20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul Hakkında

Web sitesi adresi:

Perşembe, 01 Haziran 2017 15:01

DEVRİMCİ OLMAK

DEVRİMCİ OLMAK

Cum­hur­baş­ka­nı, AKP Ola­ğa­nüs­tü Kong­re­si’nde; “Dev­rim­ci par­ti­yiz” demiş. 70’li yıl­lar­da “Dev­rim­ci­yim” di­yen­le­rin so­kak­lar­da kur­şun­lan­dı­ğı, göz al­tı­lar­da iş­ken­ce gör­dü­ğü bir Tür­ki­ye ha­tır­lan­dı­ğın­da, sayın cum­hur­baş­ka­nı­nın söy­le­mi iyim­ser ol­ma­mı­zı ge­rek­ti­ren söy­lem­dir.

Os­man­lı Türk­çe­si’nde “in­kı­lap” sö­züy­le kar­şı­lan­mış dev­rim kav­ra­mı kök­ten bir de­ğiş­me­yi ifade eder. Ancak her de­ği­şim, dev­rim de­ğil­dir; de­ği­şi­min ye­ni­ye ev­ril­me­si ön ko­şul­dur. Ör­ne­ğin, Ata­türk’ün ön­der­lik et­ti­ği; sos­yal ya­şa­mı, yö­ne­tim bi­çi­mi­ni, eko­no­mik ha­ya­tı kök­ten dö­nüş­tü­ren Cum­hu­ri­yet Dev­ri­mi bir dev­rim­dir. Ya­nı­sı­ra İran’da Hu­mey­ni’nin ön­cü­lü­ğün­de­ki “İslam Dev­ri­mi” bir dev­rim de­ğil­dir; top­lu­mu Or­ta­çağ ko­şul­la­rı­na çek­miş­tir.

Dev­rim­ci dö­nü­şüm­le­rin ni­te­li­ği günün ve ül­ke­nin ko­şul­la­rı­na göre be­li­rir. Gü­nü­müz Tür­ki­ye’sinde “dev­rim” ola­rak ni­te­len­di­ri­le­bi­lecek dö­nü­şüm­ler, kang­ren olmuş so­run­la­rın kök­ten çö­zül­me­si ola­rak de­ğer­len­di­ril­me­li­dir:

*Yük­sek okul­la­rı bi­ti­ren genç nü­fu­sun ya­rı­ya ya­kı­nı eği­til­di­ği mes­lek­te iş bu­la­ma­mak­ta­dır. Üni­ver­si­te­den mezun olan her bi­re­yin ka­ri­ye­ri­ne uygun düşen bir işte is­tih­dam edi­le­bil­di­ği bir “eği­tim-üre­tim” plan­la­ma­sı­nın ya­pı­lıp uy­gu­la­ma­ya so­kul­ma­sı dev­rim­dir.

*Dış si­ya­set­te, eko­no­mi­de, kül­tür­de, yö­ne­tim­de em­per­ya­list dev­let­le­rin kont­ro­lü al­tın­da­yız. Em­per­ya­list ba­ğım­lı­lık­tan kur­tu­lup “Ba­ğım­sız Tür­ki­ye” si­ya­se­ti inşa etmek bir dev­rim­dir.

*Uyuş­tu­ru­cu, fuhuş, kumar gibi ol­gu­lar­la top­lum, ür­kü­tü­cü bo­yut­ta kir­len­miş­tir. Top­lum­sal ha­ya­tı­mı­zı-özel­lik­le genç­le­ri­mi­zi- bu tür il­let­ler­den kur­ta­ra­rak “gü­ven­li-esen­lik­li” bir top­lum­sal ortam ya­rat­ma­nın adı dev­rim­dir.

*Dün­ya­nın önde gelen tarım ül­ke­le­rin­den bi­ri­si ol­du­ğu­muz halde tarım ürün­le­ri­ni ithal edi­yo­ruz. Top­rak­sız ve az top­rak­lı köy­lü­yü top­rak­lan­dı­ra­rak, çift­çi­mi­zi des­tek­le­ye­rek ta­rım­da, tarım ürün­le­ri­ni ihraç eden bir ülke ha­li­ne gel­me­miz tarım dev­ri­mi­dir.

*Yurt­taş­lar inanç is­tis­mar­cı­la­rı, etnik bö­lü­cü­ler ta­ra­fın­dan bö­lün­müş; kim­lik­siz­leş­ti­ril­miş­tir. Ce­ma­at-ta­ri­kat ve bö­lü­cü ör­güt­le­rin tas­fi­ye edi­lip yurt­taş­la­rı­mı­zın öz­gür­leş­ti­ril­me­si bir dev­rim­dir.

*Ça­lı­şan, üre­ten kesim yö­ne­tim mer­kez­le­ri­nin dı­şı­na sü­rül­müş­tür. Ül­ke­nin bel­ke­mi­ği bu ke­sim­le­rin ülke yö­ne­ti­min­de söz ve karar sa­hi­bi ol­ma­la­rı­nı sağ­la­ya­cak yasal dü­zen­le­me­ler bir dev­rim­dir.

*Öm­rü­nü ül­ke­si için tü­ket­miş emek­li­le­ri­miz, kalan gün­le­ri­ni park kö­şe­le­rin­de dol­dur­mak­ta­dır­lar. Her emek­li­nin yılda bir kez dün­ya­nın bir kö­şe­sin­de tatil yapma ola­na­ğı­na ka­vuş­tu­rul­ma­sı da bir dev­rim­dir.

Dev­rim­ler sözle değil, ey­lem­le ger­çek­le­şir. Yu­ka­rı­da­ki­ler ve ben­ze­ri alan­lar­da ya­pı­la­cak köklü de­ği­şik­lik­ler ül­ke­miz için bir zo­run­lu­luk­tur. Bun­lar ya­pı­la­cak­sa; ya­pan­lar baş ta­cı­mız­dır.

 

Dev­rim­ci­ler beri gel­sin, gö­zü­mün ya­ğı­nı yesin!

Cuma, 26 Mayıs 2017 20:30

TARİHİN PERDE ARKASI

TARİHİN  PERDE ARKASI

“Bize tarihimizi yeterince anlatmadılar.”

Cumhurbaşkanı, AKP kongresinde böyle diyordu.  Tamamiyle katılıyorum; kongrede basının vazgeçemediği kıyafeti, sakalı ve kavuğuyla II Abdülhamit müsveddesi katılımcı bunun en yakın kanıtıdır.

Sultan II Abdülhamit-İttihat ve Terakki ikilemesi yakın tarihimizin en çok tartışılan meselesidir.  Bugün bile siyasi iktidar cenahı Abdülhamit’te övgüler dizerken, İttihat ve Terakki’yi yerin dibine sokmaktadırlar.

Lise Tarih Derslerinde Abdülhamit’i uzun süren bir “İstibdat Dönemi”  ; İttihat ve Terakki’yi Sarıkamış Faciası ve Derviş Vahdetilerin kışkırttığı 31 Mart yobaz ayaklanması ile tanıdık.  Dönemin emperyalist bağlantılarından kopuk, ülke ekonomisiyle ilintisiz bu öğretiler öğretici ve yol gösterici olmaktan uzaktı.  Özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın da yer aldığı İttihat ve Terakki’nin Cumhuriyet Devrimi’ni de içine alan siyasi içeriğine değinilmedi.

İttihat ve Terakki bir hürriyet kalkışmasıdır.  Yüzyılın başında dünya ölçeğindeki alt üst oluşta ülkenin geleceğine ilişkin yeniliklerin arayışı içinde olan ve vatansever niteliği öne çıkan bir harekettir, İttihat ve Terakki.  Selanik kökenli bu hareket, Sultan Abdülhamit’in monarşisine son vererek Meclis-i Mebusan’ı yeniden açmıştır.

İttihat ve Terakki’nin asıl işlevi ekonomi alanında olmuştur.  Ülke ekonomisinin sırtında bir ur olan kapitülasyonlar Meclis-i Mebusan’da alkışlar arasında kaldırılmış, yanı sıra ülke sanayisinin oluşturulması yönünde ciddi adımlar atılmıştır.  Onlar istiyorlardı ki, Türkler de azınlıklar gibi sanayi ile, ticaretle uğraşsın; Avrupa’yı değiştiren sanayi devrimi ülkelerinde de başlasın.

İngiliz emperyalizmi İttihat ve Terakki’yi baştan düşman ilan etti.  Meşruti yönetim, İngiliz sömürgesi Mısır ve Hindistan’daki özgürlük mücadelesine esin kaynağı oluyordu.  Özellikle ekonomi alanındaki gelişmeler Batılı emperyalistlerin Osmanlı Devleti üzerindeki yerleşik çıkarlarını tehdit ediyordu.  Bu nedenlerle Derviş Vahdetilerin isyanının da içinde olan bir dizi kargaşanın perde arkasındaki İngiliz emperyalistleri sultanlığın koruyucusu; yenilik ve gelişme yanlılarının önünde set oldular.

Doğrudur, tarihimizde kim vatansever kim işbirlikçi; kim muhafazakâr kim yenilikçi ayırtına vardırılıp anlatılmadı.  Anlatılsaydı; baskının, idare-i maslahatçılığın simgesi, yobazların sevgilisi tarihi şahıslara özenilip, onların esvabıyla boy gösterilir miydi?

 

Hiç sanmıyorum.

Salı, 16 Mayıs 2017 15:24

ENDİŞELİ BEK­LEYİŞ

ENDİŞELİ BEK­LEYİŞ

Su­ri­ye sı­nı­rın­da Tür­ki­ye ile ABD tank­la­rı karşı kar­şı­ya mev­zi­len­miş du­rum­da. Ba­tı­da Rus kuv­vet­le­ri de var. Ül­ke­min, Kur­tu­luş Sa­va­şı’ndan bu yana böy­le­si­ne süper güç­le­rin teh­di­di al­tın­da ol­du­ğu­nu ha­tır­la­mı­yo­rum.

Durum en­di­şe ve­ri­ci­dir; ge­lecek açı­sın­dan teh­li­ke­li­dir. Kar­şı­lık­lı va­zi­ye­ti ça­tış­ma­ya dö­nüş­tü­recek bir kı­vıl­cım ye­ter­li ola­cak­tır. AKP ik­ti­da­rı­nın tüm çık­maz­dan kur­tul­ma ça­ba­la­rı­na kar­şın, özel­lik­le ABD yö­ne­ti­mi, ik­ti­da­rı kış­kır­tı­cı ham­le­le­ri­ni sür­dür­mek­te­dir.

Ülke için­de­ki si­ya­si ortam, en­di­şe­yi art­tı­ra­cak; em­per­ya­list güç­le­ri ce­sa­ret­len­di­recek ni­te­lik­te­dir:

-Re­fe­ran­dum, %51-%49 gibi ülke içi is­tik­rar­sız­lı­ğı devam et­ti­ri­ci bir ra­kam­la so­nuç­lan­mış­tır. Bu sonuç, Batı’lı em­per­ya­list güç­ler açı­sın­dan öz­le­nen bir du­rum­dur. Ül­ke­yi ka­rı­şık­lı­ğa sü­rük­le­yecek ham­le­le­re açık bir hale ge­lin­me­si, Av­ru­pa dev­let­le­ri­nin elini güç­len­dir­miş­tir.

-Re­fe­ran­dum son­ra­sı ül­ke­mi­zin bir­lik ve be­ra­ber­li­ği bir daha nor­mal­leş­me­me­ci­si­ne bo­zul­muş­tur. Yük­sek Seçim Ku­ru­lu’nun te­pe­den in­me­ci ka­ra­rı ta­raf­la­rı bir me­sa­fe daha bir­bi­rin­den uzak­laş­tır­mış­tır. Şa­ibe­li bir şe­kil­de %51’i kapıp “Üs­kü­dar’ı geçen” AKP ce­na­hı “parti dev­le­ti” yo­lun­da kol­la­rı sı­va­mış­tır. Bah­çe­li’nin MHP’sin­den söz et­me­ye gerek yok. CHP ile HDP ise mev­cut tı­kan­ma­yı aşan bir si­ya­set izler du­rum­da de­ğil­dir­ler.

-Si­ya­si güç­ler dı­şın­da­ki kitle ör­güt­le­ri ve sivil ku­ru­luş­la­rın et­kin­lik de­re­ce­sin­de bir de­ği­şik­lik yok­tur. Tek tek yurt­taş­lar dahil, sözüm ona ör­güt­lü güç­ler “bekle gör” ko­nu­mu­na geri dön­müş­ler­dir.

-Baş­ta Av­ru­pa olmak üzere Dünya ül­ke­le­ri öl­çe­ğin­de Tür­ki­ye’ye bakış olum­suz­dur. Bir em­per­ya­list mü­da­ha­le kar­şı­sın­da ulus­lar arası da­ya­nış­ma ola­na­ğın­dan da mah­rum du­rum­da­yız.

ABD ve Av­ru­pa dev­let­le­ri­nin Tür­ki­ye için dü­şün­dük­le­ri öte­den beri bi­lin­mek­te­dir: Er­do­ğan’ın ik­ti­dar­dan uzak­laş­tı­rıl­ma­sı ya da Tür­ki­ye’nin NATO’dan çı­ka­rıl­ma­sı. Uzun sü­re­dir ma­sa­nın üze­ri­ne konan bu plan­lar için em­per­ya­list cenah da bek­le­me mo­du­na gir­miş­tir. Bek­le­yiş, hayra ala­met de­ğil­dir.

Dış po­li­ti­ka­da­ki kı­rıl­gan durum, eko­no­mi­den si­ya­se­te bütün hal-i pe­ri­şa­nı­mı­zın se­be­bi­dir. “Mu­avi­ye Cami’inden namaz kılma hül­ya­sıy­la baş­la­yan kötü gi­di­şat, gel­miş ül­ke­mi­zin var­lı­ğı­na kast eder hale dö­nüş­müş­tür. En­di­şe­miz bun­dan ötü­rü­dür.

Pazartesi, 15 Mayıs 2017 13:32

ENDİŞELİ BEK­LEYİŞ

ENDİŞELİ BEK­LEYİŞ

Su­ri­ye sı­nı­rın­da Tür­ki­ye ile ABD tank­la­rı karşı kar­şı­ya mev­zi­len­miş du­rum­da. Ba­tı­da Rus kuv­vet­le­ri de var. Ül­ke­min, Kur­tu­luş Sa­va­şı’ndan bu yana böy­le­si­ne süper güç­le­rin teh­di­di al­tın­da ol­du­ğu­nu ha­tır­la­mı­yo­rum.

Durum en­di­şe ve­ri­ci­dir; ge­lecek açı­sın­dan teh­li­ke­li­dir. Kar­şı­lık­lı va­zi­ye­ti ça­tış­ma­ya dö­nüş­tü­recek bir kı­vıl­cım ye­ter­li ola­cak­tır. AKP ik­ti­da­rı­nın tüm çık­maz­dan kur­tul­ma ça­ba­la­rı­na kar­şın, özel­lik­le ABD yö­ne­ti­mi, ik­ti­da­rı kış­kır­tı­cı ham­le­le­ri­ni sür­dür­mek­te­dir.

Ülke için­de­ki si­ya­si ortam, en­di­şe­yi art­tı­ra­cak; em­per­ya­list güç­le­ri ce­sa­ret­len­di­recek ni­te­lik­te­dir:

-Re­fe­ran­dum, %51-%49 gibi ülke içi is­tik­rar­sız­lı­ğı devam et­ti­ri­ci bir ra­kam­la so­nuç­lan­mış­tır. Bu sonuç, Batı’lı em­per­ya­list güç­ler açı­sın­dan öz­le­nen bir du­rum­dur. Ül­ke­yi ka­rı­şık­lı­ğa sü­rük­le­yecek ham­le­le­re açık bir hale ge­lin­me­si, Av­ru­pa dev­let­le­ri­nin elini güç­len­dir­miş­tir.

-Re­fe­ran­dum son­ra­sı ül­ke­mi­zin bir­lik ve be­ra­ber­li­ği bir daha nor­mal­leş­me­me­ci­si­ne bo­zul­muş­tur. Yük­sek Seçim Ku­ru­lu’nun te­pe­den in­me­ci ka­ra­rı ta­raf­la­rı bir me­sa­fe daha bir­bi­rin­den uzak­laş­tır­mış­tır. Şa­ibe­li bir şe­kil­de %51’i kapıp “Üs­kü­dar’ı geçen” AKP ce­na­hı “parti dev­le­ti” yo­lun­da kol­la­rı sı­va­mış­tır. Bah­çe­li’nin MHP’sin­den söz et­me­ye gerek yok. CHP ile HDP ise mev­cut tı­kan­ma­yı aşan bir si­ya­set izler du­rum­da de­ğil­dir­ler.

-Si­ya­si güç­ler dı­şın­da­ki kitle ör­güt­le­ri ve sivil ku­ru­luş­la­rın et­kin­lik de­re­ce­sin­de bir de­ği­şik­lik yok­tur. Tek tek yurt­taş­lar dahil, sözüm ona ör­güt­lü güç­ler “bekle gör” ko­nu­mu­na geri dön­müş­ler­dir.

-Baş­ta Av­ru­pa olmak üzere Dünya ül­ke­le­ri öl­çe­ğin­de Tür­ki­ye’ye bakış olum­suz­dur. Bir em­per­ya­list mü­da­ha­le kar­şı­sın­da ulus­lar arası da­ya­nış­ma ola­na­ğın­dan da mah­rum du­rum­da­yız.

ABD ve Av­ru­pa dev­let­le­ri­nin Tür­ki­ye için dü­şün­dük­le­ri öte­den beri bi­lin­mek­te­dir: Er­do­ğan’ın ik­ti­dar­dan uzak­laş­tı­rıl­ma­sı ya da Tür­ki­ye’nin NATO’dan çı­ka­rıl­ma­sı. Uzun sü­re­dir ma­sa­nın üze­ri­ne konan bu plan­lar için em­per­ya­list cenah da bek­le­me mo­du­na gir­miş­tir. Bek­le­yiş, hayra ala­met de­ğil­dir.

Dış po­li­ti­ka­da­ki kı­rıl­gan durum, eko­no­mi­den si­ya­se­te bütün hal-i pe­ri­şa­nı­mı­zın se­be­bi­dir. “Mu­avi­ye Cami’inden namaz kılma hül­ya­sıy­la baş­la­yan kötü gi­di­şat, gel­miş ül­ke­mi­zin var­lı­ğı­na kast eder hale dö­nüş­müş­tür. En­di­şe­miz bun­dan ötü­rü­dür.

Perşembe, 11 Mayıs 2017 13:18

İDEOLOJİLERİN SONU MU?

İDEOLOJİLERİN  SONU  MU?

Referandumun dikkat çekici sonuçlarından belki en önemlisi %49’un içinde azımsanmayacak sayıda sağ-muhafazakâr seçmenin bulunmasıdır.  Birçok çevrede bu sonuç, artık sağ-sol ayrımı kalktı değerlendirmesine yol açmaktadır.  Kolayına kaçan, işine gelir bir düşüncedir, bu.  Dikkatleri üzerinde toplayan bu tavra yakından bakmak, öğretici olacaktır.

“Evet”çi siyasi iktidarın, “hayır” kesimini “terörist” yaftalamasıyla tecrit etme çabalarına rağmen sağ-muhafazakâr seçmenin önemli bir kısmı demokratik düzenden yana tavır almışlardır.  MHP’li, AKP’li ya da kendini “dindar” olarak tanımlayan yurttaşlar tüm baskı ve ödünlere rağmen ülkenin otoriter rejimde yok oluşa gideceğini saptayarak demokrasiden yana ağırlıklarını koymuşlardır.  Kanımca, %51 sonucuna rağmen “Evet” kanadını en çok rahatsız eden, kendilerinden yana varsaydıkları bu kesimin ortaya koyduğu dirençtir ve devamının geleceği varsayımıdır.

Söz konusu tercihte önemle dikkate alınması gereken bir nokta vardır.  Tercihi yapanlar, ideolojisinin ana ekseni “demokratik toplum” olan sol ideolojiden yana tavır almışlardır.  Burada bilinçli olarak davranmadan çok, toplumsal kurtuluşun işaret ettiği –buna zorlama da diyebilirsiniz- bir mecburiyet söz konusudur.

Bilindiği gibi ülkemizde sol-sosyalist ideoloji “Tam bağımsız gerçekten demokratik Türkiye!” şiarıyla oluşmuştu.  Bu temel slogandaki “demokratik Türkiye” söylemi, Ortaçağ ilişkilerinin tasfiye edildiği özgür, çağdaş bireylerin uygar bir toplum oluşturduğu Türkiye’dir.  Başka bir ifadeyle sol ideoloji, bireyi baskı altına alan her tür otoriter eğilimlere karşı mücadele etmiştir;  etmiştir ki, birey ağanın marabası, şeyhin müridi, işbirlikçi siyasetçilerin oy deposu olmasın.

Her tür perdelemelere karşın sol ideolojiye yıllar yılı tavır almış bir kısım yurttaşlarımızda-buna tarihsel zorunluluk diyelim- solun olmazsa olmazı demokrasiye kayış vardır; adını ne koyarsanız koyun, bu akış devam edecektir.

İdeolojisiz birey, karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan gibidir.  İdeoloji; toplumsal değerler, yaşam tarzı, yönetim biçimi itibariyle bireyi biçimlendirir.  Özellikle 12 Eylül Darbesi’nin yurttaşları ideolojilerden “arındırması” sonucunda; ülkemin insanı işbirlikçi siyasetçilerin elinde bir oraya bir buraya yalpalamış, sonuçta bulunduğumuz kaos ortamına sürüklenmiştir.

 

Ülkemin insanlarının paylaşımcı, demokrasiyi esas alan, emeğin yüceltildiği, halk için halk iktidarını işaret eden sol ideolojiye ihtiyacı vardır.  Siz bakmayın; ben ekmek partisindenim, siyaset karın doyurmuyor, diyenlere.  Bu yaklaşım yıllar yılı çoğunluğu iktidardan uzak tutmayı amaçlayan kapitalist ideolojinin yansımasıdır.  Cumhuriyet aydınlığından geçmiş insanımız tekrar aydınlık yolu bulacaktır.  Referandumda demokrasi tercihi yapan sağ-muhafazakâr seçmen, bunun yaşayan kanıtıdır.

Cuma, 05 Mayıs 2017 12:36

16 NİSAN YOLU

16 NİSAN YOLU

Baykal’ın başlattığı tartışma , korkarım referandumda cisimleşen halk hareketinin önemini gölgeleyecek; yine kısır siyasi değerlendirmelere kapı aralayacaktır.  Öncelikle partili partisiz, bireysel ya da gurupsal eylemlerle iktidarı endişeye sürükleyen halk hareketinin sonuçlarını saptamak, izlenecek yolu belirlemek açısından yol gösterici olacaktır.

*Muhalefetin başarısı haklı bir talep etrafında bütünleşmekten geçmektedir.  Demokrasi karşıtı monarşik yönetimin ülkelerinin geleceği için “yok oluş” tehlikesi olarak gören değişik siyasi görüş, etnik yapı ve inançtan yurttaşlar bütün olarak otorite özlemcilerinin karşısına dikilmiştir.

*Siyasi erk gerçek anlamda bir kazanım elde etmediğinin bilincindedir; gerçek ulusal irade karşısındaki kırılganlığı polis, yargı, silahlı kuvvetler ve bürokrasiyi kendine koşulsuz bağlayarak, yükselen halk muhalefetini güçlü bir parti devletiyle karşılamayı planlamaktadır.

*Halk yığınlarının 16 Nisan’da aldığı sonuç, otorite karşıtı yurttaşları moralize etmiş; referandum sonrasında eleştirilerini daha net ve daha yüksek sesle dillendirmeye devam etmektedirler.  Halk yığınları istim üzerindedir.

*Yaşanılan AKP iktidarı, iktidarın sorunları içinden çıkılamayacak ölçüde ağırlaştırdığını; muhalefetin, siyasi iktidarın tehlikeli tasarruflarını önlemede her defasında başarısız olduğunu göstermiştir.  Muhalefetin şimdiden 2009’u tartışmaya açması bunun en yakın kanıtıdır.  Üstelik siyasi muhalif kanatlar kendi içinde her an altüst olmaya teşne; halk hareketini kucaklamaktan yoksun durumdadırlar.

Yeni bir durum var: referandum sürecinde siyasi iradelerden bağımsız kitleler belirleyici olmuştur.  Siyasi muhalefetin de katkısı yadsınamaz ama, süreçte görülen dirilik ve kararlılık başka bir şeydir, “yeni” bir şeydir.  Kulaklarımızı sergilenen kısır siyasi tartışmalardan ayırıp başka “yeni şeyler” üretmenin ihtiyacı kendini dayatmaktadır.  16 Nisan’daki ivmeyi yeterli görerek bir kenara çekilip beklemeyi yeğlemek, sonuçsuz eylem mührünü başarısız muhalefetin eline teslim etmek olacaktır.  Zaten onlar de iştahla “49’u hazmetmeyi” sağlayacak “öneriler” sunmaya başlamışlardır.

 

16 Nisan deneyiminden dersler çıkararak, kurtuluş reçetesini bizzat kendimiz yazmak durumundayız.

Salı, 25 Nisan 2017 10:00

KASET DEMOKRASİSİ

KASET DEMOKRASİSİ

Yaşlanmış evimin tamiri nedeniyle birkaç hafta adam içine çıkamamıştım.  İlk rastladığım tanıdık “müjde”yi verdi:

-Duydun mu, falancanın kaseti çıkmış?

“Falanca” dediği yerel yönetici.

Kaygılandım, bir o kadar üzüldüm.  Yasaları uygulayanlar bazında yerel yöneticiler kadar bize yakın; hayatımızı yakından ilgilendiren kimse yoktur.  Onun ayağına taş değerse bizim canımız yanar.

Kaygımı doğuran bir başka neden demokratik hakkımızın etik dışı yollarla manüple edilmesidir.  Daha uygar bir ortamda uygarca yaşayabilmek amacıyla sandığa gidip yerel yöneticinizi seçiyorsunuz.  Daha sonra birileri kalkıp, kendi siyasal yolunu açmak uğruna seçtiğiniz kimseyi karalamaya çalışıyor.  Seçmen olarak sormadan edemiyorum:

-Peki, sandıktaki iradem tecelli etmeyecekse dar gurup çıkarları için seçim figüranı mı oluyorum?

Bu tür demokrasimizi lekeleyen durumlar, özellikle biz yurttaşlarca hafife alınmamalı, hele dedikodu malzemesi hiç yapılmamalı.  Saldırıya uğrayan birey değil, kamuyu önemli bir konumda temsil eden makamdır.

Kaset operasyonları siyasilerce, yeri geldiğinde üstü örtülü bir kabul görmektedir.  Hiç unutmadım, bir siyasi parti genel başkanı kaseti yayınlanarak istifa ettirildi de, hemen akabinde yeni genel başkan seçilirken; meselenin üzeri sessizce örtülüp sorgulanmadı.

Bu ülkenin asıl sahibi yurttaşların iradesinin üzerinde daha egemen bir güç olduğu algısı demokrasimiz açısından ürkütücüdür.  Daha yeni yaşadık; referandum sırasında Yüksek Seçim Kurulu’nun yasayı açıkça çiğnemesi, bu kadarı da olmaz, dedirtti.  Bu ahvalde ; “Yoksa YSK üyelerinin de kaseti mi vardı” diye düşünmeden yapamıyoruz.

Kolayına kaçmadan; gayrı meşru yollara sapmadan oyunu kuralına göre oynamasını artık kabul etmeliyiz.  Dünya ölçeğinde demokrasi çıtamızın ne denli aşağılara çekildiğini artık göz önüne almalıyız.

Yerel yönetimlerde ölçü bellidir.

Yerel yöneticinin hizmet ölçüsü esas alınmalı.

Şeffaflık her kademede temel kural olmalı.

Yönetici, özel yaşamına özen göstermeli.

Hizmet ve uygulamadaki yetersizliğin kıstası yerel halkın iradesi olmalı.

 

Bunu bilir, bunu söylerim.

Perşembe, 20 Nisan 2017 09:22

KUŞBAKIŞI REFERANDUM

KUŞBAKIŞI  REFERANDUM

16 Haziran Referandumu ülkemizin içinde bulunduğu karmaşa ortamının çözümüne açıklık getirmedi.  Tam tersine kafalar daha bir karıştı; “Bundan sonra ne olacak?” sorusu zihinleri törpülemeye başladı.

Açık seçik olanlar da var tabi.

AKP ve lideri kendi yol haritasını uygulamaya koyacak.  Bu yol haritasında ülkemizin refah ve huzuru, halkın sorunlarını kapsayan gündem yoktur; onlar kalıcı bir parti egemenliğinin köşe taşlarını döşemeye başlayacaklardır.

ABD’ye kafa tutmaların; “Eyyy!...” diye Avrupa devletlerine böbürlenmenin bir horoz dövüşünden ibaret olduğu ortaya çıkmıştır.  O “İslam düşmanı” ABD Başkanı telefonla arıyor, bizzat tebrik ediyor.  Avrupa Birliği; “Türkiye için reformları yapmanın önü açılmıştır.” şeklinde değerlendirme yapıyor.  Adamlar, kendi gündemlerini hazırlamışlar, çoktan.  Onların “reform” dediği nesnenin içte sömürü düzeninin ağırlaştırılması, dışta yeni ödünler koparma olduğunda herkes hemfikir.

Fıkrayı çoğu biliyor.  Atatürk, Ankara civarından geçerken sabanıyla tarlasını süren çiftçiyi yanına çağırır, der ki; “Düşmanın top sesleri Ankara’dan duyuluyor.  Sen burada hiçbir şey olmamış gibi çift sürüyorsun.  Çiftçinin yanıtı etkileyicidir:

-Paşam, düşman tarlamın sınırına dayansın, o zaman düşünürüz.

Referandumda tarlanın sınırına dayanıldığı anlaşılmaktadır.  “Hayır” diyen değişik görüş ve inançtan milyonlar, otoritenin kendi hayatlarının sınırına dayandığını; çocuklarının geleceğini tehdit ettiğini saptamışlar ve yüzde elliye yakın bir oy patlaması, yüzde doksana yakın katılım gerçekleştirmişlerdir.  Bu bilinç ve direnç, gelecek için en önemli dayanağımızdır.

Ne yapmalı?

Demokrasi savunucularının zihnini meşgul eden bir soru, bu.

Çoktandır düzen partileri, siyaseti kendi parti çıkarları etrafında dizayn ettikleri bir  alan haline dönüştürmüşlerdir.  Halk yığınlarının seferber edildiği eylem ve etkinlikleri sonucunda halk adına sonuç bir “hiç”tir.  Genel anlamda kapitalizmin parlamentosu egemen güçlerin bir av alanı görünümündedir.  Orada halkın gündemi yoktur.  Bu itibarla referandumda gösterilen özgürlükçü direnç korunmalı; sakin bir kafayla değerlendirmeli; değişik çevrelerden yapılan çağrılara itibar edilmemeli.

“Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.”

 

 

Perşembe, 13 Nisan 2017 13:41

HAYDİ SANDIĞA!

HAYDİ SANDIĞA!

Davetim, “Hayır”dan yana olanlaradır.

Çünkü, “Evet”ten yana olanlar sandığa koşa koşa gideceklerdir; ne yaptıklarının bilincindedirler.  Onlar on yıllardır iktidar nimetlerinden doyasıya yararlanmışlardır; şimdiyse bu ayrıcalığı ellerinde ilelebet tutmayı amaçlamaktadırlar.

İktidar merkezli güçlerin yörüngesinde güce tapan; gücün nimetlerinden yararlanmak isteyen sınıf ve zümreler bulunmaktadır.  Gözü körleşmiş, solucan misali en yakınındaki küçük hedeflere yönelen küçük burjuva yığınlar, koşullanmışçasına iktidardan yana tavır koyacaklardır.

Ne yazık ki, söz konusu ezilen ve sömürülen bu yığınlar uzun vadeli yararları doğrultusunda siyasi tavır almayı bir türlü düşünemediler; “bir paket makarna, bir çuval kömür” uğruna geleceklerini işbirlikçi kesimlere ipotek ettiler.

Gözü kararmış yığınların önüne yıllardır set olan Cumhuriyet ve demokrasi savunucuları ilk kez bir ortak noktada buluşmuşlardır. Referandum oylamasında ne kimi liderleri beğenmemezlik, ne her biri başka yöne çeken siyasi partiler vardır.  Sosyalistinden sosyal demokratlara, liberalinden ülkücüsüne kadar her kesim “Hayır”da birleşmişlerdir. Un var, şeker var iş helva yapmaya kalmıştır.  Helva kazanımız da oy sandığıdır.

“Hayır”cı kesimde her tereddüt, her yalpalama büyük zafiyet doğuracaktır.  Bilinmelidir ki, sandığa uğramayan her “Hayır”cı seçmen, “Evet” pusulasına 2 (iki) oy kazandırmış olacaktır.  Ülkenin ve çocuklarımızın geleceği açısından büyük vebal altında  kalınmış olunacaktır.  Sonradan pişmanlık fayda etmeyecektir.

Yarınlardan umutlu olalım.  Ülkemizin geleceğine dair attığımız her adım, verdiğimiz her mücadele değerlidir.  Referandum sandığına attığımız küçük oy pusulası, kötü gidişe son veren kahredici bir hamle olacaktır.  Bunun böyle oluğu referandum sonuçları açıklandıktan sonra daha net anlaşılacaktır.

“Mustafa Kemal’in askerleri” sandığa gidin, oyunuza sahip çıkın!  17 Nisan sabahı güneşli, güzel güne gözlerimizi var olma umuduyla açalım.

 

 

Salı, 11 Nisan 2017 07:47

“HAYIR” ÇI­KAR­SA…

“HAYIR” ÇI­KAR­SA…

Halk oy­la­ma­sın­dan “Hayır” çık­ma­sı du­ru­mu­nu önem­se­mez olan­lar var. Bu ki­mes­ne­ler , “Hayır” çıksa da hiç­bir şeyin de­ğiş­me­ye­ce­ği­ni sa­vu­nu­yor­lar. Mü­ca­de­le kaç­kı­nı bez­gin ta­vır­lı­la­rı bir ke­na­ra ko­ya­lım, ciddi ciddi de­ğiş­mez­li­ği ileri sü­ren­ler­le bu me­se­le­yi tar­tış­mak ya­rar­lı ola­cak­tır.

“Hayır” çı­kar­sa;

Bir kere “Evet” çık­ma­sı du­ru­mun­da hiç he­sa­ba ka­tıl­ma­ya­cak olum­suz­luk­la­rın önü ke­sil­miş ola­cak­tır. Öy­le­si­ne akla ha­ya­le sığ­ma­ya­cak ge­liş­me­ler ola­cak ki,Tanrı ko­ru­sun, ül­ke­mi­zin buna da­ya­na­cak gücü ola­cak mı, kim­bi­lir…

Tür­ki­ye’nin son 15 yıl­dır ya­şa­nan­la­rı ön­ce­den biri kal­kıp söy­le­sey­di, emi­nim deli gö­züy­le ba­kar­lar­dı. Geç­miş­ten hesap, ge­le­ce­ğin ne gibi fe­la­ket­le­re gebe ola­bi­le­ce­ği­ni kes­tir­mek güç de­ğil­dir.

İkin­ci­si, de­mok­ra­si­yi sa­vu­nan­lar artık bir mevzi daha kay­bet­me­nin moral üzün­tü­sü­nü ya­şa­ma­ya­cak­lar. Kolay değil, bu ül­ke­de çağ­daş in­san­lar her tür hile ve zor­ba­lık ma­ri­fe­tiy­le hep yenik düş­tü­ler. Öy­le­si­ne ki, her yeni he­sap­laş­ma­la­ra kay­bet­me psi­ko­lo­ji­si ile gi­ri­lir oldu. “Hayır” so­nu­cu, mağ­dur­lar için bir ilk ola­cak­tır; hep yenik dü­şen­ler ka­zan­ma­nın haz­zı­nı, hep ye­ne­ce­ğim diye so­kak­la­rı dol­du­ran ki­bir­li yı­ğın­lar mağ­lu­bi­ye­tin ta­dı­nı ta­da­cak­lar. Bu, az bir şey mi?

Ül­ke­miz­de­ki re­fe­ran­du­mu dış dünya; “De­mok­ra­si-Dik­ta­tör­lük” mü­ca­de­le­si ola­rak de­ğer­len­dir­mek­te­dir. De­mok­ra­si ta­raf­tar­la­rı­nın ka­zan­ma­sı, tüm dün­ya­da ül­ke­mi­zin iti­ba­rı­nı ar­tı­ra­cak, bir yan­dan da em­per­ya­liz­min vahşi bas­kı­sı­na karşı mü­ca­de­le veren halk­lar ve ül­ke­ler için büyük moral kay­na­ğı ola­cak­tır. Kü­re­sel çapta ör­güt­len­miş sö­mür­gen ser­ma­ye­ye karşı, maz­lum­la­rın dün­ya­sın­da ka­za­nıl­mış ba­şa­rı son de­re­ce önem­li­dir.

“Asıl mü­ca­de­le 17 Nisan’da baş­la­ya­cak” di­ye­rek re­fe­ran­dum so­nu­cu­nu kü­çüm­se­yen­ler de var. Eğer “Hayır” çık­maz­sa 17 Nisan’da baş­la­ma­sı muh­te­mel mü­ca­de­le pek cılız ola­cak­tır. Hem her he­sa­bı, hesap za­ma­nı gör­me­li; geç ka­lın­mış hamle hamle de­ğil­dir. Azeri Türk­le­ri­nin bu bağ­lam­da dü­şün­dü­rü­cü bir sözü var: “Ar­ka­dan atı­lan taş to­pu­ğa değer.”