24 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul Hakkında

Web sitesi adresi:

Salı, 03 Ocak 2017 17:35

BİRLİĞİN KOŞULU

BİRLİĞİN KOŞULU

Her terör saldırısında birlik ve beraberlik çağrıları yapılıyor; terör, birlik ve beraberliğimizi bozamayacak gibisinden boşluğa yumruk atma kabilinden demeçler veriliyor.  Doğal olarak boş bir temenniden ileri gitmeyen bu tür yaklaşımların birlik ihtiyacına cevap vermeyeceği açıktır.

Çağımızda, bir ülkede dış tehdidin işbirlikçileriyle saldırdığı hallerde birliğin niteliği “milli”dir.  Başka bir söylemle dillerden düşmeyen “milli irade”nin “irade”sinin milli olmasıdır.

Ülkemde meşrutiyet devrimleriyle başlayıp Kurtuluş Savaşı ile ivme kazanan uluslaşmanın önünde iki önemli engel olmuştur: Kürt ayrılıkçılığı ve dinsel bağnazlık. Son yıllarda acı bir şekilde tekrar tekrar yaşadık: Kürt ayrılıkçılığı Türk-Kürt ayrılığı yarattı; dinsel bağnazlık ise başta Alevi-Sünni ayrımı olmak üzere uluslaşma sürecini baltalayarak ulusumuzu cemaatler aracılığıyla bin bir parçaya böldü. Her iki gerici akımın ortak özelliği halkımızı ortak “yurttaşlık” potasında eritmeğe başlayan Cumhuriyet Devrimlerine karşı oluşlarıdır.

Yaşadığımız süreçte milli birliği oluşturmanın koşullarından uzaktayız.  Tam tersi “millet” değil, “ümmet” toplumunun köşe taşları döşenmektedir.  Milyonlara varan genç insanımız İmam Hatiplerde modern çağın gereklerinden uzakta Ortaçağ zihniyetiyle eğitime tabi tutulmaktadır.  Milli birliğimizin sembolü Atatürk’ün heykelleri tekbir sesleri arasında yerlerinden sökülmektedir.  Kılık kıyafeti, yaşam tarzıyla kentlerimizin, kasabalarımızın insan manzarası Ortaçağ şehirlerinden ya da geri kalmış Asya-Afrika ülkelerinden fırlamış gibidir.

Cumhuriyet’le başlayan “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma” yürüyüşü tersine dönmüş, Osmanlı hayranlığı güdümlemesi içinde neredeyse tüm kazanımlar uçup gitmiştir.  Bunu gerçekleştirenler de gelin görün ki, halkı birlik ve beraberliğe davet edenlerdir.  Bir taraftan teröre karşı “milletçe” birlik çağrıları yapılırken, diğer taraftan milli unsurların teker teker tasfiye edilmesi açık bir çelişkidir.

 

Etnik saplantılardan ve dinsel bağnazlıktan ayrılmış çağdaş bir toplum ancak, arkasında emperyalist güçlerin olduğu terör karşısında yek vücut olur.  Bunu yapacak olan da siyasi iktidarlardır.  Dünyayı yeniden keşfetmiyoruz; önümüzde Atatürk’ün önderliğinde başarılı evrimlere imza atmış bir uluslaşma süreci vardır.  Siyasi iktidarlar gerçekten/samimiyetle halk içinde birliği sağlamak istiyorlarsa Atatürk’ün izinden gitmelidirler.

Pazartesi, 26 Aralık 2016 11:50

AĞLAR ÖRÜLÜRKEN…

AĞLAR ÖRÜLÜRKEN…

Rize'de yaşanan, dikkatleri üzerine çekti, çekmeli.

Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet'i tasfiye etmenin dozu test ediliyor, ha bre.  Israrla Atatürk heykelini kaldırma eylemi bu testin uç noktalarından biri.  Atatürkçüler test ediliyor; tepkileri ne olacak diye?  Onlardan önleyici bir hareket gelmemesi durumunda bir adım daha atma planı yürürlüğe sokulacak.

Siyasal İslam Atatürk'ten ne istiyor?  O'nunla alıp veremediği nedir?

Artık cevabını cümle âlem hepimiz biliyoruz.

Siyasal İslam, siyasetle dini at başı birlikte düşünür ve uygulamak ister.  Onlara göre siyasi erk olmanın en belirgin yanı, seçmenlerin dinsel yargılarının en etkili unsur olmasıdır.  Onlar bilirler ki, henüz köylü toplumu olmaktan kurtulamamış; cemaatlerin etkin olduğu bir ülkede politik başarıya giden yol, "alnı secdeye değmiş" politikacıların itibar görmesidir.  Bunun kestirme yolu da dinci çevrelerin halk üzerinde hâkimiyet kurmasıdır.  Son 15-20 yılda gözle görülür bir yol alınmıştır da yeterli değildir.

Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını öngören laiklik ilkesi hala bir engel olarak durmaktadır.  Daha açık bir ifadeyle belirtmek gerekirse;

Laiklikle Atatürkçülük birbirinden ayrılmaz iki kavram.

Laik toplumda çağdaşlığın nimetlerini tatmış, Atatürk'e sarsılmaz bağlarla bağlı azımsanmayacak etkinlikte bir kitle vardır, ülkemizde.  Siyasal İslam'ın her bir karşı devrim atılımının önünde barikattır, Atatürkçüler.  Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in çağdaş ilkeleri bir taraftan budanırken, diğer yandan fiziksel varlığı yok edilmeye çalışılmaktadır.  Atatürk'ün heykel ve portrelerinin ayarlı bir şekilde bazı yerlerden alınması bu eylemin göstergesidir.  Dinci çevrelerde, bu tür eylemlerle baskın olmakla Atatürkçülerin etkinliği kırılır düşüncesi hâkimdir.

Siyasal İslam'ın iktidara tam egemen olduğu günümüzde Atatürk karşıtı eylemler de hız kesmeden devam etmektedir.  Her alanda dinsel tütsülerle başı dönmüş bir toplum yaratmanın koşulları artırılmaktadır.  Dertleri din vs değildir, siyasal iktidarın din manivelasıyla elde tutulması tek istekleridir.

Bu durum sürdürülebilinir mi?  Buna tam bir netlikle evet diyemeyiz.  Ancak örülmekte olan ağların, ülkemizin gelişmesini ne denli engellediği ortadadır.

Salı, 20 Aralık 2016 09:38

KÖRLEŞMİŞ TOPLUM

KÖRLEŞMİŞ TOPLUM

Necip Hablemitoğlu bir Aralık günü, kimliği hala belirlenememiş kişi ya da kişilerce öldürüldü.  Aydındı, o yıllarda ülkenin sürüklenmekte olduğu felaketleri görüyor; özellikle Gülen Cemaati'nin olağanüstü örgütlülüğüne dikkat çekiyordu.

Önce malum medya tarafından hedef haline getirildi.  Görüşleri ülke aleyhine imişcesine, kiralık sözde aydınlarca kamuoyunda algılar yaratıldı.  Sonuçta O, kara toprağa, O'nu karalayanlar da Başbakanlık danışmanlığına…

 

Necip Hablemitoğlu ne ilkti, ne de son olacaktı.  Sabahattin Ali ile başlayan yok etme/baskılama süreci işletilmeye devam edildi. Son olarak Hüsnü Mahalli, Suriye gerçeklerini apaçık söylediği içindir ki, tutuklandı.

Yıllar yılıdır; ülkemiz ABD'ye bağımlılık süreci başladığından bu yana, köleleştirme ilişkileri bilinmesin diye bu ülkenin aydınları katledildiler, hapishanede çürütüldüler ya da çok sevdikleri ülkelerini terk etmek zorunda bırakıldılar.

Yıl 1949.  Şair Nazım Hikmet Bursa Hapishanesi'nden oğlu Mehmed Fuat'a şöyle yazıyor:

"Mart ayında Halide Edip Hanım "Akşam" gazetesinde bir yazı yazmış, geçen gün elime geçti, devrimizin en büyük iki şairi Yahya Kemal ile Nazım Hikmet filan gibi bir laf ediyor ve yeni şiirin daha ziyade benim tesirim altında bulunduğunu kaydediyor falan. Bu yazıyı okurken gülesim geldi.

 

…büyük şair olmadığımı, sadece namuslu, kayıtsız şartsız namuslu bir şair olduğumu biliyorum.  Mamafi, şartlarım müsait olsaydı, en verimli olabileceğim yılları mesela hapishanelerde geçirmeseydim, eh, bu namuslu şair sıfatına, büyük bir şair olmak meziyetini de katabilirdim."

Aydınlar toplumumuzun vicdanıydı.  Onların yok edilmesiyle vicdanlarımız köreldi; sokak ortası infazlara, insanların diri diri yakılmasına, kömür emekçilerinin yerin yedi kat altında gömülüşlerine, sömürü boyutlarının odalar dolusu dövizler ölçüsüne ulaşmasına alıştık, alıştırıldık.

Onlar bizim kutup yıldızlarımızdı; kurtuluşa çıkan yola ışık olacaklardı.  Işıklar birer birer söndürüldü; toplum kör karanlıklara sürüldü. Şimdilerde kırk parçaya bölünmüş toplum; her biri farklı istikametlerde…

Daha kötüsü, aydınlık gelecekler karartılınca, çağdışı kalmış düşünceler bizim kurtuluş reçetemiz gibi sunuldu. Denebilir ki, Türkiye toplumu kılık kıyafette olduğu gibi düşüncede/felsefede asırlar öncesinden fırlamış gibidir.

 

 

Ne para ne pul, ne de başka bir şey.  Bize gerekli olan yanlışların üstünü çizen, doğruları gösteren namuslu aydınlar. Biliyorum, onlardan tükenmeyiz kırmak ilen cinsinden- çokça var, ancak kıyıya köşeye atılmış, kadir kıymet görmüyorlar.  Tez elden aydınlarımıza sahip çıkmak gerek.  Kurtuluş reçetemiz, tüm şer güçleri def eden aydınlık yolu bulmaktır.

Salı, 13 Aralık 2016 16:41

RANTİYECİDEN MİLLİ OLMAZ

RANTİYECİDEN MİLLİ OLMAZ

Yine elde Türk bayraklarıyla yürüyoruz.

Yine “Vatan, sana canım feda!” diye haykırıyoruz.

Bir şey söyleyecek olsam, bilirim, yadırganacak; bir kez olsun “Vatan, sana malım da feda!” demekten ne çıkar?

Çok şey çıkar.

Bir kere vatan için canını verenlerin tümü zengin değil.  Mesleklerine ulaşamayan; polis ya da asker olma seçeneğini kabullenen dar gelirli ailelerin evlatları, bunlar.  Zengin, ya bir yolunu bulup kazasız belasız bir alanda olur, ya da para gücüyle askerlik mecburiyetinden kurtulur.

Asıl söylemek istediğim bu değil.

Bayrak sallamanın yaptırımları var.

Yurdunu malından ve canından ileri tutacaksın.  İçini dolduralım.

Vergi kaçırmaktan vazgeçeceksin.  “Vergi affı” denen ne menem şeyleri elinin tersiyle iteceksin.  Böylece ülkeni yabancılara el açmaktan kurtaracaksın.

Üretken olacaksın.  Kazancını öyle kolay yoldan; başkalarının ve devletinin sırtından değil, hakkederek, alın teri dökerek edineceksin.  Ürettiğinle vatanının bayındır olmasına katkı sunacaksın; “Benim de şu güzel yurdumun kalkınmasında emeğim geçti” deme gururunu yaşayacaksın.

Yurdunun yer altı ve yer üstü zenginliklerinin üstünde titreyeceksin.  Toprağına, suyuna, börtü böceğine sahip çıkacaksın; o değerlerin hoyrat ellerde yitip gitmesine seyirci kalmayacaksın.

Hep benim olsun, demeyeceksin.  Ev üstüne ev, araba üstüne ev, lüküs hayat peşinde koşmayacaksın.  Ülkeme daha nasıl katkıda bulunurum diye kafa yoracak, çaba göstereceksin.  Kişi yurduyla, yurdunun insanıyla insan olur, felsefesini kendine rehber edineceksin.

Şimdilerde hem bunların tersi yapılıyor. Bir yandan bayraklar asılıp “vatan millet” nutukları atılıyor, diğer yandan her tür ranta koşar adım gidiliyor.

 

Yararı yok. Kimse kendini ve başkalarını kandırmaya çalışmasın, üzgünüm! Bu ikili yapıdan ülkem için hayırlara vesile olacak sonuçlar çıkmaz.

Pazar, 11 Aralık 2016 09:51

“OKUDUĞUMUZU ANLAMIYORUZ “

“OKUDUĞUMUZU  ANLAMIYORUZ “

Söz, bir ortaöğretim öğrencisine ait.  Türkiye’deki eğitim düzeyinin 72 ülke arasında alt sıralarda kalmasıyla başlayan tartışmada mikrofon uzatılan bu öğrenciye yanındaki arkadaşı başka tür söylemle katılıyor: “Öğretmenim anlatıyor, “Anlamadım öğretmenim” diyorum.  Öğretmenim tekrar ediyor; yine anlamıyorum.”

Anlamak; ilgi duymakla yakından ilgilidir.  Okunan ya da dinlenen şey, öncelikle yeni olacak; merak konusu olacak.  Yanı sıra eğitim unsuru bir ihtiyaca karşılık verecek.

Horoz ile İnci fablını bilirsiniz.  Horozun biri çöplükte inci bulur.  Yemciye gidip inci karşılığı arpa ister.  Yemci şaşkın, horoza bu inciyle daha değerli şeyler alabileceğini anlatmaya çabalar.  Horozun isteği kesindir: “Sen bana arpa ver,o benim daha çok işime yarar.”

Adnan Menderes’ten bu yana-seçmen kazanma siyasetiyle-dinsel eğitime ağırlık verildi.  AKP, bu tür eğitim kurumlarını; diğer eğitim okullarını budayarak uç noktalara taşıdı.  Tayyip Erdoğan’ın, “İmam Hatipler ülkenin gözbebeğidir” sözü, bu anlayışın özlü ifadesidir.

Günümüzün ihtiyacı, genç beyinleri teknoloji ve bilimsel konulara yönlendirmekle atbaşı; özgürlük, barış, eşitlik, adalet, insan ve doğa sevgisi temalarıyla donatmaktır.  Savaşsız ve sömürüsüz bir dünya idealini gençlik anlayacak; öğretmenini anlamanın ötesinde, ona yol gösterici de olacaktır.

Nice on yıllardır öğrencilerimiz ezberci eğitim yöntemini uygulayan dershanelerin eline terk edildi.  Dershane adı altında ticarethanelere koşan genç, müşteridir; puan almak dışında bir amacı olmayan yarış atıdır.  İdeal yoktur.  Anlayıp değerlendirme yoktur.  Salt elinde kurşun kalem, “bul karayı al parayı” test modelinin kurbanları olmuştur, gençlerimiz.

Gün geldi, öğrenciyi robota çeviren model çıkmaza girdi.  AKP hükümetleri, yenilik yapıyorum diye, eğitimi yaz-boz tahtasına çevirdiler.  Öğrencinin kafası daha da karıştı; öyle karıştı ki, okuduğunu anlayamaz hale geldi.

Yapılması gereken açıktır.  Tayin edilen öğretmeni karşılaması için o ilin valisine talimat verilen Cumhuriyet’in ilk yıllarında temeli atılmış laik ve bilimsel eğitim olanca geçerliliğiyle karşımızda durmaktadır.  Eğitimin ülke kalkınmasındaki rolüne ilişkin özgün Köy Enstitüleri örneğinin başarısı ortadadır.  En önemlisi de ulusal ölçekte yürütülen siyasetin eğitimin biçimlenmesiyle yakından ilgili olmasıdır.  Bu açıdan  ulusal nitelikleri ağır basan iktidarlar, eğitim sorununu çözecek anahtarlardır.

 

 

Salı, 06 Aralık 2016 07:45

YÜRÜTMEDE SERTLEŞME İŞARETLERİ

YÜRÜTMEDE SERTLEŞME İŞARETLERİ

Son günlerde ilginç enstantaneler gözleniyor.

Başbakan Binali Yıldırım, Doların TL karşısında değer kaybetmesine ironik bir yaklaşım gösterdi: "Elle gelen düğün bayram!"

Avrupa Birliği'nden sorumlu Bakan, Aladağ köylerine taziye ziyaretlerinde bulunduğu sırada yaşlı bir kadının elektrik kesintilerine dikkat çeken ısrarları karşısında, Başbakan'ın yorumunu da aşan bir söz sarf ediyor: "Romantik ortamı seviyorsun, demek!"

Cumhurbaşkanı'nın başlattığı "Dolarınızı bozdurun!" çağrısı aynı minvalde değerlendirilebilecek olgulardır.

Hepsinin ortak noktası, ülkenin kriz ortamındaki kangrenleşen sorunları karşısında yürütme erkinin sergilediği çaresizlik görüntüsüdür.  12 Eylül Askeri Yönetimin Turgut Özal marifetiyle yürürlüğe koyduğu 24 Ocak Kararları, onu izleyen Ecevit ve ANAP hükümetlerince sürdürülmüş; ülke ekonomisinin üretimiyle, para piyasasıyla emperyalist tekellere teslimi demek olan bu ekonomi politika AKP hükümetlerince de pervasızca uygulanmıştır.  Şimdi artık atı alan Üsküdar'ı geçmiş, geriye kriz korkusuyla şaşkınlaşan kamuoyunu oyalamak kalmıştır.

Tabii ki, oyalamakla sorunun ertelenemeyeceğini yürütme erki de biliyor.  Bu durumda yapılacak iki tavır söz konusudur:

Birincisi, başarısızlığı kabullenip yönetim erkini bırakmaktır.

İkincisi, buna hiç de niyeti olmayan siyasi erkin; yürütme erkini daha sert ve daha tekil yöntemlerle  ülkeyi kendi tercihi siyasetlerle götürmesidir.  Yürütme, sert politik yönetim tarzıyla dışta Suriye ve Irak meselesini; İçte PKK kalkışmasını, Gülen cemaatinin çökertilmesini ve ekonomik krize yapısal çözümü,   demir yumrukla çözme yoluna girmiştir.

Adına ne denirse densin, yeni Anayasa değişikliği teklifi, TBMM'yi göstermelik bir konuma getirip yasamayı, yürütmeyi ve hatta yargıyı tek elde toplamak tam da bu sertliğin göstergesidir.  Yürütme erkine göre "çözüm"lerin önündeki yapısal "engeller" böylece etkisizleştirilecek; köklü sorunlar kökten çözülecektir.

İç ve dış konjonktür anti-demokratik yönetim tarzının sürdürülmesine müsait değildir.

Geçtiğimiz Pazar günü İtalya'da ve Avusturya'da seçimler oldu.  Her iki seçimde de sertlik yanlıları başarısız oldu; gerek İtalyanlar, gerek Avusturyalılar uygar Avrupa normlarına ciddi bir bağlılık sergilediler.

Ülke içinde yurttaşlar, şimdiye değin sürdürülmekte olan sertlik politikalarının, tam aksine ülke sorunlarını daha da ağırlaştırdığını saptama noktasına varmışlardır.  Dahası, "başkanlık sistemi"nin ülkeyi düzlüğe çıkarmak için değil, AKP iktidarını kalıcı kılmak için gündeme sokulduğuna hem fikirdir, kamuoyu.

Yürütme erkinin belki başka seçeneği kalmamış olabilir, ancak parlak bir geçmişten ilham alan genç Türkiye'nin kör karanlıkları aydınlatan çözümleri hep olacaktır.

 

 

Perşembe, 01 Aralık 2016 16:45

CEHALET

CEHALET

Cehalet nasıl giderilir?

Bildik bir yöntemle; cehalet eğitimle giderilir.  Okullar aracılığıyla kişi okumayı yazmayı öğrenir, öğrendikleriyle, kendi çabası okuduklarıyla dünyayı tanımaya başlar.  Özetle; insanoğlunun cehaleti öğrendikleriyle, okuduklarıyla ters orantılıdır.

Bir süredir bizde öyle değil.  Adına “muhafazakâr” denilen geniş halk yığınları, tersine okuduklarıyla, dinledikleriyle cehaletin karanlık dehlizlerine yuvarlanmaktadır.  Bu işlevi genel olarak iki unsur gerçekleştirmektedir:  Cemaatler ve iktidar yandaşı medya yazarları.

Cemaatler, özellikle çocuk yaşta denecek genç beyinleri gerçek dışı bambaşka bir dünyaya götürerek ; çağdaş dünya gerçeklerinden uzak  , kendilerine tabi şartlanmış bireyler haline getiriyorlar.

Yandaş yazarların yaptıkları daha vahimdir.  Onlar sözde daha bilinçli kesimlerle muhataptırlar.  Ülkede ve dünyada olup biteni  evirir çevirir, laf cambazlığıyla olayları iktidarın görmek istediği şekilde okuyucularına sunarlar.  Bu tür kalemşorların ipi siyasilerin elindedir; yazdıklarıyla her gün “okumuş cahiller” üretmektedirler.

Bunlardan en çok okunan birisinin Fidel Kastro ile ilgili bir yazısına, varlığıyla her zaman övünç duyduğum oğlum Yalçın Murgul dikkat çekmiş; “Bilgisizlikle ve saçma sapan çıkarımlarla örülü, Yeni Şafak stiline uyan bir yazı.  Bir cehalet ve zeka yetmezliği manifestosu.” diye tepki göstermiş.

Yandaş yazar; “Bir Ak Partili “Kastro’yu sevdiğinize göre Erdoğan’ı niçin sevmiyorsunuz?” diye sorsa ne cevap verirsiniz?” diye başlayan yazısında Fidel ile Erdoğan arasında tam bir benzerlik(!) kuruyor.  Koşullanmış okuyucu, iki zat arasındaki gerçek farkı ayırt edememenin cehaleti içindedir:

*Fidel, mütevazi hayat yaşamıştır.  Devletten aldığı maaş 30 Dolardır.

Ya Erdoğan?...

*Fidel, tek adam egemenliğine karşıdır, devrimden sonra devlet başkanlığına bir başkası atanmıştır.

Ya Erdoğan?...

*Küba vatandaşlarının yüzde 80’inin kendi evi vardır.  Ev kiraları ücretleri yüzde 10’unu geçmez.

Ya Erdoğan Türkiye’si?...

*Kastro Küba’sında eğitim, ilkokulundan üniversite sonuna kadar parasızdır.

Ya Erdoğan Türkiye’si?...

Gerçeklerin, kafasında yobazlar ve Dolar maaşlı yazar takımı tarafından ters yüz edilen halk yığınlarının cehaleti en büyük sorunumuzdur.  Dahası, Atatürk’e bağlı olduğunu söyleyen bu kesim, tarikat ve cemaatlerin yasaklanmasının yıl dönümünde ( 30 Kasım 1925) şu soruyu kendine sorma bilincine sahip değil: çocuğumu teslim ettiğim cemaatleri Atatürk niçin yasakladı?

 

 

 

Pazar, 27 Kasım 2016 17:41

ZÜMRÜD Ü ANKA

ZÜMRÜD  Ü  ANKA

Çocukluk masallarımda hayallerimin merkezidir, Zümrüd ü Anka Kuşu.  Masal kahramanının sevdiği prenses müşkül durumdadır.  Tez zamanda imdada yetişmek gerekir.  Zümrüd ü Anka çıkar, ortaya; "Bana 40 gün yetecek et ve suyu kanatlarımın her iki yanına yükle.  Gak deyince et, guk deyince su ver." der.  Masal kahramanı, Zümrüd ü Anka'nın isteklerini yerine getirip üstüne oturur.  Zümrüd ü Anka dağları, tepeleri, ovaları aşıp, tez zamanda menzile ulaşır.  Böylece heyecanla masalı dinleyen biz çocuklar, yüzümüzde mutluluk gülücüğü rahat bir nefes alırdık.

Yüzyılımızın başında emperyalist işgale karşı "olmaz" denileni başaran M.Kemal Atatürk ve Fidel Kastro, milyonlarca ezilenlerin hayallerini gerçekleştiren Zümrüd ü Anka kuşlarıdır.  Biri 1919'da Samsun'dan yola çıkmış, tüm olanaksızlara aldırmadan Kurtuluş Savaşı'nı başlatarak, ülkesini emperyalist işgalden kurtarmıştır.  Diğeri M. Kemal'i örnek almış; 1949'da halk savaşını başlatarak, dünyanın hâkimi kabul edilen ABD'nin kukla Batista rejimini devirerek ülkesini emperyalist boyunduruktan kurtarmıştır.

Masallardaki kahramanlar nasıl devlere karşı mücadele başlatmışsa; yüzyılımızın kahramanları Fidel ve M.Kemal, zamanın dev ülkeleri emperyalist devletlere kafa tutmuş, onların alt edilebileceğini ispatlamışlardır.  Yetmemiş; kurtuluştan sonra da emperyalizme boyun eğmemişler, özgürlük ve bağımsızlık yürüyüşlerini ölünceye dek sürdürmüşlerdir.

Güzel günlere beslenen umut, insanlar için ne denli önemliyse, ülkeler için de o derece belirleyicidir.  Umudu arkasına alanlar dağları devirir; olmaz denileni oldurur, özledikleri güneşli günlere kavuşurlar.  Yeter ki, onlara bu umudu aşılayan birileri olsun.  Fidel ve M. Kemal bu "birileri"dir.  Onların varlığı yanlıca kendi halklarının değil, dünyadaki ezilen ve sömürülen halkların kurtuluş umudun hep yeşermiş kılacaktır.

Bugün dünya tarihinden gelip geçmiş nice zalimlerin esamesi okunmazken; Bir Fidel'in ölümü tüm dünyayı derinden etkilemekte, O'nun arkasından övgü dolu taziyeler iletilmektedir.  Bunu yapan o Zümrüd ü Anka'nın halkların yüreğinde yaktığı ve hiç sönmeyecek olan kurtuluş ışığıdır.

Fideller, M. Kemaller unutulmayacak; güzel ve güneşli günlere özlemle birlikte yaşayacaklardır.

Pazartesi, 21 Kasım 2016 19:33

TARTIŞMA YANLIŞ ZEMİNDE

TARTIŞMA YANLIŞ ZEMİNDE

Devlet Bahçeli’nin fitilini ateşlediği başkanlık tartışmasında toplum ikiye bölünmüş durumda.  Hep böyle oluyor, siyasi iktidarın her hamlesine muhalefet karşı çıkıyor; toplum ikiye bölünüyor; sonuçta siyasi erk galip geliyor.

Başkanlık tartışmasında tarafların tezleri manşetlerden inmiyor.  Muhalefet, “rejim değişiyor” tezini yinelemekte; iktidar, “sorunları çözecek” vaadini sunmaktadır.  Her iki tez de halkı tam anlamıyla ikna edememekte; iki arada bir derede kalan kamuoyunda ; “Erdoğan gitsin/kalsın” algısı oluşmaktadır.

Gerçekte her iki savununun tutarlı bir tarafı yoktur.  Parlamenter rejimin ülkeyi, ABD’nin bir uydusu noktasına getirdiği yadsınamaz.  AKP iktidarı ise “rejim’in bıraktığı yerden almış, artık ötesi olmayan uç noktalara taşımıştır.  Bu nedenle her iki tarafın kamuoyunu kendi tezleri doğrultusunda ikna etme çabaları yetersiz olmaktadır.

Türkiye’nin sorunu “rejim”le ilgili değil, “rejim”in tepesine çöreklenmiş yönetici tabaka ile ilgilidir.  Kurtuluş’la birlikte zaferi kazanan yurtseverler kenarda kalmış; baştan beri padişah yanlısı asker-sivil yönetici elit iktidar koltuklarına yerleşmeye başlamışlardır.  Kurtuluş Savaşı’na muhalif İstanbul kesimiyle Anadolu’nun eşraf takımı birlikteliklerini giderek güçlendirerek yeni devlette etkin konumlara yükselmişlerdir.  Bu padişahlık döneminin artığı bürokrasi-mütegallibe-ağa üçlüsü zaman gelmiş ayrı bir siyasi örgütlenmeye giderek Atatürk’e suikast teşebbüsüne bile yeltenmişlerdir.

Atatürk ve İsmet Paşa’ya rağmen padişahlık döneminin bu soyguncu tayfası borularını Cumhuriyet Dönemi’nde de öttürmüşler; 1950’lere gelindiğinde Bayar-Menderes önderliğinde iktidarlarını ilan etmişlerdir.  Hem devleti, hem fakir fukarayı sömürmüşlerdir.  Emperyalist işbirlikçisidirler.  Halkın din duygusunu istismar ederek iktidar olmayı tek yöntem olarak bellemişlerdir.  Devletin değil, “kendi devletlerinin” tarafındadırlar.

 

Mesele “rejim”de değildir.  “Rejim”in başındakiler ülkeyi halkın çıkarları doğrultusunda adalet ilkelerine uygun yönettiklerinde adı ne olursa olsun önemli değildir.  Örneğin, başkanlık sistemini “tek adam”lıkla eleştiriyorlar, oysa Atatürk de “tek adam”dı ve ülkesine kısa zamanda emsali görülmemiş kalkınma yaşatmıştı.  Öncelikli olan insan unsurudur.  Emperyalist işbirlikçisi sömürgen takım iktidar olduğu müddetçe; ülkenin başına yurtsever, adil yönetim hâkim olmadıkça bu tür tartışmalar havanda su dövmekten öte bir anlam taşımayacaktır.

Salı, 15 Kasım 2016 21:46

“AMERİKA’NIN ÇIKARLARI”

“AMERİKA’NIN ÇIKARLARI”

Amerika’nın yeni Başkan’ı Tramp, “Amerika’nın çıkarları önceliğimiz” dedi de, sanki yeni ve de değişik bir söz söylermişçesine bizim medya ve siyaset dünyası bunu başka türlü yönlere çekmeye çalıştı.  Söylem yeni değil; adam, Türkiye’nin çıkarlarını önemsiyorum, diyecek değil a!  Bir ülke yöneticisinin kendi ülkesinin çıkarlarını doğal olarak birinci sıraya konmasından doğal ne olabilir?  Burada yadırganan, bizim cenahın bu siyasetin doğal olduğunu hatırlayamamasıdır.

Sebebini artık beşikteki bebeler bile biliyor.

Atatürk’ten sonra hep işbirlikçi yöneticiler tarafından yönetildik; siyasetimiz kendi ülkemizin değil, başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin çıkarları doğrultusunda işledi.

NATO’ya üye olduk; “Soğuk Savaş” döneminde Sosyalist Blok’un şimşeklerini üzerimize çektik.  Bir Dünya savaşı vukuunda topun ağzındaki ülkeydik.  Kore’de nice Mehmetçikleri feda ederek, emperyalistlere yaranmaya çalıştık.

Batı mal ve sermayesine kapılarımızı ardına kadar açtık.  Ucuz ve nispeten daha kaliteli dışalım ürünleri karşısında yeni filizlenen yerli mallar rekabet edemedi.  Yerli tarım ve sanayimiz çöktü.  Tam anlamıyla dışa bağımlı bir ülke olduk.  Bütçe açıklarını kapatmak için sürekli borç para edinerek borçlu ülkeler sırasına katıldık.  Uluslar arası tefeci sermayenin sermayesi olduk.

İktidar olmanın yolunu Batılı merkezlerde aradık.  Onların “okey”iyle iktidar olunabileceğini düstur edindik.  “Milli irade” sözde kaldı; emperyalistlerin işaret ettikleri, siyasi erk oldu.  Dış politikada ABD’nin çıkarları öne çıktı.  Daha düne kadar birileri “Ben BOP Eşbaşkanı’yım” diyordu.

Laik ve ulusal devletimizin temelini oyduk; etnik ve dinsel kimlikleri ön plana çıkardık.  Ayrımcılığın yarattığı çatışma ve kargaşaya emperyalist devletler burnunu soktu.  Kandil ve Pensilvanya, arkasında emperyalist devletlerin desteği olduğu Türkiye’nin istikrarını tehdit eden merkezler haline geldi.

 

Yarım yüzyılı aşkın böylesi bir süreçten geçtiğimizden ötürü, elbette Tramp’ın sözü tartışılır olacak; elbette “Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!” diyenler umursanmayacak.