19 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Selma Erdal

Selma Erdal

Web sitesi adresi:

Salı, 25 Temmuz 2017 14:28

Hormonlar, Balıklar, Erkekler

Hormonlar, Balıklar, Erkekler

Bilindiği gibi birkaç yıl önce açıklama yapılmıştı bilim dünyasından; İNSAN eliyle yaratılan çevre sorunları bağlamında, kadınların doğurganlıklarının denetlenmesi amacıyla aldıkları hapların, aylık periyodları sırasında akan kanla ve kadınlık hormonları eşliğinde -deniz deşarjlı kanalizasyon düzeneklerinin aracılığıyla- denizlere ulaştığına ilişkin… Böylesi açıklamalara karşın yine de İNSAN oldukça pişkin, duyarsız, aldırmaz yarattığı çevre sorunlarına…

Oysa parçası olduğu Doğa’da, İNSAN soyunun varoluşunu sürdürebilmesi için kullanımına sunulan denizin, havanın, toprağın suyun kirletilmesi, bozulması demek; gelecekteki kendi gelişimini, çoğalışını, varoluşunu sonlandırmak için verilen us dışı emektir… Dolayısıyla gelecek için öngörülerde bulunan ve sorumluluk bilinci taşıyan bilim dünyası uyarmıştı İNSAN soyunu; bırak bu acımasızca vahşi kapitalizmcilik oyununu, değiştir huyunu, yoksa sonun karanlık, seni bekliyor ölüm... Bununla birlikte verilmişti; doğum kontrol haplarının denizlere ulaşması sonucu balıkların efemineleştiğine yönelik iyi bir de örnek… Değiştirilmedikçe bu sorumsuz tutum ve davranışlar, kirlendikçe denizler…Denizlerdeki efemine balıklar yenildikçe de kalmayacaktı palabıyıklı ERKEKLER…Sonrasında da KADIN tek başına nesilleri üretemeyeceğine göre; son bulacaktı tüm kutsal kitapların verdiği “üreyin, çoğalın” buyruğuna ilişkin töre…

Nereden, nereye?... ERKEK kısmısı işte; mantıklıyım diye gezinir, ama yarınını düşünmez. Kendini beğenmişlikle üstünlük, efendilik taslar… Elinden gelse kafeste besler; “sözde” Dünya’nın yarısı saydığı kadını… Velhasıl erkek egemen toplumda bilindiği gibi KADINLIK pek madara... Bilim dünyası denetlemek amacıyla kadının doğurganlığını, ürettikleriyle; erkekliği hiç düşürmeden yatırdı kumara...

Gerçi öngörülmemişti elbetteki böylesi bir olumsuz dışsallık... Ama Doğa daha akıllı, parçası olan (olduğunu unutan, kendini efendi sanan)İNSAN soyundan... Onun sorumsuzca koynuna bıraktıklarını geri verince İNSAN'a... İNSAN soyunun atıkları ve özellikle de düşüncesizce, sorumsuzca çöp diye bıraktıkları, Doğa'nın arıtma hızının ötesine geçince...... Doğa'daki dolaylı bir dolaşım sonucunda ve kimyasal atıklar değişime uğramadan ulaşmaya başlayınca yeniden İNSAN soyuna, KADINLIK hormonları dolmaya başladı ERKEK bedenine...

Kendini Doğa'nın efendisi sanma sayrılığından bir türlü kurtulamayan Adem oğullarının kendi eylemlerinin sonucunda, kendi cinselliklerine yazdıkları böylesi bir yazgıda ve Doğa'nın yardımıyla da; uzun dönemde KADINLIK kazandı, erkeklerden aldı binlerce yıllık öcünü...Son kertede gösterdi gücünü; giderek başladı cinsel dönüşümü XY'lerin XX'ere doğru... Adam'ın kaburga kemiğinden yaratıldığı ileri sürülen KADIN; yeni, yeni KADIN sayısının yaratılmasına aracılık etmeye başladı bilmeden, düşünmeden, planlamadan...

Diyelim ki tam burada; yaşamımız giderek sonlandırılmaya başlasa da açgözlü, obur Adam'ın yarattığı vahşi kapitalizmin karanlık ormanlarında... Umudumuz denize dökülen KADINLIK hormonlarında....Çünkü Doğa kadından yana... KADINLIK hormonu aldıkça bedenine ERKEK;giderek daha hassas, ince düşünceli, mantıklı ve hatta daha ürkek...

Bu dönüşüm sürecinde Adem oğulları belki erkeklik elden gidiyor diye kaygılı ama gelecekte kesinlikle olamayacaklar vahşi kapitalizmin doyumsuz bencili... Neden oldukları çevre sorunlarının etkisiyle KADINLIK yerleştikçe bedenlerine; uzaklaşacaklardır vahşetlerinden, uzlaşacaklardır öncelikle artık cinsel türdeşi olan kadınla, bundan böyle Doğa'yı, toprak anayı yarmadan/yormadan ve hiç kimselere sormadan eşeleyip, aşındırmaktan sakınacaklardır. İyi günler ilerde... Umudumuz balıkların Adem oğullarının bedenine taşıdığı KADINLIK hormonlarında...

Şu Muhteşem Yeni Osmanlı-cık Memleketi'nin padişahları ve en başta onların Big Brother'ları ve de onların sömürgeci yoldaşları acımasızca yaraladıkları Doğa'yı öldüremeyecekler... Çok yaşasın BALIKLAR, taşımanız için denizlerde sizleri bekliyor HORMONLAR... Muhteşem Yeni Osmanlı-cık  Memleketi'nin AKpadişahları, AKvekilleri, AKpaşaları, akbabalar gibi yağmalamaktalar ülkenin doğal kaynaklarını; toprağına, suyuna, ormanına, tarladaki harmanına acımadan… İleri demokrasinin seçim düzeniyle de onlardan kurtulmak pek yaman… Hoca Nasreddin’in söylemiyle; biliyoruz ki bir gün bindikleri dalı kesecekler, ziyafet sofralarında hormonlu balıkları yedikçe de Akbabalar olarak bindikleri daldan, AKmemeliler olarak inecekler…

*Hamiş: Şimdi korkudan/kaygıdan erkekler balık da yemezlermiş, işte o zaman biz kadınlar tam yandık…

Açıklama: https://ssl.gstatic.com/ui/v1/icons/mail/images/cleardot.gif

 

 

Pazartesi, 24 Temmuz 2017 13:53

Dört Parmaklı Demokrasimiz

Dört Parmaklı Demokrasimiz



Rabia diye inledi bu topraklar Mısır için...Ama Mısır tavır alınca Amerika'dan yana; kısır kaldı sözler, boşuna döküldü gözlerden yaşlar...Ve sonuçda; RABIA demek sayısal anlamda dört demek dediler biz Arapça cahillerine ve dört tane parmak kaldı o günlerden, bu güzel demokrasimize bir anı, bir hatıra...

Ve yaşayıp gidiyoruz dört parmaklı demokrasimizle düşe, kalka...



Parmaklı Demokrasi var ülkemizde:

Erbakan 1 parmak,PKK'lılar 2 parmak,HDP'lilerde 3 parmak, RTE'de 4 parmak...

Ülkede parmak çok, ama demokrasi yok...

Önüne gelen halka parmak gösteriyor.

Şu halk gün gelip de gösteriverse bu parmakçılara hepsi bir arada kallavi bir BEŞ PARMAK nasıl olur acaba?...



Erbakan "kanlı mı olacak, kansız mı ama mutlaka olacak, CİHADDAYIZ" derken dilini kesmeyenlerin, bugün kellesini kesecekler yetişiyorsa???...

Erkek çocuklara tecavüzler düşdükçe gündeme...Nasıl da imanlı nesiller yetişmekde bu ülkede?...Aklımız, usumuz ermiyor; büyükler suskunken biz gibi sıradan ölümlüler ne desin bu pisliklere?...MEB'in CİHAD içerikli müfredatında, bu sorumuza da bir ders konusu, bir ünite açılacak mıdır acaba?...



HALK OLMUŞ DÜŞÜNME ACİZİ...ÜLKENİN ÜZERİNE DE BİR KEZ DAHA KONMUŞ YEDİ DÜVELİN HACİZİ...AMA KİMİN UMURU?...



Demişki şair-i azam Necip Fazıl:

-Memleketler parasızlıktan değil, ahlaksızlıktan çökerler.

Erkek çocuklara tecavüz edenlerin etkisi ne ola ki bu çöküntüsel durumda?...

80’li yıllardan beri HATT-I MÜDAFAASIZ ve dahi SATH- I MÜDAFAASIZ kalan ülkede, giderek NEFS-İ MÜDAFAASIZ şerefsizler çoğalmakda...



Şu 4 parmaklı demokrasimize karşılık hani var ya şu beş parmaklı elimizdeki baş parmak dalına konan serçe…

Dala bir minik serçe konmuş; birisi tutmuş, birisi pişirmiş, birisi yemiş…Birisi de gelmiş; “hani bana, hani bana” demiş !...İşte Türkiye’yi Osmanlı’dan beri yiyip, bitiren siyasetçilere adanmış olsa gerek bu tekerleme…Çünkü o günlerden beri ülke; sömürgen, kemirgen iştahları gıdıklayan bir şekerleme…





4 Parmaklı demokrasi...Ama unutulmasın ki vardır daha da yukarıda 13 parmakdan oluşan dünyanın efendileri...Hani deniyor ya onlara İlluminati...

Her neyse karıştırmadan uluslararası efendileri...Her gün birileri giyiyor kefenleri bu ülkede...

Asker, nefer, acaba hangi sefer gidecek ölüme?...Terör belası, ülkenin bekası derken bu arada İstanbul'u sel aldı; ihale Cenab-ı Allah Bakanlığı'na kaldı...Yerel Yönetimler ne zaman Cenab-ı Allah Bakanlığı'na bağlandı?...

15 Temmuz Darbe-i Mesel ve 18 Temmuz Darbe-SEL günleriniz Ümmet-i Tayyiban'a mübarek ola...Dünya susuzluk savaşları yaşarken; ALLAH nimeti işte...Değeri iyi biline...Aman kadın sen de gem vur diline; küresel iklim değişikliği, kentsel alt yapı yetersizliği, çarpık yapılaşma diyerek çomak sokma AKBELEDİYELER'in işine...

Bir düşün bakalım...

Neden 90'lı yıllarda dere yatağına ev yapan İzmirli kadının; "nerede bu Devlet?" diye feryadından sonra, dere yatakları hızla yapılaşmaya açıldı?...

Bir düşün bakalım...

Neden Bandırma'da Çanakkale adlı feribot karaya çıktı?...Çünkü bu bir işaretdi, karalar denizleşecekdi. Ama imansızlar anlamadı;herkes Hz.Nuh olamazdı.

Üstelik de...

O kadar gemicik için bu kadar deniz yeterli miydi?...

Ol dedi; İstanbul'da karalar da deniz oldu.



Bak kadın!...Sakın ola ki "Araplaşma özentisinin bu kadarına da pes; illa ki ülkeyi ağaçsız bir çöle çevirecekler" demeyesin!...Cenab-ı Allah'ın yağmuruyla da son rötüşler yapılıyor, sen bu işlerden anlamazsın!...



"Bu ülkede "yüce bir amaç için değil" RANT için siyaset yapılır.Ama SEL baskınlarında nedense ihale hep Cenab-ı Allah'a kalır." da demeyesin sakın;sonra Cehennem'de yanarsın!...

Vee kara mizahla, bir şeyleri izah etmeğe kalkışırken; İstanbul'da yaşanan sel felaketinin ardından ansızın susturulduk Doğa eliyle...Koca Öküz başını sallayınca şaşırdık feleğimizi DEPREM korkusu ve yaklaşık bir ay sürebileceği endişesiyle...

Daha açık bir söyleyişle;"15 Temmuz Darbe-i Mesel gününden sonra; 18 Temmuz Darbe-i SEL günümüz de oldu.Yaşasın!..." diye sevindirik olmuşken, 20 Temmuz'u, 21'e bağlayan gece; öyle bir sallandık ki tıpkısının aynısı, 1999 Gölcük Depremi...Ülkedeki darbe-SEL konusu kapandı, gündem değişdi.



Çocukken Coğrafya kitaplarında;Türkiye 1.dereceden deprem ülkesidir diye yazardı.Ama rantiye;yılardır bu toprağı kazardı,ülke artık mezardı deprem nedeniyle ölenlere...

Uzmanlar deprem gerçeği ile yaşamasını öğreneceksiniz diyordu.Ama azmanlar usanmadan ülkenin doğal yapısını bozmak için her türlü yanlışı yapıyordu.



Ülkede yaşanan bunca yozluk, yolsuzluk depremi; darbe-i mesel sonrasında hasır altı edildi ama...Doğanın neden olduğu deprem; bunun hakkından nasıl gelecek acaba Hz. Hükmeden?... İşte bu oldukça zor bir soruydu...



Bir zamanlar bu ülkede yalnızca 3 katlıydı yapılaşma ve bu uygulamadaki katılaşma;DEPREM gerçeğinden ötürüydü.Oysa bugün rantiye gökdelenler peşindeydi...

Ne yazık ki ve de çok iyi bilindiği gibi dere yataklarına yapılaşma izni veren de DEVLET, çok katlı yapılaşma izni de...Yaşanınca bela; sorumluluğu Cenab-ı Allah'a devreden de.Oh ne ala memleket...

Bugünlerde AKBABALAR mutludur; Ege'nin depremi,unutturdu İstanbul'un sel baskınını diye.Günahkar EGELİLER üzerine küfretmek de bu mutluluğun promosyonu...



Vee dönersek parmaklı demokrasimize...

Hz. Hükmeden yönetimindeki parmaklı demokrasimizde yasaklar giderek yayılıyor, kapsamı alanı genişliyor...Yasaklar; düşünceye, aydınlığa, kültüre...Birazcık da deprem, sel, orman yangını, kadın ölümleri sorunlarına yasak getirsene Hz. Hükmeden!..O kadarcık kıyağı da çok görmesene bizlere...

Selma ERDAL

 

 

Cumartesi, 22 Temmuz 2017 09:51

Za­val­lı Ame­ri­ka­lı­lar

Za­val­lı Ame­ri­ka­lı­lar

Bizde 1998’de baş­la­dı dı­şa­rı­ya kaçış…

Bur­sa­lı sa­na­yi­ci­ler “iflas ettik, du­rum­lar çok kötü, gir­di­ler yük­sek, işler gi­di­yor aksak” ya­kın­ma­la­rıy­la, önce Ka­za­kis­tan’a ka­çır­dı­lar fab­ri­ka­la­rı­nı, ya­tı­rım­la­rı­nı…

Ard­la­rın­dan iş­çi­le­ri so­ka­ğa dö­kül­dü, sen­di­ka­lar bile ye­ter­siz kaldı, iş­çi­ler hu­ku­ka baş­vur­du… Ki­mi­si ala­bil­di taz­mi­na­tı­nı, ki­mi­si ala­ma­dı; üs­tü­ne üst­lük bir de işsiz kaldı… Ki son yıl­lar­da artan işsiz sa­yı­sı­nın ne­de­ni­dir bu kaçış…

Ve Ha­zi­ran 2007’de de SA­BAN­CI’nın; Mısır’a, Tunus’a ya­tı­rım ya­pa­ca­ğı du­yum­la­rı yer aldı ya­zı­lı ba­sın­da…

Ne­den­di bu kaçış ?…

Çünkü ka­çı­lan ül­ke­ler­de; başta işçi üc­ret­le­ri olmak üzere, tüm gir­di­ler düşük… Daha önce ya­ban­cı ser­ma­ye ola­rak Tür­ki­ye’ye gelen ya­tı­rım­cı­lar da, ta­sı-ta­ra­ğı top­la­yıp gir­di­le­rin düşük ol­du­ğu ül­ke­le­re ta­şı­nı­yor­lar… En çok da geç­mi­şin demir perde ül­ke­le­ri­ne…Ve de Hin­dis­tan, Çin gibi; in­sa­nın, emek gü­cü­nün bol ol­du­ğu ül­ke­le­re… Üs­te­lik de bu ül­ke­ler­de; AB’nin çevre norm­la­rı, Kyoto Söz­leş­me­si’nin ko­şul­la­rı ge­çer­li değil… Di­le­dik­le­rin­ce Doğa’yı kir­let­me öz­gür­lük­le­ri var… Çünkü bu ül­ke­ler­de­ki in­san­lar için çevre so­run­la­rı bir lüks, çünkü onlar açlık kir­len­me­siy­le karşı kar­şı­ya­lar…

Ya­şa­nan bu ya­tı­rım akışı, yer se­çi­mi ya da de­ği­şi­mi neden ?…

Ya­tı­rım­la­rın bu­lun­duk­la­rı ül­ke­den, başka ül­ke­ye ka­çı­şı­nı özen­di­ren bu arada da iş­gö­ren­le­ri işin­den eden güç nedir ?…

El­bet­te­ki kü­re­sel­leş­me kav­ra­mı; kü­re­sel eko­no­mi ol­gu­su… Hani her dem yazıp, söy­le­di­ği­miz; sı­nır­la­rın kalk­ma­sı ol­gu­su…

“Sı­nır­lar kalk­tı; ama kim­le­re ?… Dünya’yı acı­ma­sız­ca sö­mü­ren­le­re” diye ya­kın­ma­mı­za neden olan çağın ger­çe­ği …

Hani şu em­per­ya­list Ame­ri­ka­lı­lar’ın; Dünya İmpa­ra­tor­lu­ğu kurma ama­cıy­la, ileri sür­dük­le­ri kav­ram…

Şu vahşi ka­pi­ta­liz­min; 21. yüz­yıl­da bi­li­nen, ta­nım­la­nan bi­çi­mi, sö­mü­rü dü­ze­ni­nin son ker­te­si: KÜ­RE­SEL­LEŞ­ME…

Hani şu yok­su­lu daha yok­sul, var­sı­lı daha da var­sıl eden acı­ma­sız ko­şul­la­rı olan kav­ram, olgu, olu­şum…

Ve ne yazık ki em­per­ya­list Ame­ri­ka­lı­lar’ın ( ku­ram­la­rı üre­ten bilim ada­mın­dan, on­la­rı pa­ray­la bes­le­yen ser­ma­ye­dar­la­rı­na kadar, aç­göz­lü-do­yum­suz ka­pi­ta­list­le­rin ) ya­rat­tı­ğı bu ca­na­var; artık kendi ço­cuk­la­rı­nı da ye­mek­tey­miş… Artık Ame­ri­ka­lı­lar da bu ca­na­va­rın kur­ba­nı olu­yor­lar­mış…

Çünkü “dolar”ın de­ğe­ri­nin düş­me­si, ABD pa­zar­la­rı­nın Çin’in eline geç­me­si "ki belki de Bar­bie be­bek­le­rin ya da başka Çin mal­la­rı­nın içe­ri­ğin­de kur­şun bu­lun­du­ğu ger­çe­ği­nin ya da ya­la­nı­nın ya­yıl­ma­sı­nın ne­de­ni de Çin­li­ler’in pazar pa­yı­nı azalt­ma­ya yö­ne­lik söy­lem­ler­dir; kim bi­le­bi­lir ki ? " so­nu­cu, Ame­ri­ka­lı ya­tı­rım­cı da Çin’e ka­çı­yor­muş; tıpkı bizim Bur­sa­lı Cavit Çağ­lar’ın Ka­za­kis­tan’a, Sa­ban­cı’nın Mısır’a, Tunus’a kaç­tı­ğı gibi ( gerçi biz­den başta Çin olmak üzere; Ro­man­ya ve Bul­ga­ris­tan’a ka­çan­lar da var )…

Ve bu du­rum­da hani şu “or­ta­la­ma Ame­ri­ka­lı” denen, sı­ra­dan yurt­taş­lar ne yazık ki işsiz ka­lı­yor­lar­mış… Bir kaç dolar için bile kaygı du­yu­yor­lar­mış…Hani şu “mort­ga­ge” öde­me­le­rin­de ak­sak­lık­lar ya­şan­dı­ğın­dan, İstan­bul bor­sa­sı bile alt-üst ol­muş­tu ya geç­ti­ği­miz yı­lar­da; meğer bu Ame­ri­ka­lı­lar tak­sit­le­ri­ni öde­ye­mez du­ru­ma düş­müş­ler, işsiz kal­dık­la­rı için, ya­tı­rım­lar Çin’e ka­çı­rıl­dı­ğı için…

 

Acı­ma­sız ka­pi­ta­list; dü­şü­nür mü aç ka­la­cak­la­rı ?…

Onun için emek gücü nedir ?… İnsan mıdır ?…

Hayır, insan de­ğil­dir...​Yal­nız­ca ve yal­nız­ca; “Ha­vuç-so­pa” yön­te­miy­le ça­lış­tı­rı­lan ma­ki­na­nın par­ça­sı­dır, bir uzan­tı­sı­dır…

Önem­li olan üre­tim­dir ve üre­tim so­nu­cun­da edi­ni­len artı de­ğer­dir…Ve artı de­ğe­rin ne­re­de, nasıl, hangi ko­şul­lar­da ço­ğal­dı­ğı­nın hiç önemi yok­tur; önem­li olan yal­nız­ca ve yal­nız­ca ço­ğal­ma­sı­dır…

Bi­lin­di­ği gibi ABD; Dünya’nın en borç­lu ül­ke­si­dir ( bak­ma­yın bizim yıl­lar­ca sözü edi­len IMF’ye yö­ne­lik borç bi­rin­ci­li­ği­mi­ze )…

Dünya’da en çok evsiz Ame­ri­ka’dadır…

Dünya’da ka­dın­la­ra sal­dı­rı­da ( hem di­şi­li­ği­ne, hem de ki­şi­li­ği­ne) bi­rin­ci sı­ra­da olan ülke Ame­ri­ka’dır ( ki ikin­ci­lik İngil­te­re’nin­dir )…

Ve bu gi­diş­le en çok iş­si­zin ol­du­ğu ülke sı­ra­la­ma­sın­da da bi­rin­ci­li­ğe aday ola­cak ülke Ame­ri­ka’dır…

 

Bu olum­suz­luk­lar so­nu­cu; yıl­lar­dır “din­dar­lı­ğı, din sö­mü­rü­sü” ile ik­ti­dar­da kalan Bush'un gücü Ame­ri­ka­lı­lar’ı kan­dır­ma­ya yet­me­di­ği için Obama gel­miş­di ye­ri­ne… Ame­ri­ka­lı­lar gi­de­rek ondan des­te­ği­ni çe­kin­ce, ona güven duy­ma­yın­ca da artık hem Ame­ri­ka­lı'nın, hem de tüm Dün­ya­lı'nın artık bir Do­nald Agası var…

 

Ne der­ler bi­lir­si­niz ?… Aç insan, inanç­la­rı­nı bile yer…

Ve aç insan; “Önce ekmek, sonra Allah” der (Hani bi­zim­ki­le­rin de bu arada ku­lak­la­rı­nı çın­lat­mak ge­re­kir )…

Dünya im­pa­ra­to­ru, Dünya ege­me­ni Ame­ri­ka’da bile din üze­rin­den si­ya­set yap­mak­la; eko­no­mik so­run­la­rın çö­zül­me­di­ği, ulu­sun gö­nen­ci­nin art­ma­sı şöyle dur­sun, sa­vaş­lar ne­de­niy­le daha da azal­dı­ğı, do­la­yı­sıy­la din­dar baş­kan­la­rın ik­ti­da­rı­nın sar­sıl­dı­ğı­na iliş­kin somut ger­çek­ler ola­rak kar­şı­mız­da du­rur­ken biz­ler de uma­lım ki bi­ri­le­ri de bu ya­şa­nan­lar­dan ders alsın…

Ve ger­çek­ten de za­val­lı Ame­ri­ka­lı­lar…

 

Kuş­ku­suz Ame­ri­kan em­per­ya­liz­mi­ne kar­şı­yım… Ama Ame­ri­kan em­per­ya­liz­mi­nin ya­rat­tı­ğı kü­re­sel ca­na­va­rın kur­ba­nı olan sı­ra­dan Ame­ri­ka­lı’ya, benim gibi yaşam sa­va­şı­mı veren Ame­ri­ka­lı­ya hiç karşı ola­bi­lir miyim?… Onun ancak ya­nın­da du­ra­bi­li­rim; kü­re­sel­leş­me kar­şı­tı bir birey ola­rak…

Cuma, 21 Temmuz 2017 13:57

Ne Var, Ne Yok Derseniz...

Ne Var, Ne Yok Derseniz...

Siz bakmayın Nuhun gemisine çifter, çifter bindiğine hayvanatın… O zamanlar nüfus kesat; olamıyordu çokça hasat, hatunlar indinde… Baktı ki 4 kitabı indiren Yüce; kalmasın Ademoğulları bu kadar cüce diye, buyurdu:
-Üreyin, çoğalın !...
Öyleyse ne yapın ?... Sevişin !... 
Ve bittabi ki 4 kadın alın !...
Adem’in yalnızca Havva’sı vardı ama…diyeceklere…Ne yazık ki pek salaktı kerata…Bir tanesinin bile hakkından zor geldi; kovuldular Aden bahçesinden… Anlamıyor musun sen Yüce Yaradan’ın lehçesinden ?... Nerden çıktı bu 4 kadın meselesi diye sorma ahmak !.. Her kitapla birlikte, bir fazla kadın daha almak; bahşedildi Adem oğullarına… Zebur ile 1 kadın…Tevrat ile 2 kadın…İncil ile 3 kadın…Kur’an ile 4 kadın… Ve her kitapla buyruk verildi bir kez daha: 
-Üreyin, çoğalın…
Bu durumda siz de ne yapın?...
Sevişin !...

Yüce Yaratıcının bu buyruğunu yerine getirmek için; sakın kendini tutma ey ümmet-i Tayyibanlı er kişi!... Tecavüz, ensest, zina… Gördün mü bir dişi; yeter ki bitir işi !... 
Yasaklar mı ?... Yasak olan; KÜRTAJ!... Yapmayasınız yatakta patinaj … Ola ki iyi çalışmıyorsa debriyaj; geçmiyorsa dişliler birbirine… Bu işin tüp bebeği de var… Yeter ki sizler yetiştirin bu Devlet için davar yani çocuk… Yeter ki üreyin, çoğalın, anası-babası belli değilmiş ne gam, buldunuz mu bir “mücevher kutusu”…Fırsatı değerlendirin !... Hizmetleriniz pek makbul sayılacaktır bu Devlet için… Ve o sabiler; sayılmaz Tayyiban'ın indinde neseb-i sahih yani piç…
Size ne gam, ne tasa olduysa Dünya nüfusu; bilmem kaç milyar…Toprağın üstü dirilereyse, toprağın altında pek çok yer var; açlıktan, susuzluktan, savaşlardan ölenler için… 
Siz boş verin Kızılderili’nin beyaz adamla Dünya için yaktığı barış çubuklarına; siz mutluluk çubuğunuzla faaliyete geçin Tayyiban'la sulh, istikrar içinde yaşamak için…Siz, siz olun Tayyiban'ın buyruğuna kulak verin; usanmadan, utanmadan sevişin !...

Siz bakmayınız kara mizahımıza; öfkemiz dorukta... Amma ve lakin; bu karmakarışık durumda da yine sözümüz kadınlara, annelere... Ve bu bağlamda onlara; "Çocuk gelinlere karşı; yasalar yetersizse ya da duyarsızsa, kızlarının hakları için, çocukluklarını yaşamaları ve gelecekte mutlu yetişkinler olarak yaşamlarını sürdürebilmeleri için öncelikle anneler savaşmalı" derim!...

Ve AKBABALAR; AKDÜZEN safsatalarıyla tıkamak isteseler de kadınların yolunu, yıkamak isteseler de beyinleri benim kesinlikle bozulmaz ezberim...

BİR KADIN OLARAK ÖZGÜRLÜK, YURTDAŞLIK HAKLARINA İLİŞKİN GÜVENCEM DAYANANAĞIM; NE ULUSLARARASI KUTLANAN GÜNLERDİR, NE DE ATILAN İMZALAR, YAPILAN ANTLAŞMALARDIR...YALNIZCA VE YALNIZCA ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ'NİN BANA TANIDĞI HAKLARDIR; HAKLARIMIN BİLİNCİNDEYİM, HAKLARIMI YAŞADIM, YAŞIYORUM, YAŞATACAĞIM...AYDINLIĞIMI KARARTMAK İSTEYENLERE DE YURTDAŞLIK YASASI'NIN (MEDENİ KANUN) BANA TANIDIĞI HAKLARIMLA HEP KARŞI DURACAĞIM...

Selma ERDAL

 

 

Perşembe, 20 Temmuz 2017 12:13

Bitmez Tükenmez Şu Memleket Meseleleri...

Bitmez Tükenmez Şu Memleket Meseleleri...

Bir kadın, anne olduğunda; kızını düşünmüyorsa…
Kendi yanlışlarını, yanılgılarını; kızının da yinelemesine göz yumuyorsa…
Bana ne onun kızından…Bana ne gelecekte onun kızının;
Sömürülecek olmasından…Aşağılanacak olmasından…Yok sayılacak olmasından…Bana ne…
Toplum; değişiyorsa, dönüşüyorsa, evriliyorsa, devriliyorsa…
Ve yalnızca karanlığa geriliyorsa…
Ve kadın her geçen gün; kazanımlarından yitiriyorsa…
Kızlarını düşünmeyen annelerin bu yaşananlar karşısında da suskunluğu sürüyorsa;
Nasıl ki oğulları terör belası nedeniyle; ya dağlara kaçmışken, ya da dağdakinin kurşunlarıyla kanlar içinde toprağa düşmüşken suskun kaldığı gibi…
İşte o anneler kızlarının geleceğine karanlık bir yazgı biçilirken; böyle tepkisiz, böyle suskun aldırışsız kaldıkça…
Üstelik de “kadına yakışan kariyer yalnızca anneliktir” kolaycılığıyla kandırılırken kızları… Suskun kalıp; onları uyarmadıkça, uyandırmadıkça...
Üstelik de bunları dindarlık adına yapıyorsa buyrukçular ve peşlerindeki kuyrukçular ve onların peşine takılıyorsa anneler; öyleyse bana ne onların kızlarından…

Onlar nasıl ki böylesine üşengeççesine, böylesine sorumluluktan kaçmacasına bir kolaycılıkla kendilerine dindarsa…Ben de yalnızca kendime feministim, bilginize sunarım sorumsuz analar…

KAMPÜS dediğin KÜLLİYE değil; YERLEŞKE...CÜBBE dediğin; AKADEMİK BİNİŞ...Bunca yıldır öğrenememiş bu kavramları Arap aşıkı binlerce İbiş...

Giysilerinizin üzerinde ECOLABEL (Ekolojik etiket) var mı?...Bugün ne giysem diyeceğinize; bugün ne giydim, üzerimde ne var diye kaygılanın..

Evlilik dışı birliktelik soysuzlaştırıyor kadını diyorlar ama 9 yaşında; babası ya da babası yaşındaki adamlarla yaşadıkları, onların tacizleri, tecavüzleri yüceltiyor mu henüz ergenlik çağına bile ulaşmamış şu Havva kızlarını?... İşte onunla ilgili, bir bilgi vermiyorlar.

Boş durmuyor nükleer santral lobisi...
Kimilerinin hobisi; canlı değil, kanlı para kazanmak…
Halka rağmen; halka nükleer santraları dayatmak…
Neyleyelim?...Bu durum da işte ileri demokratik ülkelerin yazgısı…

Kuşkusuz demokrasimiz ileri; ablamız Hilary…Suriye’nin bombacıkları düşünce bizim sınırdan içeri; nasıl da kaygılanmıştı kızcağız…
İşte bu ahval ve şerait içinde; her gün düştükçe sınırdan içeriye IŞİD bombacıkları...Türkiye ABD’nin yanında (ve de onun için) Suriye ile savaşa girişse…Bizim Memetçikler kahramanca vuruşsa, Amerikalı Coniler computer aracılığıyla bombalanan hedefleri televizyonda yayınlayarak ratingle işi götürse, daha sonra silahlar sussa ve sıra gelse Holywood’un savaşlarına, bir diğer deyişle senaryolarına, filmlerine…
Örneğin; Suriyeli Arap’ın eline, kaçarken çorabını kaptıran Türkiye masalı yazıp, onları kurtaracak Amerikalı kahramanlar üzerine mi olurdu içerik?...Ve nasıl içlerine sindirirler bu senaryoları ONE MINUTE Gazileri?...
Aman neyse; benimkisi de anlamsız bir soru işte...

DÜNYAMIZ’DA KÜRESELLEŞME ADINA “VAHŞİ KAPİTALİZMİN ACIMASIZ EYLEMLERİ” HIZLA İLERLEMEKTEDİR…
LİBERALİZMİN “BIRAKINIZ YAPSINLAR, BIRAKINIZ GEÇSİNLER” İLKESİNİ , YALNIZCA KENDİ SÖMÜRÜ DÜZENLERİ İÇİN UYGULAYAN BU SALDIRGANLARIN; TOPLUM, HUKUK KURALLARI, DOĞA’NIN DENGELERİ UMURLARINDA DEĞİL…
ONLARIN SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA KAVRAMI ADI ALTINDA; SÜRDÜRÜLEBİLİR SÖMÜRÜ DÜZENLERİNE KARŞILIK, BİZLERİN DE SÜRDÜRÜLEBİLİR DAYANIŞMAMIZ VE DİRENCİMİZ OLMALIDIR .
SAĞ YA DA SOL, YÜRÜDÜĞÜNÜZ HER YOL , DÜNYAMIZ’DAN GEÇER…
BU ALDIRMAZLIK SÜRDÜKÇE; ÖLÜM MELEĞİ İNSAN TÜRÜNÜ TIRPANIYLA BİÇER...
SORUNLU BİR DÜNYA’DA YAŞAMAMAK İÇİN, SİZLERİ SORUMLULUK DUYMAYA ÇAĞIRIYORUM!...

DÜNYAMIZ YALNIZCA UZAYDA GEZEN, BOŞLUKDA YÜZEN BİR KÜRE DEĞİL…
DÜNYAMIZ; YER ALTI VE YER ÜSTÜ TÜM CANLILARIYLA BİR YAŞAM ALANIDIR…
EN ÖNEMLİSİ DE; DÜNYAMIZ BİZ İNSANLARLA BİR BÜTÜN
DÜŞÜNCESİZCE DOLARSA HERYER BETON
HANGİ TOPRAKDA BUĞDAY YEŞERECEK ?...
HANGİ KAYNAKDA SU BİRİKECEK ?...
BU GİDİŞLE GÖLGESİNDE SERİNLENECEK BİR ÇINAR,
DALINDAN KOPARILACAK BİR NAR AĞACI KALMAYACAK…
“BENDEN SONRASI TUFAN” DİYENLERİN BENCİLLİĞİ KARŞISINDA SUSKUNLUK SÜRDÜKÇE; İNSANLIK İÇİN BAŞKA BİR NUH’UN GEMİSİ KALKMAYACAK …

ÇAĞIN SÖYLEMİNE KANMAYIN; KÜRESELLEŞME YALANI, ÖNCE YOKSUL ÜLKELERİ EZİYOR…BİR ZAMANLAR BUĞDAY AMBARI OLAN ÜLKEMİZDE BUGÜNLERDE AÇLIK KOL GEZİYOR…
ÖZELLEŞTİRME TALANIYLA; ÖZKAYNAKLARIMIZ KAPANIN ELİNDE KALIYOR…
BİZ YAVAŞLADIKÇA; SÖMÜRÜ DÜZENİ İÇİN YAPILAN SAVAŞLAR HIZLANIYOR…
EY ÜLKEMİN İNSANI; YETER ARTIK BU GAFLET UYKUSUNDAN UYAN!...

Sen; BADEMLEME, KABAKLAMA, KEDİCİKLERLE OYNAŞMA sapkınlıklarıyla uyutulup, uyuşturulurken...
Ve giderek yozlaştırlıp, yobazlaştırılırken şu güzel ülkem...
Yine karşına çıkarmaya hazırlanıyorlar 96 yıllık emperyalist emellerinin SEVR paçavrasını...
Üstelik de günümüzde iyicesine ayyuka çıkarılan; bölücü ayaklanmaların gerekçesini de SEVR paçavrasıyla destekliyorlar...Ve açıkça da anımsatıyorlar SEVR'in neden yapıldığını?...

Tek neden; elbette ki İngilizler indinde "vatansız" sanılan, sayılan Kürtler'e, üstelik de İngilizler'in koruması altında bir devlet oluşturmak amacıyla düzenlenmiş bir anlaşma olduğunu belirtiyorlar.
Bu kalleşçe planlanmış paylaşım, parçalama girişimine; Mustafa Kemal'in ve O'nun yanında yer alan KÜRTLER'in varlığının engel olduğunu...Emperyalistlere karşı yapılan Kurtuluş Savaşı'nın ardından LOZAN Antlaşması ile SEVR'in geçersiz olduğunu anlatsalar da... 96 yıllık dizginlenemez işgalci iştihalarıyla konuyu günümüze taşıyıp; Ortadoğu'nun yeniden değişmesi konusunu kaşıyorlar ve Kürtler'i kışkırtıyorlar.
Bu yurdun evlatları!... Türk-Kürt ayrımı yapılmaksızın her biriniz; dedelerinizin şehid kanlarıyla sulanmış bu toprakları bölmek isteyenlere karşı uyanık ol!... Ülkene ve ulusuna kurulan tuzaklara düşme!... Düşman uyumuyor; her an pusuda, sakın unutma!..

 

 

Çarşamba, 19 Temmuz 2017 14:36

Darbe-li Matkap Gibi Dilim

Darbe-li Matkap Gibi Dilim



Darbe-i Mesel'in Sene-i Devriyesi nedeniyle; yine sözlerimiz geldi yazıya...Yaşananlar belleklerimize kazına...Bu gidişle yetişemeyeceğiz komplo kurucuların hızına...Aman ha; bir kez daha gelmeyelim oyuna!...



*MAMMA MIA TÜRKLER GELİYOR diye bağırınca İtalyan… Ve içlerinden birisi ki adı Cristopher Columbus olan AMERİKA’yı buldu.

Hay bulmaz olaydı!… Bu AMERİKA’da oluşan AMERİKALI; DÜNYA’nın da, DÜNYALI’nın da başına türlü çorap ördü/çuval geçirdi.

Son yıllarda DÜNYA SİYASET PİYASASINDAN SADDAM DİYE BİR ADAMI TEDAVÜLDEN KALDIRAN… KADDAFİ’Yİ TEL, TEL KADAYIF GİBİ PARÇALARA AYIRAN…

MURSİ’NİN, TURŞUSUNU KURAN AMERİKALI ABİ BİRDEN FİLİZLENEN CAN DÜNDAR VE CUMHURİYET GAZETESİ AŞKIYLA…MİT TIRLARI, İT TIRLARI ANLAMAM BEN, YAKARIM ADAMI MAKAMINDA diye bas, bas bağıran…

MHP, CHP, HDP MASKESİ ALTINDAKİ CEMAAT ELİYLE BU ÜLKEYİ TESLİM ALMAYA KALKIŞAN AMERİKA; her an tedavüle koymak istediği SEVR uğruna…

BİLİNMELİDİR Kİ HER AN DEMOKRASİ GETİREBİLİR ÜLKEMİZE. REHAVETE DALMAYALIM;NE MUTLU TÜRKÜM DİYEREK ULUSAL BİRLİĞİMİZİ HER DEM SAĞLAYALIM.



*1950’den beri olmak istediniz hep KÜÇÜK AMERİKA… Ve bugün?…Leyleğin yuvadan attığı yavru mu oldunuz yoksa?… YOKSA AKLINIZ MI GELDİ BAŞINIZA?…

Darbenin ertesi günü dedim; bunlar TROY HORSE Türkçe meali;Truva Atı… Her kurumda binlercesi ve sürekli Devlet’e attılar penaltı;Türk uyuma!…



*Önceki yıl bugünlerde;USTA, Rakıya hasta, “milli içkimiz ayran” demişti.Oysa bu yıl AYRAN milli ligden düştü mü, yoksa rüştü tam mı, bilmem…Ama az daha ülkemiz gidiyordu elden maazallah…Neyse ki RAKI içen de,AYRAN içen de elele vermiş yapıyor bayram.Ne mutlu bize,ne mutlu TÜRKÜM diyene!…

Ben ki softanın sofrasına diz çökenlerden değilem.Buyruk karşısında neden eğilem ?… Rumeli boylarındandır soyum; rakıdan, şarapdandır suyum….

Ne buyrukla; uyduruk bayramları kutlarım, ne de sen istedin diye rakı, şarap içmeği günahdan sayarım...

Üstelik iyi de biliriz edep,erkan,sofradan kalkarız tezden,erken. Sakın ola ki böyle buyruklar vereceğim derken; basma dalıma,güldürme bizi elaleme…

Karışma akıllıma, delime…Doyur önce halkının aç karnını, güvenceyle hazırla onun yarınını…

Gönenç içinde yaşasın;rakı mı içecek,ayran mı dökecek bardağına sen karışma onun işine ? Yeter artık çomak sokulmasın bu ulusun gidişine !...



*Sözde mi, özde mi oldu darbe girişimi; ama bendeniz açıklamadan duramadım yerimde, pek çok konuda var olan görüşümü:

KISIR DÖNGÜ:

POLİS;ÇOĞUNLUKLA CEMAAT’Cİ…

CEMAAT;HDP (PKK) DESTEKÇİSİ…

PKK;POLİSİ ÖLDÜRÜYOR…

Son durum nedir?…Bilen bize de söylesin…

Alman; C.Kaplan’ı besledi. Amerika;FETOŞ’la seni kafesledi. Sorarsan bunlar aydınlık, özgür Batılı…Gerçekteyse onlar;Türk demokrasisinin katili!…



*CUMHURİYET’le;Cemaat’den,Cemiyet’e…Ümmet’den,Birey’e… Aman Sayın Cumhurun Başı;aklını kimseciklere tutsak etme,egemenliğini kiraya verme !…

Kucaktan, kucağa gezenler gibi; cemaatden, cemaate gezme kahraman ulusum!… Güvenme; kutsal bellediğin MIZRAK sokar, ortalık yine kan kokar!…



**ALDATILDIM,KANDIRILDIM;TCK’ya göre “hafifletici” sebep sayılacakmış bundan böyle.Tak kravatı,giy döpiyesi bük boynunu…ALDATILDIM, KANDIRILDIM de; işlem tamam…

Muhakeme gücün, idrak bilincin yok mu senin demezler mi adama?… Ergenlik çağındaki gibi..

Bluğ çağındakiler gibi koruma altına almak gerekmez mi seni?.. Aldananları;kısıtlamazlar mı kamu hizmetlerinden,hezimetler olmasın diye?...

Biz ergen, iradeli, muhakemeli, kandıralamayan biri olduğumuzdan dolayı; aklımız ermez böylesi ince işlere..

Cenab-ı Allah Bakanlığı’na verince; “af istekli” bir dilekçe… Milletin de olunca iradesinde kelepçe; işlem tamam, yola devam..

Bir nebze olsun ki tereddütümüz yoktur; affetmişdir En Yüce Makam… Muhalifler mi?…İttir gitsin !…



*CEMAAT’DEN, CEMİYET’E…

CUMHURİYET bunu öğrettti bize; sakın unutma?… Bu sefer hangi cemaatler kandıracak seni acaba?…

CUMHURUN BAŞI MI;CEMAATİN NAKKAŞI MI?…

Cumhuriyetin bireyi,cemaatin ümmetine dönerse;bu kez ampule taş attıklarında,ampul söner; aman dikkat!…

CEMAATLERDEN,CEMAAT beğenen;CUMHURİYET’in katli vacipdir diyen potansiyel/gizil düşmanı seçmiş olmaz mı acaba?…

Usta;desteği ulusunda ara!…



*Yunan, adaları kapmış; egemenler tıssss… Prostatlı bir moruk uzaktan kumandayla ülkeyi işgale kalkışmış; her gece bağır, bağır…

Dualarla yardım çağır, çağır…Ama yeşil sarıklılar yerine; ulufelerle beslenen yarım çarıklılar sokaklarda…



*Tuzu kuruların umurunda değil ülkeye, ulusa kurulan tuzaklar…Onlar büyük kentin gürültüsünden uzaklar; deniz, mehtap, şarap eşliğinde…

Be hey yüce demokrasi, be hey halk yönetimi cumhuriyet…İsterim ki olsun ömrüne bereket…Bu ülkede ne hizmet varsa şu tuzu kurulara; hezimetler bizlere… Yeter ama; bitsin artık uğradığımız bunca haksızlık ve başımıza gelen bunca felaket!…

Selma ERDAL

 

 

Salı, 18 Temmuz 2017 10:33

Hey Gidi Günler, Hey!...

Hey Gidi Günler, Hey!...

Günümüzden bir yıl öncesinde,15 Temmuz 2016 günlü Darbe-i Mesel sonrasında neler demişdik, neler?...Sene-i Devriye Şenlik-şamataları nedeniyle anımsayıverdim bugünlerde...

15 Temmuz 2016 gecesi; son yılların çözümsüz bilmecesi...

Başımız üzerinden geçiverince jetler, patlayınca bombalar...Camilerden yapılan çağrılarla sokağa dökülünce; türbanlılar, çarşaflılar...Tamam dedik yine bir alavera, dalavera işler var...Bizler Menderes yönetimiyle tanıştığımız şu  enflasyon denen canavarın çocuğu olarak doğduk bu ülkenin topraklarında ama darbelerin de oyuncağı olduk yaşamımız boyunca...

Oysa 12 Eylül 1980 sonrasında; bu son, bundan sonra askeri karışmalar, darbeler devri bitti demişdi büyük aga Amerika...Meğer nasıl da kandırmış bizi; bıkmıyor, usanmıyor ülkemiz sathında çevirmekden entrika...

Ve ben de bu öfke ve hırsla dedim ki;

-Akrep burcu olmalı şu Amerika; karıştırmadığı ülke kalmadı Dünya'da... Sürekli bekliyor pusuda; düşürmek için tuzağa...

."Bu kez olmadı, düşüremedik tuzağa...Bir sonraki denemem kalmaz öyle çok da uzağa" diyen o kurnaz tilki, erteliyor şimdilik iştihasını...

Ve bir başka sefere bırakıyor; karganın ağzındaki peyniri kapma işini...

Bu nedenle sen TÜRK; sık dişini, sakın rehavete kapılma!...

İşte bundan dolayı o 15 Temmuz 2016 gecesi; ölümü görünce, hastalığa razı olduk. Recep Efendi'yi ULUS olarak birlikte koruduk desek yeridir...

Ama yanarım o emir kulu,yoksulun oğulu Memedçikler'e...

15 Temmuz 2016 gününde; ülkenin güncel özeti:1/3 ya da 3'de 1
Bu da açılımı:
1/3; iktidar 14 yıldır
1/3;yapmak istedi ihtilal gözleri fıldır, fıldır

Ve kalan 1/3 de ATATÜRK'ün yolunda buluyor itidal...

Yengilere ulaşmak için işte bu 1/3 ile yapmanız gerekir itilaf.
Söylemedi demeyiniz!...

Ey sen AKBABA; bu durumda istiyorsan ATATÜRK yolunda gidenlerden destek,öncelikle olmayacaksın İLKE VE DEVRİMLERİMİZE köstek...BAŞKANLIK diye taşkınlık...Dindarlık diye yobazlık...ULUSALCILIK yolundan uzaklaşıp da Araplaşmış bir ümmetçilik...Bizi bozar; bilesin!.

Camilerin hoparlörleri az kısıla!...

Yobazların dili kesile!...

Tanrı ile aramıza kimseler olmaya kalkışmasın vesile!...

Özellikle de Cuma vaazlarında imam efendilerin; kadınlar üzerine söz söyleme haklarının olmadığı iyi biline!...

Daha çokça sayardım da...Ne ise takkeler konulup da önlere biraz düşünüle, eğer tekke korunmak isteniyorsa huzur içinde...Gördük işte; düşman her an pusuda...

Yoksa bir kez daha kandıramazsın kimsecikleri böylesi Hollywood senaryolarıyla

15 Temmuz bundan böyle KURTULUŞ BAYRAMI olacakmış...Olsun...
Yeter ki kutlansın kıvançla; 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim...

Ve yine 15 Temmuz 2016 gecesinden sonraki yaklaşık 40 gün boyunca (sanki doğan bebeğe ya da onların kurduğu "sözde" yeni devlete 40 uçurması yaparmışçasına) ; her gece araçlar vızır, vızır dolaştıkça sorduk:

-Yakılan benzinlerin faturası; kurtuluş günü hatırası olarak acaba hangi faturalara yedirilecek?...Telefon mu, su mu, elektrik mi, doğalgaz mı?...

Ve bir başka soruyla da şunu merak ettik:

-Ordu, Yargı, Polis arındırılıyor; boş kadrolar kimlere verilecek?...Kalifiye SURİYELİLER'e mi acaba?...

Daha neler, neler dedik o günlerde, bugün için kalsa da dünlerde?...

-Darbe-i mesel girişiminden dolayı; IŞİD bile dilini yuttu, ödü patladı,bitirdi olayıKaç gündür bombalar patlamıyor; hayırlara vesile olsun mu desek?...

Ve ne yazık ki Çingene'ye beylik vermişler, önce babasını kesmiş..
Darbe önlemeğe kalkışan akmallar; yoksulun Memed'inin canını almış...

Şu bir gerçektir ki; 1982'de genç subaylar, "gavur İzmir"de, FETOŞ'a kılıçları üzerine yemin ederlerken Recep Efendi;ülkeye egemen değildi.

Arı-Güvercin-Kurt; FETOŞ'la olurken dost, yalnızca Ordu değil, tüm kurum ve kuruluşlarıyla Devlet de geçti Cemaat'in eline.Ama herkes suspus, kilit vurdu diline.

Bugün herkes demokrasi havarisi, FETOŞ'dan medet umup da iktidar olma düşleri kuranlar sanki değillerdi kendileri (Ecevit-Recep-Kemal-Devlet-Selo)?...

Halkı aptallaştırmak, toplumsal yapıyı iyicesine yozlaştırmak amacıyla oluşturulmuş M'ACUN tv.de ve patronu Acun Efendi'nin yaşam biçiminde FETOŞ efendi bar, bar bağırıyordu ben buradayım diye...Ama Darbe-i mesel (Türkçe meali; yersen darbesi) kalınca yaya, Acun Efendi daldı gitti AK düşlere, AK rüyalara ve başladı kendini AKlama amaçlı riyalara...İşte bu M'ACUN tv'deki darbesel değişikliğin Türkçe meali; FETOŞ'la aşk-meşk ilişkim yoktur anlamına geliyor olabilir miydi?...

Darbeci askerler komşuya katılar, bizimkiler dayılandılar; verin bize hainleri diye...Bense sessiz ve sakince dedim ki:

-Yunan vermez askerleri bilesiniz...Düşmanımın, düşmanı dostumdur der; AB ve ABD de "ipe un ser" diye öğütler.Az bekleyin; göreceksiniz...

Gördük de...Askerler yetmedi, Fetoşçu hakimi, savcısı, gazetecisi kim varsa;kaçanı kaptılar, bağırlarında sakladılar bilindiği gibi...

İşte değerli okur; Darbe-i Mesel günlerinde, ben bunları yazdım, söyledim...Bir yıl sonrasında; sene-i devriye kutlamaları ve giderek daha da artan Arap ve Araplaşma kuşatmaları altındayken bu ülke, bu ulus elbette ki yine başkent Ankara...Ama Türkün geleceği sanki dünden de kara...Sofrasından her gün bir lokma daha çalınan fakir, fukara ise alkış tutar olan bitene...Yine bilinçsiz mutlularla, bilinçli mutsuzlar arasında sıkışıp kaldı Türkiye...Ne diyelim?..Çıkmadık candan umut kesilmezmiş...Aydınlık bir gelecek bir gün mutlaka gelecekmiş...Ümit adlı geveze kuşum öyle söylüyor bana...

 

 

Pazartesi, 17 Temmuz 2017 10:52

Günlerin İçinden

Günlerin İçinden

Kent Ekonomi Bilimi; kentsel kalkınma bağlamında, genel olarak kentli insanın refahını, Türkçe söyleyişle gönencini arttırmayı amaçlar, buna ilişkin kuramlar ileri sürer. Ve bu bilim dalı bize der ki:

- Kentsel yatırımlar ve alt yapı hizmetleri sunumunda öncelikli olarak kentde yaşayanlar düşünülür, dolayısıyla göçler sonucu o kente gelen her yeni kişi, kentde yaşamakda olanların, yerleşik düzende o kentin halkından olanların (kentsel hizmetlerden yararlanmak için harç, vergi, resim olarak kent giderlerine katkıda bulunanların) refahından, gönencinden çalar.

Bakış açımızı kentsel mekandan, ülke geneline çevirirsek; kuşkusuz şöyle diyebiliriz:

-Ülkemize göç eden, dışarıdan ülkemize gelen her yeni kişi, yurtdaşlarımızın refahından/gönencinden çalar, bedelini harç, vergi, resim olarak ödediği alt ya da üst yapı hizmetlerinden ne varsa, bedelini ödemeden onlara ortak olarak halkın payına düşen kamu hizmetlerinden yararlanır. Örneğin; içmesu, kanalizasyon ya da sağlık ve eğitim hizmetlerinin yetersiz kalmasına neden olur.Ortalama Milli Gelir hesaplamalarında; kişi başına düşen milli gelirin azalmasına neden olur.

Nedendir bunca söz; neye giriş içindir bunca çaba derse değerli okur, açıklayalım:

Temmuz ayının  ortalarına doğru basına düşen duyumlara göre;yedi bin Suriyeli’ye vatandaşlık, yurtdaşlık hakkı verilecekmiş.

IŞİD de inanma derim ben buna…Yedi bin değil, en az yetmiş bindir bu sayı bence…Nasıl ki 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi sonrasında gerçek ölü sayısı gizlenmişdi bu ulusdan…İşte bu oy deposu, AKDÜZEN’in oy güvencesi “ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü” bu topluluğun sayısı çok, ama çok daha farklıdır, açıklanan sayıdan çok daha fazladır.

İşte bu nedenle uykularımız kaçıyor…

Uyumuyorsak nedeni; ülkemize doluşturulan bunca yavşak Arap, bedevi…

Çorap sökülmesi değil, Arap dökülmesi…İpini koparan topraklarımıza dalıyor…Ve onlar yalnızca refahımızdan, gönencimizden çalmakla kalmıyor. Bunca kafa kesici, kan içici aramızda geziyor. Üstelik bunlar neler, neler söylüyor?...

-IŞİD İstanbul’u başkent yapacak!...

Bu gidişle olmaz, olmaz deme; olmaz, olur.İstanbul; Arabın olur…

Türk susma ve sakın unutma!...IŞİD süpürge, Türkiye faraş…Kal toprağında Suriyeli; gelme artık, yavaş!...Yoksa bizim illerde çıkacak savaş…Plan işliyor;Suriyeliler Anadolu’ya…Suriyeliler’den arındırılmış topraklar İsrail’e ki bu topraklar;Kenan Toprakları, Musa’nın çocuklarına vaad edilmiş topraklar…

Acaba Türkler nereye?...

Ve bu karmaşada; Türkiye’nin etnik yapısı mı değiştiriliyor?...

Yoksa ülke insan çöplüğüne mi dönüştürülüyor?...

Yeter!.. Suriyeli Araplar’ı ülkemize ithal etmek yerine, yitirdiğimiz özümüzü, gerçekçi sözümüzü, bilgiyle beslenen usumuzu yeniden benliğimize ithal edelim…

Kentler, kentleşme ile başlamışken söze usumuza düşen bir kavram; yerel yönetimin yanındaki “yerel yönetişim” kavramı…En anlaşılır bir deyişle bu kavramın anlamı da; halkın yerel yönetime katılımı, katılması eylemi, uygulaması…Bu uygulamanın da gerçekleştiği yer, kurum; Kent Konseyleri…

Bu konseylerin de kuruluş amacı; kimilerine göre halk katılımı, kimilerine göre halk katliamı…Özellikle de AKP iktidarıyla değiştirilen Yerel Yönetimler Yasası sonrasında giderek işlevsizleştirilen bir oluşum… Herkes işine geldiği gibi anlıyor “yerel yönetişim” kavramını ve bu kavramın uygulama alanı “kent Konseyleri”ni…Örneğin; ülkemizin Batısı’nda hak katılımı, yerel demokrasi, yerel hizmetlerin sunumunda “elini taşın altına koyma” anlamı anlaşılır ve amacı güdülürken…Doğusu’nda; özerklik istemlerinin ardına gizlenmiş bölücülük amaçlanıyor.

Oysa gerçek anlamıyla uygulandığında; çağdaş kentleşme ve kentlileşme kuramlarına göre beslenen umut, verilen emek, sonuç olarak da yaşanabilir bir kent demek… Ne yazık ki söylemler, bir türlü eyleme, yaşama geçirilmedikçe bütün bu kavramlar; yalnızca havanda su dövmece, lafla peynir gemisi yürütmece olarak kalıyor.Ve ülkemizde 2002’den beri süregelen düzende de Türkiye’de yaşayanlar ikiye ayrılıyor:

1- ATAM’ın ulusal bayramlarını kutlayanlar

2- ADAM’ın buyurduğu bayramı kutlayanlar

İşte bu topraklarda yaşayanlar; keşifler ve icadlar çağına ayak uyduramamış olsa da…Gölge düşmanları yener, ülkelerini yeniden keşfeder, devrim bile icad eder…Yeter ki buyursun, buyruk versin, istesin Hz. ADAM…

Üfürükden tayyare…

Hayaller aleminde keşfedilen seyyare…

15 Temmuz’da bayram…İç ayran, ol kendine hayran!...

Vee 17 Temmuz 1999 Gölcük Depremi’nden sonra; ne sarsıntılar yaşadı bu ülke…Göklerdeki Babamız; daha beterlerinden bizleri sakla…

Bu vesile ile; 15 Temmuz Darbe-i Mesel gününüz mübarek olsun!...

Yine de gönül ister, dil diler ki

Bu ülke; ATATÜRK aydınlanmasında yol alan yurtdaşlarla dolsun…

 

 

Kleo…Kim mi ?... Sezar’la, An­to­ni­us’u aşk­tan, haz­dan çıl­dır­tan kadın…Canım şu Mısır’ın Kle­opat­ra’sı… Aşkta sınır ta­nı­ma­yan…Ül­ke­si­ne ege­men olmak için ih­ti­ras­lı aşk­lar ya­şa­yan…Gü­zel­li­ği için de süt ban­yo­su yapan Mısır’ın Kra­li­çe­si…Oysa bugün O’nun ül­ke­sin­de kadın; Duygu’nun ül­ke­sin­de­ki gibi yal­nız­ca adsız değil…O’nun ül­ke­sin­de kadın “sıfır nok­ta­sın­da”… Yıl­lar önce, sa­nı­rım 80’lerin or­ta­sın­da Mı­sır­lı yazar Neval El SED­DAVİ an­lat­mış­tı “sıfır nok­ta­sın­da­ki kadın”ın öy­kü­sü­nü…

 

O yıl­lar­da Dünya’da Erica Jong “uçuş kor­ku­su”yla, ka­dın­la­rı uçu­ru­yor, bizde de Duygu Asena; “ka­dı­nın adı yok” di­ye­rek ka­dın­la­rı baş­tan çı­ka­rı­yor…Ama Mısır’da Fir­devs adlı bir “fa­hi­şe” hüc­re­de ölümü bek­li­yor… Dünya’da 1975 yı­lın­da baş­lı­yor kadın öz­gür­lü­ğü üze­ri­ne açı­lım­lar;8 Mart ka­dın­lar günü kut­la­ma­la­rı baş­lı­yor ül­ke­miz­de bile… Ön­ce­sin­de “sa­vaş­ma, seviş” söy­lem­le­riy­le, çiçek ço­cuk­la­rı ve 68 ku­şa­ğı var…80’li yıl­lar; kuş­ku­suz kü­re­sel­leş­me ku­ram­cı­la­rı­nın ol­duk­ça yoğun ça­lış­tı­ğı yıl­lar ama bunun yanı sıra ka­dın­lar artık or­ta­da, ya­şa­mın her ala­nın­da, kır­mış­lar üzer­le­ri­ne ki­lit­le­nen ka­pı­la­rı, yık­mış­lar ön­yar­gı­la­rı, öz­gür­ler…

 

Ve o yıl­lar­da ül­ke­miz­de ya­yın­lan­dı ilk kez Neval El SED­DAVİ’nin “sıfır nok­ta­sın­da­ki kadın” ki­ta­bı ve o ki­tap­tan öğ­ren­miş­tim Mısır’da ka­dın­la­rın sün­net edil­di­ği­ni haz al­ma­sın­lar diye cin­sel iliş­ki sı­ra­sın­da…

Oysa bizde 80’li yıl­lar bo­yun­ca; Müjde, Ahu, Banu Türk ka­dı­nı­nın cin­sel­li­ği­ni kış­kırt­mak için film­ler­de, rek­lam­lar­da... Ve ke­sin­lik­le Duygu ASENA, der­gi­si KA­DIN­CA…Artık olum­suz an­lam­da seks ob­je­si ola­rak ta­nım­lan­ma­nın mo­da­sı geç­miş­ti,dev­rim­ci çir­kin­le­re tı­kan­mış­tı ku­lak­lar, sanki her kadın birer seks ma­ki­ne­si ve aşk tan­rı­ça­sı… Bir ge­ce­de en çok sa­yı­da er­ke­ği baş­tan çı­ka­ran kadın olmak; ger­çek kadın olmak de­mek­ti 80’ler bo­yun­ca…

O yıl­lar­da ge­le­nek­sel kadın rol­le­ri çöpe gitti; yal­nız­ca Ye­şil­çam’da mı ?...​Gerçek ya­şam­da da sanki bütün ka­dın­lar es­ki­le­rin söy­le­miy­le; birer sür­tük, birer yosma…Oysa biz­le­rin ta­nım­la­ma­sı ve al­gı­sıy­la; fe­mi­nist ön­cü­ler, özgür di­şi­ler, mes­lek sa­hi­bi ayak­la­rı­nın üze­rin­de duran, ayak­ka­bı­la­rı­nı da kendi ka­zan­dı­ğı pa­ray­la satın alan ki­şi­ler­dik… 60’lar­dan beri Mary Quant’ın mini ete­ğiy­le genç kız­lık­tan, ka­dın­lı­ğa geç­ti­ği­miz gibi; 80’li yıl­lar­da da ilk kez biz­ler giy­dik st­rap­les bluz­la­rı, tight­la­rı ve Sibel CAN’a inat Zeki Triko Ma­yo­la­rı…Aero­bik ho­ca­la­rı­mı­zın yanı sıra, öz­gür­ce ve çe­kin­me­den ka­ça­mak yap­tı­ğı­mız aşık­la­rı­mız oldu… Kır­mı­zı to­puk­lu ayak­ka­bı­la­rı­mız­la, da­ra­cık je­an­le­ri­miz­le, cin çarp­mış­tan beter ettik er­kek­le­ri… Üs­te­lik de tüm teş­hir­ci­li­ği­miz­le sa­lı­na, sa­lı­na yü­rür­ken so­kak­lar­da; ola ki sözle sa­taş­ma­ya kalk­tık­la­rın­da on­la­rı ana­la­rın­dan doğ­duk­la­rı­na piş­man ettik;”sen git önce ev­de­ki­ni doyur” di­ye­rek…Çünkü biz­ler öz­gür­dük…So­kak­lar da bi­zim­di,be­den­le­ri­miz de…

Ne de olsa bi­lin­ci­miz­de Kemal ATA­TÜRK’ün il­ke­le­ri, Yurt­taş­lar Ya­sa­sı’nın ta­nı­dı­ğı hak­lar ve dünya ge­ne­lin­de yay­gın­la­şan kadın ha­re­ke­ti ve tin­sel­li­ği­miz­de öz­gür­lük ümit­le­ri vardı. Biz­ler eştik, eşit­tik er­kek­ler­le ve hatta on­lar­dan daha du­yar­lı, sez­gi­li…Bilim de di­yor­du ki ço­cu­ğun aklı an­ne­den geçer…Er­kek­ler güzel değil, akıl­lı ka­dın­lar­la ev­le­nin öğüt­le­ri ve­ril­di­ğin­den; ka­dın­lar, geç­miş za­man­lar­da­kin­den çok daha öz­gü­ven­li…Çünkü bu bul­gu­lar ka­nıt­lı­yor­du ki erkek; ka­dın­dan daha akıl­lı değil ama hay­van­sı kas­la­rıy­la belki daha güçlü… Ama ip­le­ri ka­dı­nın elin­de olan kukla; biz izin ver­dik­çe, biz is­te­dik­çe ata­bi­lir­ler­di aşk bah­çe­miz­de volta…

Biz­ler böy­le­si­ne umut­lu ve mutlu yol alır­ken ka­dın­lık yol­cu­lu­ğu­muz­da, oysa Mısır’da ka­dı­nın biri “fa­hi­şe” ol­ma­nın be­de­li ola­rak ölümü bek­li­yor­du hüc­re­sin­de ve biz­ler onun öy­kü­sün­de “sıfır nok­ta­sın­da­ki kadın” ol­ma­nın an­la­mı­nı kav­ra­ma­ya ça­lı­şı­yor­duk ür­kek­çe…Ki o ül­ke­de, o kül­tür­de bir za­man­lar Kle­opat­ra’nın ya­şa­mış ol­du­ğu ger­çe­ğiy­le çe­li­şe,çe­li­şe al­mı­yor­du usu­muz bir türlü “fa­hi­şe” yaf­ta­lı bir ka­dı­nın, ölüme mah­ku­mi­ye­ti­ni ve de ka­dın­la­rın cin­sel haz al­ma­sın­lar diye ya­pı­lan sün­ne­ti­ni…O gün­ler­de böy­le­si du­yum­lar; biz­ler için bir facia, bir kat­li­am…Dünya ka­dı­nı öz­gür­le­şir­ken, neydi bu Mı­sır­lı ka­dı­na uy­gu­la­na­cak olan kıyam ?... Dünya ne kadar da ses­siz­di o gün­ler­de böy­le­si acı­ma­sız­lık­la­ra, ne denli du­yar­sız­dı er­ke­ğin, ka­dın­la yap­tı­ğı ölüm­cül kav­ga­la­ra !...

 

Ve son­ra­sın­da…Akar­ken su gibi zaman, ge­çer­ken yıl­lar…So­nun­da geldi dok­san­lar…Baş­la­dı ses­siz­ce, giz­li­den, giz­li­ye ya­şa­mı­mız­da­ki nok­san­lar; edi­nim­le­ri­miz­den yi­tir­me­ye baş­la­dık, aşır­ma­ya baş­la­dı­lar ka­za­nım­la­rı­mız­dan… Ce­ma­at, tekke, ta­ri­kat; yal­nız­ca ay­dın­lı­ğa değil,ka­dın­la­rın önüne ku­rul­ma­ya baş­la­dı ba­ri­kat… Kle­opat­ra’nın kız­la­rı­na ha­yıf­la­nır­ken, Kemal’in Kız­la­rı da düş­me­ye baş­la­dı kör ku­yu­la­ra…Ben­ze­me­ye baş­la­dı­lar yoz, yobaz sof­ta­la­ra, er­kek­ler­le ayrı,ayrı otur­ma­ya baş­la­dı­lar sof­ra­la­ra… Mısır’ın Kle­opat­ra’sı varsa geç­mi­şin­de, Türk ül­ke­si­nin de han­la­rıy­la eşit yet­ki­li ha­tun­la­rı, Zeyna’dan sa­vaş­kan Bacı Bey­le­ri, kos­ko­ca Os­man­lı’ya söz ge­çi­ren Hanım Sul­tan­la­rı vardı…Ve Türk ül­ke­si­nin ka­dın­la­rı; uygar ge­çi­nen pek çok ül­ke­den önce ka­dı­nı­na ya­sa­lar önün­de ta­nı­dı­ğı hak­la­rıy­la seçen ve se­çi­len bir yurt­daş ola­rak say­gın­lık ka­zan­mış­tı. Bugün Kle­op­ta­ra’nın yal­nız­ca tu­ris­tik pa­zar­la­ma­sı­nı yapan, yapay pa­pi­rus­ler­le tu­rist­le­ri ka­zık­la­yan Mısır’da; ne yazık ki kadın hala sıfır nok­ta­sın­da ki “fa­hi­şe” ola­rak yaf­ta­lan­ma­yan­lar bile…Gerçi Arap Ba­ha­rı al­dat­ma­ca­sıy­la gös­te­ri­le­re ka­tı­lan­lar,er­kek­ler­le ça­dır­lar­da sa­bah­la­ya­rak de­mok­ra­si için sa­va­şan­lar “fa­hi­şe” ola­rak yaf­ta­lan­dı­lar ya neyse…Yaf­ta­lı­sı, yaf­ta­sı­zı; gü­nü­müz­de Mısır ka­dı­nı sıfır nok­ta­sın­dan ar­tı­ya ge­çe­me­di…Ama Türk ül­ke­sin­de­ki Kemal’in Kız­la­rı ne yazık ki gi­de­rek ir­ti­fa kay­bet­mek­te, inişe geç­mek­te bu­lun­du­ğu ko­num­dan… 80’ler­den beri bes­le­ne, bes­le­ne Ara­bın ek­ti­ği şe­ri­at to­hu­mun­dan, gi­de­rek o da “sıfır nok­ta­sın­da­ki kadın” kim­li­ği­ne bü­rün­dü­rül­mek­te… Üs­te­lik bu zorla,da­yat­may­la ye­ni­den kim­lik­len­dir­me sü­re­cin­de; daha dün­ler­de mes­le­ki ola­rak “yosma, aşif­te ve dahi fa­hi­şe” yaf­ta­lı­lar en önde, bay­rak­tar… Te­da­vül­den kal­dı­rıl­mak­ta; Cum­hu­ri­yet’in ta­nım­la­dı­ğı Kemal’in Kız­la­rı ve 80’lerin im­ge­si kadın öz­gür­lü­ğü ve sim­ge­si öz­gür­lük­çü ka­dın­lar… Zorla ve zor­ba­lık­la yı­kıl­mak­ta öz­gür­lü­ğü be­lir­le­yen ku­ral­lar…

Kuş­ku­suz Kle­opat­ra’nın kız­la­rı için de kay­gı­lan­mak­ta­yım ama hey Kemal’in Kız­la­rı; ne kolay tes­lim olu­yor­su­nuz böyle ?...​Yeter artık sus­kun­lu­ğu­nuz, nedir bu vur­dum­duy­maz­lık­lar artık dile gel de bir şey­ler söyle?...

Veee bu ve­si­le ile Dar­be-i mesel'in se­ne-i dev­ri­ye­sin­de; ka­dın­la­rı­mı­zın ge­le­ce­ği olsun HA­YIR­la­ra ve­si­le di­ye­lim son­söz ola­rak...

Cuma, 14 Temmuz 2017 13:04

Öfkem...

Öfkem...

2005 yılında duyulmuştu; Malatya çocuk Esirgeme Kurumu'nda yaşanan çocuklara yönelik taciz, tecavüz, işkence olayları... Kuşkusuz bu ülkede, yaşayanlarının yüzde 99'u Müslüman olarak tanımlanan bu topraklarda; Malatya olaylarından çok öncesinde de duyulmuştu böylesi insanlık dışı yüz kızartıcı olaylar. Örneğin; 90'larda Bursa'dan, Çocuk Esirgeme Kurumu'nun Sırameşeler Erkek Yurdu'ndan...


Devlet kurumlarına bırakılan çocukların yanı sıra, son yıllarda; öznesi din olan, yaşam biçimi uhrevi olan "ne idüğü belirsiz" tarikat, vakıf vb adlarla varlığını sürdüren oluşumlarda da çocuklara yönelik taciz, tecavüz olayları yaşanıyor.

Çocukların teslim edildiği, emanet edildiği; bu kurumlarda, çocuk yuvalarında, vakıflarda, tarikatlarda ve hatta devlet okullarında yaşananlar, tutuklanan suçlular, aranan sorumlular...


Acaba yalnızca onlar mı suçlu yaşanan bu insanlık dışı tutum ve davranışlardan?... Tek suçlu onlar mı?...


Devlet Baba baksın diye yuvaya bırakanlar, ya onlar?... Gerçek suçlu onlar değil mi?...


Ülkemizde 1964'den beri; "BAKABİLECEĞİNİZ SAYIDA ÇOCUK YAPIN!.." sözleri söylenmektedir...Bu sözleri kimler duymaktadır ya da kimler bu uyarıya uymaktadır?...


Kuluçka makinası gibi her yıl doğurup, sonra da Devlet'in yuvasına ( gerçekteyse toplumsal sorumluluk bağlamında tüm ulusun üstüne ) atılan bu çocukları yapan ana-baba kimliğinden uzak sorumsuzlar hiç suçlu değiller mi?...
Neden kimse gerçek suçluyu ararken; o çocukları, oralara bırakan ana-babalara, onların bu dünyaya gelmesine neden olanlara bakmıyorlar?...
Neden bu çocukları doğuranlar ve doğurtanlar üzerine bir tartışma açılmıyor?...
Gerçekte üzerine gidilmesi gereken en önemli ve en öncelikli sorun bu değil mi?
Gerçekte öfke duyulması gereken sorumlular bunlar değil mi?...
Onlar değil mi çocukları bu çakallar, sırtlanlar sofrasına atanlar?...
Örneğin; sokakta çalışan çocuklar, onlar ne kadar da risk altında, onların başına kim bilir neler geliyor?...

İşte ben öfkeliyim; çocuklara yönelik bu saldırganlıklara, tacizlere, tecavüzlere, cinayetlere karşı öfkeliyim...
Ama öfkem en çok da bu olayların yaşanmasına neden olanlara...
Benim öfkem..
Yolumu kesip de zorla,
Sakız, mendil satmak için
Ayaklarıma dolaşan
Sırnaşıkça yaşamıma bulaşan
Yüzü kirden kara, gömleği yırtık
Uyuşturucudan kafası bulanık
Şu yeni yetmeye değil öfkem...
Miskin miskin pineklerken kahve köşelerinde
On çocuk doğurtmaya üşenmeyen, üşengeç babaya
Kocasının elinden tutmak,
Çocuklarını bağrına basmaktansa
Dara düştüğünde, sorumsuzca
Yeni bir erkeğe koşan anaya...
Yoksa;
İtilip, kakılmış
Bir boğaz daha eksilsin sofradan diye
Kimisi sokağa atılmış
Kimisi de tarikat kapısına bırakılmış
Bir başkası organ mafiasına satılmış
Bir çocuğun ne suçu olabilir yaşanan bunca çirkinlikten

Ki ona kabarsın öfkem?...

Selma ERDAL