20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul Hakkında

Web sitesi adresi:

Cumartesi, 08 Nisan 2017 07:59

OSMANLI BİR KOALİSYONDU

OSMANLI  BİR KOALİSYONDU

“Evet”çi iktidar kanadı bir taraftan Osmanlıya aidiyetini göstermek amacıyla Abdülhamit dizileri sunarken, diğer taraftan koalisyonların olumsuzluğunu ileri sürerek güçlü iktidar istemini vurguluyor.

Bu tavır açık bir çelişkidir.  Çünkü kuruluşundan başlayarak Osmanlı Devleti çok kültürlü,kozmopolit çekim merkezleri üzerinde yapılanmıştı ve bir koalisyondu.  Bu karakteristik durumun kökeni göçer yaşam tarzında saklıdır.

Osmanlıların göçebe kökenleri itibariyle geniş alanlara yayılmaları ve sürekli yer değiştirmeleri eklektik bir hayata açık olduklarını göstermektedir.  Bu da onların koalisyonlara açık bir zihin yapısına sahip olmalarının nedenlerindendi.  Bu karakteristik özellikleri nedeniyle Osmanlılar, isteseler de tutucu olamıyorlardı.

En ilgi çekici noktalardan biri ise bağımsız, içe dönük yapıdaki tarikatlerin merkezi otoriteye tabi kılınması ve yayılma aygıtına dönüştürülmesidir.  Âhiliğin devlet nezdindeki konumu uzun süre belirgin olmuştur.

Osmanlılar kendi liderliğini kuvvetlendirmek için zümre ve katmanlara (taife) kendi içlerinde özerklik sağlamış, taifeler de bunun karşılığında Osmanlı liderliğini tanımıştır.

Osmanlılar, komşu beyliklerle olan ilişkilerinde gayet itinalı bir yöntem benimsemişlerdir.  Örneğin, Germiyan beyi Yakup, Edirne’de Sultan Murad’ı ziyaret etmek için hareket ettiğinde, Sultan Murad yöneticilere şu uyarıda bulunmuştur:

“Ulaklar saldı Bursa tahtına tiz-ki Bursa Begi gafil olmayasız, irüşdüginde Şah_ı Germiyanun-İdün izzetle istikbalin anun getürüp bir makama kondurasız.”

Osmanlı donanmasında İtalyanlar, Çerkesler, Araplar, Mağribiler dahi bulunuyordu.  Birbirinden bu kadar farklı unsurları bir araya getirebilen Osmanlı kozmopolitizmi bir siyasal stratejiydi.  Bir Ceneviz ailesinden gelen Barbaros Hayreddin Paşa’nın veziriazamlığa kadar yükselişi öğreticidir.

Doğu Anadolu’nun tam anlamıyla Osmanlı Devletine bağlanmasını sağlayan Sultan II.Selim’in İdris Bidlîsî’ye gönderdiği mektup bu bağlamda en anlamlı örneklerdendir.  Sultan bu mektubunda Mevlana İdris ve Diyarbekir Beylerbeyi’ne; ne yazarlarsa padişah hükmü yerine geçecek bir yetkiyi bağışlamaktadır.  Sultan hem yerel liderliği düzenlemiş, hem de cüretlerini artırmayacak bir biçimde Kürt beylerinin itibarlı konumlarını onaylamıştır.

 

Koalisyonlar üzerinde yükselen bir devlet yapısını kimseye bırakmayan “evet”çi kanadın tek adamlığı şiddetle savunması ne ile açıklanabilir?

Pazartesi, 03 Nisan 2017 12:33

POLİTİKA ZEHİRİ

POLİTİKA ZEHİRİ

Bin bir surat ta­şı­yo­ruz.

-Ne var ne yok?

-Val­la­hi iyi­lik sağ­lık, ne olsun…

Hemen her gün ha­ya­tı­mı­za ka­rı­şan bu di­ya­log, söz sa­hip­le­ri­nin ger­çek­li­ği­ni gös­ter­mi­yor. Söz sa­hip­le­ri­nin “iyi­li­ği”, “sağ­lı­ğı” mev­cut de­ğil­dir; yal­nız­ca mu­ha­ta­bı­nın me­ra­kı­nı ge­çiş­tir­me­dir, bunda meram. Oysa ki, türlü sı­kın­tı­lar için­de­yiz, ka­pi­ta­liz­min “ar­ma­ğa­nı” nice ölüm­cül has­ta­lık­lar­la pen­çe­le­şi­yo­ruz.

Ele güne karşı ge­çek­li­ği­mi­zi örtme ça­ba­sı ço­ğu­mu­zu çift ki­şi­lik­li yap­mış. Ger­çek­te gö­rü­nür­de sah­ne­ye koy­du­ğu­muz dav­ra­nış­lar bize monte edil­miş­tir. Mon­taj ele­man­la­rı­nın ba­şın­da ça­ğı­mı­zın ve­ba­sı ka­pi­ta­list si­ya­set­ler gel­mek­te­dir.

Ka­pi­ta­list/em­per­ya­list si­ya­set­le­rin en bi­li­ne­ni “böl yönet” st­ra­te­ji­si­dir. Pazar alan­la­rı için ülke halk­la­rı­nı etnik kö­ken­le­ri­ne göre ay­rış­tı­rır; inanç kav­ga­la­rı­nı alev­len­di­rir. Bu st­ra­te­ji­yi uy­gu­lar­ken en büyük yar­dım­cı­la­rı ülke için­de­ki-ço­ğu kez ik­ti­dar bah­şe­dil­miş- yerli iş­bir­lik­çi­ler­dir.

Kom­şu­nuz var­dır. Ufak tefek an­laş­maz­lık­lar dı­şın­da önem­li so­ru­nu­nuz ol­ma­ma­sı ge­re­kir. Ancak kar­şıt si­ya­si par­ti­le­re men­sup­sa­nız; gös­ter­mek is­te­me­se­niz bile ona karşı bir hınç bi­ri­kir, içi­niz­de. Hele bi­ri­niz alevi, di­ğe­ri­niz Sünni ise aşıl­maz du­var­lar örül­müş­tür, ara­nız­da. Bağ­naz kim­se­ler için ayrı din­den olan­lar adam­dan sa­yıl­maz­lar, bile.

Gerek inanç sö­mü­rü­sü ya­pa­rak po­li­tik rant elde etmek is­te­yen­ler, ge­rek­se ırk­sal gü­dü­ler­le halk­lar ara­sın­da düş­man­lık ya­ra­ta­rak kendi hal­kı­nı güt­mek sev­da­sın­da olan­lar-ken­di­le­ri ka­bul­len­me­se­ler bile- nihai ola­rak em­per­ya­list güç­le­re hiz­met eder­ler. Onlar için as­lo­lan ki­şi­sel ya da gu­rup­sal çı­kar­la­rı­dır, ancak in­san­la­rı in­san­lık­la­rın­dan çı­kar­ma ba­ha­sı­na.

Ger­çek­te in­sa­nın do­ğa­sın­da güzel/ya­rar­lı duy­gu­lar bas­kın­dır. Çı­kar­cı si­ya­set­ler bizi öy­le­si­ne de­ğiş­ti­rir ki, bü­rün­dü­ğü­müz ki­şi­li­ği ay­na­da sey­ret­mek­ten ür­ke­riz.

Ça­re­si nedir? Bizi bam­baş­ka ya­ra­tı­ğa dö­nüş­tü­ren kirli si­ya­set­ler­le nasıl mü­ca­de­le edi­lir?

Çözüm, güzel bir dünya ya­rat­ma ide­ali pe­şin­de­ki sanat ve fel­se­fe­yi ha­ya­tı­mı­za ka­rış­tır­mak­tır. “Gelin tanış ola­lım” diyen Yunus Emre ile ye­ni­den ta­nı­şa­lım. Orhan Kemal’i ba­şu­cu­muz­dan ek­silt­me­ye­lim. Ti­yat­ro­ya merak sa­la­lım. Ez­gi­le­ri­mi­zi daha bir yü­rek­ten din­le­ye­lim. Kla­sik­le­ri, ör­ne­ğin Mon­tayn’ı, Mak­sim Gorki’yi ye­ni­den keş­fe­de­lim. İlkçağ dü­şü­nür­le­ri­ni- Yunan ve İslam-kav­ra­ma­ya ça­lı­şa­lım.

 

Po­li­ti­ka zeh­ri­ni yok etmek eli­miz­de­dir. Bu yolla hem ken­di­mi­zi, hem in­san­lı­ğı ka­pi­ta­list ba­tak­lık­lar­dan kur­tar­ma mü­ca­de­le­si­ne ka­tıl­mış olu­na­cak­tır.

Çarşamba, 29 Mart 2017 12:29

ASIL GÜNDEM

ASIL GÜNDEM

Ne referandum, ne de liderlerin atışmaları…

İçinde bulunduğumuz haftaya, bence iki isim damga vurmuştur: "Jet Fadıl " lakaplı Fadıl Akgündüz ve Reza Zarrap.

Jet Fadıl'ı tanımayan yok; nitelikli dolandırıcılık maceraları ayyuka çıkmış.  Son vukuatından ötürü hakkında binlerce yıl hapsi istenen Jet Fadıl, 28 Mart Salı akşamı itibariyle tahliye edilmiş.  Kumpaslarla nice değerli insanımızın yıllarca tutuklu kalmasına kimse şaşırmazken; siyasal İslam'ın "adamı" bu şahsın bir gecede salıverilmesini kimseler yadırgamadı.

Yadırgamadı, çünkü ikinci isim Reza Zarrap'ın şahsında gayrimeşru akçe işlerinin devletler çapında yürüdüğü bilinen bir gerçektir.  Kara para dolaşımı üzerine kafa yoran, araştırmalar yayınlayan uzmanların yalancısıyım; Uluslar arası piyasada dönen kara para, ülke milli gelirlerinin kat be kat üstünde.

 

Biz yurttaşlar açısından bizi ilgilendiren yanı nedir? Aklımın erdiği, dilimin döndüğünce anlatayım:

Bizim gibi bütçesi açık veren ülkeler, ekonomi çarkını çevirebilmek için uluslararası piyasadan borç para alırlar, yüksek faizle.  Borç para alışverişi sıradan değildir; bazen siyasi tavizler istenir, bazen dolaşımdaki trilyonlarca kara para baronlarına baş vurmak zorunda kalınır.  Bazen de Rera Zerrap örneğindeki gibi örtülü ilişkiler oluşturulur.  Sıcak paraya olan bağımlılık hayat pahalılığından tutun, işsizliğe, dış siyasete ve ülke iktidarlarının belirlenmesine kadar bir dizi problemin nedenidir.

Akçeli işlerin böylesine yer altı ekonomisiyle ilintili olması, ülke yönetiminin niteliğini belirliyor.  İktidarların denetimden uzak; istediği manevrayı yapabilme koşulu gereklidir.  "Hassas hesaplar" örtülüdür; kamu denetimine tahammül yoktur.  Komşularımız Azerbaycan ve Rusya gibi "başkanlık tipi" tek adam yönetimli ülkeler bu duruma örnek gösterilebilir.

Bizde henüz tek adam yönetimi resmileşmemişse de örtülü ekonominin işaretleri mevcuttur.  Örneğin, Sayıştay raporları açıklanmıyor.  Yine örtülü ödeneğin kapsamı hakkında kimseden ses çıkmıyor.

"Evet" çıkarsa, ülke ekonomisi daha da örtünecektir.

Geldik mi, yine referandum meselesine!...

Pazartesi, 27 Mart 2017 11:14

ALGI KAYBI

ALGI KAYBI

Beldenin,küçük bir kasabayla mütenasip olmayan büyüklükteki camisinden yapılan duyuru anlaşılacak cinsten değil:

“8-10 yaşlarında bir çocuk kaybolmuştur.  Adının  … olduğunu söyleyen bir çocuk caminin avlusundadır.(…….)  Kaybolan çocuk ilanen duyurulur.”

İyi bir eğitim görmüş akademisyen oğlumun sıkça vurguladığı bir sorunumuz var: Türk halkı meramını anlatamıyor.  Telefonla konuşmalara tanık oluyorum; adam, 1 dakikada anlatabileceğini dakikalarca eğip bükerek anlatmaya çalışıyor, bağıra çağıra.  Ya da bir devlet dairesine gidiyor.  Görevli memur, yurttaşın dileğini anlayabilmek için birkaç kez onu dinlemek zorunda kalıyor.

Bu, neden böyle? Neden leb demeden leblebiyi anlayamıyoruz?

“Hakiki” Cumhuriyet döneminden bir örnek:

Sefalet içinde yaşayan ve okuması yazması olmayan ailelerinin yanından Köy Enstitülerinde yetiştirilen öğretmenler, Türkçeyi iyi konuşan ve yazan insanlardı.  Bir tanesi de-ışıklar içinde uyusun- benim öğretmenimdi.  O, konuştukça biz köy çocukları dinlemeye doyamazdık.  Her konuda bilgisi vardı; ne sorarsak soralım, o sabırla düzgün Türkçesiyle minik beyinlerimize merakımızı gideren bilgileri yerleştirmeyi becerirdi.

Devran tersine döndü.  Amerikan işbirlikçisi iktidarların marifetiyle milli eğitimimiz, “ümmi eğitim” yanlılarının kontrolüne bırakıldı.  Kafası yasaklarla örülü kuşaklar ülkesini ve dış dünyayı gerçek anlamda algılama niteliğinden mahrum bırakıldılar.  Beyinler dolu, ancak çağdaş yaşama ve gelişmeye yarayışlı bilgiler değil bunlar.

Belleğimde iz bırakmıştı.  Bir AKP mitinginde kendilerine  uzatılan mikrofona ne diyeceklerini bilemeyen kadın katılımcılar anlaşılmaz sesler çıkarmışlardı.

Düşüncelerimizi dış dünyaya iletebilmek için kavramak gerekir.  Kavramanın tek koşulu da o bağlamda kafamızın dolu olmasıdır.  Yokuştan aşağı yuvarlanan içi boş fıçılar karmaşık sesler çıkarırlar.

Algı kaybını referandum sürecinde de izliyoruz.  Özellikle “evet”çi cenahın sözcüleri Anayasa değişikliğiyle doğrudan ilintisi olmayan savlar ileri sürüyorlar.  Takipçileri de onları yadırgamışa benzemiyor.  Oysa ki, ulus olarak hayatımızın en kritik dönemecinden geçmekteyiz.  Adeta var olma ya da yok oluş meselesi…

 

İstediğimiz kadar seçim ya da halk oylaması yapıp, adını “milli irade” koyalım.  Kafalar değişip normalleşmedikçe sağlıklı sonuçlar alamayacağız.

Salı, 21 Mart 2017 10:55

HESABA KATILMAYAN İHTİMAL

HESABA KATILMAYAN İHTİMAL

Referandum sürecinde tekrarlanıyor:

Sonuç ne olursa olsun;

-Cumhurbaşkanı görevine devam edecek.

-Başbakan ve TBMM, yürütme ve yasama görevini sürdürecek.

Garantisi nedir? “Halen sürdürülmekte olan “fiili başkanlık” ortamında,bir sabah uyandığımızda beklenmedik gelişmelere gözlerimizi açacağımıza artık alıştırılmışız.

Yakın geçmişte Cumhurbaşkanı’nın türbanlı danışmanı açıklama yaptı.  Belki dikkatleri çekmedi, ama danışman; referandum “evet”le sonuçlanırsa 2 maddenin yürürlüğe gireceğini belirttikten sonra, gerekli görüldüğü hallerde başka yürürlükler olabileceğini de ima etti.

Referandum sonrası “evet”le sonuçlanırsa Anayasa değişikliğinin birçok maddelerinin 2019’dan erkene alınması ihtimal dışı değil.  Çünkü iç ve dış koşullar, Erdoğan’ın “fiili başkan” olarak iktidarını tek elde topladığı şimdiki siyasi ortamda, iktidarını sürdürülebilir kılmanın tek yolu katı merkeziyetçi bir yönetim sisteminin devreye sokulmasıdır.  Rusya örneğindeki gibi “merkez”in tek söz sahibi olduğu bir yürütme biçimi benimsenmiştir; on yıllardır bu yolun taşları döşenmektedir; artık buradan dönüş söz konusu değildir.

Soğukkanlılıkla irdelenirse; merkeziyetçi sistemin sorunları çözmede artı yanları vardır.  Yakın geçmişimizde bunu yaşadık.  Uçurumun eşiğinden dönmüş viran bir ülkeyi, yine O’nun önderliğinde merkezi bir sistem kurtuluşa taşıyabilirdi.  Nitekim öyle de oldu.  “Tek adam” M.Kemal Atatürk, ulusunun saygı ve güvenini arkasına alarak “az zamanda çok ve büyük işler başardı.”

Merkezi sistemin başarısının koşulu, önderin halkıyla bütünleşmiş olması; halkın tüm umut ve arzularının o önderin şahsında toplanmış olmasıdır.

Ulusun iki parçaya bölündüğü günümüz koşulları, merkezi sistemin, sorunları içinden çıkılamayacak bir hale dönüştüreceğini gösteriyor.  Bu bakımdan referandum sonucu daha bir önem kazanmaktadır.

 

 

 

Pazartesi, 06 Mart 2017 13:02

KADININ KURTULUŞU

KADININ  KURTULUŞU

Kadın toplumun bir parçası.  Dolayısıyla toplumun gelişmişlik durumu kadınların toplumdaki konumlarını da belirler.  Örneğin, Arabistan’da erkek birkaç adım önde yürür, eşi-çoklukla eşleri- onun arkasındadır; zinhar erkeğinin önüne geçmez.  Bir Avrupa ülkesinde kadın, eşinin yanı başında birlikte yürür; çoklukla önde o bulunur.

Kadının durumunun iyileşmesi, toplumun uygarlık düzeyiyle  doğru orantılıdır.  Kadınlar eğer, bir adım öne çıkmak isterlerse, yaşadıkları toplumun uygarlaştırma mücadelesini temel görev olarak belirlemek durumundadırlar.

Günümüzde kadın sorunları tali meselelere odaklanıyor.

Çoğunlukla hedefte erkekler vardır.  Aktüel haberlere endekslenmiş medya sokak ortasında dövülen, bıçaklanan kadınları günlerce gündemde tutar.  Kadınlar arası sohbetlerde sorunların kaynağı erkek olarak görünür; kadın sorunlarının etrafından dolanıp esas etken es geçilir.

Adli vakalarla kadınların sorunlarının çözülemeyeceği ortadadır.  Kadını ezen sömürü sistemi erkeği de derinden etkilemektedir.  Geçim sıkıntısı, sosyal problemler, toplumu saran şiddet sarmalı, kadını cinsel eşya gibi gören Ortaçağ kafası ve daha nice kapitalist sistemin doğurduğu sorunlar 7’den 70’e tüm bireyleri,  derinden etkilemektedir.  Sorunların girdabında yuvarlanan bireylerin artan huzursuzluğunun yansıması da en çok kadınları mağdur etmektedir.

Toplumsal düzen belirleyicidir.  Sömürünün ve baskının olmadığı; toplumsal eşitliğin sağlandığı; hayat sevgisinin bilimsellikle arttığı, adaletin hüküm sürdüğü bir toplumsal düzen kurma mücadelesine katılmak en başta kadınların görevidir.

Bu mücadelede erkekler kadınların rakibi değil, mücadele arkadaşıdır.  Uygarlaşma mücadelesinde ilerleme sağlanmak isteniyorsa, en başta kadın ile erkeğin gerçek birlikteliği yaratılmalıdır.  Erkeği sorunlarının odağında gören feminist anlayış, toplumsal direnci zayıflatır; egemenlerin düzeninin sürmesine “katkı” sağlar.

Çağımızda kadın değişmeli; ufkunu açmalıdır.  Dar kapsamlı hesaplaşmalardan kaçınmalı; savaşsız ve sömürüsüz güzel bir dünya kurma uğraşısının bir parçası olunmalıdır.

 

Bu, bir avuntu değil, gerçeğin ta kendisi.  Toplumsal mücadeleyi esas alan kadınlar bu gerçeği hayatın kendisi olarak görmektedirler.

Çarşamba, 01 Mart 2017 13:17

REŞO AĞA

REŞO  AĞA

Adı Reşid, ben ona “Reşo Ağa”diye takılırdım.  Hoşuna da gitmiyor değildi.

Reşid, Suriyeli.  İnşaatlarda ağır işlerde çalışır.  İhtimal, piyasa fiyatının altında bir ücret almaktadır.  Karısı ve iki çocuğu Antep taraflarında bir yerde.  Yemek ve dinlenme aralarında bir köşeye çekilir, uzun telefon konuşması yapar, belli ki, ailesiyle sohbettedir.

Geçen hafta duydum ki, bizim Reşo Ağa apar topar Ankara’ya çağrılmış; kimlik verilecekmiş.  Acep ne ola ki!

Ülkemize sığınan  3 milyonu aşkın Suriyeli mültecinin akibetlerinin ne olacağı yoğun olarak tartışılmaktadır.

-Suriyeli göçmenlere vatandaşlık hakkı tanıyıp oy kullanacaklarını ileri sürenler var.

-İşsizlik yoğun olarak yaşanırken, Suriyelilerin “ucuz işçi” olarak kullanılmasına tepkiler sıkça dile getirilmektedir.

-Bir kısım yurttaşlar, 25-30 milyar masrafla ülkede yaşanan ekonomik krizin bir nedeninin Suriyeli göçmenler olarak değerlendirmektedirler.

-“Mehmetçiğimiz, onlar için şehit olacağına Suriyeli gençler cepheye yollansın” diye kızgınlıklarını açığa vuranlar var.

-Kültürel uyuşmazlığın toplumda sıkıntılara sebep olduğunu; Suriyeli göçmenlerin Türk toplumuna uyum sağlamasının uzun yıllar alacağını; bunun pek da mümkün görünmediğini ileri süren eleştirel bakışların çoğunlukta olduğu belirtilmekte.

Daha başka sorunlar halk arasında, medyada, akademik ve siyasi çevrelerde tartışılmakta, çözüm önerileri sunulmaktadır.

Net olarak söylemek gerekir ki, Suriye meselesi çözülmediği sürece Suriyeli göçmenler huzur bulmayacaktır.  Ancak, Suriye uluslar arası bir mesele haline gelmiştir; irili ufaklı devletler, etnik ve mezhepsel yapıların Suriye üzerinde hesapları vardır.  Bu hesaplar son bulmaz; Suriye meselesi de hallolmaz.

Ancak;

“Suriye Suriyelilerindir” ilkesinden hareketle başta emperyalist devletler olmak üzere ellerini Suriye’den çeker; çözümü Suriye halkına bırakırlarsa kurtuluş ışığı yanar.

Taş yerinde ağır; Suriyeli kendi vatanında mutlu olur. Suriyeli göçmenleri kendi yurtlarına yerleştirip, yaralarını sarmaya yardımcı olmak lazım.  Ne demişler: “ Bülbülü altın kafese koymuşlar, yine “Vatanım!” demiş.”

 

 

Perşembe, 23 Şubat 2017 16:15

ANAYASANIN ANLAMI

ANAYASANIN ANLAMI

İnsan hak ve öz­gür­lük­le­ri ga­ip­ten inmiş değil.

“Köle in­sa­nın” hiç­bir hakkı yok­tur; efen­di­si di­le­di­ği gibi alır, satar, hiz­me­tin­de tutar. Bir eşya gi­bi­dir.

İnsan­lık ta­ri­hi, in­san­la­rın hak ve öz­gür­lü­ğü için ver­di­ği mü­ca­de­le­siy­le oluş­muş­tur. Yeri gel­miş, “bey”e karşı çık­mış; yeri gel­miş pa­di­şah fer­ma­nı­na isyan etmiş; yeri gel­miş, kral­la­rın, im­pa­ra­tor­la­rın ta­cı­nı tah­tı­nı yerle bir et­miş­tir.

İnsan­la­rın ege­men­le­re karşı ver­di­ği mü­ca­de­le sü­re­cin­de birey, “kul” ol­mak­tan kur­tu­lup “yurt­taş” olmuş; “top­rak”, ege­me­nin mülkü ol­mak­tan çık­mış “vatan” kav­ra­mı­na dö­nüş­müş­tür.

Pa­di­şah­la­rın, kral­la­rın yet­ki­le­ri­nin sı­nır­lan­dı­rıl­ma­sı; ege­men­le­rin sı­nır­sız baskı ve sö­mü­rü­sü­nün kı­sıt­la­na­rak bi­re­yin hak ve öz­gür­lü­ğü­nün ge­niş­le­til­me­si ya­zı­lı me­tin­ler­le ka­lı­cı hale ge­ti­ril­miş­tir. En an­lam­lı şek­li­ni Fran­sız Dev­ri­mi son­ra­sın­da bulan bu söz­leş­me­ler, gü­nü­mü­zün ana­ya­sa­la­rı­dır. Bir başka ifa­dey­le ana­ya­sa­lar, yö­ne­ti­ci elit­le­re karşı yö­ne­ti­len­le­rin hak ve öz­gür­lük­le­ri­ni ka­lı­cı hale ge­ti­ren ya­zı­lı me­tin­ler­dir.

Bu ger­çek­ten ha­re­ket­le ana­ya­sa­lar ha­zır­la­nır­ken yurt­taş­la­rın hak ve öz­gür­lük­le­ri ko­run­mu­yor/ge­niş­le­til­mi­yor, ak­si­ne kı­sıt­la­nı­yor­sa ha­zır­la­nan metin, ger­çek an­lam­da ana­ya­sa değil, olsa olsa bir darbe hu­ku­ku­dur.

Şim­di­ler­de bir “baş­kan­lık” tar­tış­ma­sı sür­dü­rü­lü­yor. Yok efen­dim, “Türk tipi baş­kan­lık” ola­bi­lir; Ame­ri­ka’daki baş­kan­lık sis­te­mi bize daha uy­gun­dur,… Ça­ğı­mız­da bu tür ege­men­lik te­ori­le­ri abes­le iş­ti­gal­dir. Kişi hak ve öz­gür­lük­le­ri­nin daha nasıl ge­niş­le­ti­le­ce­ği; yö­ne­ti­min ye­re­le nasıl ile­ti­le­ce­ği­nin tar­tı­şıl­ma­sı ye­ri­ne, yö­ne­ti­min mer­ke­zi­leş­ti­ril­me­si yo­lun­da te­ori­ler üret­mek uy­gar­lık kav­ra­mıy­la taban ta­ba­na zıt­tır.

Ana­ya­sa de­ği­şik­li­ği­nin “evet” ya da “hayır” bağ­la­mın­da halka su­nul­ma­sı; bir yerde “Hak ve öz­gür­lük­le­ri­ni­zin kı­sıt­lan­ma­sı­nı; var­lı­ğı­nı­zın tek ki­şi­ye ema­ne­ti­ni kabul edi­yor mu­su­nuz?” an­la­mı­na gel­mek­te­dir. Tarih bo­yun­ca in­san­lı­ğın nice öz­gür­lük mü­ca­de­le­si ver­di­ği­ni dü­şü­nün­ce; utanç ve­ri­ci bir du­rum­dur, bu.

Tabii, insan olana!...

Pazartesi, 20 Şubat 2017 07:41

TARAF OLMAK

TARAF  OLMAK

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan; "İnsanın yaradılışında tarafsızlık yoktur" demiş.

Çok doğru bir söz.

İnsanoğlu sınıflı topluma bölündüğünden beridir "devlet" biçiminde örgütlenmiş toplumlarda taraflar olagelmiştir.  Yöneten kesimler; bey, kral, padişah, başkan, cumhurbaşkanı…  Üreten sınıflar; işçiler, köylüler, zanaatkârlar,fabrika sahipleri, beyaz yakalılılar…  Üretim ilişkileri kuranlar; bezirgân, tüccar, bakkal, market sahipleri, tekeller.  Din görevlileri, yargı mensupları ve silahlı güçler genel olarak yöneten sınıfın tarafındadır.

Sınıf ve zümrelere bölünmüş taraflar, toplumca üretilmiş zenginlikten daha fazla pay alma temelinde karşıtlık halindedirler.  Pastanın büyük dilimini kapmanın temel koşulu toplum yönetiminde söz ve karar sahibi olmaktır.  Bu noktada siyasi mücadele taraflar açısından önemlidir ve vazgeçilmezdir.  Her ne kadar "tarafsızlık" nutukları çokça atılsa da, özünde siyasette etkin olan sınıf ve zümreler, yasaları kendi lehlerine olacak şekilde çıkarır; anayasaları ona göre düzenlerler.

Burada kritik nokta bireylerin sınıf bilincinde olmalarıdır.  Çağımızda tekelleşmiş üretim ve dağıtım sermayesi en bilinçli kesimdir ve yönetim kontrolünü elinde tutmaktadır.  Sınıf bilincinden en uzak sınıf ise işçi ve köylülerin oluşturduğu emek tarafıdır.  Emek cephesi daha çok kendi çıkarlarının karşısında yer alan egemen sınıflara özenir; onların kuyruğuna takılır.  Bilirsiniz, Cem Karaca'nın "Tamirci Çırağı" adlı bir şarkısı vardı.  Şarkının sonunda sosyete bir genç kızla birlikteliği hayal eden tamirci çırağına, ustasının seslenişi anlamlıdır:

"İşçisin sen işçi kal, giy dedi tulumları."

Ülkemde ne yazık ki, yönetilen kesimler kendi sınıf bilincinin farkında olmaksızın; bir paket yiyecek paketine ya da üç beş kuruşluk sosyal yardım karşılığında karşı sınıfların safında yer almaktadırlar.  Oysa toplumun dengesi, her sınıfın kendi çıkarları doğrultusunda sınıf bilinci geliştirmesine bağlıdır.  Bu, düşman olmak anlamına gelmemekte; adaletin, dengeli kalkınmanın, eşitlikçi ilişkilerin, demokrasinin güvencesi olmaktadır.

Bize gerekli olan emekçi sınıfların kendi taraflarına geçmeleridir.  Tıpkı Nazım Hikmet'in dediği gibi:

"Taraf olmak,

Bizim tarafta olmak."

Çarşamba, 15 Şubat 2017 09:49

BUNLAR DA SÖYLENMELİ

BUNLAR DA SÖYLENMELİ

Referandum sürecinde salt eleştiri kâfi gelmez, “hayır” diyecekler açısından; ağırlaşan ülke sorunlarına çözüm önerileri, kampanyada at başı gitmeli.

Üretim ekonomisine nasıl geçilecek?

Ödenemez hale gelen dış borçlar ne olacak?

İşsiz yığınlar üreten eğitim sistemine nasıl yaklaşılacak?

Dış politikada bağımsız ve tarafsız bir çizgi nasıl oluşturulacak?

Gerçekten “demokratik Türkiye”nin temelleri hangi ilkeler ışığında atılacak? Bu bağlamda “Kürt sorunu”, eşitlik ve kardeşlik temelinde nasıl çözülecek?

Yurttaşın bütçesini kasıp kavuran pahalılık önlenebilecek mi?

Ve itiraz edilen Anayasa değişikliklerinin alternatifi ne olacak?

Yurttaşlar, “hayır” derken yeni Türkiye’nin nasıl inşa edileceğini öğrenmek isteyeceklerdir.

Diyelim ki, referandum sonucu “hayır”la sonuçlandı. Ya sonra?...  İş, “hayır” demekle bitmiyor.  Asıl mesele, değişmesi gereken Anayasa’yı yeniden tanımlamaktır.  Öyle tanımlanmalı ki, sorunlar altında ezilmekte olan işçiler, köylüler, beyaz yakalılar, gençler, kadınlar, akademisyenler, bürokratlar, emekliler onu sahiplensin.

Dünyamız çok değişti.  Refah içinde yaşayan ülkelere bakıyoruz; hayata bakışları, yaşam biçimleri, insan ilişkileri, gelir dağılımı bizden çok farklı.  Biz; ırk ve inanç labirentlerinde yuvarlanırken, uygar dünya ile makas giderek açılmaktadır.

Olumsuz gidişe “dur” diyecek olanlar, daha da olumsuzluğa itiraz eden “hayır” tarafıdır.  Buradan hareketle uygarlık yürüyüşünün rotasını çizmek, onların sorumluluğundadır.  Unutulmamalıdır ki, Türkiye’nin kesintiye uğramış çağdaşlık mücadelesiyle referandum süreci birbiriyle sıkıca bağlantılıdır.

Yurttaş, “hayır”ın yanı sıra eşitlik, özgürlük, adalet temelinde yeni bir ülke kurmanın özlemini haykırıyor.