18 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Selma Erdal

Selma Erdal

Web sitesi adresi:

Perşembe, 13 Temmuz 2017 14:01

Kadının Prangası PARA...

Kadının Prangası PARA...

Finike’nin portakalından çok öncesinde nam salınca parası

İnsanlık için ateş, tekerlek ve illa ki para sayılsa da gelişimin alamet-i farikası…

Bu üçlünün içindeki tek kalleş; olamadın kadına bir türlü kardeş

Ah yok musun sen para; nasıl da açtın kadının benliğinde onulmaz bir yara…

Oysa nasıl da mutluydu insan soyu; parasız günlerinde…

Özellikle de kadın; özgür, pervasız, tutsak alınmazdı

İnsan soyunun parasız dünlerinde…

Deve kervanlarıyla tıngır, mıngır gezen kervancılar

Şu paranın bir değer, kıskançca istiflenilesi, biriktirilesi...

Ve tapınılası bir muteber olduğunu varsaymaya...

Varsayımlarla yetinmeyip; gerçek yaşamın her alanında...

Temellerini atıp, kurumsallaştırmaya başladığından beri…

Ki onlar gözü kör olasıca tacirler, tüccarlar, merkantlar...

Yapılandırmaya başlayınca böylesi düzeni

Ve de merkantalizm diye bir ideoloji icad edip

Ortaçağ’da bulaştırınca bir onulmaz sayrılık, bir veba gibi tüm insanlığa

Mal takasının, değişiminin değerini; endeksleyince şu Finikeli’nin icadına

Kimi uyanıklar, ileri görüşlüler, kurnazlar ve fırsatçılar

Güç bende olacak diye fışkırdı içlerinde bin türlü umut

Biriktirmeye başladılar; altın, gümüş, kağıt ya da yakut

Paraya tedavül eden ne varsa

Ve biriktirdikçe güçlendiler, güçlendikçe efelendiler

Efendice yaşayanların diyarlarında…

Ama…

Şu başı, sonu sınırsız ve sonsuz olmayan yaşam sürecinde

Sincice bekliyordu Ölüm Meleği ve günün birinde çalacaktı kapıyı

Borç para almak için değil kuşkusuz, gelecekdi can almaya…

İşte o günden sonra kime kalacaktı biriktirilen bunca varlık, bunca para ?...

Düştü mü adamın usuna, para düşkünü aklına;

Uçkur muhabbetlerinin sonucunda peydahlanan veledin

Acaba kimden olduğu sorgusu…

Hemen belirdi kurnaz kişiliğinde;

Bu kaygıya ilişkin önlemin nasıl alınacağının kurgusu

En sonunda da çözüm bulundu:

Kadına yapılmalıydı vurgusu;

Karar alındı; bedenine takıldı Bekaret Kemeri…

Ve de ardından kuruldu evlilik müessesi

Havranın, kilisenin, caminin ve devletin kutsadığı…

Böylece başlamış oldu; kadının binlerde yıllardır süren tutsaklığı…

Daha önceleri; samanlıkta, ormanda, harmanda

Canının çektiği mekanda ya da meydanda;

Canının çektiği adamla sevişen kadın

Paranın yükselişiyle; sorgulanmaya başlandı:

Söyle kadın; sen mal mısın, meta mısın ?...

Değer ve eder denklemleri kuruldu; bedenine ve benliğine

Tutuklandı, tutsak alındı ve böylece vuruldu kadına pranga;

Binlerce yıl öncesinde, bugün bile kendini kurtaramadığı…

Önce bedeni prangalandı, ardından da özgür benliği

Gün geldi; cadı diye suçlandı, atıldı ateşlere; yandı, yakıldı…

Gün geldi; emekçi diye oddan, ateşten kavruldu,8 Martlarda anıldı…

Kadınlık tarihi sürecinde yaşamadığı işkence, savaş, soykırım kalmadı

Son aşamada;nice, nice yüzyıldan sonrasında

Ve çağdaşlık maskeli, makyajlı günümüzde bile

Biçimden, biçime sokuldu ve sokulmakta; adamın belirlediği kalıplarla…

Adamın yetkesindeki devletin kurumlarınca işlenmekte

Örselenmekte, dokunmakta desen, desen ve dokunulmakta kişiliğine;

Acımasızca parçalanmakta, parçalara ayrıştırılmakta

Bölündükçe, bölünmekte kimliği; eş, cariye, gözde, köle, fahişe ya da ana

Ve ayağında binlerde yıldır taşıdığı paradan pranga…

Selma ERDAL

 

 

Çarşamba, 12 Temmuz 2017 10:04

Düz Cinsel, Düz Dinsel

Düz Cinsel, Düz Dinsel



Geçmişte ibadet de gizliydi, kabahat de…

Ve o günlerde “kabahat” olarak adli ya da adi suçlar anlamında değildi varsayılan; yalnızca dört duvar arasında yaşanan, yaşanması gereken ve yine o dört duvar arasında saklı kalan cinsel yaşam…

Sakın ola ki bir kavram kargaşası olmasın çünkü o günlerde bu denli kör ve de sağır değildi ve en azından /hiç değilse / bir bakıma “yarım” bakireydi Adalet Hanım, gerçek kabahatler ve kabahatliler karşısında…

12 Eylül 1980; EVREN Paşa eliyle, ülke devren ABD’nin egemenliğine geçince, Menderes’den beri ince, ince süregelen Amerikan emperyalizminin saldırısı, bu kez bombardımana dönüştü…Özellikle de kültürel bağlamda yapılan saldırılarla, Amerikan dizileri Türk Devlet Televizyonu’na üşüştü.

O günlere değin “Allah bir, erkek bir” diye bilen/belleyen/belletilen Anadolu kadını; henüz evinin suyunu, ta köyünün çeşmesinden taşıdığına aldırmaksızın, susuzluğuna kaygılanmaksızın, kaygılandı Dallaslı Aile için “Su-Elın başka erkek bulmakta haklı, Jeyar onu aldattı” demeye ve Jeyar’a duyduğu öfke sonucunda, o günlere değin kasaptaki muteber ciğere benzettiği adamına mundar demeye ve de başka erkeklere ilgi duymaya başladı…

Önceleri gözel/gözle, bakışla başka erkekleri süzmeye…Sonraları sözel/sözle; özellikle de cep telefonları aracılığıyla tele-aşklara başladı…Ve daha sonraları anneliğini, tek eşliliğini hiçe sayıp; başka erkeklere dokunuşla o da Su Elın’laştı…

Üstelik de gizlisi, saklısı kalmadı Anadolu tipi fedakar bacının yaşadığı aşklarda; mahalle dedikodusu kapsamından, televizyon aracılığıyla yaşadıkları kamusal alana yansıdı… Kentsoylu kadın bile yetişemedi onun hızına, yanında yaya kaldı…

Giderek kabahatler kapsamından da çıktı bu “değişim,dönüşüm” sonucunda yaşanan çoklu aşklar; hem toplumsal, hem de hukuksal bağlamda… “ki erkekler için her dem elinin kiriydi bu tarz yaşamlar” sonunda kadınlar da serbest, free, sanki her biri kovandaki kraliçe arı…

Diğer yandan din işleri, devlet işleri; bir diğerinden ayrı durmak şöyle dursun, birbirine geçirdi iyicesine dişleri, sanki pitbul köpeğinin çenesi, ayırmak olanaksız birini, diğerinden…Allah ile kul arasında kalmaktan sıkılan DİN; kayıverdi kamusal alana, bulaştı din tüccarlarının dilinde her türlü yalana…

Siyasette, ticarette, (b)ilimde; hamil-i kart yerine, “hamil-i tarikat yakinimdir” dönemi başladı göğsünü gere, gere...Ki bundan sonra kim korkar Kemalist Devrimler’den ?…

İşte bu açıklık, saydamlık ortamında; cinsellik de, dinsellik de yalnızca serbest değil, artık çoktan seçmeli… Bir başka deyişle cinselliğin türevleri ya da uygulama/yaşanma biçimleri; alenen, apaçık toplumda tartışılmaya, dört duvar arasından taşıp, toplumun göbeğinde yaşanmaya ve genel kabul görmeye başladı. Özellikle de AB normları, toplumun üzerinde sanki Demokles’in Kılıcı…Öncellikle cinsellik konusunda ve türler arasında ki ÜÇÜNCÜ cinsiyet bangır, bangır girmişti sıralamaya (gerçi hala almaz benim şu düz-cinsel beynim, havsalam, “erkek bedeninde saklı kalan benim kadınlığım” diye durmaksızın avaz, avaz bağıran erkek formatındaki insan; örneğin prostat olduğunda nasıl sindirebiliyor ve bu ızdırabını nasıl dindirebiliyor erkek tescilli bu sayrılığın , erkek bedeninde sıkışıp kalan o kadın ruhunda ?...)

Kesinlikle göz ardı edilmemesi, özen gösterilmesi gereken bir konu da şu; “insan hakları” kapsamında ola ki üçüncü cinsiyeti saymazsanız, saygı göstermezseniz, bilinmelidir ki AB bu konuda çok hassas, elinde elektronik kumpas, sürekli ölçümlerde…Kim, kime ne dedi?...Kim, kimi aşağıladı, hor gördü, dışladı ?...Hemen AB’de kapı duvar; sizin halkınız davar, eşcinseli hoş görmeyeni “birlik” kapısından kovar…

Cinsellik konusunda bu denli hassas da, dinsellik konusunda duyarsız mı ?...

Geçmişte laiklik konusunda son derece özenliyken Türkiye, besledi Kaplan’ları bağrında, “Hilafet Devleti kuracağız Kemal’in ülkesinde “ naraları attırdılar Almanın topraklarında…Okyanus ötesinde yaşananlarsa tüm Dünya’nın bilgisinde, ilgisinde… Bunun da adı “dinsel özgürlük” diye sunuldu bizlere, artık ne gerek vardı dinsel yaşamda da gizlere ?...İbadet de, kabahat de bundan böyle aşikar; kim gizlilikten yanaysa, bu düzenden ne’malanamaz, özellikle de ulu orta kılmazsa namaz, edemez hiçbir alanda kar…

Sen düz-cinsel bir kadın olarak karşı çıkarken türbana, eşcinsel İpekçi, ipek türban takmaktan yana tavır koyar; düzen de seni zararlı mahlukatdan, onu muteber kuldan sayar…

Ve artık günümüzde DÜZ-CİNSEL ve DÜZ-DİNSEL olmak, olmayı savunmak neredeyse alınabilir her an suç kapsamına… Düz-cinsel erkek ki o doğanın yarattığı kadın-sever erkek ve doğurtan…

Düz-cinsel kadın ki o doğanın yarattığı erkek-sever kadın ve doğuran… İkisi birlikte sevişen, nesilleri üreten…

Tensel, tinsel ve biyolojik olarak düz-cinsel kimlikli ölümlüler; ay ne kadar monoton, sıradan, ay ne banal !...Ne gay, ne de lesbiyen ve hatta bi-seksüel bile değil…

İlk çağ filozoflarından tutun, en ünlü yazarlar, ressamlar, sinemacılar kısaca “yaratıcılar” ve belki de Tanrısal İnsanlar, Tanrı-İnsanlar; onların her biri eşcinsel…

Diğerleri, bir başka deyişle bizler; düz-cinsel ölümlüler…Bir iz bırakmadan yaşam yolculuğunda dümdüz yürüyenler…

Bir de kendimizi sağlıklı, normal, doğal sayıp, onları ötekileştirmeye kalkışıp, onları eleştirenler…

Bizler kimiz ki onların karşısında?...

Üstelik de düz-cinselliğimiz yetmezmişçesine, bir de düz-dinsel bilincimiz…Ki bizler düz-dinseller; Tanrı ile kulun arasına, tarikatlarla, barikat kurdurmayanlar…Karanlığa karşılık aydınlık yolculuğunu durdurmayanlar…Düzmece peygamberlerle, dinler arası diyalog safsatalarıyla inancına dogmayı, batılı saldırtmayanlar…999 tespihle kendini gericiliğe zincirlerken, ülkesinin boynuna geçirilen tutsaklık halkasını umursamayanlara ülkesini, ulusunu sırtından vurdurtmayanlar…Biz düz-dinseller…

Ne denli sıradan, ne denli düz kaldık; ülkemiz üzerine oynanan o dolambaçlı, o alengirli, o kaypak oyunlarda düz-cinsel ve düz-dinsel varlıklarımızla sıradan, monoton ve banal…

Selma ERDAL

 

 

Kavramlar Üzerinden Gerçekleri Kavramak

Sürekli tartışıyoruz; kavramlar üzerinden... O ne demek, bu ne anlama gelir ya da bu kavram neleri içerir?...
Kuşkusuz insan; konuşarak, tartışarak, en önemlisi de düşüncelerini kavramlaştırarak ve kavramsal bir çerçeveye oturtarak sorunlarına çözüm arar, ulaşmak istediği sonuçlara ulaşır.
Son yıllarda gündemde en çok iki kavramdan söz edildiği bir gerçek ve bu kavramların da olumlu, olumsuz dışsallıklarının olduğu da bir gerçek... O kavramlardan biri LİBERALİZM ise, diğeri de KÜRESELLEŞME...İşte bu iki kavram üzerinden insan-doğa ilişkileri de derinden etkileşmekte...

*Liberalizm

Ne demişti LASWELL “liberalizm” için ?
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”
Hiç kuşku yok ki siyasetiyle, ekonomisiyle, dilediklerince sömürsünler…
Bu düşünceyi savunan bir kişi; hiç sevebilir mi “ülkesini, milletini” ya da Dünya'yı ve Dünyalılar'ı?...
“Liberal” ne bilir, kamu yararı ilkesini ?...
Bilindiği gibi “liberal”; kamucu değil, bireycidir
Bireycilik de; “Rabbena, hep bana” biçiminde özetlenebilir ki Türkçe meali;
Kendi hırslarını, ulaşma ve elde etme isteğini her şeyin üzerinde tutmak demektir
Gerektiğinde çıkar uğruna; beynini de, bedenini de isteyene vermektir/verebilmektir...
Üstelik LASWELL’den de önce, Onun düşün babası, önceli MACHIAVELLI de böyle buyurmadı mı ?...
“Başarıya giden her yol mübah”
Dinlere aldırmayın, olmaz günah
Sömürün; kişiyi, kurumları, kaynakları, küreyi/Dünya’yı…
Ve daha sonra da LASWELL kuramsallaştırdı bu düşünceyi;
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diye...
İşte günümüzde de liberaller;
Onun sözünden dışarı çıkmıyorlar
Dünya’nın tüm kaynaklarını kasalarına taşıyorlar
Bu sömürü düzeninin son aşaması KÜRESELLEŞME bağlamında,
Yalnızca Dünya’yı değil, evreni de talan ediyorlar...

*Küreselleşme ya da Küreselleşen Dünyamız
Şu 68'li abilerimizin ve ablalarımızın;
“Amerikan Emperyalizm”ine tüm direnişlerine karşın
Bugün Pekin’de ve Moskova’da Cola içiliyor
Daracık blu-jean’li Rus kızları; erkekler için özel seçiliyor
Komünist düzenin üretken kadını
Üretilen bir değere dönüştü
Bizim Trabzonlu Lazlar;
Yıllarca “Nataşa” aşkıyla yatağa düştü…
Bütün bunlar niye mi ?...
“Küreselleşme” diye bir kavram atıldı ortaya
Amerikan egemenliğine direnen 68'li abiler ve ablalar
Teker, teker takıldı bu oltaya…
Soran olursa küreselleşmenin anlamını
Sınırların kalkması demek,
Sayki gezegenimiz Dünya, tek bir ülke
Söylenense koca bir yalan ezilen halka…
Kuşkusuz sınırlar kalktı, ama kimlere ?...
Yüzlerce yıldır, utanmadan Dünya’yı kemirenlere...
Yirmibirinci yüzyılda yol alırken Dünya
Paranın egemenliğinde
Marksizm değil ama Machiavelizm genel ilke
Dillerine doladı bu tümceyi
Kırsal kökenli, kaldırım sürtükleri bile;
“Başarıya giden her yol geçerli”
Senin anlayacağın yurtsever halkım; şimdilerde her şey satılık
Nerdeeee yarin yanağından gayrısını,
Halkıyla paylaşacak alık ?...
Ve bizler hala tam olarak anlayamadık;
Küreselleşen Dünya mı yoksa Amerikan emperyalizmi mi ?...

Şu çılgın tüketim toplumunda kendimize sormamız gereken sorular:
Yaşanacak bir tek Dünyamız olduğuna göre ve bizler bunu yaşanılamaz bir konuma getirdiğimizde; ekonomik gelişmeler sonucu varsıllaşmamızın ne önemi kalacaktır ?...
Bir başka deyişle; çevre koşullarının giderek yoksullaşmasının yanında, insanların ekonomik varsıllıklarının bir anlamı olacak mıdır ?...
Örneğin; özel garajınızda lüks otolarınız dizili olsa, villanız, yatınız, katınız ekonomik varsıllığınızın en görkemli kanıtları olarak özel mülkiyetinizde olsa…. Eğer sizin beslenmeniz, yaşamınızı sürdürmeniz için gerekli besinler kimyasal atıklara bulaşmışsa …Burada ekonomik varsıllığınız ne işe yarayacak?...Siz ne yiyip, ne içeceksiniz?... Sağlıklı kalmayı nasıl başaracaksınız ?...

Derim ki;
Şu Dünya adlı gezegende, yaşayan hiç kimse; “Benden sonrası tufan” yanılgısına kapılıp, bencilce düşüncelere saplanıp kalmasın. Kalmasın ki; ekonomik varsıllığını arttırmaya yönelik girişimlerde bulunan insanlar, ekolojik yoksulluklara neden olacak uğraşlarda bulunmasınlar ve bizden sonrakilere de soluk alabilecekleri , yaşamlarını güven içinde sürdürebilecekleri temiz bir gezegen kalsın.

Selma ERDAL

 

 

Pazartesi, 10 Temmuz 2017 11:23

Geçiyor Koskoca Yaz, Bebeler Eyliyor Niyaz

Geçiyor Koskoca Yaz, Bebeler Eyliyor Niyaz

Bizim çocukluğumuzda yaz tatilleri geldiğinde, öğretmenimizin önerdiği kitapları okur ve çokça da oyunlar oynardık bahçelerde...Ancak tutucu ailelerin çocukları; gizli, saklı ve de yasaklı kuran kurslarına giderlerdi, mahalle aralarındaki Hocanım Teyzeler'e...

O günlerde laiklik ilkesi ve aydınlık bir Türkiye tezleri eşliğinde, umutla bakarken geleceğimize diller söz söylemese bile, ana-babalar sakınırdı çocuklarının beyinleri hurafelerle dolacak diye, izin vermezlerdi Hocanım Teyzeler'den verilen mahalle arasındaki din eğitimlerine...

Ne yazık ki Laiklik İlkesi; Anayasamız'da yer alsa da, uygulamada yok hükmünde...Ve son yıllarda; ATARTÜRK İLKE ve DEVRİMLERİ bağlamında yasaklanmış olan ne varsa uygulamada, gündemde, son hızla yaşama geçirilmekde..Ve şu mahalle arasında gizli, saklı varlığını sürdüren kuran kursları; AKP politikaları sayesinde Hükümet kararlarıyla yaygınlaşmış, neredeyse seçmeli değil, zorunlu ve eğer çocukları aileleri böyle kurslara göndermezse bu aileler de sorunlu sayılmış ülkeye egemen olanların indinde...

Durum böyle olunca 2012 yılından beri küçük beyinlere nakşediliyor din bilgileri adı altında; hurafeler, safsatalar üstelik de rüşvet karşılığında...Örneğin; 2012 yılında, sabah namazına gidecek çocuklara yaz tatili sonunda laptop verileceği duyurulmuşdu cami ve mescitlerin duvarlarına asılan kocaman afişlerle...

Ve benim de susmayan dilim, buyruk vermişdi elime; Laptop Namaz Vakti üzerine bir yazı yazması yönünde...Ben de yazmışdım üşenmeden, işte yazdıklarımı paylaşıyorum izninizle:

Laptop Namaz Vakti


Hayırlara vesile olsun ki Ali Osman-i’nin günümüze izdüşümü Muhteşem Tayyiban için ABD tarafından Dünya Haritası’nda ve dahi bölgelerle, kıt’alar arasında “mekan” adresi belirlendi; Ortadoğu cihetinde…Her ke kadar Gazi Kemal Hazretleri; I. Cihan Harbi’nin ardından milletiyle verdiği cihatla kurduğu Cumhuriyet’in yönünü Batı’ya çevirmiş olsa da…ki evvelinde; 1326 senesinde Bursa havalisinde temeli atılan Osmanlı Devleti bile kendini Avrupa Devleti sayıp, Viyana kapılarına dayanıp, gözünü dikmiştir Batı’ya taa ki Devlet-i Ali Osmani’yi yedi düvelin işgali altında batırıncaya dek…
Ve Osmanlı’nın küllerinden doğan, emperyalistlere karşı verilen bağımsızlık savaşının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti önderi Kemal ATATÜRK’le birlikte “muasır medeniyet” ilkesi, ülküsü, amacı nedeniyle geleceği için Batı uygarlığını ölçüt almış olsa da…Menderes’le birlikte NATO’ya girme bahanesiyle, Muhammedin Ocağı, Gazi Kemal’in Askeri diye bilinen ordusunun neferi Mehmetçik’e Kore’den teskere veren ABD ve işbirlikçileri (ABD mandacılığını özleyen, ülkenin bağımsızlığına ABD ipoteğini koydurtmak için yol gözleyen düzenbaz takımı) yardımıyla; evire, çevire, devire ülkeyi yine yatırdılar revire…Ve revire yatırılan Devletimiz’e; Osmanlı gibi “hasta adam” yaftası yapıştırıldı ve teşhiş sonucunda artık O Ortadoğulu sayıldı, sayılmakta…
Ortadoğulu sayılınca bu Devlet, tabiatıyla önce Gülistan ve bu sonra da Tayyiban  suretinde; başta LAİKLİK ilkesi olmak üzere, Atatürk’ün tüm İlke ve Devrimleri tedavülden kaldırıldı…Daha 80’lere değin; “Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü” derken bu ülke, bu ulus,girdi Araplaşma, ümmetleşme yarışına… Ve kulaklarını tıkamaya başladı Atasının sözlerine ki O’nun ülkesi, ulusu adına amaçladığı; yurtta ve dünyada sonsuza dek sürdürmek istediği barışına…
O artık petro-dolarla esir alınmış bir Arap-Amerikan neferi ve her daim seferi; küresel emperyalizmin emelleri için…İşte bu nedenle O’na adres Ortadoğu ve bu durumda O’na ulus değil, Ortadoğulu nizamında ümmet biçin…Kaftanıyla, kültürüyle, kafasıyla ve en önemlisi elinde Kur’an-ı Kerim; başında takke, ayağında takunya…Ve olmaz cemaatimizde kadının ne nefesi, ne de sesi…Ve dahi bulunmaz ümmetimizde labunya…
İşte bu mealde ve bu plan, program emelinde ve amelinde din bezirganları başladı faaliyete; arka bahçelerine nadide güller derlemek için şu muazzam Gülistan ve bugünlerde de Tayyiban cihetinde…Bilumum camii kapılarına ve dahi camii güzergahı üzerinde tüm binaların duvarlarına yapıştırıldı ilanlar; eğer ki, sabah namazına giderse oğlanlar, onlara veriliyordu ilahiyattan “laptop” müjdesi…


Aman Yarabbi; ne ulvi bir karar ve dahi ne büyük keşif…Ve ne büyük ifşaat ve dahi inkişaf… Sabah namazına gelen, gelmek yetmez, yoklamaya katılan, katıldığını kanıtlayan yani Gülistan diliyle ispatlayan 13 yaşına kadar olan ve dahi henüz buluğa ermemiş oğlanlar; edinecekler birer laptop…Haydi çocuklar saat 05, yataklardan kalkın hop…Koşa, koşa namaza durun…30 namaz sonrasında laptopu masaya kurun…Şimdi LAPTOP NAMAZ VAKTİDİR…


Koşun namaza koşun; din bezirganları sizi laptopla saflarına katacaklar, sizin inancınızı bir laptop karşılığında satın alacaklar…Nasılsa bu ülkede her şey satılık; şehid kanlarıyla sulanmış toprak…Yeraltı ve yerüstü hazinesi sayılan; madenler, içme, akar ve termal suları, bor, her türlü kaynak…Ar, namus, şeref, haysiyet, atalardan kalan tarihi miras ve dahi vasiyet…Para için gerektiriyorsa bunu keyfiyet; din, iman ve dahi vicdan da satılık…Satılık yani para eder bir mal, meta…Değeri,ederi, parası, parsası karşılığında gerektiğinde alınır ve dahi satılır; din, iman, inaç bile, bu böyle biline…


Bugün arka bahçeye gül derlemek için saat 5 sularında, laptop karşılığında “haydi çocuklar namaza” nidaları yükselir…Yarın “ileri demokrasi” rejiminde, “eşbaşkanlık” martavalı ve dahi” küçük Amerika olma” düşleri eşliğinde; alavere, dalavere, Mehmetçik ölmeye…Ki bu Mehmetçik dediğin kitle, bugün Laptop Namaz Vakti’nde camilere koşan, babaları, amcaları, dedeleri tarafından camilere koşturulan çocuklardan, bir başka deyişle arka bahçede yetiştirilen, daha doğrusu devşirilen güllerden oluşacaktır çok yakın bir gelecekte…


Bu madalyonun bir  yüzü, Gülistanın hükümranlarınca uygulamaya konan, piyasaya sürülen planın bugünü ve yarın ne olabileceğine yönelik öngürüsü üzerine, bir öngörü…
Ya madalyonun diğer yüzü, arkası; gerçekten de arka bahçede hazır ve nazır bekleyecek mi acaba bugünün laptop fırkası, bu hassasiyetle yetiştirilen dindar gençlik harikası ?...


Bugün laptopla satın alınan din, iman, inanç ve dahi vicdan ki satılık oldukları besbelli, bedelsiz değil bu geleceğin arka bahçe gülleri ve dahi neferleri; ana-babalarından oy bulgur, nohut, kömür karşılığında…çocuklarından da sabah namazı alıştırmalı laptoplar, gerektiğinde şehid olma olasılıklı ömür karşılığında…


Bugün laptopla satın alınan; din, iman, inanç, vicdan…Gelecekte de ona sunulan; yaklaşık 10 yıl sonrasına özgü yeni bir teknolojik oyuncak, son model araba ya da lüks villanın terasında kurulu bir salıncak…karşılığında bunca yatırım…yatar mı yatar?...Bugün laptop için namaza duran oğlanlar, gelecekte çok daha pahalı, değerli, ederli, paralı bir nesne için dinini, imanını, inancını satar mı satar?...


Taşıma suyla dönen değirmen…Kakma çiviyle, sokma akıl… Dayanır nereye kadar ?...
İşte onu da ben gibi satılmayanlar hiç bilemez, ancak Laptop Namaz Vakti’nde; oğlanları satın alanlar elbetteki benden daha iyi bilirler…


Selma ERDAL

 

 

Cumartesi, 08 Temmuz 2017 10:05

Dilekçe...

Dilekçe...

Köylüyü bu ulusun efendisi bilirdik… Önce efendiler değişti; emekçilerin yerini, yemekçiler aldı…Kırdan, kente göç; başımıza pek çok sorun saldı, oynanan oyunların ayırdına varamadık, yaşananları çektik sineye…
Gün geldi “ya sev, ya terk et” diyenler oldu; bu sözlerden pek alınmadık ülkemize sevdalı olduğumuzdan ötürü… Yine de “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen aldırmazlardan olmadık; ulusal birliktelik adına…
Bu da yetmedi; “kanlı mı olacak, kansız mı ?... Ama mutlaka olacak… Cihaddayız…” dediler, işin doğrusu hiç de ürkütemediler; din-iman sorgucularına da yenilmedik…
“ Açılın, saçılın, kaçılın” karmaşasında, hangi dala konduğu belli olmayan bir “kara karga” ve familyası; başımıza kesildi “leke” uzmanı… Açılım'a karşı duranlar için " iki cihanda da lekelidir" dedi bu yosma hem de arsızca...Piyasada cins, cins, tür, tür leke açıcılar… Bunların da niyeti bozuk; bu gidişle bizleri asit kuyularına atacaklar…
Dur, durak bilmediler, alamadılar hızlarını; “her şey satılık” söylemiyle pazara sürdükleri "Birinci Cumhuriyet" diye  adlandırdıkları şirketi kapatıp, yandaşlarını da “tasfiye” etme kararı aldılar… Türkçe mealiyle; her koşulda bu ulusun paydaşlarını ortaklıktan atacaklar…
Geleceğimize ilişkin pek çok kaygılandık...

Anlaşılan odur ki;
Günümüzün egemenleri işin içinden çıkamayacaklarını anlayınca; “tasfiye” etmeye karar vermişler bu ulusu, çünkü onun bağlayıcı unsuru olan Anayasa'sını değiştirecekler...


Ve üstelik;
“Her şey satılık” diye çıktılar yola… Pazarladılar ülkeyi; dosta, düşmana… “Biz kime olsa kuluz” (ki Cumhuriyet’in kuruluş günlerindeki Amerikan mandacılarının günümüzdeki ardılları) diyenlerden başka; yine de elde kalacak bir parça ulus… Baktılar olacak gibi değil; tasfiye edecekler her ne pahasına olursa olsun onları, bir başka deyişle lağvedecekler…


Ulusu, ulus kavramından yana olanları, en doğru söylemle; ulusalcıları lağvetmek ne demek ?...
Her hangi bir “madde”yi oluşturan olgular nelerdir ?... Elbetteki moleküller… Ya ulusu oluşturan olgular nelerdir ?... İNSAN denen canlı varlıklar… İşte bu canlı varlıkları lağvetmek, ya da onların söylemiyle “tasfiye” etmek ne demek ?...


Nazi Almanyası’ndaki gibi gaz odalarına mı göndermek ?...
Şili’deki gibi stadyumlarda mı yok etmek ?...
Mollaların İran’ında olduğu gibi meydanlarda mı asmak ?...


Başkalarını bilemem ama; ben Ulus Devlet’den, Ulusal Birlik’ten, Ülke Bütünlüğü’nden yanayım… Dolayısıyla “tasfiye” edileceklerin arasındayım… Bu durumda; can güvenliğimden endişe ediyorum...
Kuşkusuz yalnız olmadığımı da biliyorum; benim gibi Ulus Devlet’den, Ulusal Birlik’ten, Ülke Bütünlüğü’nden yana milyonların da var olduğunu biliyorum ve onların da can güvenliğinden endişe ediyorum…

Çünkü tasfiyemiz söz konusu…

Çünkü Anayasamız'ın değişitirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez maddeleri değiştirilmek isteniyor ve onların değiştirilmesi demek; bu ulusun ölmesi,öldürülmesi...
Açıkçası bizler ölümle tehdit ediliyoruz… Kanımca can güvenliğimiz için dilekçe vermeliyiz… Ama kime, hangi merciye ?... Ve bu mercii neresidir; işte bunu hiç bilemiyorum…
Selma Erdal

 

 

Cuma, 07 Temmuz 2017 11:26

Transparan Yaşamlar

Transparan Yaşamlar

İnsanın başına ne gelirse meraktan diye başlar argonun/sokakçanın bir tekerlemesi…
Geçmişte meraklı gözler ve sözler izlemeye aldığında onları; öfke saçardı bu ülkenin halkı…
Ne oldu, ne değişti de bugün meraklı gözlere; nazlanmadan, kendi kendimize teslim olduk.
İşin gerçeği bir bakıma teşhirci yanımız, nispet yaparcasına üçüncü sayfa güzellerine; çırılçıplak soyunduk tinsel ve tensel gizemlerimizle şu sanal aleme…
Oysa nasıl da öfkelenirdik dile düştüğümüzde, düşürüldüğümüzde şu dedikoducu el aleme…
Ve artık fink atıyoruz sosyal medya ortamında; tüm gizemlerimizle, tüm sırlarımızla, dışa vurumcu kişiliklerimizi bazen de sokuyoruz zora, riske, kaos ortamına…
Günümüzde internet okur-yazarı olmak; sayki üniversite diploması, bir övünç kaynağı…
Sırlarımızı dökeceğimiz ortamları bizlere pazarlayanlarsa yemekteler kaymağı; Dünya varsıllar sıralamasında başa güreşmekteler…
Onların sunduğu olanaklarla büyük, küçük, ortanca tüm brother’lar ve sister’lar olarak gözetliyoruz birbirimizi formal ve informal biçimde neredeyse evrensel düzeyde…
Şeffaf, saydam, transparan pencerelerde tüm gözler…
Ve artık resimler; sevilenlerin, sevdiklerimizin resimleri/fotoğrafları cüzdandan değil, cepten çıkmakta…
Cep dediğin de giysininki değil, transparan yaşamın bir başka iletim aracı mobil telefonlar…
Dünün ayağı yalın, abası yamalı halkımızın çoğunluğu say ki annesinin karnından cep’le doğan nesil… Bakalım nereye kadar sürecek bu fasıl; saydam, şeffaf, transparan koşullarda ?…
Bu arada MOBESE kameralara da sunalım saygılar; karşılıklı dikizleme özgürlüklerimize duyduğumuz kaygılar eşliğinde…

O kadar yazdı George Orwell açılsın gözlerimiz diye şu BİNDOKUZ YÜZ SENSENDÖRT romanını…
Orwell’dan öncesinde de, Bentham; modern iktidarın anlaşılması bağlamında üşenmedi, oturdu yazdı PANOPTİKON adlı metni…Ardından Michel Foucault işledi aynı konuyu HAPİSHANENİN DOĞUŞU adlı çalışmasında…
Ve daha yakın bir zamanda PANOPTİKON:GÖZÜN İKTİDARI üzerine çok yazarlı bir kitap ve benzeri pek çok çalışma yapıldı, yazıldı, yayınlandı…Ama ne işe yaradı ?...
Big Brother bizi gözetliyor diyerek ağızlara sakız edildi ama onun düzeneği DEEP BLUE’ya kendi özgür istenciyle teslim oldu, bağlandı herkes. Paylaşılmadık gizlisi, saklısı, acısı, tatlısı kalmadı hiç kimsenin; ne varsa içinde döktü, ağlandı. Gönüllü bir katılımla, üstelik de para ödeyerek; WORLD WIDE WEB tutsak evinin bataklığına saplandı insanlık.
Teknolojik oyuncaklarıyla herkes bedenine de, benliğine de sanal prangalar taktı…Kim nerede ?...Ne yapıyor ?...Ne diyor?...Kimseler sormasa da herkes kendiliğinden söylüyor…Herkes her şeyi biliyor… İşte bu nedenle mevkufuz DEEP BLUE adlı sanal gözün iktidarına, ağa takılan sinekler gibi…


Marquis de Sade yaşasaydı eğer ne söylerdi günümüzün insanına ?...Bizler gibi kendini gözetleyene gönüllü olarak tutsak olana; çağdaş mazoşit mi acı-sever mi, eziyet-sever mi ?... Ne derdi acaba değerli Üstad bu gönüllü, ama usdışı tutsaklık durumuna?...

Bu tutsaklığımız sürdükçe de; usumuza düşeni yazıyoruz, sanal kamusal alana, gerçek kamusal alanda söyleyemediklerimizi veryansın ediyoruz, sözlerimiz elbette ki anlayanlara...
Neler demiyoruz ki ya da ben neler yazmıyorum ki?...

İşte yazdıklarımıza bir örnek:

"İDEOLOJİMİZ NE KEMALİZM, NE MARKSİZM...BİZİM İÇİN TEK YOL MAGAZİNİZM...

ÇÜNKÜ MAGAZİN DEMEK; SİYASET DEMEK, EKONOMİ DEMEK... MAGAZİN DEMEK; EBRU GÜNDEŞ DEMEK, KOCASI REZA DEMEK...

MAGAZİNİZM İDEOLOJİSİ BİZE TANITMASAYDI EBRU GÜNDEŞ'İ; BİZ NASIL ÇÖZÜMLEYEBİLECEKTİK BU ÜLKEDEKİ SİYASAL VE EKONOMİK YAPIYI ?...

YOK OLAN İDEOLOJİLERİN KARŞISINDA, YÜKSELEN DEĞERLERİN TEMSİCİSİ, İDEOLOGU... ya da MAGAZİNİZMİN DORUĞU... SİYASAL GÜNDEMİ BELİRLER EBRU...

SİYASETİ VE EKONOMİYİ BELİRLEYEN, YÖNLENDİREN, OLUMLU VE OLUMSUZ DIŞSALLIKLAR YAYAN BİR DÜŞÜNCENİN TEMSİLCİSİ OLARAK EN BÜYÜK SENSİN EBRU"

Ve başka, başka pek çok olumsuzlukla karşılaştıkça, tanık oldukça ve dokundukça insanlık onur ve haysiyetine yaraşmayan, yakışmayan pek çok tutum ve davranışlara, söylem ve eylemlere üyesi olduğumuz şu toplumsal yaşamda; karşılığında dokundurmak istiyoruz sözlerimizle öfkemizi, tepkimizi bizlere "tepkisiz toplum" yaftası vuranlarla inatlaşırcasına:

Fatih karadan yürütmüş gemilerini diye yazar tarih;ama bu gidişle sıradan insanların gemileri de hep karalarda yürütülecek,buzullar eridikçe

Kadınları toplumdan soyutlamak yerine; önce çocukları koruyun da taciz, tecavüz, organ mafyası eliyle ölüm gibi zulümlere uğramasınlar.

Çocukluğumda; NAFIA'larımız vardı, ülkeyi kalkındırmak için... Günümüzde; MAFIA'larımız var, ülkeyi batırmak için...

HEM ŞOFÖR MAHALLİ, HEM CAM KENARI, HEM DE ELLİ KURUŞ
MUHALEFETİN KOLTUK SEVDASINDAN DOLAYI; BU ÜLKE HER GÜN GİDER KARIŞ, KARIŞ ÇÖZÜMSÜZLÜĞE

Ne TARİH ne MATEMATİK.Dersler olmuş otomatik ARAPÇA'ya öncelik.Bilim yerine, ilim; yalnızca okuyup, üflenecek kalmayacak açık tek bir delik

Kapitalist sömürgenler gittiklerinde,
Kara adamın Afrikası'na ve de kızılderilinin Amerikası'na
Tutuşturdular onların eline birer İNCİL
Onlar için olmalıydı uhrevi yaşam en birincil
Ve onlar dua ederken "Baba-Oğul-Kutsal Ruh" adına,
Sömürgenler acımasızca eşelenip durdular topraklarında...
Şimdi sırada ne var ?...
Anadolu'nun bereketli toprakları...
Öyleyse olmalı Anadolulu; külliyen dindar...
Onlara artık Muhammed yetmez, yeni bir peygamber de gerek
Kitap da yeniden devşirilmeli ve de yorumlanmalı ki
Dindarlarla-dinciler ve de üfürükçülerle-cinciler savaşmalı
Bu arada beyinler de dumura uğramalı, düşünceleri yavaşlamalı
Ve böylece dirhem, dirhem yutturulmalı; din afyonu
Büyük birader de amacına ulaşmalı; keyifle düzeltmeli şapkayla, papyonu...

Ho, ho, hoover...Süpürür, döver...USA markalı ISIS; Ortadoğu'yu temizler.Türkiye olur insan çöplüğü; İsrail'e ipek halı döşer...

DÜNYA SİYASET PİYASASINDAN SADDAM DİYE BİR ADAMI TEDAVÜLDEN KALDIRAN...
KADDAFİ'Yİ TEL, TEL KADAYIF GİBİ PARÇALARA AYIRAN...
MURSİ'NİN, TURŞUSUNU KURDURAN AMERİKALI ABİ
ACABA NE KADAR ya da NEREYE KADAR SEVER HER HANGİ BİR ADAMI?...

Osmanlı olup dünyayı titretenlerin adına sığınıp, adamdan sayılmak isteyenleri;yargılamak, sorgulamak hevesinde 250 yaşındaki bir devlet...

Daha neler diyelim ki?...Umalım bu olumsuzluklar girdabında; ülkemizin de, ulusumuzun da başına gelmesin felaket...Kaygılarımız, vesveselerimiz Deep Blue'da saklı kalsın ilelebet...

 

 

Perşembe, 06 Temmuz 2017 13:14

Barış İçindeki Halk

Barış İçindeki Halk

Balık hafızalı olmak; bir insanın, insanlığa yönelik en büyük ihanetlerinden birisidir kanımca… Dünü unutmak, umursamamak insan tanımına uyan kadın ya da adama yakışır tutum ve davranış biçimi değildir, olmamalıdır da…
Böyle düşündüğümden sıkça döner bakarım düne, dünde yaşananlara ve dünde yaşananları yazdığım yazılara… Ki dünden bugüne ne değişti, ne düzeldi ya da daha da kötüye gitti; kayıtlara düştüğüm olaylar bağlamında ?...

Bitmez tükenmez Ortadoğu kavgaları, savaşları, kanayan yaraları beni yeniden taşıdı düne ve dünde yazdıklarıma; buluşturdu beni düşüncelerim 18 Ocak 1992’de yazdığım bir yazımla…Üstelik bu yazım yayınlanmıştı da Cumhuriyet Gazetesi’nin sayfalarında…Hoşgörüsüne sığınarak okurlarımın, paylaşıyorum; dünü, günümüze taşımak amacıyla…

"BARIŞ İÇİNDE HALK
6 Ocak 1992 Pazartesi akşamı Türkiye saatiyle 10.00-11.00 arası Süper Channel’da “ People in Trouble” adlı bir programı izledim ve oldukça etkilendim. Beyrut’un, İstanbul benzeri güzellikteki uçaktan çekilmiş görüntüleriyle başlayan programda, Beyrut sokaklarındaki 5-12 yaş arasındaki Filistinli çocukların gerçeği aratmayacak benzerlikteki savaş oyunlarıyla ilgili görüntüler ekrana geldi. Ardından bir doktorun yorumları eşliğinde 8 kardeşi olan 12 yaşındaki bir erkek çocuk ve annesiyle yapılan konuşmalara yer verildi. Özetle program; Filistin halkının yaşam koşullarına ilişkin bir belgeseldi ve doktorun yorumuna göre bu çocuklar yarı-çılgındı, en iyi tanıdıkları duyguysa sevgi değil, düşmanlıktı.
Gerçekten de görüntülerde yer alan, en az 3 kez bombalanmış bir evde yaşayan bu çocuklar bir yana, büyüklerin bile çılgın olmasından daha doğal ne olabilirdi ki ?...

İlköğretim çağındaki bu çocuklar okullarda almaları gereken eğitim yerine, sokaklarda bir çeşit savaşçı eğitimi görüyorlardı. Anne; çocuklarının bu oyunlarını son derece doğal karşılıyordu. (Oysa ülkemizdeki ebeveynler çocuklarına savaş oyuncakları yerine, beyinlerini geliştirecek oyuncaklar alma alışkanlığı ediniyordu.) Çünkü bu savaş 15 yıldır sürüyordu. Bu çocukların en büyüğü 12 yaşındaydı ve onlar barışın değil, savaşın çocuklarıydı. Elbetteki bu anne; çocuklarının barışı tanımalarını ve normal çocuklar gibi okula gitmelerini istiyor ve bunun için yalnızca Tanrı’ya yakarıyordu.
Bir başka yaşlı kadınsa; fiyatların sürekli yükselmesinden yakınıyor ve dışarıdan gelen yardımların nereye gittiğini öğrenmek istiyordu. Özetle halk savaşın içinde yaşıyor ve acılarını anlatıyordu. Bu ülkede ne ekonomik büyüme, ne çevre sorunları, ne insan ve doğa kaynaklarının en doğru biçimde kullanılması üzerine tartışmalar yoktu. Halkın beklentisi yalnızca barıştı ve halk Tanrı’dan barış içinde yaşamayı diliyordu, ama sanırım Tanrı onlara yalnızca savaş veriyordu.
Gerçekten de “bela”nın ne olduğunu tanımak için, onu denemeniz gerekmiyor. Dünya uluslarının deneyimlerini ( Filistin, Arnavutluk, Yugoslavya örnekleri henüz güncelliklerini korumaktadır.) televizyon ekranında izlemek bile; bu kavgalardan geri dönüş için yeterli uyarı sayılmalıdır.
Bizler “Yurtta Barış, Dünyada Barış” diyen Atatürk’ün çocuklarıyız. Atamız’ın bize öğrettiği bu dünya görüşünü eyleme dönüştürerek; Anadolumuz’da yaratılmak istenen kavga ortamını elbirliğiyle engelleyebileceğimize güvenimi yitirmedim ve yitirmek istemiyorum. 18 Ocak 1992"

Dünden günümüze döndüğümüzde, bir başka deyişle 25 yıl sonrasında gündemde ne var yaşadığımız coğrafyada ?...

Beyrut’daki savaş; sonlanacağına virus gibi yayıldı tüm Ortadoğu’ya… Kuşkusuz o günlerde savaş oyunu oynayan çocuklar; ya bu günleri göremediler, sonu gelmez bombardımanlar sonucunda ya da ellerinde gerçek silahlarla onlar da kan dökenler, can alanlar arasına katıldılar, barış kavramından çok uzaktalar…

O günlerde, belirli saatlerde uydulardan izlediğimiz yabancı televizyon yayınları, 25 yıl sonrasında; her an gözlerimizin önünde, evlerimizdeki televizyon ekranlarında, savaşı naklen izliyoruz arkası yarın pembe diziler gibi, ama bu diziler oldukça kanlı, acımasızca vahşet içerikli…

Ve çocuklar, kadınlar dün olduğu gibi, 25 yıl sonrasında da usanmadan Tanrı’ya dua ediyorlar barış için…Ama Emperyalizmin Petrole Doymayan Savaş Tanrıları; Göklerdeki Babamız’a ulaştırmıyorlar ve sansürlüyorlar onların dualarını BM kararlarıyla… O topraklarda savaş; tek yaşam biçimi…

Bense Anadolumuz’da yaratılmak istenen kavga ortamına ilişkin kaygılarımı, çoktan unuttum; bu yangının ülkemize sıçrayacağına ilişkin kaygılar taşımaktayım bugün… Ve bu yangına suyla değil de, benzinle giden kardeş saydıklarımız, kalleşlik peşinde; ülkenin birliğini, dirliğini bozma yolunda doludizgin koşmaktalar…
Dün Bela İçindeki Halk diye kaygılandığımız Filistin halkına benzememize; ülkemizde yaşanan olumsuz dışsallıklar, saçılan kötülük tohumları, atılan düşmanlık adımları bağlamında, şunun şurasında ne kaldı ?…
Çocuklarının karınlarını doyurmaktan aciz bir duruma dönüşürken bu halk; bir de onların yaşamlarını koruyamaz duruma gelirse, vay halimize !...

Ve son olarak dünden bugüne değişen en önemli olguysa; artık kimsecikler Atatürk’ün çocukları olma savında değil…Üstelik de çocuklarına zeka geliştiren oyuncaklar almak yerine; çocuklarını uyuşturan ne varsa, onlarla etkileşim içinde olmalarına göz yumuyor ebeveynler kolaycı, fırsatçı bir yaklaşım içinde…

Eyvah ki eyvah; yaşanan bu olumsuz değişimler sürecinde ve sonucunda “Bela İçindeki Halk” kavramı da iyice yapışacak gibi toplumsal kimliğimize…Arap Baharı diye başlayan kargaşalar  sürecinde; Arap Batakları'na saplandıkça bizler...

Selma ERDAL

 

 

Çarşamba, 05 Temmuz 2017 11:33

Sözüm Sanadır KADIN!...

Sözüm Sanadır KADIN!...

Biz Cumhuriyet çocuğu olarak büyüdük; ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ’nin aydınlığında yürüdük…Nasıl olduğunu anlayamadık; bir de gördük ki içten, içe çürüdük…Eridik, güçsüz düştük… Ülkece, ulusça ve özellikle de kadınca; çok şey yitirdik kazanımlarımızdan…Ve zararın neresinden dönülürse; kardır diyerek, silkelenelim bu uyuşukluktan, sıyrılalım, uzaklaşalım kör karanlıklara çıkan yollardan…Özellikle de kadınlar; biz kadınlar…Tezden, ivedilikle; dönelim yüzümüzü aydınlık geleceğe diye bugün sözüm sanadır KADIN!…



Çünkü bu düzende; kadını üzenler egemen…Onlara karşı ses vermesi gereken sensin KADIN!…

Bu düzende;tanıksın, yaşıyorsun işte… Kadına ya boncuk dizdirirler, ya göz süzdürürler…Nedense beynini kullanacağı eğitimi bir türlü vermezler…



Kadınsan; ya vesikalısın, ya da nafakalısın. Ayaklarının üzerinde duracak bir fiyakalı olmanı istemezler.



Kadınsan; ya sinir küpüsün yok sayılmaktan…Ya oy küpüsün çok sayılmaktan. Ama akıl küpü olmanı istemezler.



Üretkenlik; bir lokma, bir hırka ile yetinilecek kazanç değil. Eğitimli yurtdaş ol; kazan sürekli, kimseye muhtaç değil…



Önce kadın diyenler; kadının eğitimine öncelik verirler.Eğitimli olursa kadın; bütünüyle kalkınır toplum..



Yasalarda kadın haklı; ama toplumda urganlı,halatlı.Eğitimli kadınsa; kanatlı… Ezilmez ayaklar altında…



Tarlada sabana koşulan kadın,yalnızca çocuk doğurması beklenen kadın;biliyor musun?…

SEN BİR YURTDAŞSIN;kimliğine sahip ol!…



Seni mal(meta) diye gören, başlık karşılığı alıp-satan düşünce; sen eğitimle gelişince, bil ki ayaklarının altında ezilir.



Mal değil, yurtdaş olarak değer görmen için; İLKE ve DEVRİMLERİ’ni armağan etti ATATÜRK sana…

Kadın; haklarını kullansana!…



Yasalarımıza göre sen; erkeğe eşsin, eşitsin.

Neden erkeğin ardına düşmektesin?…

Neden kendini var etmekten kaçınmaktasın?…



1475 Sayılı İş Yasası’nda kadınla, erkek birbirine eşitdir; 26.madde “eşit işe, eşit ücret” hükmünü içerir.



Nüfusun yarısı seninse, ülkenin yarısı da senindir. Seni toplumsal yaşamdan dışlamak isteyenlere; varlığın dur demelidir!..



Evde, tarlada; ücretsiz aile işçisi olma…

Geleceğinin güvencesi için haklarını kolla…

Başlık parası yerine; Önce SGK…



Yasalar sana eşitsin derken; neden esirsin toplumsal değer yargılarına?

Kadın; yasaların sana tanıdığı haklara göre yaşa!…



Hukuk der ki;kadın-erkek eşit.Toplum yargıları;kadının önünde engelli eşik.Olmasın istiyorsan tasan; kadın Hukuk’a yaslan!…



Toplumsal değer yargılarını koyan da biz; altında ezilen de biz.Neden koyduğumuz kurallara esiriz; HUKUK kuralları varken?…



Alın teriyle kazandığın emeğinin karşılığına el koydurtma kadın!…

Kahvede bacak sallayacağına çalışsın; erkek bildiğin odun…



Geleneksel toplumsal rollere kendini kurban ederek ezilmişlikten kurtulamazsın KADIN; haklarını öğren, sen öncelikle yurtdaşsın!…



Bir kadın olarak;erkeklere, erkek oldukları için gösterdiğin hoşgörünün aynısını kendine göster kadın, UNUTMA SEN İNSANSIN!…



Kadınca çapkınlıklardan, kadınca başarılara; kendini yüceltmek için, hemcinslerini karalamaktan kaçınmalısın KADIN !…



Altın kafesteki bülbül, saksıdaki cam güzeli ya da kapandaki fare ve de çantada keklik dönemi bitmeli; kadın güçlü olmalı…



Her alanda “hak verilmez, alınır” ilkesini gözardı etmeden ilk adımı at, kendine güven KADIN .Ancak böyle var olursun!…



Aynaya bakmaya ayırdığın zamanın yarısını değil, üçte birini bile kitaplara ayırabilirsen kazanan sen olacaksın KADIN !…



Dünya yalnızca erkeklerin kullanımına sunulmamıştır, tüm insanların ortak yaşam alanıdır. Bunu sakın unutma KADIN!…



Kendi olanaklarınla ayaklarının üzerinde dur, var ol KADIN; “erkek parasıyla” varlıklı olmayı düşlemeden önce…



Yasalar; cinsiyet ayrımı yapmaksızın eğitim olanaklarını tüm yurttaşlara sunmaktadır. Kolaya kaçma; eğit kendini KADIN!…



“Fedakar anne ve eş” rolüyle erkekler üzerinde duygusal baskı kurarak ekonomik rahatlık/yarar sağlamak;nereye kadar KADIN?…



Kadın; toplumsal yaşamda yer almaya/var olmaya başladıkça, aklın cinsiyeti olmadığının bilincine varacaktır.



Kadın eğitimsiz kaldıkça; sosyo-ekonomik yönden gelişmedikçe, onun çağdaşlaşma çabaları biçimsellikten öteye geçemez.



Kadın emekçilerin çoğu çalışma yaşamına katılmayı; yalnızca “ekmek parasını kazanma” amacı olarak görmektedir.



Çalışma, ekonomik yaşama katılma;kadının para kazanmasının yanı sıra, bireysel gelişimini, kişiliğini var etme aracıdır.



Kadın; “üretimden gelen gücü” üzerine söz söylemeli, hakkını aramalı ve hak tanımazlar karşısında asla dilini tutmamalıdır.



Kadının toplumsal yaşamda yer alması demek; her alanda erkekle eş/eşit olarak savaşım vermesi demektir.



Kadının sosyo-ekonomik yaşama katılması;kahve köşesinde miskinlik eden kocanın getirmediği ekmeği getirmek için değildir. Bugün KADIN;Atatürk İlke ve Devrimleri’nin aydınlığında çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için atağa kalkmak zorundadır.



 

 

 

Salı, 04 Temmuz 2017 09:50

Yüzyılların Adamı

Yüzyılların Adamı

Utanmazca taştan anıtlarını yıkıyorlar öfkeyle...Çünkü O'nun kurduğu ülkeyi yıkamadıkları, O'nun birleştirdiği ulusu bölemedikleri için hınç dolular.

Ve dönem, dönem değişse de adayları ve elden ele geçse de egemenlikleri,kendilerince yok saydıkları O ulu önderimizin yerine;oturtmak istiyorlar kendilerine benzer birilerini...Ve bir ADAM'ı, ikame etmek istiyorlar ATAM'la...İşte bu bağlamda söz konusu ADAM/ADEM değil de  ATAM/ATATÜRK olunca; anımsayalım TARİHİ/GEÇMİŞİ/DÜNÜ diye yazıya düştü bu sözler...

Anımsanacağı gibi, günümüzden 20 yıl öncesinde, 1997 yılının yaz ayları boyunca şu internet denilen sanal oyuncakla, ABD'nin TIME dergisince, yüzyılın adamı seçilecekler arasında birinci olsun diye, ulusça ATAMIZ'ın adını göndermiştik.

Sonuçta bu uğraşlar/çabalar/özlemler/istekler boşa çıktı; ATATÜRKÜMÜZ yüzyılın adamları sıralamasına girmedi/alınmadı/sokulmadı. Dolayısıyla "tepkisiz toplum" olduğu savıyla sürekli eleştirilen biz Türk Ulusu'ndan öfkeli başkaldırılar, yakınmalar, haksızlığa uğradık eleştirileri...İyi de; ATATÜRKÜMÜZ'ü TIME'da yüzyılın adamı olarak görmek o denli önemli mi?... Hiç sanmıyorum...

Bence gerçekten önemli olan, olması gereken; ülkemizde yaşayanların, ulusumuzun bireyleri olarak bu topraklarda güvenle yurttaşlık haklarından yararlananların O'nu böyle görmesi/görebilmesi/gerekirse görmelerinin sağlanması, yüreklerde, beyinlerde yeralması (PKK ve Hizbullah ve FETÖ bağlamında)...

Anımsatmak isterim ki; Anadolu halkı o günlerin Gazi Mustafa Kemali'nin önderliğinde bir Kurtuluş Savaşı, bir bağımsızlık savaşı verirken ATATÜRKÜMÜZ, Amerikan basınında "Bir eşkiya, sarı saçlı bir çete başı" olarak tanımlanmıştır. Kuşkusuz başta Fransız basını olmak üzere, Avrupa anakarasında da benzeri sözcüklerle tanımlanmış, yerilmeye çalışılmışdır. Ardından Türk Ulusu ATATÜRK'ün önderliğinde bağımsızlık savaşını utkuyla bitirince, O'nu daha önce yeren Amerikan basını kendisinden övgüyle söz etmeye başlamıştır. Bilindiği gibi Anadolu atalarının deyişiyle buna, "bükülemeyen elin öpülmesi" denir.

Daha dün Ulu Önderimiz ATATÜRK'ü "Bir sarışın eşkiya" olarak tanımlayanların, bugün her nedenli zor koşullarda olursak olalım (Ülkemiz uyruğuna geçmiş bir enflasyon canavarımızla "ya da yıllardır süregelen IMF tutsaklığımız" yaşıyor olmamız ya da PKK, Hizbullah ve FETÖ asalaklarıyla uğraşıyor olmamız düşünülürse) yine de O'nun bize armağanı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin onurlu Türk Ulusu olarak; kendimize güvenle, O'nun yolunda yürüyor oluşumuz bile, Ulu Önderimiz'in yüzyılın adamı olarak gösterilmemesi için yeterli bir neden değil midir?... Bu koşullar var oldukça da hem de hiç bir zaman...Çünkü...Bir türlü yıkamadıkları şu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne   alkış tutmak hangi düşmanın işine gelir?...

Üstelik ATATÜRKÜMÜZ; Humeyni'nin ve de  Hitler'in yeraldığı bir sıralamaya hiç yakışır mıydı?...

Burada bir başka konuya değinmek istiyorum. Daha açık bir deyişle TIME'ın yüzyılın adamı sıralamasında yer alan bir başka ada ilişkin bir konuyu gündeme getirmek istiyorum; Güney Afrika'nın Mandelası'na...

Henüz belleklerden silinmediği kanısında olduğum bir konu bu; 90'ların başında ATAMIZ adına bir ödül verilmesi düşünülen Güney Afrika'nın Mandelası'nın ödülü geri çevirişi konusu...

Bilindiği gibi Mandela'ya bu ödülün veriliş nedeni; Kemal ATATÜRK'ün kişiliğiyle özdeşleşen, örnek bulan bir bağımsızlık önderi olduğu varsayımıydı. Kuşkusuz Mandela bağımsızlık savaşımı veren bir önder olarak, Dünya genelinde ne denli öne çıkarılırsa çıkarılsın, hiç ATATÜRKÜMÜZ'ün büyüklüğüne eş/eşit olabilir miydi?...

ATATÜRKÜMÜZ ne demişdi?... YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!...

Bugünkü güzel Türkçemiz'le "YA BAĞIMSIZLIK YA ÖLÜM!"...

Mandela'nın yaşadığı gibi bir TUTSAKLIK'dan hiç ama hiç söz etmemişdi. İşte bundandır ki; varsın ATATÜRKÜMÜZ , bundan böyle hiç bir zaman TIME'da yüzyılın adamı seçilmesin. O; biz Türkler için, Türk Dünyası için yalnızca bu yüzyılın değil, bütün yüzyılların adamıdır. Önemli olan böylesi bir seçilmişliğin, bizden sonra da yaşayacak/yetişecek Türk Ulusları'nca (Anadolu Türkleri ve Türk Dünyası'nca) kıvançla onaylanmasıdır. Kuşkusuz, Ulu Önderimiz Kemal ATATÜRK; YÜZYILIN DEĞİL, YÜZYILLARIN ADAMIDIR...

*Ve neden TIME Dergisi içerikli bir yazı derse değerli okur ?...Sanki Tanrı vergisiymiş gibi; kimilerini pek bir hırs sarıyor son yıllarda ille de adıgeçen dergiye kapak olacağım diye...Olsan ne olur, olmasan ne olur; sen olabiliyor musun sonsuza dek bir ulusa ÖNDER ?...İşte bana ondan haber ver...

 

 

Pazartesi, 03 Temmuz 2017 14:49

Yıl 1998...Anılardan Damıtılanlar...

Yıl 1998...Anılardan Damıtılanlar...

Bu yazımın içeriği  yakın geçmişimizde toplumsal yaşamımızda yaşanan, yorumlanan, bazan da bizleri yoran olaylar dizininden oluşmaktadır.


Dünü anımsamanın; günümüzdeki pek çok olay, olgu ve oluşumun anlaşılmasında önemli bir işlev göreceği kanısıyla  paylaşıyorum...

1.Ocak.1998, ATV; SİYASET MEYDANI

Seher Dilovan; Kürtçe Türkü söylemek istediğini belirtiyor Siyaset Meydanı'nda...
"TÜRKÜ" adı üstünde Türkçe'dir...
"TÜRKÜ" Türkçe söylenir...
"KÜRDÜ" değil ki, Kürtçe söylensin...

Dilovan'nın APO'su bile Kürtçe değil, Türkçe ile Roma'dan açıklamalarını yaparken; ATV yansılarından parmağını sallayarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne kafa tutan "Türkücü değil kuşkusuz" Kürdücü Kadın, hangi kültürün diliyle söylenmiş halk ezgilerini savunuyor?...

Türkücü; Türkçe, Türkü söyler...
Kürdücü ise, Kürtçe Kürdüsü'nü, ezgisini, sezgisini, sözünü, özünü kültür birikiminden süzülmüş olanı söylesin, almasın diline Türkülerimiz'i...
Böylelerine Türkü söylemek yasaklanmalı...

"a"ları, "e" diye okuyan, Türkülerimiz'i kirleten Tatlıses ve benzerlerine de...

8.Ocak.1998, Kanal D; "AİLELER YARIŞIYOR"

Yarışma programında soru; ATATÜRK'ÜN DEVRİMLERİ...
Ankara'dan katılan "BAŞKENTLİLER AİLESİ" yarışmacı...
5 kişilik takım DEVLET MEMURU ve ancak aşağıdaki yanıtı veriyorlar:
-Şapka-kıyafet Devrimi
-Harf Devrimi
En önemlisi; LAİKLİĞİN KABULÜ uslarından dillerine gelmiyor.

Böyle devlet memurlarına; ATATÜRK İLE VE DEVRİMLERİ için hizmetiçi eğitimlerin gündeme getirilmeli...
Zaman zaman kurumlarda toplantılar düzenlenmeli...
Bu konunun DSP'lilere, özellikle de memurlara ilgi duyan, onlarla ilgili çalışmalar yapan Hayati Korkmaz'a iletilmeli,Rusya'ya gidip-gelmekten zaman bulursa, belki ilgilenir, kendisi de bilmiyorsa memurlarla birlikte öğrenir ( Ne de olsa BALGÖÇ'ün oyları için KOÇ'un TOFAŞ'ında mühendisken, Bulgaristan kökenli olduğundan milletvekilliğine görevlendirilmiş bir Bursa vekilidir)...

Yarışmacı aileye gelince; "AİLENİN REİSİ" kafadan ( hesap makinası kullanmadan) üç rakamlı kare almayı beceriyor ama ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ'ne sıra gelince sınıfta kalıyor.
Devlet'in memuru böyle olursa,"Bu ülkenin yarınını nasıl güvende görebileceğiz?" sorusu; yarışmada sorulması gereken bir başka soru olmalıydı...

19.Mart.1998, NTV; DÜNYA HALİ Programı

Tütün koktuğu savıyla üniversiteye alınmayan erkek; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuş...

Sonuçta;
"Acaba tütün kokma hakkı olacak mı, olmayacak mı?"

Eğer olmazsa ki umarım olmaz; dolmuşlarda kültabağı gibi kokan beyleri de ben mahkemeye vereceğim...

29.Ekim.1998, Kanal D; 19.00 ANA HABER

29 Ekim kutlamalarında, YILDIZ KENTER açıklıyor; SÜLEYMAN DEMİREL'e yazdığı aşk mektubunun nedenini...
KENTERLER ilk tiyatrolarını kurdukları günlerde, ödeme güçlüğüne düşüyorlar, tiyatroları icra yoluyla ellerinden gidecek...
YILDIZ KENTER, DEMİREL'e mektup yazıyor, DEMİREL de onlara yardımcı oluyor.

1980 sonrasında, DEMİREL Zincirbozan'da...
YILDIZ KENTER gazetede bir yazı okuyor. DEMİREL diyor ki;" Hiç kimse bana aşk mektubu yazmadı..."
Bunun üzerine KENTER; DEMİREL'e bir aşk mektubu yazıyor. Nedeni; yıllar öncesinden gelen minnettarlık... DEMİREL'i mutlu etmek istiyor...

Kuşkusuz sanatçı kimliğini kişiliğinde içselleştiren iki ayrı birey; biri siyaset sanatını iyi bilmekle, sanata-sanatçıya saygılı...
Diğeri gerçekten sanatçı... Sanatçı olduğunun göstergesi; sanatçı duyarlılığı, sanatçı inceliğiyle gönül borcunu ödüyor...

İşte bizler böyle bir Türkiye'den geldik bu günlere...Hergün, daha da çok bataklıklara gömüle, gömüle...Yaşayıp gidiyoruz şu Dünya adlı gezegende...