20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul Hakkında

Web sitesi adresi:

Cumartesi, 03 Mayıs 2014 14:08

Başkan'ın Haftalık Basın Toplantısı

Başkan'ın Haftalık Basın Toplantısı

 

Didim Belediye Başkanı Deniz Atabay'ın haftalık basın toplantısındayım.  Yerel basın temsilcileriyle her hafta bir araya gelmek isabetli bir karar.  Böylelikle kamuoyu yerel yönetimin çalışmalarından sürekli bilgi sahibi olacak.  Yanı sıra yeni yönetimin göremediği, ulaşamadığı sorunlar, basın emekçileri aracılığıyla yerel yönetime ulaştırılacak.

Toplantı başlar başlamaz sorulara geçildi; hem de benden başlayarak.  Kısa bir şaşkınlıktan sonra sorumu sorabildim.

Şaşkınlığımın sebebine gelince;

Bildiğim kadarıyla böylesi toplantılarda önce çalışmalar hakkında bilgi verilir, değerlendirme yapılır.  Daha sonra sorular alınır.  Bunu hatırlatmak istedim, bir an.  Sonra kendimi tuttum, iyi de etmişim.

Yeni Başkan, göreve başlar başlamaz kendini dört koldan saran sıkıntı yumağının içinde bulmuş kendini.

Öncelikle belediye binası yetersiz.  Özellikle tahsilat bölümü için yeni bir yapı şart.  Yaz aylarında belediyenin otoparkının çok yetersiz oluşu bu sorunun bir parçası.  Başkan, "mobil tahsilat" çeşidinden bir çözümü de düşündüğünü belirtti.

Parasal sıkıntı şimdiden kendini dayatıyor.  Kapatılan Akbük Belediyesi'nden hatırı sayılır borç yükü devralınmış.  Başka kısımlardan kısıntı yapılarak personelin maaşı zamanında ve tam olarak ödenmiş.  Dahası eldeki imkânlar henüz ortaya çıkarılabilmiş değil.

Maaşların zamanında ve tam olarak ödenmesinde bir noktaya vurgu yapılıyor: personelin çalışmama bahanesi ortadan kalksın.

Verimli ve dakik çalışma ortamı oluşmuş değil; başıbozukluk devam ediyor.  Bir örnek veriliyor.  Belediyenin giriş kapısı çarpma sonucu yumulmuş.  Yumulan yer günlerdir onarılmıyor.  Yapılan görev değişikliklerinin sonucu henüz alınamamış.

Başkan Atabay, tüm bu sıkıntıları anlatırken karamsar gözükmüyor; tersine bu sorunların üstesinden geleceği izlenimi uyandırıyor.  "Sorunlar ve baskılar beni kamçılıyor.  Çünkü ben doğru işler yaptığıma ve yapacağıma inanıyor, kendime güveniyorum." şeklinde konuşuyor.

Cuma, 02 Mayıs 2014 17:21

GÖZ BOYAYACILIK

GÖZ BOYAYACILIK

Pazarlarda dikkat ettiğim, tezgaha özenle yerleştirilen ürünler değil, satıcıların sattığı malı ona şatafatlı bir ad takarak, malını olduğundan başka, daha güzel, daha lezzetli  bir nesneye benzeterek satmak istemesidir.
Kestane kebaba benzetilir.  Karpuz kurabiye olur.  Hıyar, bademdir.
Hele bir yaz gelsin, kavuna "kavun" dendiğini bir türlü duyamazsınız; türlü tatlar onun için seçilmiştir.
Bu, kendi malını olduğundan başka bir nesneye benzetip göz boyama illeti, yalnız pazar esnafının başvurduğu bir kurnazlık değildir.  Bilim, sanat ve hele politika alanında göz boyacılığı hokkabazlığa kadar vardıranlar çoğunluktadır.
Göz boyacılığımız yeni değildir.  Bir padişahın devrinde, Çanakkale Boğazı'na dayanan düşman gemilerini ürkütmek için, bir sadrazam mı, kızlarağası mı ne, kalelerin badana edilmesini buyurmuş.
Bir badanadan yardım ummak, ona güvenmek, badananın göz boyayıcılığına önem vermek huyu belki o günlerden, o devirden kalmadır.
Badana bir "ayıplar örtücü" kabul edilir.  Oysa ki, yalnız kirli duvarlarda değil, daha başka işlerimizde üstünkörü bir badananın pek az süren göz boyayıcılığından vazgeçmek, pek güç müdür?
Şimdilerde politik şahsiyetlerimizin ne konuştuklarına değil, nasıl konuştuklarına bakar dururuz.  Özellikle siyasi erkin konuşmasından fazlasıyla etkilenip, "Adam hatip!" diye övenlere sıkça rastlar olduk.  Sizi bilmem, ama ben şu zat-ı muhteremleri dinlerken, hep pazaryerlerindeki bağrışa çağrışa malını satmaya uğraşan ağzı kalabalık satıcıları anımsıyorum.  Her ikisinde de pazarlamacı ruhu ayan beyan… Ne hikmetse, her iki cenah da ne yapıp edip malını satacak birilerini bulurlar.
Pazartesi, 28 Nisan 2014 18:11

Manzara İç Açıcı Değil!

Manzara İç Açıcı Değil!

 

 

Didim Belediye Başkanı Deniz Atabay’ın haftalık basın toplantısında söyledikleri, doğrusu içimizi kararttı.  Bir anlık kararmanın arkasından bir ferahlık; en azından sorunların derinliğine apaçık dile getirilmesi çözüme yardımcı olacaktır.

Belediye Başkanı’nın dile getirdiği neredeyse kangren olmuş sorunlar, Didim’in yaşanılır cazibe merkezi bir sahil kenti olmasının önünde engel.

Şehrin kalbi sayılacak Altınkum, korsan yapılanmalarla işgal edilmiş durumda.

Kaçak yapılar, dikkat çekici oranda.

Satış yerleri keyfe keder!

Ve daha benzeri durumlar…

Başkan’ın elinde sihirli değnek yok; o da bunu biliyor ve  bir araya gelinerek, yılların birikimi sorunları el birliğiyle çözme yoluna gideceğini belirtiyor.

Didim’in sorunları, bu kentte yaşayan tüm yurttaşların meselesidir; sorunların yol açtığı olumsuzluklardan hepimiz, az ya da çok, etkilenmekteyiz.  Yanı sıra sorunların çözümü de hepimizin yararınadır.

Seçim bitti, şimdi Didim’e ve yerel yönetime sahip çıkmak zamanıdır.  Yalnızca uzaktan eleştiri ile yetinmemek; yapılması gerekenlere omuz vererek yerel yönetimi yüreklendirmek gerekir.

Sahil kentlerinde sıkça rantiye mafyasından söz edilir.  Doğa gibi sosyal hayat da boşluk tanımaz; kentlinin müdahil olmadığı yerele birleri dâhil olur, boşluğu doldurur!

İlk ağızda katılımcılık görevi, sorunlara neden olanlara düşüyor.  Yerel yönetim yetkilileriyle bir araya gelinerek, çözüm noktasında yapıcı bir tutum alınmalıdır.

Önyargılı olmamak, ikincil başlangıç noktasıdır.  Yerel yönetim, kamunun desteğini arkasında hissederse azimli ve istekli olacaktır.  Sabırlı bir süreç sonunda eminim, Didim adına güzel işlere imza atılacaktır, gerekenin yerine getirilmesi koşuluyla!

 

 

Cumartesi, 26 Nisan 2014 14:04

ÇİZMELİ DÜZEN

ÇİZMELİ  DÜZEN

 

Çizmeyi bilirsiniz, daha yaygın biçimde Ege’de bir kuşak öncesi özenle giyilen uzun konçlu bir ayakkabıdır. “Çizmeden yukarı çıkmak” deyiminin hikâyesini birçoklarımız dinlememiş olabilir.

 

Ressam, ayağı çizmeli bir adam resmi yapmış.  Bir kundura boyacısı bu resmi görmüş ve çizmedeki pırıltıların yanlış olduğunu ressama söylemiş.  Ressam, boyacının kritiğini doğru bulmuş ve pırıltıları düzeltmiş.  Bunun üzerine , boyacı; “İyi ama,” demiş, “pantolondaki kırışıklar da yanlış.”

Ressam kızmış birdenbire:

-Yoo!  Çizmeden yukarı çıkma!

İşte o gün bugündür bu “Çizmeden yukarı çıkma” sözünü, “üstüne vazife olmayan işlere karışma” doğrultusunda kullanır dururuz.

Oysa ki, kundura boyacısı neden yalnız çizmedeki boya pırıltılarının yanlışlığını anlar da pantolondaki kırışıkların biçimsizliğini anlayamaz?  Ya , gerçekten, pantolondaki kırışıklar, bir terzi gözüne lüzum göstermeyecek kadar, boyacının da görebileceği kadar yanlış çizilmişse?  Boyacı, “Ben boyacıyım, aklım gerisine ermez,” diye ağzını açmasın mı?  Eğer açmasın, derseniz; karşınızda gerçekleri söyleyenlerden kurtulmak isteyen birilerinden başka bir şey değilsiniz demektir.

Üstüne ödev olmayan şeylere karışmak bir yana, öylesine bir ortamdayız ki, meselenin ehli olan kimseler de ağız açmaya, fikir beyan etmeye pişman oluyorlar.

Anayasa Mahkemesi Başkanı, ülkenin gerçeklerini hukuk terazisine vuran bir konuşma yaptı; siyasi erkin temsilcileri demediklerini bırakmadı.

Sözde Ermeni soykırımı konusunda, bilim adamları dışında herkes konuşuyor, “taziye mesajı” yayınlıyor.  Bir tek bilim adamları ağız açıp tek kelime etmiyor.

Örnekler sayısız…

 

Yazımın başlığını “çizmeli kedi” koyacaktım; çizmeden yukarı çıkmayayım diye “çizmeli düzen”i yeğledim.

Perşembe, 24 Nisan 2014 11:53

Herkesin Gerçeği Kendine

Herkesin Gerçeği Kendine

Televizyonda bir tartışma programı izliyorum. Tartışma konusu, Başbakan’ın tehcir edilen Ermeniler için yayımladığı mesaj.

Oldum olası tartışma programlarını izlemeye sıkılırım.  Kafaları aydınlatmak için değil, kafalara bir takım güdülenmiş fikirleri çakma amaçlıdır, bu programlar.  Aslında halk yığınlarına gündem belirlemek; bu yapay gündem doğrultusunda kafa yıkama işlemi gerçekleştirmek, bu tür programların temel amacıdır.

Söz konusu programda da böyle oldu.

Sunucu-şimdilerde buna moderatör diyorlar- mesajın “önemini” vurguladı ve pek tabi ki, olumluladı.  Bu yaklaşım bir yerde tartışmanın seyrini de hissettirme amaçlıdır.  “Tartışın, ancak temel yönelim böyle olsun”, demeye getiriyor, sunucu.

Gladyo’nun gizli elinin üstünde olduğu bir gazetenin yazarı, Başbakan’ın mesajını övdü; mesajın “soykırım”ı kabullenme anlamına gelmediğini  ‘insani amaçlar’ ifadesiyle anlatmaya koyuldu.

CHP milletvekili, bu mesajın 24 Nisan’ın yaklaştığı bir tarihte yayınlanmasının ardında başka hesaplar olduğuna değindi; olası tehlikeli gelişmelere kapı aralayacağına dikkat çekti.

Bir araştırma şirketi yetkilisi, her devrin adamı olduğunu ispatladı; kraldan çok kralcı tavrıyla Başbakan’ı göklere çıkardı.

Diğer bir konuşmacı akademisyendi, üstelik bir devlet üniversitesinde.  Ne şiş yansın ne kebap tavrıyla ortadan konuştu ve ortada kaldı.

Diğer konuşmacı, düşman başına, bir hukuk örgütünün başıydı.  İktidar yanlısı olarak bilinen bu kurumun temsilcisi gereğini yaptı; tartışılan meseleyi bir yana koyup, Başbakan’ın seçim “zaferini”-seçim sırasındaki hukuk dışılıklara inat-anlatmaya koyuldu.

Ağzı kalabalık olmasıyla tanınmış BDP milletvekili, bunun geç kalınmış bir girişim olduğunu söyledi ve Ermeni tehciri konusunda ne gerekiyorsa yapılmasını, Türkleri zan altında bırakan bir edayla vurguladı.  Kürt ayrılıkçısının giderek ayranı kabardı; tehcirin kararını alan İttihat ve Terakki ile CHP kurucularını ilişkilendirerek; Atatürk’ü zımnen suçlamayı da ihmal etmedi.

Tartışmaya katılanların iki yüzü vardı; biri şahsi yanı, diğeri bağlı oldukları yapılanmaya ait siyaset.  Kendilerine kalsa belki de çok farklı konuşacaklardı.  Ancak onlar, bunu hiçbir zaman yapamayacak; sahibinin sesi olmayı sürdüreceklerdir.

 

Sınıfsal meselenin arka plana atılıp etnik ve dinsel kimliğin ve de emperyalizmin çıkarlarının ön plana çıktığı ülkemizde tek bir gerçek yoktur; herkes kendi gerçeğine sarılmıştır.

Çarşamba, 23 Nisan 2014 11:39

YORGUNLUK

YORGUNLUK

 

Ajanslarda bir haber: Türkiye’de çocuk yaştakilerin oranında azalma var. 1950 öncesi neredeyse nüfusun yarısı olan çocuk sayısı, geçen yıl yüzde 29’a düşmüş.

Bu demektir ki, Türkiye yaşlanıyor. Çok değil 20-30 yıl sonra Avrupa’ya dönüşeceğiz, yaşlılık manzarasıyla.

Gerçekten parklarda, bahçelerde vakit geçiren yaşlı insanlar, yıl be yıl daha çok göze batar oldu. Ömrünün son mevsimine erişmiş bu insanlar, bende hep yorgunluk çağrışımı yapar durur.

Yorgunluk dedik de…

Yorgunluk çeşit çeşit olur. Bir çeşidi vardır uzun, sıcak ve kumun üstünden geçen bir yolculuktan sonra kavuşulan bir yeşillik gibidir. Bu çeşit yorgunluk başarılan bir işin sevinci arasında duyulan, geniş ve rahat nefes alarak çıkartılan yorgunluklardır. Yorgunluğun bu çeşidine, “can fedâ!”

Yorgunluğun bir çeşidi daha vardır, can sıkıcı, baş ağrıtıcı, öldürücü köle işleri misali işlerin sonunda duyulur. Duyulur ve bilinir ki, yarın o gene duyulacak, öbür gün o yine yapışkan, kara tüylü bir el gibi yakanıza yapışacaktır.

Birinci çeşit yorgunluk, insana çalışmanın tadını, başka bir işi başarabilmenin inancını verir.

İkinci çeşit yorgunluk, bir daha kımıldamadan boş bir fıçı gibi boş oturmak isteğini içinize doldurur.

Ne acıdır ki, günümüzde ağır baskı ve sömürü koşullarında insanlık, ikinci soy yorgunluğu duymaya zorlanmaktadır. Ancak, yine büyük insanlık, ikinci çeşit yorgunluğu duymuş olmaya zorlandığına bakmadan, birinci çeşit yorgunluğu duymak, duyabilmek için uğraşmakta, yorulmaktadır…

 

Şikâyetin Adresi: DİDİM DEVLET HASTANESİ

Hani Âşık Serdari’nin ünlü bir türküsü vardır; “Nesini söyleyim cânım efendim/Gayri düzen tutmaz telimiz bizim” diye başlayan. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi üzerine söylenmiş bu mısralar, Didim Devlet Hastahanesi’yle pek uyuşuyor.

Hastane kuruldu kurulalı “düzen tutmadı.” Başka bir ifadeyle, Didimli aradığını bu sağlık kurumunda bir türlü bulamadı; derdine çare bulmak umuduyla Söke’ye ya da Aydın’a taşındı durdu. Bu, Didim’in nüfusu 15 bin iken de böyleydi, şimdilerde 40 bine dayanan nüfusuyla da aynı. Yaz aylarındaki 100 bini aşan tatilciler, bu muhasebenin dâhilinde değil.

Hastaneyle ilgili ‘yetersizlik’ algısı oluşmuş; oraya boşuna gitme, sen en iyisi Söke Devlet Hastanesi’ne git, diye. Bu algının oluşmasında hastane personelinin de payı var. Genellikle ciddi durumu olan hastalar, başka hastanelere sevk ediliyor.

Hastalık, kişiyi tez canlı yapar; olası eksiklikler, ihmaller büyütülür. Hastanede böylesi durumlar da yaşanmış, aksaklıklar abartılmış olabilir. Ancak bu eksiklikler yaygın ve sürekli bir hal alırsa, mazeret aramak gerekmez.

Bir yakınım daha geçen gün anlattı:

“Bir ara Didim Devlet Hastanesi’ndeki tuvaletler kısmına, içerisinin kirliliği nedeniyle girememiştim. Dün yine oradaydım. Merak ettim, o kısma yöneldim. Değişen bir şey yok. Duvarlara yazmışlar; sabunları şuraya koyun, tuvalet kâğıtlarını yerlere atmayın, diye. Ancak etrafta ne sabun, ne de tuvalet kâğıdı var. Yerler leş gibi!”

Anladık, özelleştirmeci iktidar tüm özeni özel hastanelere gösteriyor. Ancak temizlik gibi, ilgi gibi hastane olanakları çerçevesinde yapılacaklar yapılmalı.

Balığın neresinden koktuğunu ilgililer bulup çıkarmalı. Hastayı başka yerlere havale etmekle mesele bitmiyor. Bilinmelidir ki, turizm kenti olan Didim’de iki unsur başat önemdedir: temizlik ve sağlık.

 

 

 

Sayfa 24 / 24