetimi  böyle bir yapıyı devir almasına karşın, 1992’de  Dünya  bir kez daha  ekonomik  bir bunalım yaşarken,  ülkemiz ayakları üzerinde  durmayı başarabilmiştir. Ama   sonraki  gelişmeler  bizi her gün yeni bir ekonomik model arama aşamasına getirmiştir. Anımsanırsa ; Japon Modeli’nden sonra, Brezilya Modeli’ni, Güney Kore Modeli’ni tartıştık. Yıllardır da AB ‘nin ekonomik kriterlerine uyma ve 21. yüzyıl  kapitalizmine ve küresel ekonomi yarışında var olabilme, küresel egemenlere yetişebilme savaşı veriyoruz . İşin gerçeği de başarısızlık yolunda son hızla onlara teslim oluyoruz, onların yörüngesinde, onların güdümünde var olmaya çalışıyoruz ne yazık ki...



Kuşkusuz  burada unutulmaması gereken  önemli bir konu var ; her ülke kendi gerçeğini yaratır. Örneğin; Japon halkının yetişmesinde  geçerli olan  moral değerler, özellikle de EĞİTİMDE   JAPON  MODELİ incelenirse, bu ekonomik başarının  nasıl gerçekleştirildiği  daha iyi anlaşılır.



Japon  gencinin ; ÖLMEDEN ÖNCE  DERSİNİ  ÇALIŞ  ilkesiyle yetiştirildiği ve Japon  toplumunda çalışmanın gerçek anlamda  bir ibadet olarak değerlendirildiği de göz önüne  alınırsa , günümüz Türkiyesi’nin toplumsal yapısıyla böylesi bir başarıyı yakalamak şöyle dursun, düşlemek bile olanaksızdır.

Burada anılması   gereken bir başka örnek de Alman ulusudur. Bu ulus önce Birinci ve İkinci  Dünya Savaşları’nın yaşanmasına yol açmıştır, ama sonrasında bir ulusun “kalkınacağım” diye ortaya  çıkmasının da somut bir örneği olmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından  en  gelişmiş  sekiz ülkenin  arasında  olmayı başarmıştır  ki kuşkusuz bu başarı  ULUSAL ÖZVERİ  sonucunda  elde edilmiştir. Elbetteki  bu ekonomik başarı hep devletten beklenerek değil, devlete de  verilerek gerçekleştirilmiştir. Çünkü  bir devlet; harcamalar için kaynak  bulmada  zorlanırsa   böyle başarıların gerçekleştirilmesi  olanaklı mıdır ?...



Sorun karşılıklı   hak ve ödevler çerçevesinde  ele alındığında; halkımızın  enflasyon canavarını ezmesini, işsizliğe  çözüm bulmasını, kısaca  ülkenin gönencini  arttırmasını DEVLETİMİZ’den  bekleme hakkı olduğu gibi, DEVLETİMİZ ’in  ülkemizin gönenç düzeyinin  yükselişini  gerçekleştirebilmek  için kendisine  kaynak sağlanmasını bekleme  hakkı vardır ki  sonuçta ödev ve sorumluluklarını yerine getirebilsin.

Oysa ülkemiz bağlamında gerçekleşen olaylara odaklandığımızda; vergi kaçıranlar, hiç vergi ödemeyenler, vergiler bir yana tükettiği elektriğin, suyun parasını ödemeyenler, kaçak elektrik ve su kullananlar, bunların bedeli istendiğinde Devlet'e baş kaldıranlar...



Ve çalışmak yerine; yalnızca Araplaşma yolunda  emek ve enerji harcayanlar... Gerçek İslam anlayışının "çalışmak; ibadettir" yargısını görmezden gelip,  miskinler tekkesinde Arapça tekerlemelerle zaman geçirenler...Üstelik ibadet, ibadet derken; ülkede yaşananların ayırdına varamayıp, hem yurt toprağını, hem de ibadet edeceği mabedini yitirebileceği olasılığına duyarsız kalanlar...

Japon Modeli'ni uygulamak, onların sosyo-ekonomik düzeylerine yetişebilmek  bir yana;bu gidişle yaşamsal anlamda sağ, sağlam ayakta kalabilecek mi bu topraklarda yaşayanlar acaba?...

İşin doğrusu; oldukça karamsar ve  kaygılıyım...

Ve bu iktidarın Taksim'e Cami projesini bile Japonlar'a verebileceği konusundaysa da iddialıyım...

 

 

“NE YAPABİLİRİM ?” Sorusuyla Gelen Adamlar


Herakleitos’a göre; aynı suya iki kez girilmezmiş…Bu sözlerin bir başka anlatımı, bir başka söylemi “değişmeyen, değişimin kendisidir” ve bir de değişmeyen ABD’nin yıllardır izlediği dış politikasıdır “ ki yönetime; Cumhuriyetçi ya da Demokrat, kim gelirse gelsin” … Öncelikle ve kesinlikle; Dünya barışı masalına ilişkin tatlı sözlerle ve düşlerle süslense de... Amerikan çıkarlarına yönelik ABD’nin dış politikaları da kesinlikle değişmiyor  yaşadığımız Dünya’da… Bunun dışında her şey değişir, değişkendir; sözler de, antlaşmalar da, anlaşmalar da, kurallar da, uluslar arası yasalar da… Cumhuriyetçi ya da Demokrat olsa da ABD’li Başkanlar, onlar yalnızca ve yalnızca; “Ne Yapabilirim ?” sorusuyla yola çıkarlar… Nasıl ki değişmeyen, değişimin kendisiyse, ABD’li Başkanlar için de değişmeyen tek sorudur “ Ne Yapabilirim ?” sorusu…
Ki onlar bizlere zorla belletmeye çalışsalar ve bellememek için bizler olabildiğince dirensek de; yaşadığımız yüzyıl için en önemli kavramdır şu küreselleşme…Ulusalcılık mı?... Aman ne demode…

Çok direnirseniz; bunlar Ergenekoncu'dur diyerek nicelerini koymadılar mı kafese ?… Ardından da; merdivenlerden bir tekme, işinizi bitirirler tek nefese… Oysa Amerikalılar için ille de tek bir soruya yanıt aramak önemlidir; “NE YAPABİLİRİM ?... Ülkem için, ulusum için NE YAPABİLİRİM ?...” sorusuna…


Kendilerini Türkiye’nin zencisi sayanlar, pek mutlanmışlardı ve de umutlanmışlardı siyahi bir adam ve de yanında katana beygiri popolu bir siyahi madamla BUSH’a, “kışt” deyip iktidar olduğunda…Oysa BUSH, puştluğunu alıp gitmedi, kendi gitse de ABD dış politikalarının değişmezliğinin gereği puştluk ilelebet Amerikan yönetiminde iktidar… Ve Güneydoğu’da “Türk kimliğinin dışında arayışları olan ve bir kaç yıl öncesinde Vikingler’le akrabalığı söylenceleri bile ortalıkta dolaşan” ve de OBAMA ABD’de yönetime geldi diye davullar çalıp, halay çeken bir kısım halkın ülkesindeki yurttaşlar de dediler?...
“ Adın olsa da Hüsso…
Elini öpse de Hasso…
Ah OBAMA, OBAMA…
Ateş düşürdün obama….”

Çünkü hendekler kazıldıkça, kan döküldü yaşadıkları topraklarda...
Sonuç olarak rengi/ırkı, düşüncesi/görüşü değişse de, değiştirmedi Obama da ABD’nin dış politikasını ve “Ülkem için, ulusum için NE YAPABİLİRİM ?” sorusuna yanıt arayışlarını daha önceki Amerikan Başkanları gibi…
Ki Obama ülkemize geldiğinde sanal ortamda türlü,çeşitli söylenceler yayılmışdı OBAMA’nın geliş nedenine ilişkin… BOR’umuzu alıp, içimizi kor gibi yakacakmış dendi en çok… Kurumsal, hükümetsel söylemlere göre ise; “Medeniyetler İttifakı” için gelmişdi Türkiye'ye  bu siyahi ve de “Ne Yapabilirim ?” sorusu başkanlık yemininde saklı Obama adlı siyasi kimlik... Ne yazık ki o gelip, gittikden sonra nedense daha da artdı ayrışma; Tükçü, Kürtçü yetmedi, bir de dinsiz, dinci/kinci bağlamında...Çünkü böylesi bölünmeleri gerektiriyordu Amerikanın çıkarları Ortadoğu topraklarında...


Bundan çok yıllar öncesinde, 20 Ocak 1961’de yaptığı bir konuşmasında şu sözleri söylemişdi yine bir Demokrat olan eski Amerikan başkanlarından J.F. KENNEDY:
- My fellow Americans, ask not what your country can do for you. Ask what you can do for your country…
Türkçesi’yle sevgili dostlar, demişdi ki ünlü KENNEDY:
- Sevgili Amerikalılar; ülkem benim için ne yapabilir diye değil, ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun…


Gerçek Amerikan düşüncesi, bizim onları algıladığımızdan ne denli başka değil mi?…

Fırsatlar ülkesi olarak tanımlanan bu ülkede, bir başkanın sözleriyle, Amerikalılar’ın ülkelerine gerçek bakışı… Ve bizlerin “fırsatlar ülkesi” tanımının altında, ne tür düzenlerle, düzmecelerle, aldatmacalarla paralar kazanılıp; devlete, ulusa nasıl zarar verilip, bencilliklerini doyurduklarını, kendilerini kalkındırmayı amaçladıklarını sanışımız… Oysa gerçek Amerikan düşüncesi; devletin bireyler için ne yaptığından önce, bireylerin devlet için ne yaptığının öneminin vurgulandığı bir ülke, bir ulus…
Devletten hizmet bekleyenlerin, bu hizmetlerin bedeli olan vergisini peşin, peşin ödemelerinin önemi… Üstelik Dünya’nın her yöresinden göç etmiş, eskilerin deyimiyle “yetmişikibuçuk millet”den insanın oluşturduğu bir ulusun aynı ereği paylaşmaları, aynı amacı ilke edinmeleri… Sonuçta da; “Amerikan Rüyası” denilen bir düşün peşine düşmeleri…

Bizlere gelince, Anadolu geleneğimizden gelen paylaşımcı, hoşgörülü toplumsal yapımız savıyla sözde ulusçuluğumuz, sözde devletçiliğimiz (Ergenekoncu yaftası yapıştırılma korkusu yayılmadan öncesinde de değişmiyordu durum)… Gerçekteyse; Batı toplumlarından önde giden bireyciliğimiz, bencilliğimizi nalıncı keseri gibi hep kendimize yontuşumuz…
Düşünün bir kez; bugün ülkemizde kaç kişi “Bugün ülkem için ne yapabilirim ?” sorusunu doğrudan ve de dürüstçe kendine yöneltebilir ?...Oranı yüksek bir yüzde ile olumlu bir yanıt verebileceğinizi hiç sanmıyorum…Çünkü bizler Osmanlı’dan bugünlere taşıdığımız “Devlet Baba bizi düşünür, düşünmelidir” anlayışından uzaklaşmış değiliz ki “Bugün ülkem için ne yapabilirim ?” sorusuna yanıt arayarak güne başlayabilelim…


Tartışmaya gerek yoktur ki günümüzde bu soruyu soramayan ulusların;küresel alanda, vahşi kapitalizmin koşullarında  liberal ekonomi politikalarını izleme, kalkınmış ülke düşleri görme hakları olamaz. Örneğin; “Bugün çalışma saatlerini gerçekten de üretken bir biçimde geçireceğim, iş verimimi arttıracağım” sözünü vererek güne başlayan kaç kişi tanıyorsunuz ya da kaç kişiden; “Bugün devlete ödemekle yükümlü olduğum verginin son kuruşunu bile ödemiş olmanın huzur ve kıvancı içindeyim” sözlerini duyuyorsunuz ?...Tersine pek çok kişi, devletten önce kendi bencilliklerini, çıkarlarını, kişisel yararlarını doyurmanın/sağlamanın mutluluğu içinde gece yatağına giriyor (DEVLET'i yönetenler için de geçerlidir bu sorumuz)?.... Buna karşın yine de Batılı ülkelerle yarışabilme düşleri görüyorlar; üstelik de DEVLET'i başkalarına devretme ilkeleriyle, DEVLET'in kaynaklarını düşmanlarına satarak  ve bedellerini de ceplerine atarak ...


Yaşamak çok güzel, yaşam çok kısa… Şu Dünya’dan gelip, geçeceğiz… Kuşkusuz çoğumuzun amacı, iyi yaşamak, iyi işler yapmak, dolayısıyla ardımızdan da iyi izler bırakmaktır. Bunları gerçekleştirebilirsek; ancak o koşullarda yarınlara güvenle bakabiliriz…
Önemli olan bir ülkede yaşanan bireysel mutluluklar değil, kitlesel mutluluklardır. Bu düzeyde mutluluğa ulaşabilmek için de; gelişmiş ülkelerdeki ussal örneklerden, onların deneyimlerinden yararlanmasını bilmeliyiz. Dolayısıyla daha iyi yarınlar için; “Bugün ülkem için ne yapabilirim ?” sorusuyla güne başlamayı alışkanlık edinmeliyiz ki bizlerin de “Bugün ülkem için ne yapabilirim?” sorusuyla ülkemizi yöneten siyasetçileri de seçme, denetleme, eleştirme, onlara hesap sorma hakkımız olabilsin… Yoksa dış siyasetimize ilişkin olaylarda, sorunlarda;ONE MINUTE içerikli  Çerkes çıkması yapıp ardından daha da çok ödün veren bir siyaset izleyen siyasal egemenlere mahkum olmaktan kurtulamayız.


Geçmişin KENNEDY’si bir yana dünün BUSH’unun yaptıklarına bakarsak; o yine de ülkesinin, ulusunun çıkarları için Irak’daydı, Somali’deydi, Afganistan’daydı… Bizler kış aylarında ülkemizde; “küresel ısınma” karşıtlığımızla, lahana gibi kat, kat giysilerle donanıp, az yakıt kullanmayı amaçlayarak enerji tasarrufuna giderken, ABD’de kaloriferler öylesine yakılmakta ki -25 derecelik soğukta bile, Amerikalılar evlerinde yazlık giysilerle yaşamakta… Bunu sağlamak için de ne yapmalı?... Petrol için savaşmalı, Dünya’nın neresinde PETROL olursa o topraklarda “barış, demokrasi masalları” söyleyerek (ki geçmişte de İncil aracılığıyla Cennet’i vaad ederek Afrikalılar’ın, Güney Amerikalılar’ın, Uzak Doğulular’ın doğal kaynakları çalınmıştı) petrolu aşırmalı…


Daha düne değin, BUSH ve ideologları; küreselleşme bağlamında bizlere alt-üst kimlik bildirimlerinde bulunurken, Amerikan pasaportu taşıma hakkını elde edenlere yeminler ettirilmekte AMERİKA’ya ve AMERİKAN kimliğine hizmet uğruna…Bizlereyse; “ulus devlet”ten ve “ulusal kimlik”ten geri dönme aşıları yapılmakta, ulusal kimliğinden dönmeyenlerin, "ülkesine, ulusuna ihanet aşısı" tutmayanların tatlı aşına, kan katılmakta…
"Ülkem için ne yapabilirim?" sorusuyla görev yapan 21. yüzyıl Amerikan Başkanları  ve ideologlarının öğrencisi ve de işbirlikçisi sözde aydınlarımız aracılığıyla; “Vatan-Millet-Sakarya” söylemleri alay konusu, aşağılanma konusu yapılmakta/yaptırılmakta, Orta Asya’dan beri var olan TÜRK kimliği ve TÜRK TARİH BİLİNCİ önce kitaplardan, daha sonra da ulusal bellekten silinmekte, buna karşın henüz 300 yıllık bir geçmişi bile olmayan ABD için “tarih” yazılmakta, “tarih bilincini güçlendirmek” amacıyla dernekler oluşturulmakta, “Aloma’yı unutma !...” deyişi, her Amerikan filminde kullanılmaktadır…

Ülkeye egemen olan partiler değişse de, değişmeyen değişimin kendisidir söylemindeki “değişim” sözcüğü gibi, değişmeyen ve de yalnızca ABD’nin ülkesel ve ulusal çıkarlarına hizmet eden dış siyaset izlencesiyle ve bu anlamda ettiği yeminin özünde saklı “NE YAPABİLİRİM ?” sorusuyla iktidara gelen Amerikan Başkanları'nın sonuncusu TRUMP da biliniz ki acemice saçmalasa da öncelikle ülkesini düşünecekdir, Amerikan çıkarlarını düşünmektedir ve seçmenine söz verdiği gibi AMERİKA'yı yeniden büyük yapacakdır.

Ve bizimkiler...

Amerikan Başkanları'na özenen/öykünen/başkancılık düzenine geçmek isteyen bizimkiler ise; kurulu Devlet düzenini yok saymak, yozlaştırmak,yıkmak için söylem ve eylemlerde bulunmakdan başka bir beceri-sizlik, bir başarı-sızlık göstermeyeceklerdir.Bunun son örneğinde olduğu gibi... AKBABALAR'ın parti meclis üyesi Ayhan OĞ(L)AN efendinin dediği gibi:

-Yeni bir devlet kuruyoruz. Kurucusu da Tayyip Erdoğan!...

Yunan, adaları kapmış; egemenler tıssss...

Prostatlı bir moruk uzaktan kumandayla ülkeyi işgale kalkışmış...

Ama AKBABALAR 15/7 doğumlu bir devlet kurmaktaymış; kurucu babaları da Saint Tayyip Efendi imiş...

Ya devletçi geçinen kurtbaş Devlet buna ne demiş ?...Ondan da çıkan ses;tısss...

PKK yetmedi, şimdi de sarıklı erkan-ı harp; devlet kuracakmış,öyle mi?...
Bu ülke siz parçalayın diye;şehid kanlarıyla sulanmadı imam efendiler!...

Bu sözlerin kamusal alanda tartışmaları sürerken;yine Van'da konuşuyordu Saint Tayyip Efendi:

-Bakanlar, parti sözcüsü, üst bürokratlar hepsi Kürt...
Ve Selma soruyordu:

-Türkün yurdunda, nerede Türk?...

Kıssadan hisse...Bir Amerikan Başkanları'na bakınız, bir de bizim başkan özentilerine...

Ve gülünüz bi'yerlerinizle...