24 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul Hakkında

Web sitesi adresi:

Perşembe, 13 Temmuz 2017 14:00

MEHMETÇİK MEMET

MEHMETÇİK  MEMET

İlkokul ve ortaokul yıllarımda ulusal bayramlardaki asker resmi geçidini sabırsızlıkla beklerdik.  Konuşmalar, şiirler esnasında pek oralı olmaz birbirimizle şakalaşır, fısıltı halinde konuşurduk.  Ne zaman askerlerin tempolu ayak sesleri duyulur, o zaman birbirimizin üzerine yığılır, boyunlarımızı ağrıtırcasına uzatarak askerlerin tören geçişini anlatılmaz bir heyecan ve hazla izlerdik.  Yalnızca biz mi, tören alanını dolduran kalabalık alkışlarla yeri göğü inletirdi.

Nereden nereye geldik.

Hayallerimizin kahramanlarından, halkın öfkeyle saldırdığı korkak, sinik 15 Temmuz afişlerindeki askerlere geldik.  Halk arasında belirgin bir kaygı ve üzüntü yaratan bu afişler, ülkemizin nerelerden nerelere savrulduğunun da ibretlik bir göstergesidir.

ABD emperyalizminin amacının, Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) hayata geçirmek için bölgenin en güçlü kuvveti Türk Ordusunu “hizaya getirmek” olduğu bilinmektedir.  Zaten NATO’ya girişimizden bu yana  Pentagon generallerinin ordu üzerinde kısmi bir kontrolü söz konusuydu.  Asıl darbe yandaş Cemaat’in devlet içindeki adamları ile Ergenekon tertibiyle vuruldu.  O darbeden bu yana silahlı kuvvetler kendine gelemedi, devamlı kan kaybetti.

Emperyalizm her alanda olduğu gibi Ordu içindeki yıkıcılığını yobaz işbirlikçileri aracılığıyla gerçekleştirmektedir. Bu, Kurtuluş Savaşı öncesi de Cumhuriyet sonrasında da aynıydı.  Menemen’de Kubilay’ın başını kesen yobaz kesimle, Boğaz Köprüsü’nde askeri öğrencinin kafasına pala sallayan  aynı yobaz güruhudur.  Onları bu acımasız vahşete iten, ta Çanakkale’den bu yana askerin, “Mustafa Kemal’in Askeri”ne dönüşmesidir.  Askerin şahsında ; dinsel istismarla halk üzerindeki egemenliklerine son veren Mustafa Kemal’i görmektedirler.

Günümüzde ABD emperyalizmi-her ne kadar birbirlerine karşı imiş gibi görünseler de- bir taraftan bölücü unsurları, diğer taraftan devleti kuşatmış yobaz kesimi kullanarak TSK’yı zaafa sürüklüyor.  Unutulmamalı ki, bir ülkenin silahlı gücü zayıflarsa, o ülkenin emperyalizm tarafından açık işgalinin önü açılmış olur.  Gidişat buralara doğru sürüklendiğimizin işaretlerini veriyor.

 

Karamsarlık çözümü zorlaştırır.  Kurtuluşa dair umutlarımızı yitirmemeli.  Ancak nereye sürüklendiğimizi de görmek zorundayız.  15 Temmuz Afişleri bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Pazartesi, 10 Temmuz 2017 11:21

BU FASÜLYE 12 LIRA

BU FASÜLYE 12 LIRA

Pazar dönüşü eşim kaygılı konuştu:

-Taze fasulyenin kilosu 12 lira olmuş.  Bamya 10 Lira, 5-6 Liradan aşağı sebze yok.

Yakın geçmişe kadar ahalinin çoğunluğu yaz aylarının gelmesini; sebze meyve fiyatlarının ucuzlamasını; böylece ev ekonomisinde nisbi bir rahatlama olmasını beklerdi.  Gerçekten de öyle olurdu; et fiyatlarına yetişemeyen dar gelirli, yazın getirdiği bolluk bereket sayesinde akşamları tok karnına yatağa girerdi.

Artık ne bolluk, ne bereket kaldı.

Pazar fiyatları tahtırevalli gibi; az iniyor, bir hafta sonra bakıyorsunuz rekorlara koşuyor.  Birçokları bunu mevsimsel faktörlere, ürün arzına bağlıyor.

Değil.

Bir kere-acı gerçek-tarım ülkesi olmaktan çıktık; zeytin yağından tutun samana kadar tarımsal ürünü dış ülkelerden ithal eder duruma düştük.  İthalat süreci bir taraftan yerli üreticiyi bertaraf ederken, diğer taraftan dövizin Lira karşısında sürekli değer kazanması sonucunda ithal ürünlerini daha pahalıya alıyoruz.  Bu uğursuz döngü, yıllardır yurttaşın kemerlerini sıkmakta; kursağına giden yiyeceği azaltmaktadır.

İç tüketimde de marketlerin amansız göz altısındayız. Bilindiği gibi tarladan fiyatı 5’e satılan ürün, market raflarında ya da pazar tezgâhlarında 20 ile boy gösteriyor.  AVM’ler bozulan ürünleri çöpe dökmekte, ürünün fiyatını 1 kuruş aşağı çekmemektedir.  Vahşi kapitalizmin azgın sömürüsü kuralı böyle koymuş.

Ahalinin çoğunluğu açısından beslenme yaşamsal bir mesele.  Bir giydiğini, gerekirse defalarca giyersin, lakin yemek saati gelince mutfakta tencere kaynayacak; çoluk çocuk varlık yokluk bilmez.

Kapitalizmin temsilcileri siyaseti ve onun üst yapılarını bir şekilde sürdürme maharetini gösteriyorlar.  Ancak serbest piyasa dedikleri azgın sömürü ekonomisini bir türlü ıslah edemiyorlar, ya da etmek istemiyorlar.

 

Ekonominin ateşi, temmuz güneşinden daha beter, vatandaşı yakmaya devam ediyor.

Cuma, 07 Temmuz 2017 11:25

NAFİLE TARTIŞMALAR

NAFİLE  TARTIŞMALAR

Adalet Yürüyüşü, CHP’ye hareketlik getirirken,  bir takım tartışmaları beraberinde getirdi.  Eleştirilerin ana ekseni; Kılıçdaroğlu’nun HDP’lilerle kol kola girişine Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’ten “CHP-HDP ittifakı” değerlendirmesi tepkilere yol açtı.

Tamam, dileyen her yurttaşın yürüyüşe katılma hakkı vardır, ancak PKK ile özdeş bir partinin önde gelen isimleriyle en önde ve kol kola yürümenin mazur gösterilecek yanı yoktur.  Buna karşın Perinçek’in eleştirisinin yeri ve zamanı değildir.  Bu tür tartışmalar, emperyalizmin, ulusal birliğimize ve vatanımızın bütünlüğüne var gücüyle abandığı şu sıralar gücümüzü ve moralimizi olumsuz etkilemekten öte bir işe yaramayacaktır.

Emperyalizmden söz etmişken, kimseler en büyük felaketimiz olan emperyalist sömürüden söz etmiyor.  Emperyalizmin kasalarına ülkemin zenginlikleri, ulusun emeği akıtılırken; kimseler çıkıp da “Haydi, emperyalist sömürüye dur diyelim!” yürüyüşü önermiyor.  Kimseler, geçen hafta 3.50 olan Dolar’ın birkaç gün içinde 3.60’ın üzerine çıkmasının emperyalist sömürünün tipik göstergesi olduğunu anlatmıyor.

En büyük sorunumuz emperyalist tekellerin ülkemizi borç batağına sokup tefeci mantığıyla artan bir dozda sömürülmesidir.  “Sağ” olsun, “sol” adına olsun işbirlikçi yönetimler bu tezgâha aracı olmuşlar; iktidar olma uğruna emperyalist planlara boyun eğmişlerdir.  Turgut Özal’ın 24 Ocak Kararları’ndan tutun, Bülent Ecevit devrindeki “15 günde 15 Kanun” açıktan açığa; ülkemizdeki üretimin sonlandırılmasına; pazarlarımızın emperyalist tekellerin mallarına açılmasına hizmet etmiştir.

AKP iktidarı dönemi emperyalist sömürü döneminin altın çağı olmuştur.  Mafyalaşmış para tekelleri Türkiye’yi sırtlan hırsıyla gözlemekte, eller yardım için uzanınca 1 verip 5 almaktadır.  Hacizli durumdan-bir şey yapılmazsa- haraç mezat satışa doğru yol alınmaktadır.

 

Bu azgın sömürü koşullarında gönül isterdi ki, arkasından milyonlarca emekçinin, esnafın, beyaz yakalıların, emeklilerin yürüdüğü “Emperyalist Sömürüye Hayır Yürüyüşü” düzenleyelim.  Hem kısır tartışmalardan kurtulur, hem de yaklaşan büyük felakete karşı hazırlanma fırsatımız olurdu.

Salı, 04 Temmuz 2017 14:44

ÇAĞDAŞ OLAMAMAK

ÇAĞDAŞ OLAMAMAK

12 Eylül günleriydi.  Cunta’nın; “Öğretmenlerin kılık kıyafetleriyle ilgili kararı” öğretmenler kurulunda görüşülüyordu.  Söz istedim, öğretmenlerin istenen özenli kıyafete kavuşmaları için maaşlarında iyileştirmeler yapılmasını talep ettim.

Okul müdürü korkak, bir o kadar işgüzar biriydi; sabahına, söylediklerimi ters yüz ederek savcılığa iletmiş.  Ders zili çalmadan jandarmalar eşliğinde ilçe savcılığına götürüldüm.  Savcı, savunmamı istedi.  Savunmam kısa ve netti: “Yurttaşın, sorunlarını yönetime iletmesi ve taleplerde bulunması çağdaşlığın gereğidir.”  Cevabımı beğenmemiş olacak ki, gözlerini kısarak, yüzünü karartarak haykırmıştı:

-Siz solcular çağdaşlık diye diye memleketi bu hale getirdiniz.

Herhalde vefat etmiştir; şimdi karşımda olsa şöyle derdim:

-Çağdaş olamadığımız için memleket bu hale geldi.

Kapitalist sistemi seçtik; kapitalist ilkeleri özümsemedik.  Onların laik, akılcı bakış açılarına teğet geçtik; Ortaçağ’dan kalan akıl dışılıklara yer veren, duyguların/hırsların tutsağı bir davranış ve düşünce biçimini sürdürmeyi-kendimizce-ısrarla sürdürdük.

*Pazarlıksız alışveriş yapmıyoruz.  Hele müşteri turistse 5’e sattığımızı 15’e satmayı marifet biliyoruz.

*Yasalarımız, yönetmeliklerimiz günü birlik.  Değil iktidar, Bakan değişir; her şey sil baştan olur.  Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda benzersiz bir örnektir.

*İlişkilerimizde tek yönlü ve istikrarlı değiliz; kafamızın arkasında hep tilkiler dolaşır durur.

*Dostluklar, birliktelikler ırk ve inanç temelinde oluşmakta; Kürt Kürt’le, alevi alevi ile birlikteliği tercihi devam etmektedir.

*6-9 yaşlarındaki kız çocuklarının evliliğine sıcak bakıyoruz.  Onların biyolojik ve ruhsal gelişimlerini dikkate alan yok.

*Kendisiyle boşanmak isteyen eşini sokak ortasında bıçaklıyor.  Her alanda “gönüllü birliktelik” çağdaşlığın gereğidir.

Maddeler uzatıldıkça uzatılabilir.  Daha trajik olanı çağdaş olmadığımızın bilincindeyiz ve kendimizi beğenmiyoruz.  Buna karşın kılık kıyafette, davranışlarda, ilişkilerde, sosyal yaşamda, ticarette göze batan çağ dışılığı daha da göze batar hale getiriyoruz.

Şimdilerde okullarımızda Evrim Teorisi yerine Şeriat’ı müfredata yerleştirmeyi planlıyoruz.  Yüzyılın başında Önder Atatürk’ün okul bahçelerindeki heykellere kazınan sözü hala geçerlidir: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”

 

 

Çarşamba, 28 Haziran 2017 14:29

ÖNCE MANEVİYAT

ÖNCE MANEVİYAT

70’li yıl­lar…

AKP’nin ön­ce­li Milli Se­la­met Par­ti­si Baş­ka­nı Nec­met­tin Er­ba­kan; “Önce ma­ne­vi­yat” der, Mark­sist genç­le­ri “ma­ter­ya­list” ola­rak suç­lar­dı. Ka­ba­ran olay­lar sön­me­ye yüz tut­ma­ya baş­la­yın­ca; o ma­ter­ya­list genç­ler emek, eşit­lik, öz­gür­lük, ba­ğım­sız­lık uğ­ru­na kara top­ra­ğa gi­rer­ken, Er­ba­kan Hoca’nın ağır­lı­ğın­ca altın edin­di­ği-bir ri­va­ye­te göre 139 kg-or­ta­ya çık­mış­tı.

Er­ba­kan Hoca’nın ar­dıl­la­rı da “ma­ne­vi de­ğer­le­ri” kim­se­le­re kap­tır­mak ni­ye­tin­de de­ğil­ler. Her ağız­la­rı­nı aç­tık­la­rın­da yol­suz­luk­la mü­ca­de­le­den, yetim hakkı sa­vun­mak­tan, sevgi ve hoş­gö­rü­den, sade ya­şam­dan dem vur­mak­ta­lar.

“Âyi­ne­si iştir ki­şi­nin lâfa ba­kıl­maz.”

Namaz kıl­mak­la, oruç tut­mak­la, “El­ham­dü­lil­lah Müs­li­ma­nım!” de­mek­le ma­ne­vi­yat sa­hi­bi olun­mu­yor.

Sa­ray­lar­da, 5-10 mil­yon­luk köşk­ler­de otu­ran­lar, hasır kaplı bir evde ya­şa­mı­nı sür­dü­ren Hz Mu­ham­med’in izin­den git­miş ol­mu­yor­lar.

Huzur ve mut­lu­luk or­ta­mı ya­ra­ta­ma­yan­lar, “Ya­ra­dı­la­nı se­ve­rim Ya­ra­dan­dan ötürü” der­ken içten kar­şı­lan­mı­yor.

Mil­yon­lar açlık ve yok­sul­luk sı­nı­rı­nın al­tın­da bir yaşam sür­dü­rür­ken, ih­ti­şam ve deb­de­be için­de ya­şa­yan­lar, “Kom­şun açken, sen tok ola­maz­sın” ha­di­si­ne uygun dav­ran­mı­yor.

“At, avrat, pusat” üç­lü­sü­nün ata de­ğer­le­ri sa­yıl­dı­ğı bir mil­li­yet­te, 2-3 gün­lük nikâh(!) kı­ya­rak namus de­ğe­ri­ni ayak­lar al­tı­na almak ma­ne­vi de­ğer­le­ri sa­vun­mak de­ğil­dir.

Yük­sek ver­gi­ler­le halkı sö­mür­me­nin, “Hz Ömer’in Ada­le­ti” ni sa­vun­mak­la nasıl bağ­daş­tı­ğı ir­de­len­me­li­dir.

Gü­nü­müz­de ma­ne­vi de­ğer­le­re sahip çıkar gö­rü­nen mu­ha­fa­za­kâr çev­re­ler, tam bir mad­di­yat ba­tak­lı­ğı­nın or­ta­sın­da­lar. Zorla , medya gü­cüy­le, yan­daş sa­vun­ma­lar da bu ayıbı ört­me­de ye­ter­siz ka­lı­yor. 70’li yıl­lar­da ol­du­ğu gibi emek, namus, in­san­lık, eşit­lik, sevgi, mer­ha­met, öz­ve­ri gibi ma­ne­vi de­ğer­ler sol ya da sos­ya­list diye tabir edi­len ke­sim­le­rin omuz­la­rı üs­tün­de yük­sel­mek­te­dir.

Perşembe, 22 Haziran 2017 10:16

CEMAATİN İÇ YÜZÜ

CEMAATİN  İÇ YÜZÜ

Bir süredir, AKP iktidarıyla öne çıkan bir cemaatin tarafları arasında kutsal yerlerde kanlı bıçaklı kavgayla başlayan ve sosyal medyada bütün hızıyla süren çekişmeleri izledikçe; divan şairinin lise yıllarında mırıldanmaktan haz duyduğum beyiti kulaklarımda çınladı:

“Meyhane mukassi (kasvetli) görünür taşradan amma

Bir başka ferah başka letafet var içinde”

Şairimizin betimlemesinin tersine; dışarıdan düzenli/disiplinli bir toplum görüntüsü çizen bu Ortaçağ artığı örgütlenmeler gerçekte kaynayan kazandır, her tür olumsuzluğu içinde barındırır.

Cemaatlerin gerçek yapısını yakın tarihte, çocukluğunun ve gençliğinin bir kesiti olarak Kulleteyn adlı yapıtında Turan Dursun çarpıcı biçimde anlatmıştı.  Cumhuriyet dönemi yazarlarımızın bir çoğu; örneğin, Reşat Nuri Güntekin (Yeşil Gece), Halide Edip Adıvar (Sinekli Bakkal) cemaatlerin iç yüzünü eserlerinde dile getirmişlerdir.

İlgimi çekti, Cemaat’in liderinin videosunu izledim.  Asıl mesele muhatabını suçlamak olan konuşmalarda kapalı toplumun yapısı hakkında ip uçları vardı.  İşte onlardan birkaç satır başı:

“C. A. H.’nın kızının nikah şahidi Eski Isparta Valisi, FETÖ’den, bayloc’tan tutuklu M.O.”

“Biz 15 yıl sustuk.  Bize artık “Susun” demeyin.”

“25 Nisan’dan sonra o mafyanın bize saldırmasından sonra artık İ. A. Cemaati eski İ. A. Olmayacak.”

“Hacı annem dedi ki; “Vakıfta Efendi Hazretlerini zehirlediler.”

“O kasanın başındaki S. İ. annesi, ağabeyleri, ailesi bir dünya yolsuzluk yaptılar.  Milyonlarca lirayı gasbettikleri  liste var, bende.”

“ 3-5 milyon dolarlık evlerde oturarak…”

“Ordan Fadıl Akgündüz’ün eteğine-ben ‘eteğine’ diyorum, siz anlayın-oturmadık.  Sana inandılar; fetva verdin, olmayan otele, olmayan odaya kira verdin.”

“Fadıl Akgündüz’ün eteğinden kalkıp, camiamızın içindeki mafyanın eteğine oturdun.  Mafya seni parmağında oynatıyor.”

13 dakikalık videoda neler yok ki…

FETÖ bağlantıları var.

Baskı var.

Suikast var.

Yolsuzluk var.

Şatafatlı yaşam var.

Rantiyecilik var.

Mafya var.

 

“Kutu”nu içindekileri düşündüğümüzde; her yere dal budak salmış cemaatlerin bizi nereye götürmekte olduğunu varın siz hesaplayın.

Pazartesi, 19 Haziran 2017 14:43

“ADALET YÜRÜYÜŞÜ”

“ADALET  YÜRÜYÜŞÜ”

Bir ülkede,

Milyonlarca çalışan açlık sınırı altında ücret alırken, bir kısım vurguncu asgari ücreti bahşiş olarak veriyorsa;

Hâkim ve savcı sınavlarında, özellikle mülakatlarda bir partinin yandaşları ibretlik bir biçimde hâkim ve savcı olarak atanıyorsa;

Kamu yönetimi atamalarında parti yöneticileri ya da tarikat mensupları referans alınıyorsa;

Gözaltı ya da tutuklamalarda açık seçik biçimde farklı kararlar alınıyorsa;

Yüzlerce basın yayın organı iktidar lehine dilediği ölçüde yazıp çizerken, karşı görüşlere baskı ve sindirme uygulanırsa;

Göğü delen yapılara göz yumulup, garibanların küçük eklentileri zabıtalarca yerle bir edilirse;

Çocuk ve gençlerin eğitimine onları bin bir güçlükle büyüten ana babalar karıştırılmazken, küçük bir azınlığın onların geleceğini tayin eden tek yetkili olursa;

Ülkenin mal varlığı yabancı şirketlere satılıp, ülkenin gerçek sahibi üreticilerin o şirketlerin müşterisi konumuna düşerse;

Ülkenin geleceğini belirleyen halk oylamasında tek yetkili Yüksek Seçim Kurulu tartışma götürür karlar alır, o ülkenin Cumhurbaşkanı, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyerek yasal zeminden kayan bu durumu benimser görünürse;

Milyonlarca yurttaş kırmızı ete hasretken, ülkenin kasasından binlerce kişilik şatafatlı iftar yemekleri veriliyorsa;

O ülkede adalet için herkes yollara düşmeli.

Bir şartla;

Başta adalet için yürüyenler, söz ve eylemlerinde adil olmaya özen göstermeli.  Ancak o zaman adalet için yürümenin anlamı ve geçerliliği olacaktır.

 

 

Perşembe, 15 Haziran 2017 14:11

DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK

DEĞİŞEN  BİR  ŞEY  YOK

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelir gelmez ilk işi, güvenilmez bulduğu eski kadroları hızlıca uzaklaştırıp, yerine kendi kadrolarını kritik görevlere getirmeği amaçladı.  Ancak bu iş için yeterince kadrosu yoktu.  Bu noktada devlet kadrolarında büyük ölçüde sempatizanları olan Gülen Cemaati devreye girdi.

Cemaat , ilkin AKP iktidarına mesafeli durdu.  2005 yılı başlarında AKP’nin uzun süre iktidarda kalacağını saptayınca tüm orta kademe devlet görevlerine aday olmak, üst kademelerde kendisine  yakın olacak kadroların gelmesine yardımcı olmak gibi stratejik işbirliği kararı aldı.

Hükümet, Cemaat’in bu hırslı gelişmesine önlem almadı, tersine Cemaat kadrolarına bürokrasi içerisinde özel güç ve kudret verdi. Bu özel güç, kamu kurumlarındaki işleyişi bozdu; farklı kurumlardaki Cemaat mensupları birbirleri ile danışarak kurumların genel işleyişini ve disiplinini bozup, alt rütbede olmalarına karşın, kurum amirlerini müdahale edemez duruma getirip, kurumları yönetir hale getirdiler.

Bir de yıllarca kenarda köşede bırakılmış muhafazakâr bürokratlar vardı.  Bu kişilerde önemli kadrolara getirilecekleri beklentisi oluşmuştu, 2000’li yılların başında da bu beklenti gerçekleştirildi.  Ancak önemli görevlere atansalar da Cemaat’in güçlenmesi ile birlikte Cemaat’in özel konumu nedeniyle kısa bir süre içinde üvey evlat muamelesi görüp bir kenara bırakıldılar.

Uzun yıllar boyu devlet kadrolarına egemen olan Cemaat, şimdilerde hızla tasfiye ediliyor.  Ancak karanlıkta el yordamıyla yapılan bu operasyonlarda Cemaat’in tasfiyesi tam olarak gerçekleşmediği gibi, Cemaat’ten boşalan kadrolara Menzilciler, Yazıcılar, Akyolcular,…gibi sair cemaat mensupları yerleşiyor.  Bakanlıkları paylaşır görünen bu gelişme, giderek etkin ve yaygın bir kadrolaşmaya dönüşüyor.  Zira bir cemaat-hele devlet kadrolaşması zemininde- değil laik bir görevliye, başka bir cemaate dahi tahammül edemez.

Devlet yönetiminde laik bir yaklaşımdan kopup, cemaatlere yaslandığınızda olacağı Gülen Cemaati örneğindeki gibidir.  Türk toplumunda cemaatler beylik, sultanlık dönemlerinden bu yana devlet içinde kadrolaşıp etkinleşerek varlıklarını sürdürmüşlerdir.  Cumhuriyet Dönemi’nde Menderes iktidarı ile birlikte aynı konuma dönmüşlerdir.  Varlık sebepleri gücü ele geçirmek ya da güçlüyü etki altına alacak konuma gelmektir.

 

Cemaatin bir gitmiştir, yerine diğerleri gelmektedir.  Ankara cephesinde değişen bir şey yoktur.

Salı, 13 Haziran 2017 09:40

9.45 İNADI

9.45  İNADI

Sınav kapılarında gençlerin feryatları yürek burkuyor.  Sınav saatine 15 dk erken gelmedi diye ömrünün baharında bir gencin 525.600 dakikası yok ediliyor.  Daha önemli olanı o gencin hayalleri bitiriliyor.  Hayali yok olan için yaşam anlamsızdır; sınava katılamayanlar arasında intihar edenler oldu.

“Yobaz terörü”dür, bu.  Toplum disiplinize olsun; ülkede “nizam” oluşsun görüntüsü vermek adına olmayacak duaya amin dedirtiliyor.  Şüphesiz toplumda düzenin oluşması önemlidir; kargaşalıkta huzur, güven, gelişme olmaz.  Ancak toplumsal düzenin gereği olan sosyal ve fiziksel yapının oluşması şarttır.  Günümüz şartlarında buna “var” diyebilmek için iktidar yanlısı olmak lazım.

Çok uzağa gitmeye gerek yok, İstanbul gibi trafik yoğunluğunun had safhada olduğu bir kentte gideceğiniz yere zamanında varmanın hiçbir garantisi yoktur.Sahi, her  bayram seyranlarda her tür toplu taşım araçlarını halkın hizmetine sokan belediyeler, gençlerimiz açısından  böylesi kritik bir günde niçin vurdumduymazlık içinde olurlar?  Ülkemizin geleceği demek olan gençlerimiz için neden kıllarını kıpırdatmazlar?

Halktan düzen disiplin beklemek için öncelikle yönetenlerin kendi içlerinde düzeni kurmaları gerek.  Devlet yönetmenin gereği kurallar oluşturulmuş mudur?

Birkaç olguyla irdeleyelim.

*Görevi yasa yapmak için parlamentoda bulunmak olan vekillerin Meclis’e devamı bir gösterge.  Haftalarca, aylarca hatta yılı aşkın Meclis’e uğramayan milletvekilleri var.

*Yönetim kadroları, bir tarikata mensubiyetten öte bir “liyakatı” olmayan kişilerce doldurulmuş.  Ölçüsü böylesi görevlilerin görevlerini layıkıyla yerine getirmesi beklenemez.

*Tarlada, bahçede 50 kuruşa satılan bir ürün tüketiciye 5-6 liradan satılıyor.  Üretici ile tüketici arasındaki değer ilişkisi,  bir türlü normal piyasa “düzeni”ne sokulamıyor.

*İnşaat piyasasında bir kural , bir disiplin kalmamış.  Yerel yönetimler imara aykırı yapılaşmalar karşısında çaresiz kalmış durumda.  En göze çarpan kuralsızlıklar da yüksek yerlerde oluşuyor.

Anlatmakla bitmez.  Ülkenin en yaşamsal meselelerinde kargaşa, kaos sürerken, dişleriyle tırnaklarıyla eğitim savaşımı veren gençlerin önüne mantıksız engeller çıkarılıyor.

Neden?

Nedenini bir ortaokul anımla cevaplamak isterim.

Ortaokulda ilk dersimiz, köyden kente adım atmış olmanın heyecanıyla yüreğim kıpır kıpır.  Öğretmen içeri girdi, ne “Günaydın!” , ne “Oturun”.  Uzun, tahta bir cetvel aldı, hepimizin avuçlarına cetvelin keskin kısmıyla üçer defa vurdu.

Şaşkındık.  Sonradan diğer öğrencilerden öğrendik ki, sınıfta yaramazlık yapmayalım diye öğretmen göz korkutuyormuş.

 

 

Çarşamba, 07 Haziran 2017 15:38

SAKAL MODASI

SAKAL MODASI

Yüzünü kaplayan kızıla çalan sakalıyla minyatürlerden fırlamışa benziyordu, yapı ustası.  Onu da devrin özentisi içine yuvarlanan sıradan bir esnafa saymıştım.  Yarım kalan işini tamamlamak için tekrar geldiğinde sakalını kesmişti.

-Hayrola usta, sakalını kesmişsin.

-Biz esnafız hocam, işi olana sakal ne gerek.

Toplumumuzda isterik biçimde yaygınlaşan sakal bırakma olgusunu, sayfalarca yazsam daha iyi anlatamazdım.  Dikkat ettinizse genci, orta yaşlısı çenesinden aşağı sakal bırakanların ekseriyeti kendini değişik yapıda göstermek isteyenlerdir.  Görünmek istedikleri biçim kendi tercihleri değil, topluma enjekte edilen yapay modeldir.  Bu, yakın tarihimizde boy gösteren türban hadisesi gibi.  Türbanlı olmak bildiğimiz nedenlerle kıymete binince, o tarakta bezi olmayanlar da türbana girdi.

Kişinin kendini yenilemek isteği ondan beklenilen bir eylemdir.  Ancak bu değişim ve yenileme-adı üstünde- kişinin zihinsel ve fiziksel yetilerini harekete geçirerek varlığını daha üst bir aşamaya taşımasıdır.  Bu eylem biçimi zor, sıkıntılı ve sabır isteyen bir süreçte sonuç verir.  Toplumumuzda kolaycılık kişilik meselsinde de kendini gösterir.  İnsanlarımız nefsini ve yeteneklerini eğitme sürecini bırakıp kolay yoldan; türban takarak, sakal bırakarak sözde kendilerini yenilemiş oluyorlar.  Kendi kendini kandırmanın, hayatla dalga geçmenin en belirgin yoludur, özenti içinde olmak.

Diyelim ki, çenenizden göğsünüze kadar uzanan görkemli bir sakalınız var.  Sizinle karşılaşan kişide, bilgili, erdemli birisi olarak değerlendirilebilirsiniz.  Gerçekte sanıldığı gibi bilgili; yaşamı ve dünyayı gerektiği kadar tanımış biri misiniz?  Sakal bırakanların ekseriyetinin sınıfsal yapılarına, toplumsal konumlarına baktığınızda soruya “evet” demenin imkânsızlığı ortaya çıkar.  Sakal bırakmanın bilgi sahibi kişiler olduğunu varsayalım; bu durumda Nobel sahibi bilim adamımızın göbeğine kadar inen sakalı olması icap eder.

Sakalla, türbanla ve bunun gibi göstermelik olgularla kendimizi yenilememiz olası değildir.  Okuyarak, üreterek sağlam karakterli olmanın yolu meşakkatlidir, uzundur.  Gerçeği benimsemeyip yapay yollara başvurmak, başta kendini aldatmak demektir.  Bu davranış biçimini toplum da benimsemez.

Atatürk ve çağdaşı diğer pozitivist önderlerimize esin kaynağı şair Ziya Paşa şöyle demiş:

“Bed-esle necabet mi verir hiç üniforma

 

Zerdüşt palan vursan eşek yine eşektir”