22 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Selma Erdal

Selma Erdal

Web sitesi adresi:

Perşembe, 10 Ağustos 2017 15:24

Yetişkin...

Yetişkin...





Yazılı ve görsel basından yayılan duyumlara göre Arda; Galatasaray'a geliyor, Milli Takım'a dönüyor...



Çünkü ayaktopçular "abi" beklentisi içindeymiş...



Çünkü Arda "abi"leri olmayınca takım; oyun kuramıyormuş...



Çünkü bu ülkede yaşayanlar da yetişkin-yetişkin ilişkisi kuramayan, çocuksu insanlar topluluğu olduğu için ha ayaktopu takımı, ha ülke yönetimi; bu toplulukları oluşturanların başına illa ki bir büyük, bir yetişkin gerekli.



Çünkü bu toplulukların üyeleri, bu toplulukları oluşturan insanlar (onlara "bireyler" demiyorum, diyemiyorum) ki onlar hiç de değilse ergen olsaydılar; ergenler gibi başkaldırır, buyruklara karşı gelir, yanlışlıklara tepki verirdi.



Ne yazık ki bu ülkede yaşayan insanlar çocuk kalmışlar, yetişkin-çocuk ilişkisiyle yaşamın tüm alanlarında ilişkilerini sürdüren insanlar olarak varlıklarını korumaktadırlar;onlar birey olamamışlardır, bireyselleşememişlerdir.



Çünkü birey; ayakları üzerinde duran, kendi kararlarını veren, sentez-analiz ya da kurduğu neden-sonuç ilişkisi sonucunda bilinciyle, özgür istenciyle tutum ve davranışlarını sergileyen, çıkarımlarda bulunan/bulunma yetisini geliştirmiş olan kişilere denir. Toplumsal yapı böylesi yetişkin bireylerden oluşmayınca, toplum çocuk kalınca orada demokratik ilişkilerin oluşması, gelişmesi, yerleşmesi olanaksızlaşır.Dolayısıyla yetişkin-yetişkin ilişkisi kuramayan bu toplumlara da liderlik, Türkçe söyleyişle önderlik edecek birileri gerekir, böyle birilerine gereksinim duyulur ve bir BABA,bir BACI, bir REİS ya da bunların yanısıra tarikat şeyhleri ve akbabaların USTA dedikleri birileri ortaya çıkar,ülkeyi yönetir.



Yetişkin-yetişkin ilişkisi kurmak ne demektir?...Öncelikle bunu açıklamamız gerekirse...Batı düşüncesi, Batı toplumları; 20 yaşına gelen bireyi yetişkin sayar ve hiç de kalkışmaz ona ayar verme girişimlerine...Onun üzerinde egemenlik kurmaz, vasisi gibi davranışlarda bulunmaz. 20 yaşındaki bir kişi;Batılı toplumlar için yetişkindir, kararlarında özgürdür, seçimlerini kendi özgür istenciyle yapar, kimsenin güdümüne , boyunduruğuna girmez, ola ki akıl sağlığında bir sorun yoksa...

Ve demokratik kişilik özelliklerini edinmek, demokratik bir kişilik geliştirmek de ancak böylesi ilişkilerin olduğu toplumsal yapılarda gerçekleşebilir.Çünkü birilerinin vesayeti altında ya da onlara aklını kiraya vererek; insan ne demokratik bir kişilik geliştirebilir/yapılandırabilir, ne de yetişkin bir birey olabilir.Batı'da yöneten de, yönetilen de karşılıklı olarak birbirlerini "yetişkin" olarak görür, değerlendirir ve birbirlerinin düşüncelerine, kararlarına saygı duyar, önem verir. Böylesi toplumlardaki ilişkiler; yetişkin-yetişkin ilişkisi olarak tanımlanır.



Oysa bizim toplumumuzda; değil 20 yaşındakilere, 20 yaşını çoktan aşmış olanlara bile yetişkin, aklı başında bir insana davranıldığı gibi davranılmaz.Toplum; olgunlaşmamış, uslanmamış insan topluluğu önyargısıyla, tepeden inme buyruklarla yönetilir, topluma hiyerarşik bir örgütlenme algısı aşılanır. Bugün akbabaların egemenliğindeki koyun sürüsü ve çoban ilişkisi örneğinde olduğu gibi...Dolayısıyla da bir türlü olgunlaşamayan toplumsal yapı (yaşlar kemale erse de) çocuksu davranışlar sergiler ve "büyüklerimiz bizden daha iyi bilir, bizden daha iyi düşünür" diyerek özgür iradesini/istencini bu durumu kendince doğru değerlendiren, fırsatı ganimet bilen birilerine teslim eder.Bir başka deyişle; yetişkin-yetişkin ilişkisi kuramamış toplumlar; BABA-BACI-REİS peşine düşerler. Düşünmeyi ve özgür iradelerini de onlara ipotek ederler.

Doğal olarak da hem Galatasaray, hem de Milli Takım; "abi" Arda Turan'ın aralarına katılmasını bekler. Akkoyunlar; USTA bir çobanın onları güdmesini can-ı gönülden ister.









Ülkemizdeki "sözde" ileri demokrasi kuramcılarına ve onların yandaşlarına; yetişkin-yetişkin ilişkisi kavramı üzerine sözlerimiz doğrultusunda üç, beş söz daha etsek nasıl olur acaba?...Sağlar mı bir yarar,bilemeyiz...Ama yine de susmak da, susturulmak da istemeyiz...Ne de olsa kendimizi yetişkin bir birey olarak görmekteyiz.Ve çocuk kalmakda direnenlere de ne çok sözler söylemek istemekdeyiz; yeter artık onlar da birer yetişkin olsunlar diye...



Bırakın ileri düzeyde "demokrasicilik" oynamayı; içselleştirin, özümseyin, öğrenin demokratik kişilik özellikleri taşıyan yurtdaşlar olmayı.Yoksa daha çok DARBE Dedeler görürsünüz; daha çok DARBEDER olursunuz.Değiştirin bu kafaları...

Gidilen her düğünde en az 5 çocuk istemek de neyin, nesi?...Amerika'nın başka nerelere BARIŞ GETİRME üzerine varsa hevesi, siz de pek iştahlısınız yoksulun Memedi'ni bu sömürgenler için ölüme göndermeğe...

Yeter artık!...Türkiye;AMERİKA'nın ileri karakolu olmamalı.

Bu ülkenin varoluş belgesi Lozan'ı tanımayanlar;vazgeçmezler,bize daha çok DARBELER pazarlar.



Kim bunların ataları?...17 ve 18 yüzyılda ipten,kazıktan kurtulan hırsızlar,katiller,fahişeler...

Ve onlardan doğan bu nesil bugün olmuş Dünyalı'ya jandarma mı yoksa yağmacı mı?...

AMERİKA yokdu;TÜRKİYE, RUSYA ve İRAN vardı.

Bir kez olsun İsmet paşa'yı dinle;YENİ BİR DÜNYA KURMAK İÇİN RUSYA ve İRAN'la yürü güçlü bir geleceğe...

Rusya ve İran'la barış; Dünya egemeni olmak isteyenle yarış!...

Komşu, komşunun külüne muhtaç; uzaktaki "sözde" dostun başına takma taç!...



Biliyoruz ne desek boş; bu içi boşaltılmış beyinlere...

Şu cübbeli ve sarıklı erkan-ı harb; bir türlü öğrenemedi, öğrenemeyececek de...ÜMMET-İ MUHAMMEDLİK; Alah'la kul arasında... TC Yurtdaşlığı; sağlam kalabilmek için gereklidir uluslararası arenada...Bilinmelidir ki TC Yurtdaşlığı'nın hakkını vermek de ancak gerçekleşebilir yetişkin bir birey olmakla...



Ve son bir söz daha sana yetişkin-yetişkin ilişkisi kuramayan insanlar topluluğu; 18 yaş altındakine yasaklıyorsun da alkollü içecek ve sigara satışını çocukdur diye, ama onlara taciz ve tecavüzü yasaklamıyorsun,niye?...

 

 

Çarşamba, 09 Ağustos 2017 14:35

Japon Modeli

Japon Modeli

8 Ağustos 2017 günü televizyon yansılarında yine gürlüyordu Saint Tayyip Efendi'nin o muhteşem sesi ve diyordu ki zat-ı alileri:

-Güneş enerjisi santralları ve pek çok yatırım için açılan ihalelerde Japonlar'la birlikteyiz!...

Türkçe anlatımıyla ve de bizim anladığımız kadarıyla; bizden iş çıkmaz, kendi göbeğimizi kesmekden aciziz, yatırımlarımız Japonlar'a  teslim...Durum böyle olunca şöyle bir bakalım Japonlar'a ve bir selam gönderelim bizleri onlara muhtaç eden Al Caponlar'a...

Bir zamanlar bizler  pek heves etmiştik Japonlar gibi olmaya, ekonomimizde JAPON MODELİ’Nİ uygulamaya…

1984 yılında, dönemin başbakanının ( ki  ÖZAL’ın) o günlerde  JAPON  MODELİ’ne  yönelik tartışmalar başlattığı  anımsanacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan beri uygulanan DEVLETÇİ  ekonomi  politikalarının ( gerçekteyse özel sektörü  korumacı ve teşvik edici politikaların)  yetersiz olduğu gerekçesiyle,  bir seçenek olarak  JAPON MODELİ kavram ortaya atılmıştı.



O günlerde konuyla ilgili tartışmalar yapıldı, kitaplar yazıldı. Bu kitaplardan biri olan  Bursalı gazeteci İsmet BOZDAĞ’ın  yazdığı  bir kitapçıktır. Bu kitapçıkta yazarın bir sorumluluk örneği olarak değindiği, ama Japon Mucizesi gerçekleştirme düşleri kuranları  hüsrana uğratabilecek  bir bölüm  vardır   ki  o bölüm de; 1962 yılında Amerikan FORD VAKFI’nın  düzenlediği sempozyum nedeniyle,  Türkiye-Japonya  üzerine yapılan araştırmaların  sonucunda  ulaşılan bulguların yer aldığı  bölümdür ve  Türkiye’nin böyle bir mucizeyi gerçekleştiremeyeceği yargısıyla bitmektedir.

Üstelik bu  yargı; özellikle Özal’ın ardılı olarak değerlendirilebilecek  bugünün AK

LİBERAL  EKONOMİ  uygulama girişimcilerinin de toplumumuzun sosyo-ekonomik yapısını dışlamamaları gerekliliğini ortaya  koyuşuyla da ayrıca uyarıcı bir işlev görmektedir.Türkiye’ye ilişkin tüm araştırmalarda genellikle yapıldığı gibi burada da Osmanlı  geçmişimiz soyutlanmadan  konuya yaklaşılmaktadır. Vurgulanan özelliklere gelince , kitapçıkta şunlara yer verilmiş:

-Japonlar nedeni, ele alıp, biz teknolojileşelim  diyorlar. Osmanlılar’sa sonucu ele alıp, Batılılaşalım diyorlar.

-Japonya   kalkınmasını 20. yüzyıl başına dek iç kaynaklar, diğer bir deyişle; vergilerle karşılamış. Vergiler sonucu köylüler sıfır gelire sahip olmuş ki bu da kalkınmanın nelere mal olduğunun  somut  bir göstergesidir. Osmanlı’da aşar vergisi var, vergiler yetersiz, birikim  yok, cari harcamalar bile dış borçlanmayla  sağlanıyor. Borçlanma Batı etkisi ve çıkarıyla birleşiyor. Düyun-u Umumiye’ye dek gidiyor.

-Japonya insan gücüne çok önem veriyor, dışarıya ( Batı’ya ) yetiştirilmek  üzere adam gönderiyor, büyük ölçüde Batılılaşması’nı  bu güce dayandırıyor.  Osmanlı  da   Batı’nın dış görünüşünü, biçimsel yapısını  getiriyor,  teknolojisini değil.

Cumhuriyet yönetimi  böyle bir yapıyı devir almasına karşın, 1992’de  Dünya  bir kez daha  ekonomik  bir bunalım yaşarken,  ülkemiz ayakları üzerinde  durmayı başarabilmiştir. Ama   sonraki  gelişmeler  bizi her gün yeni bir ekonomik model arama aşamasına getirmiştir. Anımsanırsa ; Japon Modeli’nden sonra, Brezilya Modeli’ni, Güney Kore Modeli’ni tartıştık. Yıllardır da AB ‘nin ekonomik kriterlerine uyma ve 21. yüzyıl  kapitalizmine ve küresel ekonomi yarışında var olabilme, küresel egemenlere yetişebilme savaşı veriyoruz . İşin gerçeği de başarısızlık yolunda son hızla onlara teslim oluyoruz, onların yörüngesinde, onların güdümünde var olmaya çalışıyoruz ne yazık ki...



Kuşkusuz  burada unutulmaması gereken  önemli bir konu var ; her ülke kendi gerçeğini yaratır. Örneğin; Japon halkının yetişmesinde  geçerli olan  moral değerler, özellikle de EĞİTİMDE   JAPON  MODELİ incelenirse, bu ekonomik başarının  nasıl gerçekleştirildiği  daha iyi anlaşılır.



Japon  gencinin ; ÖLMEDEN ÖNCE  DERSİNİ  ÇALIŞ  ilkesiyle yetiştirildiği ve Japon  toplumunda çalışmanın gerçek anlamda  bir ibadet olarak değerlendirildiği de göz önüne  alınırsa , günümüz Türkiyesi’nin toplumsal yapısıyla böylesi bir başarıyı yakalamak şöyle dursun, düşlemek bile olanaksızdır.

Burada anılması   gereken bir başka örnek de Alman ulusudur. Bu ulus önce Birinci ve İkinci  Dünya Savaşları’nın yaşanmasına yol açmıştır, ama sonrasında bir ulusun “kalkınacağım” diye ortaya  çıkmasının da somut bir örneği olmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından  en  gelişmiş  sekiz ülkenin  arasında  olmayı başarmıştır  ki kuşkusuz bu başarı  ULUSAL ÖZVERİ  sonucunda  elde edilmiştir. Elbetteki  bu ekonomik başarı hep devletten beklenerek değil, devlete de  verilerek gerçekleştirilmiştir. Çünkü  bir devlet; harcamalar için kaynak  bulmada  zorlanırsa   böyle başarıların gerçekleştirilmesi  olanaklı mıdır ?...



Sorun karşılıklı   hak ve ödevler çerçevesinde  ele alındığında; halkımızın  enflasyon canavarını ezmesini, işsizliğe  çözüm bulmasını, kısaca  ülkenin gönencini  arttırmasını DEVLETİMİZ’den  bekleme hakkı olduğu gibi, DEVLETİMİZ ’in  ülkemizin gönenç düzeyinin  yükselişini  gerçekleştirebilmek  için kendisine  kaynak sağlanmasını bekleme  hakkı vardır ki  sonuçta ödev ve sorumluluklarını yerine getirebilsin.

Oysa ülkemiz bağlamında gerçekleşen olaylara odaklandığımızda; vergi kaçıranlar, hiç vergi ödemeyenler, vergiler bir yana tükettiği elektriğin, suyun parasını ödemeyenler, kaçak elektrik ve su kullananlar, bunların bedeli istendiğinde Devlet'e baş kaldıranlar...



Ve çalışmak yerine; yalnızca Araplaşma yolunda  emek ve enerji harcayanlar... Gerçek İslam anlayışının "çalışmak; ibadettir" yargısını görmezden gelip,  miskinler tekkesinde Arapça tekerlemelerle zaman geçirenler...Üstelik ibadet, ibadet derken; ülkede yaşananların ayırdına varamayıp, hem yurt toprağını, hem de ibadet edeceği mabedini yitirebileceği olasılığına duyarsız kalanlar...

Japon Modeli'ni uygulamak, onların sosyo-ekonomik düzeylerine yetişebilmek  bir yana;bu gidişle yaşamsal anlamda sağ, sağlam ayakta kalabilecek mi bu topraklarda yaşayanlar acaba?...

İşin doğrusu; oldukça karamsar ve  kaygılıyım...

Ve bu iktidarın Taksim'e Cami projesini bile Japonlar'a verebileceği konusundaysa da iddialıyım...

 

 

“NE YAPABİLİRİM ?” Sorusuyla Gelen Adamlar


Herakleitos’a göre; aynı suya iki kez girilmezmiş…Bu sözlerin bir başka anlatımı, bir başka söylemi “değişmeyen, değişimin kendisidir” ve bir de değişmeyen ABD’nin yıllardır izlediği dış politikasıdır “ ki yönetime; Cumhuriyetçi ya da Demokrat, kim gelirse gelsin” … Öncelikle ve kesinlikle; Dünya barışı masalına ilişkin tatlı sözlerle ve düşlerle süslense de... Amerikan çıkarlarına yönelik ABD’nin dış politikaları da kesinlikle değişmiyor  yaşadığımız Dünya’da… Bunun dışında her şey değişir, değişkendir; sözler de, antlaşmalar da, anlaşmalar da, kurallar da, uluslar arası yasalar da… Cumhuriyetçi ya da Demokrat olsa da ABD’li Başkanlar, onlar yalnızca ve yalnızca; “Ne Yapabilirim ?” sorusuyla yola çıkarlar… Nasıl ki değişmeyen, değişimin kendisiyse, ABD’li Başkanlar için de değişmeyen tek sorudur “ Ne Yapabilirim ?” sorusu…
Ki onlar bizlere zorla belletmeye çalışsalar ve bellememek için bizler olabildiğince dirensek de; yaşadığımız yüzyıl için en önemli kavramdır şu küreselleşme…Ulusalcılık mı?... Aman ne demode…

Çok direnirseniz; bunlar Ergenekoncu'dur diyerek nicelerini koymadılar mı kafese ?… Ardından da; merdivenlerden bir tekme, işinizi bitirirler tek nefese… Oysa Amerikalılar için ille de tek bir soruya yanıt aramak önemlidir; “NE YAPABİLİRİM ?... Ülkem için, ulusum için NE YAPABİLİRİM ?...” sorusuna…


Kendilerini Türkiye’nin zencisi sayanlar, pek mutlanmışlardı ve de umutlanmışlardı siyahi bir adam ve de yanında katana beygiri popolu bir siyahi madamla BUSH’a, “kışt” deyip iktidar olduğunda…Oysa BUSH, puştluğunu alıp gitmedi, kendi gitse de ABD dış politikalarının değişmezliğinin gereği puştluk ilelebet Amerikan yönetiminde iktidar… Ve Güneydoğu’da “Türk kimliğinin dışında arayışları olan ve bir kaç yıl öncesinde Vikingler’le akrabalığı söylenceleri bile ortalıkta dolaşan” ve de OBAMA ABD’de yönetime geldi diye davullar çalıp, halay çeken bir kısım halkın ülkesindeki yurttaşlar de dediler?...
“ Adın olsa da Hüsso…
Elini öpse de Hasso…
Ah OBAMA, OBAMA…
Ateş düşürdün obama….”

Çünkü hendekler kazıldıkça, kan döküldü yaşadıkları topraklarda...
Sonuç olarak rengi/ırkı, düşüncesi/görüşü değişse de, değiştirmedi Obama da ABD’nin dış politikasını ve “Ülkem için, ulusum için NE YAPABİLİRİM ?” sorusuna yanıt arayışlarını daha önceki Amerikan Başkanları gibi…
Ki Obama ülkemize geldiğinde sanal ortamda türlü,çeşitli söylenceler yayılmışdı OBAMA’nın geliş nedenine ilişkin… BOR’umuzu alıp, içimizi kor gibi yakacakmış dendi en çok… Kurumsal, hükümetsel söylemlere göre ise; “Medeniyetler İttifakı” için gelmişdi Türkiye'ye  bu siyahi ve de “Ne Yapabilirim ?” sorusu başkanlık yemininde saklı Obama adlı siyasi kimlik... Ne yazık ki o gelip, gittikden sonra nedense daha da artdı ayrışma; Tükçü, Kürtçü yetmedi, bir de dinsiz, dinci/kinci bağlamında...Çünkü böylesi bölünmeleri gerektiriyordu Amerikanın çıkarları Ortadoğu topraklarında...


Bundan çok yıllar öncesinde, 20 Ocak 1961’de yaptığı bir konuşmasında şu sözleri söylemişdi yine bir Demokrat olan eski Amerikan başkanlarından J.F. KENNEDY:
- My fellow Americans, ask not what your country can do for you. Ask what you can do for your country…
Türkçesi’yle sevgili dostlar, demişdi ki ünlü KENNEDY:
- Sevgili Amerikalılar; ülkem benim için ne yapabilir diye değil, ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun…


Gerçek Amerikan düşüncesi, bizim onları algıladığımızdan ne denli başka değil mi?…

Fırsatlar ülkesi olarak tanımlanan bu ülkede, bir başkanın sözleriyle, Amerikalılar’ın ülkelerine gerçek bakışı… Ve bizlerin “fırsatlar ülkesi” tanımının altında, ne tür düzenlerle, düzmecelerle, aldatmacalarla paralar kazanılıp; devlete, ulusa nasıl zarar verilip, bencilliklerini doyurduklarını, kendilerini kalkındırmayı amaçladıklarını sanışımız… Oysa gerçek Amerikan düşüncesi; devletin bireyler için ne yaptığından önce, bireylerin devlet için ne yaptığının öneminin vurgulandığı bir ülke, bir ulus…
Devletten hizmet bekleyenlerin, bu hizmetlerin bedeli olan vergisini peşin, peşin ödemelerinin önemi… Üstelik Dünya’nın her yöresinden göç etmiş, eskilerin deyimiyle “yetmişikibuçuk millet”den insanın oluşturduğu bir ulusun aynı ereği paylaşmaları, aynı amacı ilke edinmeleri… Sonuçta da; “Amerikan Rüyası” denilen bir düşün peşine düşmeleri…

Bizlere gelince, Anadolu geleneğimizden gelen paylaşımcı, hoşgörülü toplumsal yapımız savıyla sözde ulusçuluğumuz, sözde devletçiliğimiz (Ergenekoncu yaftası yapıştırılma korkusu yayılmadan öncesinde de değişmiyordu durum)… Gerçekteyse; Batı toplumlarından önde giden bireyciliğimiz, bencilliğimizi nalıncı keseri gibi hep kendimize yontuşumuz…
Düşünün bir kez; bugün ülkemizde kaç kişi “Bugün ülkem için ne yapabilirim ?” sorusunu doğrudan ve de dürüstçe kendine yöneltebilir ?...Oranı yüksek bir yüzde ile olumlu bir yanıt verebileceğinizi hiç sanmıyorum…Çünkü bizler Osmanlı’dan bugünlere taşıdığımız “Devlet Baba bizi düşünür, düşünmelidir” anlayışından uzaklaşmış değiliz ki “Bugün ülkem için ne yapabilirim ?” sorusuna yanıt arayarak güne başlayabilelim…


Tartışmaya gerek yoktur ki günümüzde bu soruyu soramayan ulusların;küresel alanda, vahşi kapitalizmin koşullarında  liberal ekonomi politikalarını izleme, kalkınmış ülke düşleri görme hakları olamaz. Örneğin; “Bugün çalışma saatlerini gerçekten de üretken bir biçimde geçireceğim, iş verimimi arttıracağım” sözünü vererek güne başlayan kaç kişi tanıyorsunuz ya da kaç kişiden; “Bugün devlete ödemekle yükümlü olduğum verginin son kuruşunu bile ödemiş olmanın huzur ve kıvancı içindeyim” sözlerini duyuyorsunuz ?...Tersine pek çok kişi, devletten önce kendi bencilliklerini, çıkarlarını, kişisel yararlarını doyurmanın/sağlamanın mutluluğu içinde gece yatağına giriyor (DEVLET'i yönetenler için de geçerlidir bu sorumuz)?.... Buna karşın yine de Batılı ülkelerle yarışabilme düşleri görüyorlar; üstelik de DEVLET'i başkalarına devretme ilkeleriyle, DEVLET'in kaynaklarını düşmanlarına satarak  ve bedellerini de ceplerine atarak ...


Yaşamak çok güzel, yaşam çok kısa… Şu Dünya’dan gelip, geçeceğiz… Kuşkusuz çoğumuzun amacı, iyi yaşamak, iyi işler yapmak, dolayısıyla ardımızdan da iyi izler bırakmaktır. Bunları gerçekleştirebilirsek; ancak o koşullarda yarınlara güvenle bakabiliriz…
Önemli olan bir ülkede yaşanan bireysel mutluluklar değil, kitlesel mutluluklardır. Bu düzeyde mutluluğa ulaşabilmek için de; gelişmiş ülkelerdeki ussal örneklerden, onların deneyimlerinden yararlanmasını bilmeliyiz. Dolayısıyla daha iyi yarınlar için; “Bugün ülkem için ne yapabilirim ?” sorusuyla güne başlamayı alışkanlık edinmeliyiz ki bizlerin de “Bugün ülkem için ne yapabilirim?” sorusuyla ülkemizi yöneten siyasetçileri de seçme, denetleme, eleştirme, onlara hesap sorma hakkımız olabilsin… Yoksa dış siyasetimize ilişkin olaylarda, sorunlarda;ONE MINUTE içerikli  Çerkes çıkması yapıp ardından daha da çok ödün veren bir siyaset izleyen siyasal egemenlere mahkum olmaktan kurtulamayız.


Geçmişin KENNEDY’si bir yana dünün BUSH’unun yaptıklarına bakarsak; o yine de ülkesinin, ulusunun çıkarları için Irak’daydı, Somali’deydi, Afganistan’daydı… Bizler kış aylarında ülkemizde; “küresel ısınma” karşıtlığımızla, lahana gibi kat, kat giysilerle donanıp, az yakıt kullanmayı amaçlayarak enerji tasarrufuna giderken, ABD’de kaloriferler öylesine yakılmakta ki -25 derecelik soğukta bile, Amerikalılar evlerinde yazlık giysilerle yaşamakta… Bunu sağlamak için de ne yapmalı?... Petrol için savaşmalı, Dünya’nın neresinde PETROL olursa o topraklarda “barış, demokrasi masalları” söyleyerek (ki geçmişte de İncil aracılığıyla Cennet’i vaad ederek Afrikalılar’ın, Güney Amerikalılar’ın, Uzak Doğulular’ın doğal kaynakları çalınmıştı) petrolu aşırmalı…


Daha düne değin, BUSH ve ideologları; küreselleşme bağlamında bizlere alt-üst kimlik bildirimlerinde bulunurken, Amerikan pasaportu taşıma hakkını elde edenlere yeminler ettirilmekte AMERİKA’ya ve AMERİKAN kimliğine hizmet uğruna…Bizlereyse; “ulus devlet”ten ve “ulusal kimlik”ten geri dönme aşıları yapılmakta, ulusal kimliğinden dönmeyenlerin, "ülkesine, ulusuna ihanet aşısı" tutmayanların tatlı aşına, kan katılmakta…
"Ülkem için ne yapabilirim?" sorusuyla görev yapan 21. yüzyıl Amerikan Başkanları  ve ideologlarının öğrencisi ve de işbirlikçisi sözde aydınlarımız aracılığıyla; “Vatan-Millet-Sakarya” söylemleri alay konusu, aşağılanma konusu yapılmakta/yaptırılmakta, Orta Asya’dan beri var olan TÜRK kimliği ve TÜRK TARİH BİLİNCİ önce kitaplardan, daha sonra da ulusal bellekten silinmekte, buna karşın henüz 300 yıllık bir geçmişi bile olmayan ABD için “tarih” yazılmakta, “tarih bilincini güçlendirmek” amacıyla dernekler oluşturulmakta, “Aloma’yı unutma !...” deyişi, her Amerikan filminde kullanılmaktadır…

Ülkeye egemen olan partiler değişse de, değişmeyen değişimin kendisidir söylemindeki “değişim” sözcüğü gibi, değişmeyen ve de yalnızca ABD’nin ülkesel ve ulusal çıkarlarına hizmet eden dış siyaset izlencesiyle ve bu anlamda ettiği yeminin özünde saklı “NE YAPABİLİRİM ?” sorusuyla iktidara gelen Amerikan Başkanları'nın sonuncusu TRUMP da biliniz ki acemice saçmalasa da öncelikle ülkesini düşünecekdir, Amerikan çıkarlarını düşünmektedir ve seçmenine söz verdiği gibi AMERİKA'yı yeniden büyük yapacakdır.

Ve bizimkiler...

Amerikan Başkanları'na özenen/öykünen/başkancılık düzenine geçmek isteyen bizimkiler ise; kurulu Devlet düzenini yok saymak, yozlaştırmak,yıkmak için söylem ve eylemlerde bulunmakdan başka bir beceri-sizlik, bir başarı-sızlık göstermeyeceklerdir.Bunun son örneğinde olduğu gibi... AKBABALAR'ın parti meclis üyesi Ayhan OĞ(L)AN efendinin dediği gibi:

-Yeni bir devlet kuruyoruz. Kurucusu da Tayyip Erdoğan!...

Yunan, adaları kapmış; egemenler tıssss...

Prostatlı bir moruk uzaktan kumandayla ülkeyi işgale kalkışmış...

Ama AKBABALAR 15/7 doğumlu bir devlet kurmaktaymış; kurucu babaları da Saint Tayyip Efendi imiş...

Ya devletçi geçinen kurtbaş Devlet buna ne demiş ?...Ondan da çıkan ses;tısss...

PKK yetmedi, şimdi de sarıklı erkan-ı harp; devlet kuracakmış,öyle mi?...
Bu ülke siz parçalayın diye;şehid kanlarıyla sulanmadı imam efendiler!...

Bu sözlerin kamusal alanda tartışmaları sürerken;yine Van'da konuşuyordu Saint Tayyip Efendi:

-Bakanlar, parti sözcüsü, üst bürokratlar hepsi Kürt...
Ve Selma soruyordu:

-Türkün yurdunda, nerede Türk?...

Kıssadan hisse...Bir Amerikan Başkanları'na bakınız, bir de bizim başkan özentilerine...

Ve gülünüz bi'yerlerinizle...

 

 

Pazartesi, 07 Ağustos 2017 11:27

İçmek

İçmek

Ne her akşam içerim, ne de her akşam içeni hor görürüm; yeter ki sağlıksızlığa sürüklenmesin beyni ve bedeni…Ne yazık ki dört kitaba da inanan dedeni/dedemi saymazdan gelip de saldırırsan rakılı, şaraplı soframa; hoşgörü göstermem ben de senin softana… Ki o dört kitaba da inanan Müslüman’ın dedesi; değildi ki yalnızca Osmanlının efesi…Kımızla çıktı yola; Hıristiyan olanı şarapla vaftiz edildi, İsa’nın kanıdır deyip, gün geldi kederle, gün geldi keyifle içti şu üzümün suyunu…Yine de değiştirmedi huyunu ?...Sevdi, saydı, korudu, kolladı; budununu, ulusunu, milletini… Bektaşi sofralarında mey içerek; genişletdi İslam’a inananın sayısını…“Bunu da Tanrı yaratmış” diyerek kırmadı gönülden; hiç kimsenin amcasını, dayısını Osmanlı’ya devşirirken…
Bu nedenledir ki ben, öğrendiğim gibi dört kitaba da inanan dedemden; kesinlikle bakınmam “Bu bekri, bu ayyaş,bu alkolik, bu serkeş, bu sarhoş” diye çevreme…Yalnızca kaygılanırım insanların beden ve akıl sağlığındaki olumsuzluğa kayıp giden evrime ve de “demokrasi” aldatmacasıyla çelme takılmak istenmesine ATATÜRK’den kalan onca devrime…Nasıl da usanmazca ve utanmazca zorlanmaktayız, karanlığa doğru bir çevrime diye yalnızca kaygılanırım…

Neşe için, kutlamalar için İÇMEK; insanlık tarihinde bir gelenek…İnsanlık tarihinde ve de giderek arabeskleşen göreneğinde, törende; ”Vay bana vurdu yine bir sille şu kahpe felek” diye şişenin dibine vurmak da var… Var da; şarapla hasbıhal eylemekte, gökten inen dört kitabın kutsal dini…Nedir bu softaların kini; rakıya, şaraba ?...Kutsanmıyor mu şarapla İsa’nın yolundan gidenler ?...
Soyun öğrenmeden önce İslam’ı; içmiyor muydu sanki dedenler şarabı ?... Tanıyınca Arabı; kesildiniz başımıza softa…Buyruk vermeye de kalktınız:
-Rakısız, şarapsız kurulacak bundan böyle her sofra !…
Ey cemaat-i Müslimin, yanacaksan benim yerime Cehennem’de; karış şarabıma, rakıma…Yoook amellerimden dolayı ben bizzatihi düşeceksem Cehennem çukuruna; sana ne gam, sen ne kaygılanıyorsun kaç arşın olacaktır diye düşeceğim rakıma ?...


Belki darb-ı mesel, belki gerçek “amma ve de lakin; ateş olmayan yerden çıkmazmış duman, yalan olsaydı anlatmazdı tarihçi deden” bilindiği gibi; IV.Murat bile Bektaşi dergahına girdiğinde tebdil-i kıyafet, çekmedi mi onlarla rakılı, şaraplı bir ziyafet?...
Bektaşi uğradı mı onun hışmına, dönüştü mü onun can düşmanı hasmına ?...
Nedir bu senin kopardığın kıyamet ?...

Neden içmek?...
İçmek; başkaldırının bahanesi...İşin içindeki iş; rakı mı yoksa ayran mı?...Ayran içme zorlaması ve ulusal bayramları yasaklama safsatası...Bir de yetmezmiş gibi başladı 15 Temmuz sonrasında kurulmuş ve de kurucusu da Saint Tayyip Efendileri olan yeni bir devlet tantanası...
Bütün bu aymazlıklar yaşanırken;neden başlamaz bu halkın tafrası...İşte onu hiç anlayamıyorum...Hayırlara vesile...Bu vesile ile inadına rakılar, şaraplar kadehlere döküle...Diller söküle; en küfürbaz makamlardan...Ve ardından idam diye sokaklara çıkanlara;güzel bir sopa çekile "yora, yora Allah sizlere vere" duaları eşliğinde... Ve dahi Hukuk dilini yutmuş olduğuna göre; bu hadsizlere " kutsal deve sidiğidir" diyerek, rakı-şarap içirtile...Amen!...

Cuma, 04 Ağustos 2017 11:37

Yazarlar Gelip Geçerken Didim'den

Yazarlar Gelip Geçerken Didim'den





Sarayda doğmadım ama gecekonduda da değil…

Ya bozkır nedir ?...

Yalnızca Coğrafya derslerinden öğrendiğim bir kavram

Üstelik adım ne Kardelen, ne Jeyan

Babamın adı da değil Hristo ya da Avram

Bu koşullarda benim anlatacak, açıklayacak ya da ağlanacak neyim olabilir ki be (m)adam?...Ancak böyle saçmalayabilirim…



Marlon Brando deyince; dilimin ucuna Naylon Branda geliveriyor.

Bilemiyorum, her nedense ?...Sanırım naylon yazarlar ve kitapları gelip geçerken gözlerimizin önünden okuma aşkımız da dumura uğruyor.



Ve kitaplar yazılıyor…Her gün yenileri düşüyor piyasaya…Banal, ucuz, sıradan, alt kültüre özgü, sokak dili/sokakça…

Ama önemli değil bütün bunların ekonomik meta olarak değeri kaç akça ?...Üstelik okuyucu kitlesinin anlayışı, algısı kaç megabyte?...





Yazsam hayatım roman olur derdi; her Türk yurtdaşı geçmişte…Dudak büker, küçümserdi okuru da, yazarı da onları…Oysa son yıllarda hiç de başka olmadı onların söylemlerinden ünlülerimizin sonları…Ve ünlülerimizin her birinin en mahrem/gizli/hazlı ve hızlı yaşamlarını, evliliklerini, boşanmalarını…Özellikle de yakalandıkları sayrılıklarla savaşımlarını okuyoruz…Kuşkusuz yazdıkları için okuyoruz…

Ve o dudak büküp, küçümsedikleri, feleğin çemberinden geçmiş, yaralı yüreklerin; yalnızca sıradan bir halk insanı olmaktan başka ayrıcalıkları, özellikleri olmadığından alay konusu edilmelerini içim acıyarak yadırgıyorum…Nedendir böyle içinde yazma hevesi olanları baştan engellemek, önlemek, en başından onların yolunu kesmek?…Ne olur sanki hayatı romansa ve o da yazsa, onun için de bundan böyle yaşam hep yaz olsa ve yazmak olsa?…

Nasılsa eninde, sonunda siz yazarlar da yazmıyor musunuz yaşam öykülerinizi ve koymuyor musunuz önümüze “roman” diye ?... İşte Ayşe Kulin’in Dürbününden Kırk Yılı…Ve Mine Kırıkkanat’ın o can yakıcı sayrılığının, kanserle ölüm dansının kitabı…Ve daha niceleri; gündüzleri, geceleri…Onların yaşamlarına ilişkin bilmediğimiz ne kaldı ?...

Ola ki sokaktan geçen sıradan bir ölümlü derse ki “yazsam hayatım roman olur”…Yok olmaz; kesinlikle olmaz…Bu söylem çok ünlü sayın yazar bayları, bayanları gerçekten de çok bayar…

Oysa herkesin dönüp, dolaşıp geldiği yer aynı kürkçü dükkanı; ha başında, ha sonunda…

Ne var bunda ?...Ne olur eleştirme şu yazma meraklısını, kalmasın hevesi kursağında…Andy Warholl’un 15 dakikalık ünlüsü gibi, o da bir kitaplık ünlü olsa; çok mu şu ölümlü dünyada ?...



Bugünlerde Didim'de yazarlar ve yazdıkları; okurlarla buluşuyor...

Kitapseverler mutlu...Yazarlar umutlu...

Ve isterim ki bizler de Kitaplarla Dünya'yı gezelim; düşlerimizle dolu, dolu...





Nazım’ın dizelerinden, kadın dergilerine

Filozoflar Ansiklopedisi’nden, Ortak Geleceğimiz’e

Kimlerle dostluk kurmuyorum ki

Tükenip, yiten zamanla dalaşırken

Kitaplarımla sessizce Dünya’yı dolaşırken…

Sayfalarda gözlerim tümce, tümce

Birden dokunurum Kızılderili’nin tüyüne

Binerim doru tayına

Konuk olurum bozkırdaki çadırına…



Bazen şöyle uzanıp da Kuzey’e doğru

Altı ayın karanlığındaki Kutuplar’a

Anadolum’un çayda çırasının kandilini

Çevresine oyasının işlendiği mendilini

Küçük Eskimo kızına armağan bırakırım…

Kuzey’den, Sibirya’dan aşağılara

Buzda kayan kızaklarla yol alırken

Bir an soluklanırım Kafkaslar’da

Dans ederim yakışıklı Kazaklar’la…

Parmak uçlarımda uçarken peri kızı gibi

Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre, Mevlana adına

Her nedenli Hindular değer vermese de kadına

Sakınmam onlardan merhabamı…

İpekyolu’na götürür beni;

çok büyümesin diye

Çinli kızın demirden ayakkabılarındaki

sızlayan ayaklarım…

Dut yapraklarında ipeğin kozası

Marco Polo’nun serüvenlerini sayıklarım…

İrili, ufaklı adalardan yüze, yürüye

Gelibolulular’ın sevgilerini

Kangurular ülkesine taşırım

Oradan bir korsan gemisiyle

Macellan’ın Boğazı’na ulaşırım

Ayak basarım gizemler anakarasına

Kara Adam’ın Afrikası’na…

Bir safari gecesinde

Beyaz filin üstünde

Pigmeler’in büyüsüne kapılırım…

Nil’de bir sandal süzülürken

Kleopatra olurum en dizginlenemez hırsımla

Sezar’la, Antonius arasında dolaşırım hışımla…

Develerle aşarım Arap Yarımadası’ndaki çölleri

Kutsal da olsa hurması, zemzem suyu

Özlemimde Anadolum’un gülleri, bülbülleri

Burnumda mis gibi tarhananın kokusu

Tabanımda nakış, nakış kiliminin dokusu

Damağımda soğutulmuş ayranın tadı

Sevince doğayı ve doğanı

Soframda zeytinle, bir baş soğanı

Katık ederim ekmeğime

Kuşkusuz olmaz insanın kötüsü diye, diye

Kulağımda Pir Sultan’ın deyişi, Yunus’un nefesi

Ne Kazak, ne Sezar, ne Antonius

Yanımda ille de Anadolumun Efesi,

Gözlerim kitaplarımın arasında

Umutlarım barış dolu baharlarda

Ben Türkiyem’de mutlu yaşarım…



Değerli okurlar;Yazarlar Festivali Didim'in değerine değer katan bir oluşumdur...Didimliler'e sunulmuş bir armağandır.



Ve okumak da;insanın benliğini,kişiliğini varsıllaştırır. Kişinin kendini inşa etme, yapılandırma, geliştirme sürecinde KİTAP; en birincil katkıda bulunan, olumlu işlev gören bir araçdır.



Kentimize konuk olan yazarlara ve yazdıklarına; hoşgeldin demek, onların kitaplarını edinerek içten bir teşekkür etmek tüm kitapseverlere çok iyi gelecek, mutluluk verecekdir.



Gerçek anlamda bir insanı var eden, varsıl eden; konutları, yatları, banknot dolu cüzdanları değil, odalar dolusu kitaplarıdır.



Nitelikli kitaplardan size ulaşan aydınlığınız bol olsun.İyi okumalar Sevgili Didimliler...

 

 

Perşembe, 03 Ağustos 2017 12:27

Didim'de Yaşarken

Didim'de Yaşarken

Didimli oluşumuz 8 Eylül'de birinci yılını dolduracak...

İlk gelişimiz 2015 yazında oldu; altı aylık bir dönem için...Yaşadık, gördük, gezdik, bu şirin ilçeyi çok sevdik...2016 yılının Eylül ayında da Didimli olduk...

Havası güzel, doğası güzel, denizi temiz, meyve ve sebzeleri semiz...Ama yaşadıkça gördük ki yerlisi kentine çok özensiz...O güzelim tarım topraklarını, zeytin bağlarını talan ettiriyor acımasız ellere... Didim topraklarına yönelik talan bu hızla sürerse; Didim yaşanılır bir kent olmakdan çıkar, sürdürülebilir tarım ve turizm bağlamında özelliklerini yitirir. Kalkınma yerine süründürür halkını; aman birazcık özen!...

İlk geldiğimizde, Akköylü kadınların pazarını gördüğümüzde öylesine övgüye değer bulmuş ve yürekden desteklemişdik...Kent pazarında daha ucuz satışlar olmasına karşın, hep bu pazarı yeğlemişdik...Yeter ki köylüye destek olalım, onların kalkınmasında, kazanmasında, tarımsal üretimlerinin sürdürülebilmesinde bizim da katkımız olsun, payımız olsun, desteğimiz olsun...Ama bu yıl pazar kurulduğunda gördük ki bizim destek verdiğimiz köylü, kendini kösteklemekde, bindiği dalı kesmekde... Kent pazarına göre oldukça yüksek ederli mal satışlarıyla, giderek alıcı sayılarını yitirmekteler...Artık köylü pazarının önünde duran araç sayısı çok, çok az...

Kimi gün hiç satış yapmadan tezgahını  kapatan kadınlar varmış ne yazık ki ama amiyane deyişle bu kadar kazık da kimse yemek istemezse...Hiç yakınmayacaklar, sorunları nedeniyle suçlu acaba kim diye çevrelerine bakınmayacaklar. Bilmelidirler ki tarım topraklarını yap-satçılara verdikçe de gelecekde çok daha sıkıntılı, zor günler yaşayacaklar... Çünkü üretim yapacakları toprakları kalmadıkça, toptancı hallerinden aldıkları ürünlerle, alıcıları ne kadar aldatabilirler ki?...

Burada yerleşik düzene geçen biz gibiler de, yalnızca dinlence amacıyla geçici bir süre için gelenler de; kuşkusuz büyük kentlerde satılan ürünleri değil, köylünün organik olmasa da, doğal koşullarda yetiştirdiği ürünleri yeğliyoruz. Ama köylü "kurnaz" ön ekini alabileceği davranışlara girerse...Bilinmelidir ki işte o zaman köylü;kaybeden olur, gerçek kaybeden...

Sürdürülebilir yapılaşma, toprak kirlenmesi, tarım alanlarının yok edilmesi değil; sürdürülebilir tarım köylünün geleceğinin güvencesidir. Çünkü bugün ne yerleşik konumda Didim'e gelenler, ne de gezgin olarak belli sürelerde kalanlar büyük kentlerdeki marketlerde paketlenmiş ürünlere değil, toprak kokan doğal ürünlere ulaşmak istiyor. Kentlerdeki hormonlu, gdo'lu ürünleri istiyor olsaydı; Didim gibi doğal özelliklerini ve güzelliklerini bütünüyle yitirmemiş bir yöreye hiç gelir miydi bunca halk?...

Kuşkusuz kısa yoldan paraya ulaşmak, birden varsıl olmak amacıyla tarım topraklarının talan edilmesi, tozumaya, erozyona uğraması, çimento-beton-çelik üçlemesiyle kirletilmesi; uzun dönemde Didim'e yoksulluk getirecekdir. Bu sonun yaşanmaması için  yalnızca köylüye değil, kentde yaşayan tüm aktörlere çok büyük işler düşmektedir ki özellikle de yerel yönetimlere...Tarımsal alanların, zeytin bağlarının, otlakların; yapılaşmaya açılmaması için imar planları yaparken sorumlu,geleceğe düşünen, doğal varlıklara saygılı olması çok  önemlidir ve gereklidir.

Gündemde baskın/erken bir yerel seçim olacağı varsayılırsa yerel yöneticiler; yolları yeniden, yeniden yapmakla oy kazanma kolaycılığındans, tarım topraklarını korumaya, Didim'in doğal, tarihi, kültürel değerlerini yaşatmaya yönelik planlar yapmalı ve bu yönde ussal kararlar almalıdır.

Ve Bafa Gölü; Didim ve Milas ilçelerinin paylaşımdaki doğal bir kaynak...

Doğa öylesine güzel ki burada; isterdim bu güzelliklerin sonsuza dek korunmasını, kalmasını...
Koruma altında olsa da göl; sulak alanlara ilişkin Ramsar Sözleşmesi bağlamında...
Ne yazık ki parselasyon başlamış gölün yamaçlarında...
Emlakçıların tabelaları asılmış adım başına...
Ve akyandaşlar, candaşlar pek yakında keyif süreceklermiş "şimdilik" bakir sayılan bu gölün çevresinde...

Yazık ki, çok yazık...

Oysa Bafa'nın paydaşları, Didim ve Milas halkı; birlikte, elele verseler...Gölümüzün doğal yapısı bozulmasın deseler...Burada başlayacak yapılaşmaya karşı çıksalar...İyi olmaz mı?...



Ne demiş bizden öncekiler?...Zararın neresinden dönülürse; kardır...

Doğuşdan değilsse de sonradan olma bir Didimli olarak benden söylemesi...

 

 


1972'de izlemiştim Jane FONDA'nın ATLARI DA VURURLAR filmini İstanbul sinemalarında...


Oldukça etkilenmiştim aynı adlı bir romandan uyarlanmış bu filmden... Ama yine de tam olarak anlayamamıştım o günlerde; Amerikanca yaşamda insanın böylesi bir parasal tuzakla, duygusal sömürülüş öyküsünü...Her ne kadar görsem de yansıda insan üzen bir düzeni... İşin gerçeği çok yabancıydık o günlerde; böylesi kirli oyunlara ve umutsuz insanlara tuzak kuran kurnazlara...
Filmin öyküsüne göre; sabahlara kadar aç-susuz durmaksızın dans etme koşuluyla ulaşılacaktı ödüle... Dayanamayanlar yarışma dışı kalacaktı...İşte filmin adı da at yarışlarında bacağı kırıldığında, tek kurşunla vurulup, yalnızca yarışma dışı değil, yaşam dışı da kalan atların yazgısına göndermede bulunuyordu bu acımasızca yarışma koşuluyla...
Ve yarışma dışı kalanlar; umutları yitmiş, benlikleri hırpalanmış olarak bir bakıma tek kurşunla vurulan atlara dönüşüyorlardı.
Bizler henüz o günlerde bir türlü yorumlayamıyorduk, algılayamıyorduk Amerikan toplumuna özgü bu varoluş savaşımını ya da insanların koyun gibi güdüle, güdüle nasıl da düzenin dişli çarkları arasında ezildiğini, sömürüldüğünü, insanlığını yitirmesi için, toplumun iyice kirlenmesi için bu oyunların hazırlandığını kavrayamıyorduk... Ve sürekli kapitalizmin acımasızlığını vurgulayarak, komünizminse sanki insanı kutsadığına ilişkin tartışmalar yapıyorduk uykusuz geceler boyunca... Yine de filmde;sabaha dek dayanamayanlar yarışma dışı kaldıkça, at yarışlarında bacağı kırılan atların tek kurşunla vurulup yarışma ve yaşam dışı kalmasına benzer bir yazgıyı neden yaşamak zorunda olduklarınaysa hiç, ama hiç anlam veremiyorduk yetmişli yıllarda...
Yıllar sonrasında öğrendik; 12 Eylül 1980 sonrasında, toplumsal kirlenme bağlamında atılan tohumlar boy verdikçe, zehirli sarmaşıklar her yanımızı sardıkça, bizim de insanımız düzenin dişli çarklarına takılıp ezildikçe, öğütüldükçe ve giderek de değerlerini, benliğini, kimliğini yitirdikçe sömürü düzeninin işleyişinin kolaylığı için atların vurulması gerektiğini...BBG evleriyle başlayan ve kaynana adaylarının, gelin adaylarını haşlayan programlar, gençlere yönelik evlilik yarışmaları yansıda "atların vurulması" ve yansıda yaşananların, yaşamlara olumsuz yansımadı gerçek yaşamda da "atların vurulması" gerçekleşti ülkemiz genelinde de...
Böylece televizyon yansılarında bir çeşit kanlı arenalar kuruldu; aslanların önüne atılan gladyatörler gibi, genç kızlar, erkekler atıldı juri üyesi maskeli aslanların, kaplanların, çakalların önüne...Ve yalnızlığına bir yaşam yoldaşı arayan yaşlı kadınlar ve erkekler de "evlilik programı" kılıflı yarışlarda; kandırıldılar, "sen yılkı atı değilsin" sözleriyle oyuna çağrıldılar, ama bu yılkı atlarını da vurdular, vuruyorlar...
Artık media (ki bir zamanlar demokrasilerde "yasama-yürütme-yargı"nın yanında 4.erk olarak tanımlanan oluşum); demokrasi kaygısıyla değil,öncelikle kapitalizme saygısıyla eylemde bulunmaya, ("izlenme oranı /rating" denilen media kuruluşları arasındaki "atların vurulması" olayı) uğruna, bizden öncekilerin "artık bunlardan sabun bile olmaz, bunlar tabutluk" diye tanımladıkları dedeleri ve nineleri de yarıştırmaya başladılar.
Üç kuruş para kazanma uğruna; kişiliğine, kimliğine yapılan saldırılara susan kadınlar, erkekler...Yaşamları teşhir edilen, gelecekleri tehdit edilen, yarınları karartılan, yarışma dışı kalınca da vurulan atlar...Ne yazık ki artık bizim ülkemizde de atları vuruyorlar tek kurşunla, acımasızca, rating canavarını beslemek için...Ve yine ne yazık ki bu yaşanan olumsuzlukların ayırdında olmayan atlar sıra, sıra beklemekteler; yarışa katılmak için..

*Ve Osmanlılık...
Sözüm ona herkes Osmanlı sevdalısı, herkes Osmanlı Devleti’ni diriltme heveslisi… Osmanlı derken de tutturmuşlar bir yol Arabistan güzergahlı ve onlara göre sanki en iyi döl de Arap…Oysa Arap dediğin; Osmanlı sarayında ya bir halayık ya da bir harem ağası…Ne zaman Osmanlı’da muteber sayılmış tebası?...
Bilmeden konuşurlar, atıp, tutarlar; takke, cüppe, sarık
Ve dahi ayakta olunca çarık; Osmanlı oldum sanırlar…
Osmanlılık dediğin; Rumeli sevdası…Osmanlılık dediğin; yürekte merhamet edası…Osmanlılık dediğin; kahramanlık türküsü…Osmanlılık dediğin; Anadolu yaylasından, Vardar Ovası’na at yarıştırmak…Türkün ussallığıyla, Müslümanlık hoşgörüsünü; üç anakarada barıştırmak…
Bugün var mı gerçekten de Osmanlı’yı anlayan?...
Ve de kim kaldı, kim Osmanlı’yı gerçekten tanıyan?...
Bugün Osmanlı dediğin; koskocaman bir tarih
Dön, bak geriye, o tarihi oku; yaşananlardan ders almak için!...
Osmanlı, Osmanlı derken; elde kalan ülke gidecek…
Yedi düvel pusuda; Osmanlı hesapları üzerinden ülkeyi bölecek…
Osmanlılık yaşandı, bitti, geçti o dönem...
Sen var olmak için öncelikle ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ’ne
Ve O’nun SÖYLEV’ine dayan!...
Ve de NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE söylemini savunarak
Ulusumuzun birleştirici kalkanı olmaya bak!...

BE HEY ÖLÜYÜ DİRİLTMEYE HEVES EDEN OSMANLI SEVDALISI; BİR ÇİFT SÖZ EDEYİM SANA CANLI, CANLI !...
OSMANLILIK DEMEK; YALNIZCA OSMANLICA DEMEK DEĞİLDİR...
CELALİ İSYANLARI İLE BİRAZCIK KANLICA BİR GEÇMİŞ DEMEKTİR...
OLA Kİ GERİYE DÖNECEKSE TEBAAN AK-ÜMMET VE DAHİ ARDINDAN GELEN CÜMLE TARİKAT:
MEKTEB-İ İMAM HANELERDE GELMEMİŞ OLABİLİR DERSLERDE KARŞINA; BİLMEZSEN, BİLDİREYİM SANA BİR HAKİKAT...
PADİŞAH EFENDİLER BUNDAN BÖYLE OTURACAK OLURSA AZAMETLE TAHTLARA; BAHTLARINA DÜŞEBİLİR CELALİLER ELİYLE NİCE, NİCE TAHRİBAT...
DEVLET-İ ALİ OSMANİ DE AZ ÇEKMEDİ ŞU TÜRKMEN, YÖRÜK CELALİ'DEN...
CELALİ'Yİ BİTİRDİM DERKEN; YAKASINI SIYIRAMADI BURSA'DAKİ, AYDIN'DAKİ, MANİSA'DAKİ EFEDEN...
KUVVA-İ MİLLİYECİ MUSTAFA KEMAL'İN ASKERLERİ DE YETİŞTİ TEZ ELDEN; DAĞ BAŞLARINI ALAN DUMANLARI YÜREKLİCE DAĞITTI...

Selma ERDAL

 

 

Salı, 01 Ağustos 2017 12:05

Ümmet-i Tayyiban

Ümmet-i Tayyiban

Ulus devlet, ulus bilinci kavramlarını parça, pinçik etmek için;
döndüler ÜMMET kimliğine…Üstelik de küresel egemenlerin ekmeğine yağ sürercesine…
Çünkü küreselleşme kavramının önündeki en büyük engel; ULUS DEVLET ve ULUSAL KİMLİK olgularıdır.
İşte bu tehlikenin ayırdında olanlar ya da olup da bu ülkeyi yıkmak istedikleri için dinci maskesiyle; yavaş, yavaş bu ülkenin değerlerine fiske vuranlar sarıldılar yine ÜMMET söylemine, ÜMMETÇİLİK kavramına…
Bakın şöyle bir çevrenize, kulak verin yayılan seslere; her yerde ÜMMET sözü duyulmakta…
Tarih tekerrürden ibarettir bağlamında, tıpkı Kurtuluş Savaşı sırasında, sünnetsiz, sözde hocalar nasıl savaşmışlardı Mustafa Kemal’li Kuvva-i Milliye ile…
Bugün de ÜMMETÇİLİK virus gibi yayılmakta toplumsal yaşamın her alanında…

Bilindiği gibi 23 Nisan’ın bu ülke için, bu ulus için anlamı; ULUSAL EGEMENLİK kavramının, ULUS kimliğinin, ULUS bilincinin bu topluma verilişinin günü, en önemlisi de ULUS DEVLETİMİZ’in temelinin atıldığı bir gün oluşudur.

Yine çok iyi bilindiği gibi bu anlamlı günü; toplumsal bilinçten silmek, halkın değerlerini tozumaya, yozlaştırmaya uğratmak için de ÜMMETÇİLER iş başındalar.En az PKK bölücüleri gibi; bu ülkenin değerlerini dinamitlemek için uğraşmaktadırlar.
Görün, duyun ey ulusum; ÜMMETÇİ düşmanların ülkeni yıkmak için savaşmaktadırlar!…

İşte her her şey ortada, apaçık, gün gibi ayan, beyan...
Ne yazık ki çizilmiş hat; dosdoğru karanlığadır bu gidişat…
Kemal’in ULUS kimliğinden, Tayyiban’ın ÜMMET ahalisine dönüşüyor toplum…
Ve işte Ümmet-i Tayyiban denilen bu ahali üzerine bir kaç söz desek; olur mu acep kabahat?…

HERKES AKP SEÇMENLERİ HAKKINDA PEK ÇOK ŞEY YAZIYOR, ÇİZİYOR…
ONLARIN TOPLUMSAL KATMANLAR BAĞLAMINDA, ÇOĞUNLUĞUNUN EN ALTTAKİLERDEN GELDİĞİNİ HİÇ DÜŞÜNMÜYOR, USUNA BİLE GETİRMİYOR KİMSECİKLER…
ANAYASAMIZ’DA YURTTAŞLARIN EŞİTLİĞİNE İLİŞKİN HÜKÜMLER YER ALSA DA, KİMİLERİ BU EŞİTLİKTEN YOKSUN BIRAKILMIŞSA, BIRAKILMIŞLIĞININ AYIRDINDA BİLE DEĞİLSE…
BİR BAŞKA DEYİŞLE; EĞİTİM HAKKINI KULLANMAMIŞSA, KULLANAMAMIŞSA, KULLANDIRILMAMIŞSA…
ÇOK SÖZE GEREK YOK; NE EĞİTİM NE ÖĞRETİM…NE İŞ YAŞAMI, NE SENDİKA, NE GREV, NE 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI…
İşte bu ahali...
DERNEK SÖZÜNÜ DUYDUĞUNDA; USUNA İLK ÖNCE KOMŞUNUN YAPTIĞI DÜĞÜN-DERNEK GELİYORSA…
ÜSTELİK O DÜĞÜN DE BİLE ŞÖYLE İKİ GÖBEK ATIP, EĞLENMEKTEN BİLE UTANIR, SIKILIR YETİŞTİRİLDİYSE…
DERNEKLEŞME, ÖRGÜTLENME, STK NEDİR; HİÇ BİLGİSİ YOKSA…
ÇEVRE GÖSTERİSİ, DÜNYA KADINLAR GÜNÜ, DÜNYA BARIŞ GÜNÜ DİYEREK; BAŞKALDIRAN BİR KİMLİKLE SOKAĞA HİÇ ÇIKMAMIŞSA…
EVDE BİLE SÖZ HAKKI YOKSA…
KURNAZLARIN OY DEPOSU İŞLEVİNİ GÖRDÜĞÜ ON BEŞ YIL BOYUNCA, ADAMDAN SAYILIP, NE OLDUM DELİSİ TAVIRLARIYLA ALANLARDA BOY GÖSTERİYORSA…
BIRAKIN ŞUNLARI MAKARAYA SARMAYI…
ÖYLE YA DA BÖYLE EN AZINDAN SİYASAL TOPLUMSALLAŞMAYI ÖĞRENİYORLAR DİYE BİRAZCIK DA PEMBE GÖZLÜKLERLE BAKIVERSENİZ YA…

ya da…

Ara sıra tutturdukça egemenler NÜKLEER SANTRAL diye…
Ve üredikçe bu topluluk durmaksızın çoğalarak, habire…

NÜKLEER SANTRALLAR NÜFUS PLANLAMASI İÇİN ELZEM…
DOĞURUN, DOĞURUN DEDİKÇE SULTAN…
BİR DE GDO’LULARLA BESLEYEMEZSEN…
CENAB-I ALLAH BAKANLIĞI’NA HAVALE BİLE ETMEDEN
SON KERTEDE LAZIMDIR BU SÜRÜYE;
NÜKLEER İÇERİKLİ BİR KATLİAM…

Dersem ya da dedim diye;
Kim bilir kimler saldırır; “sen insanlıktan nasiplenemedin mi?” sözleriyle bendenize?…

Yine de şu bir gerçek ki;
Siyasette akıl, mantık, tutarlılık olsaydı; günümüzün egemenlerine gelinceye kadar bu ülke daha neler gördü, neler yaşadı…Toplumsal yapımız vasatın egemenliğinde diye üzülürken, toplumsal kirlenme had safhada…
Daha önceleri ne toplum mühendisleri çıktı kamusal alana…
Bu halk ve artık belki de ümmet; bilimsel bilgiden yana ne zaman oldu ki ?…
Ne zaman; ussal kavramlara, değerlere beynini açtı ki ?…
Kolaycı, fırsatçı, uyuşuk tembel…
Biliniz ki ATATÜRK ironi yapmıştır TÜRK MİLLETİ ÇALIŞKANDIR…TÜRK MİLLETİ ZEKİDİR derken…

Son söz niyetine:
Ağızlarda bin türlü yalan…Eğer beynini, bilincini, dimağını açmazsan; yalanlara kanan da sensin, bu yalanlarla yanan da sensin be ey Ümmet-i Tayyiban!… Bundan başka diyeceğim yoktur sana…
Amma ve lakin; sana yoksulluktan yakınmadan, fıtratına düşenlere şükretmeni emredip, kendilerini sonsuz refah içinde yaşatanlar giderek EKMEK vermezlerse birgün sana, sonra nasıl diyeceksin içtenlikle;ALLAH, ALLAH ?…
İşte böylesi bir son oldukça vahimdir;bilesiniz...

Selma ERDAL

 

 

Pazartesi, 31 Temmuz 2017 13:38

Ulus Devlet’ten, Tören Devleti’ne

Ulus Devlet’ten, Tören Devleti’ne

Vardır bir atasözü; SU AKAR, TÜRK BAKAR...

Türkün bayrağı yerine birileri PKK paçavrası asar...Yargı; ne ceza verir, ne tutuklar.

Ben daha ne diyeyim ?...BU VURDUM DUYMAZLIK, BU ALDIRMAZLIK, ÜLKEYİ YIKAR MI, YIKAR... Çünkü artık ULUS DEVLET, olmuş TÖREN DEVLETİ...Dünya koparsa kıyameti; vur patlasın, çal oynasın olmuş bu devletin alameti...Dincilik mi ?...Bu aldırmazlığın yalnızca maskesi...

Çevre sorunları üzerine yaptığım eleştirilerde, sürekli “tören çevrecisi” olduğumuzdan yakınır ve derim ki:

-Ülkemizde de tüm Dünya’da olduğu gibi 5 Haziran Dünya Çevre Günü kutlamaları yapılmakta, tüm basın-yayın organlarında günün anlam ve önemi üzerine söylevler verilmektedir. O gün ve ardından gelen birkaç gün içinde herkes çevreci olmakta ve giderek bu duyarlılık azalmakta, ardından bir başka anlamlı gün ya da olaya ilişkin konular önem kazanmaktadır. Özetle yılın her bir gününde bir başka olay anıldığından, bir önceki olay anlam ve önemini yitirmekte, insanların coşkusu ve ilgisi yalnız anma günleriyle sınırlı kalmaktadır.  İşte burada kendimize sormamız gereken  soru; böyle kutsal günleri anma törenleriyle nereye varabileceğimizdir ?...

Bizlerin böyle kutsal günleri anma törenleriyle bir yere varamadığımızı gören, sezen, izleyen büyüklerimiz konuya el atmışlar… TÖREN ÇEVRECİLİĞİ  örneğinde olduğu gibi, devlet yapımızdaki bu TÖRENSEL’liği gören ağabeylerimiz (ki onlar ABD ve AB büyük biraderlerimizdir); bizdeki bu tören düşkünlüğü karşısında işe el koymaya karar vermişler, bizlere “ılımlı islam cumhuriyeti” kimliğiyle birlikte, “tören devleti” yönetim biçimini uygun görmüşler...

Bu kimlikle Dünya nüfusuna yeni doğum kaydımız için 2007 yılı beklenmiştir ki tohumun atılması 1950’ler  Menderes Dönemi… 12 Eylül 1980 tohumun filizlenmesi, 1990’lar filizin boy vermesi… Ve 2007’de; müjdeler olsun, atılan tohumlar meyve verdi… Bundan sonrasında; meyveleri olgunlaştırmak için “yandaş medya” ya da “yandaş medya değilim ayağındaki medya” işbaşında…Yıl olmuş 2017; TÖREN DEVLETİ tüm ihtişamıyla işbaşında...

TÖREN DEVLETİ kullanımını uzun, uzun tartışmaya gerek yoktur; kavram, ULUS DEVLET kavramının işini bitirmekle eş anlamlıdır.

Bugün ülkeyi  kim yönetmektedir ?... Yine tartışmaya gerek yoktur ki; ABD (IMF, Dünya Bankası) ve AB…

1950’lerde başlayan, 1980’lerde ivmesi artarak, günümüzde uygulamaya konan bu yönetim biçiminin (bir zamanlar ki II.Cumhuriyet olarak adlandırılan işte bu düzendir. I.Cumhuriyet; sömürgecilere karşı utkuyla biten bir KURTULUŞ SAVAŞI’nın ardından kurulan bağımsız TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’dir… II.Cumhuriyet de; yendiğimiz sömürgenlere, kan dökülmeden teslim edilişimiz sonucunda kurulan cumhuriyettir), “işbirlikçi ve teslimiyetçi ve de BOP ortağı olmakla kıvanan” yöneticilerinin üzerine düşense; TÖREN DEVLETİ’nin işlerliğini sağlama görevidir.  Bu görevin gereği de; bayram çocukları (ya da sünnet çocukları gibi de denebilir) giyinip, kuşanıp, önemli günlerde, önemli açılışlarda, önemli yerlerde, önemli adamlar gibi boy göstermektir.  İş bölümü yapılmıştır; devlet yönetenlerle, tören yönetenler arasında… Ve küresel egemenlerce, II.Cumhuriyet sürecinde TÖREN DEVLETİ kurularak, ULUS DEVLETİMİZ’in canına ot tıkanmıştır…Ulusal bayramlarımız da tedavülden kaldırılmak üzeredir.

Konuyu şöyle de özetleyebiliriz:

Biz törenleri, şölenleri çok severiz… Tarihimizle kucaklaşmak; anlı-şanlı geçmişimizle coşmak, üç anakaraya  yayılmış Osmanlı’dan gelmek, kendimizi övmek pek hoşumuza gider… İşte bizim bu yanımızı iyi değerlendiren bir gizli el (ki bu gizli elin; ekonomiyi düzenlediğini Adam Smith söyler dururdu ya, demek ki doğruymuş, artık devlet biçimimizi bile bu gizli el düzenliyor/belirliyor) ki bugün bu gizli elin adı da bilinmektedir; kendisine vahşi kapitalizm, küreselleşme denilmekte, en bilinen adıyla da ABD İmparatorluğu olarak anılmaktadır…

İşte bu ABD İmparatorluğu; 1920’lerde hevesi kursağında kalan “Amerikan Mandacıları”nın, gönlünü hoş etmek için bugünlere değin canla, başla çalıştı, hazırlıklarını tamamladı, Ilımlı İslam kimliğinde, Tören Devleti yönetim biçiminde bir ülke yarattı…

Sonsöz olarak da denilebilir ki TÖREN DEVLETİ; “göstermelik devlet” ya da “kağıt üzerinde devlet”…

ULUS DEVLET yerle bir, TÖREN DEVLETİ her gün yapmakta bayramı… Hayırlara vesile olsun… Sabırla bekleyenlerin gözleri aydın olsun…

Açıklama: https://ssl.gstatic.com/ui/v1/icons/mail/images/cleardot.gif

 

 

Cumartesi, 29 Temmuz 2017 11:50

Gökten Düşen...

Gökten Düşen...

Önce 19 Temmuz 2017 ve bir kez daha 27 Temmuz 2017 günleri; İstanbul'a öyle bir yağmur yağdı ki…Bu yağmur bardaklardan boşanırcasına, bir yağmur ki İngiliz’in havadan kedi, köpek yağıyor dediği gibi, bir yağmur ki sağanak…Elbette ki bu yağmurun bereketi, getirisi; sel, balçık, çamur…

Küresel iklim değişikliğinin olumsuz dışsallıkları bağlamında yağmurun şiddeti; 15 Temmuz “sözde” darbe girişiminin yıkımına neredeyse on basar… Bu yağmur sel olmuş; yolunu hiç şaşırmaz, her yağışında konutları basar…Sonrasında halkdan tepkiler ve oradan, oraya koşuşturan “cevval” yetkililer; yağmur-zedelerin öfkesi karşısında ürkmüş yerel yöneticiler…

Gökten yağmur düştü; 2017 yılının Temmuz sıcağında ülkenin en stratejik kentine, İstanbul'a… Ve hemen ardından sellerle kaplanmış kentin görüntüleri düştü televizyon yansılarına; insanların yarı beline yükselmiş sel sularıyla boğuşma görüntüleri…Üstelik ülkemizin en gelişmiş kenti, gözbebeği İstanbul bir kez daha sele teslim oldu; teslim olduğu onca olumsuzluk yetmezmişçesine bünyesine…

Ülkemizde inşaatçılık; en birinci sektör olduğundan beri, bakir topraklarımıza sürekli çimento-beton-demir ekiyoruz…Hey rantiye; kurma artık şantiye diye feryad ediyoruz…Ne duyan var, ne de durduran bu yoz gidişi…İnşaatçıların tek işi; dere yatağı, mera, tarla, orman…Savulun geliyor gözü doymaz inşaatçı Vandal!... Ne olmuş a canım; çifter, çifter otomobil alacağınıza, bir de olsun garajınızda sandal…El tedbir; her an gökten düşer rahmet,coşar, taşar yağmur suları, evlerinizi basabilir sel, el tedbir bre Müslüman!...Yağmur, sel dediğin; Cenab-ı Allah’dan…

Toprakların bekareti bozulmuş, topraklar kirletilmiş, toprağın sağlığı bozulmuş olmuş kanser…Toprak yapılaşmayla biolojik özelliklerini yitirmiş; gökyüzü Tengri Baba ile yeryüzü Toprak Ana’nın arasına katranlı asfalt girmiş…Makyajlı slikonlu dilberlerin teni gibi; toprağın teni kimyasal atıklarla bezenmiş…Gökyüzü Tengri Baba’nın verdiği suyu, Toprak Ana içine sindiremiyor; kuraklığını dindiremiyor ve can vermesi gereken saf su yağmur damlaları, sel olup can alıyor, yıkıyor, önüne geleni sürüyüp götürüyor açık denizlere…

Ağaçlar söküldükçe sel suları; tozumaya, erozyona uğratıyor Toprak Ana’yı…Çarşamba’yı sel aldı türküsü; ülkeyi sel aldı ağıtlarına dönüşüyor.

Altyapı hizmetleri; aman ne de güzel yetişmiş bu ülkede inşaat ve çevre mühendisleri!... Acaba Batılı da yaşıyor mu bu hezimetleri diye içimiz acıyarak yaşananları sorguluyoruz.

Selma ERDAL