17 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul Hakkında

Web sitesi adresi:

Salı, 07 Şubat 2017 15:26

ÖFKEDEN KAÇINMAK

ÖFKEDEN KAÇINMAK

Re­fe­ran­dum ön­ce­sin­de si­ya­si­le­rin öf­ke­si din­mi­yor. Bu öfke or­ta­mı tır­man­dı­rı­lır­sa, sonuç ne olur­sa olsun kor­ka­rım ki, mil­let­çe za­rar­lı çı­ka­ca­ğız.

Bi­raz­cık “öfke” de­ni­len duy­gu­muz­dan söz aça­lım. Aça­lım ki,ne denli teh­li­ke­li ol­du­ğun­da bir­le­şe­lim.

Öfke kendi ken­din­den hoş­la­nan, kendi ken­di­ni şi­şi­ren bir hırs­tır. He­pi­mi­zin ba­şı­na sık sık gelir. Bir şeye yan­lış yere kı­za­rız, bize al­dan­dı­ğı­mı­zı ispat eden ta­nıt­lar ge­ti­rir­ler; bu sefer de doğ­ru­nun ken­di­si­ne, suç­suz­lu­ğu­na içer­le­riz.

Öfke sak­lan­ma­ya gel­mez, büs­bü­tün içi­mi­ze işler. Ünlü bir ilk­çağ dü­şü­nü­rü bir mey­ha­ne­ye gir­miş, kimse gör­me­sin diye ar­ka­lar­da bir yer arı­yor­muş. Bil­di­ği­miz Di­yo­jen gör­müş demiş ki: “Ne kadar ar­ka­la­ra gi­der­sen mey­ha­ne­ye o kadar gir­miş olur­sun.”

Çoğu kez de­ği­şik ne­den­ler­le öf­ke­le­ni­riz. Böy­le­si za­man­lar­da kal­bi­mi­zin fazla çarp­tı­ğı­nı, kanın yü­zü­mü­ze çık­tı­ğı­nı his­se­de­riz. Bu anlar ba­ğı­ran, ko­nu­şan biz değil, hır­sı­mız­dır. Nasıl sis için­de her şey ol­du­ğun­dan daha büyük gö­rü­nü­yor­sa, hırs için­de öf­ke­len­di­ği­miz du­rum­lar da daha abar­tı­lı gelir, bize.

Hiç­bir şey öfke kadar insan dü­şün­ce­si­ni sap­tır­maz. Öf­ke­si­ne ka­pı­lıp bir suç­lu­yu idama mah­kûm eden yar­gı­cı; öf­ke­si­ne ka­pı­lıp öğ­ren­ci­si­ni döven öğ­ret­me­ni; has­ta­sı­na ba­ğı­rıp ça­ğı­ran he­ki­mi olum­lu kabul eder miyiz?

Re­fe­ran­dum ön­ce­si çe­kiş­me/tar­tış­ma ola­cak­tır. Ancak kendi doğ­ru­la­rı­mı­zı baş­ka­la­rı­na kabul et­tir­mek kay­gı­sıy­la ya da bizim gibi dü­şün­me­ye­ni aşa­ğı­la­mak ama­cıy­la or­ta­mı ger­mek; öf­key­le kavga or­ta­mı ya­rat­mak bi­lin­sin ki, yarar ge­tir­me­ye­cek­tir. Öf­ke­miz geç­tik­ten sonra yap­tı­ğı­mı­zın yan­lış ol­du­ğu­nu; ağır başlı ve öl­çü­lü ha­re­ket etmek ge­rek­ti­ği­ni gör­müş ola­ca­ğız, ancak iş işten geç­miş ola­cak­tır.

Unu­tul­ma­ma­lı­dır ki, bu bir mem­le­ket me­se­le­si­dir; şahsi de­ğil­dir. Esas amaç bir başka yurt­ta­şı­mı­za dü­şün­ce­le­ri­mi­zi öf­ke­len­me­den, iç­ten­lik­le ilet­mek; onun da gö­rüş­le­ri­ni say­gıy­la, sü­kû­net­le din­le­mek­tir.

Si­ya­si­ler her za­man­ki gibi çe­ki­şir­ler, öf­ke­li ko­nuş­ma­lar­la yurt­ta­şı ko­şul­lan­dır­ma­ya ça­lı­şır­lar. Bu tür öf­ke­li ta­vır­lar dışa dö­nük­tür; yoksa Mec­lis ku­lis­le­rin­de gayet sa­mi­mi çay içip, pasta ye­dik­le­ri­ni bi­li­riz. As­lo­lan bu ül­ke­nin yurt­taş­la­rı ola­rak bir­bi­ri­mi­ze sıcak yak­la­şı­mı­mız­dır. Gi­decek başka ülke yok; halk oy­la­ma­sın­dan sonra da bir arada ya­şa­ma­yı sür­dü­re­ce­ğiz.

Salı, 07 Şubat 2017 08:28

ÖF­KE­DEN KA­ÇIN­MAK

ÖF­KE­DEN KA­ÇIN­MAK

Re­fe­ran­dum ön­ce­sin­de si­ya­si­le­rin öf­ke­si din­mi­yor. Bu öfke or­ta­mı tır­man­dı­rı­lır­sa, sonuç ne olur­sa olsun kor­ka­rım ki, mil­let­çe za­rar­lı çı­ka­ca­ğız.

Bi­raz­cık “öfke” de­ni­len duy­gu­muz­dan söz aça­lım. Aça­lım ki,ne denli teh­li­ke­li ol­du­ğun­da bir­le­şe­lim.

Öfke kendi ken­din­den hoş­la­nan, kendi ken­di­ni şi­şi­ren bir hırs­tır. He­pi­mi­zin ba­şı­na sık sık gelir. Bir şeye yan­lış yere kı­za­rız, bize al­dan­dı­ğı­mı­zı ispat eden ta­nıt­lar ge­ti­rir­ler; bu sefer de doğ­ru­nun ken­di­si­ne, suç­suz­lu­ğu­na içer­le­riz.

Öfke sak­lan­ma­ya gel­mez, büs­bü­tün içi­mi­ze işler. Ünlü bir ilk­çağ dü­şü­nü­rü bir mey­ha­ne­ye gir­miş, kimse gör­me­sin diye ar­ka­lar­da bir yer arı­yor­muş. Bil­di­ği­miz Di­yo­jen gör­müş demiş ki: “Ne kadar ar­ka­la­ra gi­der­sen mey­ha­ne­ye o kadar gir­miş olur­sun.”

Çoğu kez de­ği­şik ne­den­ler­le öf­ke­le­ni­riz. Böy­le­si za­man­lar­da kal­bi­mi­zin fazla çarp­tı­ğı­nı, kanın yü­zü­mü­ze çık­tı­ğı­nı his­se­de­riz. Bu anlar ba­ğı­ran, ko­nu­şan biz değil, hır­sı­mız­dır. Nasıl sis için­de her şey ol­du­ğun­dan daha büyük gö­rü­nü­yor­sa, hırs için­de öf­ke­len­di­ği­miz du­rum­lar da daha abar­tı­lı gelir, bize.

Hiç­bir şey öfke kadar insan dü­şün­ce­si­ni sap­tır­maz. Öf­ke­si­ne ka­pı­lıp bir suç­lu­yu idama mah­kûm eden yar­gı­cı; öf­ke­si­ne ka­pı­lıp öğ­ren­ci­si­ni döven öğ­ret­me­ni; has­ta­sı­na ba­ğı­rıp ça­ğı­ran he­ki­mi olum­lu kabul eder miyiz?

Re­fe­ran­dum ön­ce­si çe­kiş­me/tar­tış­ma ola­cak­tır. Ancak kendi doğ­ru­la­rı­mı­zı baş­ka­la­rı­na kabul et­tir­mek kay­gı­sıy­la ya da bizim gibi dü­şün­me­ye­ni aşa­ğı­la­mak ama­cıy­la or­ta­mı ger­mek; öf­key­le kavga or­ta­mı ya­rat­mak bi­lin­sin ki, yarar ge­tir­me­ye­cek­tir. Öf­ke­miz geç­tik­ten sonra yap­tı­ğı­mı­zın yan­lış ol­du­ğu­nu; ağır başlı ve öl­çü­lü ha­re­ket etmek ge­rek­ti­ği­ni gör­müş ola­ca­ğız, ancak iş işten geç­miş ola­cak­tır.

Unu­tul­ma­ma­lı­dır ki, bu bir mem­le­ket me­se­le­si­dir; şahsi de­ğil­dir. Esas amaç bir başka yurt­ta­şı­mı­za dü­şün­ce­le­ri­mi­zi öf­ke­len­me­den, iç­ten­lik­le ilet­mek; onun da gö­rüş­le­ri­ni say­gıy­la, sü­kû­net­le din­le­mek­tir.

Si­ya­si­ler her za­man­ki gibi çe­ki­şir­ler, öf­ke­li ko­nuş­ma­lar­la yurt­ta­şı ko­şul­lan­dır­ma­ya ça­lı­şır­lar. Bu tür öf­ke­li ta­vır­lar dışa dö­nük­tür; yoksa Mec­lis ku­lis­le­rin­de gayet sa­mi­mi çay içip, pasta ye­dik­le­ri­ni bi­li­riz. As­lo­lan bu ül­ke­nin yurt­taş­la­rı ola­rak bir­bi­ri­mi­ze sıcak yak­la­şı­mı­mız­dır. Gi­decek başka ülke yok; halk oy­la­ma­sın­dan sonra da bir arada ya­şa­ma­yı sür­dü­re­ce­ğiz.

Çarşamba, 01 Şubat 2017 17:03

"GÜÇLÜ TÜRKİYE”

"GÜÇLÜ TÜRKİYE”

AKP'nin referandum tezlerinden biri olarak "Güçlü Türkiye" mesajını vereceği anlaşılıyor.  Yine  parti sözcülerinin demeçlerinden anlaşılıyor ki, yönetim erki "tek elde" güçlü bir şekilde toplanır; karar mekanizmalarına çabukluk ve etkinlik kazandırılırsa Türkiye, güçlü bir ülke haline getirilecektir.  Ardı sıra "tek adam" etrafında merkezi bir yönetim oluşturulmasında-sıkça olmasa da- Atatürk dönemi referans olarak gösteriliyor.

Referansta haklılık payı vardır.  Gerçekten de 15 yıllık Cumhuriyet Döneminde Atatürk "tek adam"dır.  Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, karar ve uygulamada en yetkin kişidir.  O dönemde de "Egemenlik kayıtsız şartsız milletin" olsa da tüm yaptırımlarda M.Kemal'in imzası vardır.

Ancak benzerlik, şekilde mevcuttur.  Her iki 15 yıllık Atatürk-Erdoğan dönemlerini karşılaştırdı-ğımızda "umumi manzara" bakımından herhangi bir benzerlik yoktur, tersine karşıtlıklar söz konusudur.

Atatürk döneminde dış siyasette bağımsız ve bağlantısız, diğer ülkeler nezdinde saygın ve örnek alınan bir ülkedir, Türkiye.  Erdoğan döne-minde kördüğüm olmuş dış ilişkiler içinde, dış ülkelerin tedirginlik içinde yaklaştıkları bir ülke görüyoruz.

Atatürk döneminde ulusal birlik en üst düzey-dedir; emperyalizm işbirlikçisi birtakım saltanat özlemcisi ve Kürt ayrılıkçısı küçük kesimler dışın-da bir rahatsızlık yoktur, Atatürk'ün söylemiyle ulus, "sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle"dir.  Erdoğan dönemi ise ülke, etnik ve mezhep farklılıklarının en üst düzeye ulaştığı bir noktaya gelmiştir.

Atatürk döneminde dış borç, yalnızca Osmanlı döneminden kalmadır.  Türkiye tarım ürünleri ihraç etmede, sanayide uçak yapma düzeyine ulaşma-dadır.  1 TL, 1 Dolardır.  Erdoğan döneminde -tarım ürünleri dahil- her ürünü dışarıdan alıyoruz.  Dış borç sürdürülebilinir olmaktan çıkmıştır. 1 Dolar, 4 TL'dir.

"Tek parti" dönemlerindeki bu karşıtlık ne-dendir.  Farkı, M.Kemal Atatürk'ün devrimci devlet adamlığında görüyoruz.

Atatürk, ulusunun özlem ve umutlarını dev-rimci kişiliğinde toplamıştır; uygarlık atılımları O'nun önderliğinde adım adım hayata geçmiştir.

Emperyalist işgalcileri denize döken Atatürk, dev-let adamlığı sürecinde emperyalist bağlantılara itibar etmedi, tersine emperyalist baskılara karşı bölgesel ittifaklar kurdu.

Atatürk, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünü rehber edindi; çağdışı zihniyetleri tasfiye etti.  Laikti, aydınlık bir Türkiye tek emeliydi.

Atatürk'ün uğraşıları hep ulusu içindi.  Mal ve servet edinmek O'nun için yabancıydı. Geride ne kalmışsa, vasiyeti üzerine halkına bıraktı.

Yeri geldi, bir fıkrayla bitirmek gerekli oldu.

Aşırı hırslı birisi düşünmüş; babamı kör edeyim, ko  bana da "Köroğlu" desinler.  Dediğini yapmış, ancak onu "Köroğlu" değil, "körün oğlu" diye çağırmışlar.

Çarşamba, 01 Şubat 2017 17:03

NASIL YAPMALI?

NASIL  YAPMALI?

Anayasa referandumu sürecine giriyoruz.  Takriben 2 ay sonra halkın önüne sandık kona-cak.  Konulan sandık, terör gibi, ekonomik kriz gibi ulus gündemi-nin temel ve de acil sorunlarına çözüm getirmiyor, ancak ülkenin kısa ve uzun vadeli siyasi istika-metini tayin edici oluyor.

 

"Evet"çiler için kısa vadede Tayyip Erdoğan'ı Başkan yapmak, uzun vadede  Sünni İslam'ı kalıcı iktidar kılmak var.  "Hayırcı"lar içinse ilk adımda parlamenter rejimin üstüne temellenen Cum-huriyet'i korumak var.  Ancak Cumhuriyet mevzisinde tutunmak yetmeyecek; uzun vadede Cum-huriyet'in niteliğini çağdaş uygar-lık düzeyine çıkarmak göreviyle sorumlu olunacaktır.

 

Görüldüğü üzere Anayasa referandumu sıradan bir seçim değildir, ulusun 50, belki 100 yıllık kaderini belirleyecektir.  Bu ne-denle yurttaşım diyen her birey sandığa gidip oyunu kullanmak görev ve sorumluluğuyla karşı karşıyadır.  Madem ki, ben bu topraklarda yaşıyorum, nefes aldığım bu topraklar benim vatanım diyorsun;  o halde hem kendin için, hem de gelecek kuşaklar için iradeni göstermek zorundasın.

Meclis'teki gergin, kavgalı ortamın referandum sürecine de sıçrayacağı olasılığı var.  

Ülkemizin barışa, ulusal birliğe her zamandakinden daha çok ihtiyacı olduğu aşikârdır.  Seviyeli bir tutum sergilenmeli, yapıcı bir dil kullanılmalıdır.  

 

Küfürler, hakaretler,  kavgalar amaca hizmet etmeyecektir.  Bir diğerini sabırla ve saygıyla dinler-sek; söze kulak verirsek sonuçta birlik ve kardeşlik adına kazançlı çıkan tüm ulus olacaktır.  Özellikle sıradan yurttaşlar, siyasilerin taş-kınlıklarına kapılmamalı, toplum-ca sulh ve sükûn korunmalıdır.  Sonuçta; sel gider, kum kalır.

Anayasa 'da nelerin değiştiğini yazılı ve görsel basından öğren-diklerimizle kalmayalım; Anayasa değişikliği metnini dizlerimizi kırıp bir daha bir daha okuyalım.  Okuduğunu anlayan insanlarız, hepimiz.  Onun bunun yorumuna, yol göstermesine ihtiyacımızın olmaması gerekir.  İzanımızla, irfanımızla, vicdanımızla karar vermek durumundayız.

 

Hep derler ya; yol ayrımı.  İşte referandum sürecinde yol ayrımındayız.  Gövdesinde "Türkiye" yazılı gemi, ya demir-lediği limanda hasarlarını tamir edecek, ya da yelkenlerini fırtınalı denizlere  çevirecektir.

Salı, 24 Ocak 2017 16:51

NASIL YAPMALI?

NASIL  YAPMALI?

Anayasa referandumu sürecine giriyoruz.  Takriben 2 ay sonra halkın önüne sandık konacak.  Konulan sandık, terör gibi, ekonomik kriz gibi ulus gündeminin temel ve de acil sorunlarına çözüm getirmiyor, ancak ülkenin kısa ve uzun vadeli siyasi istikametini tayin edici oluyor.

“Evet”çiler için kısa vadede Tayyip Erdoğan’ı Başkan yapmak, uzun vadede  Sünni İslam’ı kalıcı iktidar kılmak var.  “Hayırcı”lar içinse ilk adımda parlamenter rejimin üstüne temellenen Cumhuriyet’i korumak var.  Ancak Cumhuriyet mevzisinde tutunmak yetmeyecek; uzun vadede Cumhuriyet’in niteliğini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak göreviyle sorumlu olunacaktır.

Görüldüğü üzere Anayasa referandumu sıradan bir seçim değildir, ulusun 50, belki 100 yıllık kaderini belirleyecektir.  Bu nedenle yurttaşım diyen her birey sandığa gidip oyunu kullanmak görev ve sorumluluğuyla karşı karşıyadır.  Madem ki, ben bu topraklarda yaşıyorum, nefes aldığım bu topraklar benim vatanım diyorsun;  o halde hem kendin için, hem de gelecek kuşaklar için iradeni göstermek zorundasın.

Meclis’teki gergin, kavgalı ortamın referandum sürecine de sıçrayacağı olasılığı var.  Ülkemizin barışa, ulusal birliğe her zamandakinden daha çok ihtiyacı olduğu aşikârdır.  Seviyeli bir tutum sergilenmeli, yapıcı bir dil kullanılmalıdır.  Küfürler, hakaretler,  kavgalar amaca hizmet etmeyecektir.  Bir diğerini sabırla ve saygıyla dinlersek; söze kulak verirsek sonuçta birlik ve kardeşlik adına kazançlı çıkan tüm ulus olacaktır.  Özellikle sıradan yurttaşlar, siyasilerin taşkınlıklarına kapılmamalı, toplumca sulh ve sükûn korunmalıdır.  Sonuçta; sel gider, kum kalır.

Anayasa ‘da nelerin değiştiğini yazılı ve görsel basından öğrendiklerimizle kalmayalım; Anayasa değişikliği metnini dizlerimizi kırıp bir daha bir daha okuyalım.  Okuduğunu anlayan insanlarız, hepimiz.  Onun bunun yorumuna, yol göstermesine ihtiyacımızın olmaması gerekir.  İzanımızla, irfanımızla, vicdanımızla karar vermek durumundayız.

 

Hep derler ya; yol ayrımı.  İşte referandum sürecinde yol ayrımındayız.  Gövdesinde “Türkiye” yazılı gemi, ya demirlediği limanda hasarlarını tamir edecek, ya da yelkenlerini fırtınalı denizlere  çevirecektir.

Perşembe, 19 Ocak 2017 14:47

REJİM ÜZERİNE

REJİM ÜZERİNE

Sanayi devrimini gerçekleştirmiş Batılı ülkelerle, “yüzünü Batıya çevirmiş” gelişmekte olan ülkeler arasında yönetim tarzı bakımından bariz farklılıklar vardır.

Çağımızda emperyalizm aşamasına geçmiş kapitalist ülkelerde toplumsal düzen, iç dinamiği ile gelişip yerleşmiştir.  Bu nedenle sadece alt yapıda değil, üst yapıda da burjuva demokratik ilişkiler egemen olmuş;  feodal ilişkiler sonlandırılmıştır.

Sistemin oluşturulmasında emekçi kitleler uzun süren çetin mücadeleler ile demokratik hak ve özgürlüklerine sahip olmuşlardır.  “Alt” sınıflar gerek nitelik olarak, gerek  niceliksel olarak güçlüdürler. Tekelci dönemde , egemen sınıflar, kapitalizmin şafağında beliren serbest rekabet, milliyetçilik, demokratik yönetim ilkeleri yerine; tekel, kozmapolitizm, oligarşik diktayı ikame etmişse de, kapitalizmin ana vatanı ülkelerde yalnızca finans oligarşisi uygulanabilmektedir.

“Yüzünü Batı’ya yönlendirmiş” gelişmekte olan ülkelerde durum değişiktir.  Bu ülkelerdeki sanayi atılımları kendi iç dinamiği ile değil, “yukarıdan aşağıya” başlatılmıştır.  Burjuvazi daha baştan, çekirdek halindeyken emperyalizmle bütünleşerek gelişmiştir.  Ancak bu burjuvazi emperyalizme bağımlı cılız bir yapıda oluştuğu için, siyasal düzlemde tek başına kapitalist ilişkileri sürdürecek güçte olamamış; toprak ağaları ve feodal kalıntılarla yönetimi paylaşmak durumunda kalmıştır.

Gelişmekte olan ülkelerde emperyalizme bağımlı “iş adamları”, dünya emperyalist sisteminin temel dayanağı olmasına rağmen, rejim üzerinde söz hakkı olan tek yerli sınıf değildir.  Hatta ekonomik krizin sürekli yaşandığı hallerde, yerini feodal rengi daha belirgin olan tabakalara bırakmakta; ikincil bir konuma düşmektedir.

Böylesi, rejimin başının sıkıntıda bulunduğu dönemlerde, emekçi sınıfların demokratik hak ve özgürlüklerin alabildiğine sınırlandığı; yönetim erkinin merkezileştiği bir yönetim tarzıyla ülke yönetilebilmektedir.  Bu yönetim tarzı, klasik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan “temsili demokrasi” ya da “sandık demokrasi”yi de bir kenara iten oligarşik diktadır.

 

Oligarşik dikta, ipin ucunun kaçırıldığı vaziyetlerde icra edilir.

Pazartesi, 16 Ocak 2017 19:27

İHANETİN BEDELİ

İHANETİN  BEDELİ

Tarihten  iki örnek:

Eski bir Yunan kralı, kuşatmakta olduğu şehrin askerlerini kandırıp rakibi olan krala ihanet ettiriyor.  Ancak askerlerin ihaneti sonucunda şehri ele geçirip, kralı öldürttükten sonra kendisini adaletin koruyucusu yerine koyuyor.  Hain askerleri şehrin valisine teslim edip, dilediği biçimde cezalandırmasını emrediyor.

Osmanlı padişahı II.Mehmet, soyunun adeti gereği , taht kıskançlığı yüzünden kardeşini ortadan kaldırmak istiyor.  Bu işte onun adamlarından birini kullanıyor.  Adam, şehzadeyi fazla su yutturarak boğuyor.  İş bitince Padişah, cinayetin kefareti olarak katili, ölen kardeşinin anasına teslim ediyor.  O da Padişahın gözü önünde,  katilin karnını yardırıyor, yüreğini sökerek köpeklerine yediriyor.

Tarihte egemenler, işbirlikçi hainleri kullanarak kötü bir eylemden çıkar sağladıktan sonra, işe biraz iyilik, doğruluk karıştırmak pek işlerine gelir; bir karşılık ödüyormuş, vicdanları temizliyormuş gibi.  Korkunç kötülüklerine alet ettikleri kimseleri suçlu gösterip, ölümlerine zemin hazırlarlar.  Ölmelerini isterler ki, yüz karası kötülüklerinin izleri silinsin gitsin.

Günümüzde başta ABD olmak üzere emperyalist devletler kralların, padişahların yerine geçmiş.  Göz diktiği ülkelerde işbirlikçi hainler aracılığıyla karışıklık çıkarıyorlar, yeri geldiğince hain gurupları silahlandırıp, ülkede iç savaşı başlatıyorlar.  İstekleri hâsıl olunca, ya darbelerle işbirlikçileri tarih sahnesinden siliyorlar,  ya da terörist ilan edip, uçaklarla o hainlerin üzerine bomba yağdırıyorlar.  Bütün bunlar olurken emperyalist devletler kendilerini demokrasinin, barışın, insan haklarının bir numaralı savunucusu olduklarını dillerinden düşürmüyorlar.

En yakın örnek olarak yanı başımız Ortadoğu’da yaşananları ibretle izliyoruz.  Kimileri radikal İslamcı görüntüsü altında Suriye ve Irak’ı işgale soyunmuşlardır.  Kimileri etnik ayrımcılık yoluyla ülkeleri bölme hevesindedir.  Kimileri Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında gözü yukarılarda macera peşindedir.  Tüm bunların hepsi ABD imalatıdır.  ABD emperyalizmi maksat hâsıl oldukça devşirdiği hainleri kullanılmış peçete misali bir kenara fırlatıp atacak ve kendisi demokrasinin bekçisi algısıyla zeytinyağı gibi üstte kalacaktır.

 

“Tarih tekerrürdür” sözüne birisi demiş ki; “Ders alınsaydı, tarih hiç tekerrür eder miydi?”

Cuma, 13 Ocak 2017 09:50

“GÜN BATUMLUDUR, SULTANIM !”

“GÜN  BATUMLUDUR,  SULTANIM !”

Anayasa değişikliği görüşmeleri sırasında AKP cenahı oldukça fütursuz ve pervasız.  Bakanından milletvekiline değin, Anayasa’nın “gizli oy” maddesine rağmen oylarının rengini göstere göstere kullanıyorlar.  Üstelik ilgili Bakan, kendini uyaran milletvekilinin üstüne yürüyor,”Suç işliyorsam, sana ne!” kabilinden sözler sarf ediyor.

Bir yurttaş olarak, yasama görevi olan diğer bir yurttaşın alenen yasayı çiğnemesinden müthiş huzursuz oluyor ve düşünmeden edemiyorum;  diyelim, Anayasa değişti; yönetim erki  merkezileşti, o zaman bu kimseler yasaları daha çok ellerinin tersiyle itmezler mi?  Şimdiden böyle yaparlarsa…

Bir gözü karalık var.

Bir güç paylaşımını reddeden sonsuz iktidar hırsı içinde gözü dönmüşlük var.

İktidara tapınma olgusu yeni değil; yeryüzüne egemen olacağım, diye nice saltanat sahibi beklenmedik anda silinip gitmiştir, bu ölümlü dünyadan.

Krezüs’ün bir öyküsü vardır, hani zenginliği dillere destan “Karun”un.

Pers kralı onu esir edip alelacele sehpaya gönderirken Krezüs, “Ah Solon! Ah Solon!” diye söylenirmiş.  Görevliler Krala götürmüşler, bu sözü.  Pers kralı, kendisini huzuruna getirterek, bu sözle ne demek istediğini sormuş.  Krezüs, Solon’un kendisine verdiği öğütün ne kadar doğru çıktığını anlatmış.  Solon bir gün demiş ki ona: “Talih ne kadar güler yüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden insanlar mutlu saymamalı kendilerini; çünkü insan hayatı kararsız, değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir durumdan başka bir duruma geçiverir.”

Solon pek doğru söylemiş.  Bugünden yarına kimin ne olacağını kim söyleyebilir.  Hele bu kural tepedeki mağrurlar için daha çok geçerlidir; fırtınalar, kasırgalar mağrur ve yüksek yapılara daha çok yüklenirler.  Dünyanın büyüklüklerini yukarılarda kıskanan daha çok insan bulunur.

 

Halk denen yüce düşünür,  noktayı koymuştur:  “Kiminin evveli, kimini âhiri!”

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ GÖRÜŞMELERİ BAŞLARKEN

Roma İmparatorluğu'nun erklerinden birinin bir flütçüsü varmış.  Efendisi Roma meydanlarında nutuk atarken bu flütçü arkadan flütüyle onun sesini yükseltir, alçaltır düzenlermiş.  Burada flütün gördüğü iş, dinleyicilerin heyecanını artıran, düşüncelerini değiştiren bazı ses tonları ve hareketleriyle efendisi için elverişli bir atmosfer yaratmaktır.

Anayasa değişikliği görüşmelerinin Meclis'te başladığı süreçte bakalım ne tür flütçüler çıkacak meydana?  Yapılan konuşmaların niteliği içerikten çok, kamuoyunda yaratacağı duygusal etkiyle ilgili olacaktır.  Yoksa kentteki bir aydından dağ başındaki çobana değin  bu Anayasa değişikliğinin -kabul görürse- Recep Tayyip Erdoğan'ı "tek adam" yapacağını bilmektedir.  Çizgi film kahramanı Hi-Men misali Erdoğan, tüm erkleri şahsında toplayıp, ülkeyi tek elden yönetebilecektir.

Öyleyse bu gürültü patırtı niye?

AKP, Meclis'teki çoğunluğunu arkasına alarak, yangından mal kaçırır gibi bir an önce "formalite"yi tamamlamak derdinde.  Bu yolda bazı usul ve yöntemleri çiğnemekten çekinmiyor.  Muhalefetin, özellikle CHP'nin tahrik olduğu nokta burasıdır.  Onlar da Komisyon görüşmelerinden sonra iyice bilenip; el mi yaman bey mi yaman kabilinden "sert muhalefet" taktiğini uygulamayı kafaya koymuşlar.

Kanımca Meclis'teki görüşmelerden ziyade Anayasa değişikliği dayatmasının toplumda şimdiden yarattığı korkuya varan tedirginliğe dikkat edilmeli.  Kopartılan gürültü bu korkuyu büyütmekte, kapsamını gün be gün genişletmektedir.

Herkesin hayatında bir kez de olsa- olmuştur, yükseklik korkumuz olmasa bile bir uçurum kenarında, bir gökdelenin çatısında ürkütücü derinlik karşısında bacaklarımız titremeğe başlar.  Düşme ihtimali yoktur ancak, biz yine ayağımızın sağlam toprağa basmasını yeğleriz.  Dayatılan 18 madde bunun gibi bir şey; çoğu yurttaş ülkesinin bir uçurumun kenarına sürüklendiği tedirginliği içindedir.

 

Tabii ki, konuşacağız, tartışacağız.  Ancak görünen o ki, kafalarda yer etmiş bir kere; neye mal olursa olsun "başkan-lık sistemi" hayata geçirilecektir.  Bu gözü dönmüşlük karşısında bağırıp çağırmalar yetersiz kalacaktır.  Elinizi kolunuzu bağlayıp oturun manasında değil, sözlerim.  Başkaca çözümleri gündeme sokmanın vaktidir.  Çünkü bu vatan hepimizin, vatan tehlikeye düştü-ğü zaman onun imdadına yetişmek hepimizin boynunun borcudur.

Perşembe, 05 Ocak 2017 14:35

SAPLA SAMANI AYIRMAK

SAPLA SAMANI AYIRMAK

On yıllardır sağ iktidarların, özellikle AKP iktidarının dürtüsüyle toplumdaki ayrışma uç noktalara varmıştır.  Deyim yerindeyse toplum yay gibi gerilmiştir, ha koptu ha kopacak…

Son günlerde linç girişimlerine tanık oluyoruz.  Kışkırtılan gözü dönmüş kitleler, bağlarından kopmuş boğalar gibi en küçük bir kıpırtıda önüne çıkanı yerle bir etmeğe hazırdırlar.

Bazı siyasetçiler ve onların siyasetlerini savunmakla kendilerini görevlendirmiş yazar, akademisyen, sivil örgüt temsilcileri doğru-yanlış, ak-kara ayırt etmeksizin kendi siyasetinin taraftarlarınca şartlandırılmış biçimde kabul etmesi yöntemini izlemektedirler.  Kabulün yanı sıra karşıt görüşlülere yönelik düşmanlık derecesinde koşullandırılmışlık  da var.

Başkanlık sistemi ve Reyna saldırısı tartışmalarına kulak kabartıyoruz.  Sorumlu kişiler, sorumluluğuna yakışır sözler sarf etmiyor; tersine kendi tarafını doğru/haklı göstermek uğruna gülünç denebilecek hallere düşebiliyor.  Bu kişiler, söylemlerinin kitle üzerindeki etkilerini hesap ediyorlar mı? Ne yazık ki, bu sorunun yanıtı çoğunlukla "evet" oluyor.

Ve yine ne yazık ki, toplumu ayrıştırma; doğru ile yanlışları birbirine karıştırmada baş rolü siyasiler oynuyor.  Bu "rol"ün jest ve mimiklerine ağza alınmayacak galiz küfürler, sakatlamaya varan şiddet gösterileri de eklenmiş durumdadır.  Bu tür "tartışma" tarzı beklendiği gibi toplum kesimlerinde de cevabını buluyor.

Burada yapıcı/birlikçi davranış sıradan halk kesimlerine düşüyor.  Her meselede ayrıştırıcı/kışkırtıcı söylemlere kulak verecek durumda değiliz a!  Kendi aklımız, fikrimiz, izanımız yok mu?  Elbette var.  Tavırları, sözleri bir de kendi akıl çemberimizden geçirmeği artık yapmalıyız.  Körü körüne itaatin insanoğlunu sürü derekesine düşüreceğini akıldan çıkarmamalı. Ne onlar çobandır, ne de kitleler davar!

Halk içindeki uzlaşır çelişkileri uzlaşmaz hale sokmamak için halk kesimlerine iki tarz gereklidir.

Birincisi siyasetçi ve onun güdümündeki "aydın" takımıyla onların peşinden giden kitleleri birbirinden ayırmak.  Hesap edilmelidir ki, halk kesimlerinin çıkarları ortak, doğruları tektir.  Kışkırtmaya kapılmamak, birleşme çabasını ve serinkanlılığını elden bırakmamak önemlidir.

İkincisi kendi görüşümüzü ve karşıtını tartmak; "Acaba bende de bir yanlışlık var mıdır?", "Karşımdaki doğrusunu söylüyor mu?" diye bir daha düşünmek.  Fikir alışverişini sakin, hakarete varmadan sürdürmek de söz konusudur.  Esas olan birlik sağlanacak kesimlerle   diyalogu koparmamaktır.  Bir toplumu düşman kamplara bölmek, emperyalizmin ve onların işbirlikçilerinin tek istediğidir.

Derler ya, komşu komşunun külüne muhtaçtır.  Şimdiki muhtaçlığımız, ulusça birlik isteğimizdir.  Bunu başarmak için az olan kötülerle, çok olan iyileri birbirinden ayırmaktır.