23 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul Hakkında

Web sitesi adresi:

Cuma, 11 Kasım 2016 20:12

TRAMP’IN BAŞARISI(!)

TRAMP’IN BAŞARISI(!)

Ranıld Tramp’ın beklenmedik zaferi, gerçekte üstü hep örtülen Amerikan sisteminin çökmüş olduğunun bariz belirtisidir.

Altı çizilmesi gerekenleri sıralayalım.

Seçmenlerin yarısına yakını sandık başına gitmemiştir.  Yaklaşık 250 milyon seçmenin 150 milyona yakını oy kullanmıştır.  Giderek ağırlaşan sorunlar altında bunalan Amerikalı, sistemin çözümsüzlüğünü kabul etmekte; şov seçimlerin yapaylığını protesto etmektedir.

ABD’nin mutlak iktidarına tekel olmuş iki parti; Cumhuriyetçiler ve Demokratlar, seçmenin güvenini kazanacak nitelikte aday çıkarmakta acze düşmüşlerdir.  Denebilir ki, Tramp’ın başkan seçilmesinin baş etkeni, Demokratların silik bir adayla seçime girmeleri olmuştur.  Hilari Kılintin yerine Demokratların diğer adayı Sandırs, başkan adayı olarak Tramp’ın karşısına çıksaydı, Tramp böylesine kolay bir seçim kazanamazdı.  Çünkü Sandırs bir şeyler vaat ediyordu, ancak vahşi kapitalizmin temsilcileri, yönetilenlere kırıntıları bile vermek istemeyen yapıdadırlar.

Anketlerin yanılgısı(!), gerçekte kapitalist dünyanın yanılgısıdır.  Sistemin egemenleri, toplumsal sorunlardan kopukturlar; acımasız sömürü altındaki kitlelerin acınası durumu yandaş medya tarafından üstü örtülmekte, bin bir çeşit sorun altında bunalan toplum güllük gülistanlık olarak sunulmaktadır.  Ancak baskının ve medyanın gücü bir yere kadar.  Biriken toplumsal öfke, yanardağdan fışkıran lavlar misali belirli dönemlerde dışa vurmaktadır.  Yakın zamanlarda Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde seçmenin anaç partilerden uzaklaşıp, radikal partilere yönelmesi gibi  Tramp’ın ABD Başkanı seçilmesi, sessiz yığınların vahşi kapitalizmin ana vatanında yükselttikleri çığlıktır.

Kapitalist sistemin egemenleri hem kendilerine bağımlı uydu ülkeleri , hem de kendi ülkelerini çok kötü yönetmekte; ağırlaşan sorunlar karşısında çaresiz kalmaktadırlar.  Türkiye gibi ülkelerin içine düştükleri krizlerin başlıca nedeni, kapitalist dünyaya tam bağımlılıktır.  Hal böyleyken siyasi erkin temsilcileri, şimdiden kendi ülkesini nereye götüreceği belirsiz yeni ABD Başkanı ile ilişkileri geliştirme hülyaları kuruyorlar.

Kimse hayal kurmasın.  Onların bizler için yapacakları tek şey var: krizlerin faturasını bizlere çıkarmak. Çökmüş sistemin kendilerine hayrı yok.  Hani derler ya; kelin merhemi olsa önce kendi başına sürer.

 

 

Salı, 25 Ekim 2016 07:56

Kölelik nasıl olur anlatayım

Kölelik nasıl olur anlatayım

Vatandaşın derdini anlayan yok. Kalmadı desek yalan olmaz. Birileri ceplerini doldururken, açlık mücadelesi verenler ise, önümüzdeki ay, asgari ücretten kesilmemesi için verilen sözde durulacak mı endişesi yaşıyor. Köle desek de henüz bu işin içinde olanlar anlamamış belli ki. Bakın ne demek olduğunu anlatmaya çalışayım. Köle, başkaları tarafından alınıp satılan kişi demektir. Bilmeyene duyurulur. Hiç bir şekilde hak ve özgürlüğe sahip değillerdir. Tek kurtuluşu onu satın alan beyin onu azad etmesidir. Yoksa ölene kadar ona hizmet etmek zorundadır. Hatta karın tokluğuna. Tarih öncelerine dayanan kölelik, daha sonraları savaşlardan ortaya çıkan esirlikten, suç nedeniyle ortaya çıkmış olan durumun neticesinden ve ailesinin köle olmasından doğan çocukların köle olarak satıldığı ortaya çıkmıştır. Köleliğin başlama zamanı ortaçağa dayanır. Ortaçağda ortaya çıkan savaşlar sonucunda, esir alınanlar öldürülmeyip, onlardan faydalanma yoluna gidildi. Mallarına el konuldu. Köle ticareti yapanlar ekonomilerini köleliğe dayandırarak onların sırtından ucuz yaşamın gerekçesini oluşturdular. Sadece bunula kalmayıp, zenginlerin eğlencelerinde eğlence unsuru olarak dövüştürüldü. Onlar taş ocakları ve madenler gibi ağır işlerde çalıştırıldı.

Köle ticaretinin en çok gelişmiş ülkelerde yoğunlaştığını görmek mümkündür. Bir zamanlar Osmanlıya karşı mücadele ederek, ülkemizin dört bir yanını kuşatarak, eskiden olduğu gibi Afrikalıları nasıl köle olarak çalıştırdılarsa, bizleri de köleleştirmek istediler. Halkımızın uyanmasıyla bir anda milli mücadeleye dönüşen yaşam savaşı, yerini tam bağımsız Türkiye'ye bırakarak, emperyalizme karşı büyük başarı elde etti. Ülkemizin halkı kölelikten kurtuldu. Ezilmekten, birilerinin boyunduruğundan, birilerine köle olmaktan kurtarıldı. Köleliği öne çıkararak onların üzerinden yaşama isteğinde olanların en önemlileri içinde bakın kimler vardı. Amerika , İtalya, Fransa, Hollanda ve Portekiz ülkeleri bu işin başını çekmişlerdir.

Atatürk'ün ölümünün ardından elimizi kaptırdığımız bu köle sever dış güçler, zorla bu işi başaramayacaklarını anlayınca işin soğuk savaş ile yapılacağı düşüncesiyle işi büyüterek, gerek pisikolojik baskılar, gerekse ekonomik sıkıştırmalar sonucunda halkın resmen köle olmasa da köle gibi yaşamalarını sağlayan bir çok kuralı, para ile gözü dönmüş bazı kişilerin aklını yıkayarak, bu işi çözmeye kadar gitmişlerdir. İşin başını çekenler, ellerinde bulundurmaya çalıştıkları dünya ekonomisindeki azami paylarını, kemer sıktırarak teminine gidecek doktrinlerde söz sahibi oldular. Şimdi ise bunun acısını halk yerken, keyfini emperyalistlerin ve yardakçılarının, kemer sıktırma politikaları sonucunda keyf ve sefada olduklarını görmemek çok acı bir gerçektir.

 

Bilmem günümüzde buna benzer ilişki söz konusumudur? Evet 13. yüzyıl sonunda ortaya çıkan isyanlarla terk edilen kölelik, milli mücadele sonunda kavuşturulan çağdaşlığa vurulan darbe olarak yeniden hortlamıştır. Nerede? Çok yakınımızda. Bakalım birlikte göreceğiz. 

Çarşamba, 19 Ekim 2016 16:48

YENİLGİCİLİK

YENİLGİCİLİK

Şu sıralar başkanlık tartışması yeniden alevlendi ya; “bizim mahalle”de kötümser bir ruh hali her yanı sarmış durumda.  Eminim, “Başkanlık halk oylamasının sonucu ne olur?” sorusuna; “Yüzde yetmiş Erdoğan kazanacak” cevabı alırsınız.  Bunun adı; yenilgicilik!

“Gözlerini hayata umutsuz kapatan kişi tüm ömrünü boşa yaşamıştır” diye bir söz var.  Umutsuzluk vakasıdır”, yenilgicilik.  Şimdiki zamana bakıp, geleceği de aynı sonuçla değerlendirir, umutsuzluk hastaları.

Yeni de değildir; 20.yüzyılın başında doğmuştur.  Rus-Japon Savaşı sırasında Rus burjuvazisi ve Menşevikler, Çarlığın yıkılmasını ülkelerinin yenilmesinde görüyorlardı.  Lenin’in önderliğindeki devrimciler emperyalizmden medet ummak yerine kendi mücadelelerine güveniyorlardı.

Suriye ve Irak’taki bataklığa saplanmış halimiz, kimilerini umutlandırmakta;”AKP-Erdoğan başımızdan gitsin de ne olursa olsun” diye iç geçirmektedirler.

Ondan sonra?...

Başındaki belayı defederken geleceği de kurmak zorundasın.  Zaten bu ikisi birbirinden ayrı olgular değildir ki…

Önce bir analiz yapmak gerekecektir; neden- sonuç ilişkilerinden yola çıkan.

Her ekonomik sistem kendi kutsadığı insan tipini yaratır.  Vahşi kapitalizm ülkemizde “muhafazakârlık” diye isimlendirilen ve kendini din ya da etnik kimlikle adlandıran insan modeli oluşturmuştur.

Bu oluşumu tasfiye etmenin yolu ulusalcılıktır.  Sanayileşme sonucu burjuvazinin tarih sahnesine çıkmasıyla oluşan ulusalcılık;

*Ticaretin, Ortaçağ mülkiyeti karşısındaki zaferidir.

*Aydınlanmanın dogmatizme karşı üstünlüğüdür.

*Bölgeciliğin “millet”e dönüşmüş halidir.

*”Birey”in ümmet boyunduruğundan kurtulmasıdır.

Tarihin tekerleği ileriye yürümüş; çağdaş uygarlık kurulmuştur.  Ülke olarak biz de M.Kemal önderliğinde bu yürüyüşe katılmışız.  Hatta daha ileri gitmişiz; burjuvazinin dinle, toprak ağalarıyla uzlaştığı sırada dogmatizme savaş açarak Cumhuriyet devrimleri gerçekleştirmişiz.

Geçmişten bu yana olayları/olguları anlamlandırdığımızda dünya ve Türkiye bu kargaşadan sıyrılıp uygarlık yolunda ilerleyecektir.

Kötümserliğe yer vermeden iyimser olunmalıdır.  “At binenin, kılıç kuşananın” sözü birebir geçerlidir. Baştan yenilgiyi kabullenen yenilir; başarmak amacıyla yola çıkanlar ise er geç kazanacaktır.

 

 

Cumartesi, 15 Ekim 2016 10:00

İNADI BIRAK !

İNADI BIRAK !

Yollarımızda bombalar patlıyor; gencecik nice fidanlar hayatının baharında yok olup gidiyor.

Diğer yandan ülkenin dört bir yanında canlı bomba alarmı var.  Beklenmedik zamanda, beklenmedik yerde insanlar, binalar yerle bir oluyor.

Biz hala “Türk” sözünden gocunmayı sürdürüyoruz.  BDP Milletvekili Leyla Zana, Meclis yemininde köylü kurnazlığı yapıp “Türk Milleti” yerine “Türkiye Milleti” demişti.

“Türk Milleti” kavramına bu inat niye?  Atatürk, kavramı kendi el yazısıyla şöyle ifade etmişti:

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”

Anayasa’da Cumhuriyet’in dili Türkçedir.  Örneğin, Fransız Anayasası’nda  da ; “Cumhuriyet’in dili Fransızcadır” der.  Şimdi diyelim Berberi kökenli bir milletvekili- ki var- Fransız Ulusal Meclisi’nde Leyla Zana benzeri bir çıkış yapabilir mi?  Ki, Fransa, fikir özgürlüğünün “başkenti” sayılıyor.

Aynı Fransa ve Batılı ülkeler, sıra bize gelince yaygarayı basıyorlar.  Ülkemizde etnik kimlik üzerinden hesaplar yapıp birliğimize kastedenlerin kimler olduğunu Mısır’da sağır sultan bile duydu.  Öyleyse bu oyuna hala niçin geliyoruz?

Yanı sıra “Müslüman” kimliğini “Türk” kimliğinin önüne koyanlar var.  Otomobillerinin arka camına “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır” diye yazanların bu tür dayatması, bir başka bölünme işaretidir.

Tarih: 22 Eylül 1973.

Henry Kissinger, sol elini İncil’in üzerine koyup, sağ elini kaldırarak ABD dışişleri bakanlık görevi için yemin etti.  Oysa Kissinger Yahudi’ydi.  Kissinger için görev aldığı ulusun yasalarının önüne başka seçenek konulamazdı.

 

Kimlik ve inanç üstünde tepinip durmak ülkemizi bölünmeye götürüyor.  Yüzyılın başında birçok ülkeden önce tedbir almışız; Cumhuriyet’i kurup, laik bir toplum inşa etmeye başlamışız.  Atatürk’ün yolunda yürümeğe devam etmeliyiz.  Tekrar başa dönüp, ikinci bir “Kurtuluş Savaşı” yapmaya bilmem gerek var mı?

Çarşamba, 28 Eylül 2016 07:56

HEMŞERİMİZ TALES

HEMŞERİMİZ  TALES

Bir matematik dersindeyiz.  Önce bir gürültü bir gürültü.  Her kafadan bir ses çıkıyor.  Öğretmen konuşmaya başladı.  Gürültünün yerini meraklı bakışlar aldı.  Sonra derse katılımlar başladı, öğrencilerden dikkat çekici yanıtlar… Ders bittiğinde hiç böylesi zevkli bir matematik dersine tanık olmamıştım.

Sıradan bir matematik dersi değil, bu.  Didim Belediyesi, antik Milet doğumlu Tales’i tanıtmak amacıyla Belediye Düğün Salonu’nda bir etkinlik düzenlemiş.  Etkinliğin bir parçası olarak da kent okullarının birinden getirilen öğrencilerin katılımıyla Tales’in öğretilerinden basit örneklerden oluşan bir ders düzenlenmiş.  İşte bu dersten sonra öğrencilerin gözlerindeki ışıltı, matematiğin öyle korkulacak bir ders olmadığını; tersine-bilimsel öğretildiğinde-zevkli bir o kadar gerekli eğitim unsuru olduğunu ispatlıyordu.

Miletli Tales, antik çağda yaşamış bilim adamı; matematikçi, düşünür ve doğa bilimcisi.  Günümüzde yapı teknolojisi başta olmak üzere bir çok alanda temel kuralları teoremleştiren bilim dallarının öncüsü.

Tales, çağında bulguları İstanbul (Konstantinapolis)’a uzanan etkileriyle tanındığı kadar, yakın çevresine pratik bilgileri ulaştırmada geri durmamış.  Bu konuda bir zeytin hasadı öyküsü günümüze kadar ulaşmıştır.

Tales, zeytin hasadı öncesi yaptığı gözlemlerle yağışın yoğun; zeytinin bol olacağı hesabını yapmış.  Hasat öncesi tarla sahiplerinden –normal verim ölçüsüyle- çokça zeytin ağacı kiralamış.  Gerçekten de o hasat dönemi zeytin ağaçları olağanüstü verimli olmuş ve Tales bu işten çok kârlı çıkmış.  Tales, çevresindekilere bilimin üretimde ne denli önemli olduğunu böylece göstermek istemiş.

Tales, aynı zamanda evrensel davranış kuralları noktasında halkına yol gösterici olmuştur.  İşte O’nun öğütlerinden bir demet:

*Kötü yoldan zengin olmayın.

*Babadan kötü şey kapmayın.

*Ölçülü olun.

*Fark gözetmeksizin herkese güvenmekten kaçının.

*Güvendiğiniz kişilerin sizi etkilemesine engel olun.

*Yanınızda olsalar da olmasalar da dostlarınızı hatırlayın.

 

*Zengin olsanız bile, eli boşluktan kaçının.

Çarşamba, 21 Eylül 2016 15:23

"ESKİ" TÜRKİYE-"YENİ" TÜRKİYE

"ESKİ" TÜRKİYE-"YENİ" TÜRKİYE

Entellektül bir çiftin, Kanada'ya göç etme kararını bildiren "Biz "eski" Türkiye'nin insanları "yeni" Türkiye'den göç ediyoruz" başlıklı mektubu sosyal medyada geçtiğimiz hafta boyunca tartışıldı.  Tartışma, anavatandan göç edip etmeme temelinde sürdürüldü.  Önemli bir meselemizdir, çünkü şu sıralar, ülkenin gidişatından aşırı derecede rahatsız olup, özellikle Avrupa ülkelerine yerleşmeyi düşünen çok yurttaşımız var, aramızda.

Ancak meseleyi açıklığa kavuşturmak niyetiyle kavramlar üzerine parmak basmak yararlı olacaktır, düşüncesindeyim.

Öncelikle son 15 yıldır siyasi erkin öncülüğünde dillendirilen "yeni Türkiye" kavramını yerli yerine oturtmak gerekecektir.  Kurtuluş Savaşı sonrası kurulan Cumhuriyet'in kuruluş felsefesi ve değerlerine tepki gösteren Osmanlı hayranı kesimler, siyasi iktidarı ele geçirdikleri günden bu yana Cumhuriyet'in değerlerini bir bir tasfiye etmekte; yerine Osmanlı'dan kalma ve çoğu dinsel içerikli yapıları devletin yapısına monte etmektedirler.

Osmanlı'yı kalın çizgilerle hatırlayalım:

Tek kişinin mutlak otoritesinin hüküm sürdüğü katı bir otokrasi yönetimi vardır.

Toplumsal hayat, şeriat hükümlerine göre düzenlenmiştir.  Bu alanda Batı'ya karşı kesin bir kapalılık söz konusudur; yenilikler "gavur icadı" olarak reddilmektedir.

Hukuk işleri, şeriat hükümlerine göre karar veren kadılar aracılığıyla yürütülür.  Kadılık sistemi, padişaha mutlak tabi şeyhülislama bağlıdır.

Eğitim yaygın olarak dinsel ağırlıklıdır; kız ve erkek öğrencilerin ayrı eğitimi esastır

Devlet kurumlarında "adama göre iş" kuralı geçerlidir.

Üretim, birkaç alan dışında yok denecek kadar azdır.  Teba üzerine yüklenen ağır vergiler, bütçe giderlerini karşılayamamakta; tefeci kurumlardan sürekli borç alınmaktadır.  Alınan borçların önemli yekûnu saray/köşk yapımında harcanmaktadır.

Dış siyasette sürekli kargaşa ve çatışma yaşanmaktadır.

Yukarıdakileri alt alta dizip "yeni" Türkiye ile karşılaştırın; çakıştığını göreceksiniz.  Hatta rahatlıkla denebilir ki; geldiğimiz nokta eski toplumun son aşamasıdır.

Baş aşağı edilmiş kavramları ayakları üstüne oturtursak; "eski"nin gerçekten eski Osmanlı düzenini temsil ettiğini, "yeni"nin Atatürk'ün 'muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmayı' hedeflediği Cumhuriyet'in değerleri olduğu teslim edilecektir.

"Eski" ile "yeni"nin mücadelesinde mutlak "yeni" galip gelecektir.  Bu evrensel hükmü, atalarımız bir güzel söylemişlerdir:

"Yeni yürüyüp geldi

Eski sürünüp gitti."

 

Cumartesi, 17 Eylül 2016 10:37

SANAT VE MARKSİZM

SANAT VE MARKSİZM

Sanatçı dostları Tarık Akan'ın Marksizm'le tanıştıktan sonra daha kaliteli filmler çevirdiğinden söz ettiler.

Doğal bir durum, bu.

Amacı hayatı güzelleştirmek olan sanatın, kapitalizm döneminde insanlığın uygarlık yolunu tıkayan sorunları bilimsel bakış açısıyla irdeleyen ve bu sorunların nasıl aşılacağını gösteren Marksizm'le yolunun kesişeceği muhakkaktır.  İnsanlığı kapitalistlerin sömürüsünden kurtarıp daha güzel bir dünya yaratmayı hedefleyen bir ideolojiden yoksun sanatçı, sonbahar rüzgârında savrulan kuru bir yaprak gibidir.  Saman alevi misali parlayıp sönen bu tür sanat erbabının gün gelir esamisi bile okunmaz, unutulur gider.

Nazım Hikmet'i anımsayalım.  Marksizm'le donanmıştı; "Sevdalınız, komünistdir"demekten çekinmezdi.  Her fırsatta Marksizm'i karalayan sözüm ona bir çok yazar çizerle sanat sayfalarında tartışmıştı.  Şimdi, en yükseğinden karşıtları bile O'nu ve şiirlerini dillendirirken, Nazım Hikmet'i vatan hainliğiyle suçlayanları kim hatırlıyor?

Tarık Akan gibiler de öyle.  Marksizm'i öğrendikten sonra sanatçının temel meselesinin ezilenlerin, sömürülenlerin sorunlarını beyaz perdeye yansıtmak olduğunu bildiler.  Dünyada ezenler/ezilenler, sömürenler/sömürülenler var oldukça hayatın güzelleşemeyeceği bilincine vardılar.  Yeteneğiyle, yüreğinin yüzüne yansıttığı güzelliğiyle Tarık Hakan, halkının acılarını paylaşan; aynı zamanda kurtuluş yolunu gösteren tiplemeleriyle milyonların kalbinde taht kurdu.

Fırtınalı bir dönemden geçmekte olan ülkemizin kimi sanatçıları hayata küstü, kimileri servetin renklerine kapılıp düzene teslim oldu.  Tarık Hakan; "Sürü"yü, "Maden"i hangi bilinçle oynamışsa, tüm alt üst oluşlara, baskılara, hücre cezalarına karşın ezilenlerin yanındaki dik duruşunu korudu, sömürülenlerden yana tavrını ölüm hastalığı O'nu aramızdan koparıncaya kadar sürdürdü.  Çünkü O, Marksizm'le donanmıştı; kaya gibi sağlam, hayat kadar gerçek bir ideolojiye sahipti.

Cenaze töreninde yığınlar her türden sözle O'nu anlatacaklar, ancak Tarık Akan'ı Tarık Akan yapan Marksist ideolojiye belki de hiç değinmeyecekler.  Ulusça kaybettiğimiz nokta burasıdır.  Yüzyıllarca bağnazlığın, ırkçılığın kaynağı olan ideolojilerle haşir neşir , şimdilerde dozunun en yükseğiyle yaşamakta olan halkımız, Marksizm söz konusu olduğunda öcüymüş gibi uzak durmaktadır.

Korkunun ecele faydası yok.  Elbet bir gün gerçeklerle tanışacağız.   Tarık Akan gibiler buna katkı sağlayacaktır.

Perşembe, 08 Eylül 2016 07:07

EYVAH, BATAKLIK!...

EYVAH, BATAKLIK!...

Çin'deki G20 Zirvesi'nden hemen sonra Obama'nın Erdoğan-Putin ikilisine haşin bakışı gibi magazin yanı öne çıktı.  Ancak ertesi günkü gazete haberlerinde bizim için hiç de hayırlı olmayan gelişmelerin yaşandığını öğrendik.

Obama, Erdoğan'a; "Irak'a beraber girelim" demiş.  Erdoğan'ın demecinden bölgede kalıcı olma niyeti okunmaktadır.

Türkiye'nin Cerablus atağı başlı başına bir risk oluşturmaktadır ve süreç devam ettirildiğinde kambur üstüne kambur oluşacaktır.  Şu an bataklığa girilmiştir; Irak macerası, bataklığı daha da büyütecektir.

Şöyle ki,…

Türkiye, Cerablus atağında Özgür Suriye Ordusu'nu (ÖSO) desteklemektedir.

ÖSO kimdir?

Esad'ı devirmek için parayla organize edilmiş terörist bir guruptur.  Terörist, diyorum; hatırlayın, bu gurubun komutanı Suriyeli askerin ciğerini söküp ısırmıştı da görüntü, kendilerince kameraya alınıp medyaya servis edilmişti.  Cerablus'da Türk tanklarının önünde poz verenlere dikkat edin; bu sakallı hırpani kılıklı yobaz güruhunun İŞID'den bir farkı yoktur.

Türkiye, ÖSO ile bu tarz birleşik güç olmaya devam ettiği sürece Suriye'nin BM'ce tek meşru hükümeti olarak tanınmış Esad rejimi ile ve O'nun müttefiki Rusya ile kalıcı ilişkiler kurması beklenemez.  Dolayısıyla "dostlarımızı çoğaltıp düşmanlarımızı azaltma" politikası bir yerde iflas etme durumunda olacaktır.

Irak'a ABD ile birlikte girme durumu, ister istemez Türkiye'i  ABD'nin yanında yer almak mecburiyetinde bırakacak; Rusya, İran ve uzun vadede Çin karşıya alınmış olacaktır.  Biz bu filmi daha önce de seyretmiştik; Türkiye, Batı'nın kışkırtmasıyla Suriye'de taraf olmuş, bilindiği gibi yalnız bırakılarak başına-bu gün de devam etmekte olan-büyük dertler açmıştı.

Denklem böyle şekillendiğinde; Türkiye, karşısında PKK/PYD'yi ABD ve Batı'nın askeri gücü olarak bulacaktır.  Cerablus hadisesinde de görülen bu ikilemden en çok zarar gören Türkiye olacaktır.  Asıl sorun gerçek bir hasım olan ABD ile yüzleşememektir.  15 Temmuz darbe girişiminde de öyle oldu.  Darbenin arkasında ABD'nin olduğu açıkça dillendirildiği halde, hükümet bu gerçeği vurgulamaktan kaçınıp Gülen'in iadesiyle meşgul görünmektedir.

Ekonominin sıcak paraya muhtaçlığı ortadayken,  TSK'daki altüst oluşlar ordunun etkinliğini azaltmışken Suriye'nin ardından Irak'a yapılacak "kutlu yürüyüş" ülkenin başına büyük felaketler açacaktır.

 

Perşembe, 01 Eylül 2016 07:46

HALK İÇİNDEKİ GERGİNLİKLER

HALK İÇİNDEKİ GERGİNLİKLER

İç ve dış tehdit yoğunlaşıp; yaklaşan tehlike ense kökünde hissedilmeye başladığında halk içinde gerginlikler, o oranda artmaya başlamıştır.  Yaşanan ölümcül saldırılar, ülke bütünlüğünün tehlikeye girmesi, siyasi iktidarın fırsatını buldukça yansıttığı çağdışı manzaralar yurttaşları gerdikçe germekte; gelişmelerin sorumluluğunu birbirine yıkma eğilimi güçlenmektedir.  İş o raddeye gelmiştir ki, siyasi iktidardan yana tavır alan komşu hain bellenmekte; her tür ilişkinin kesilme eğilimi gözlenmektedir.

Buna benzer bir durumu 70'li yıllarda yaşadık.  Amerikan emperyalizminin sömürgeci faaliyetlerinin artmasına tepki gösteren devrimci gençlerin karşısına, "komünizmle mücadele" adı altında ülkücü gençler çıkartıldı. 10 yılı aşkın süre boğazlaşma yaşandı; toplum da bu paralelde ikiye bölündü.  Değil konuşmak, mahalleden mahalleye geçmek bile tehlikeydi.  12 Eylül'den daha sonra oyun anlaşılmıştı, ancak çok geçti.  Ülkücü camia özeleştiri yapıyordu, lakin yıllar yılı aradaki soğukluk giderilemedi.

Yaşananlardan dersler çıkarıp gerçeklerden hareket etmek gerek.

Gerçek nedir?

Ülkemiz ağır baskı ve sömürü altındadır.  Yoksulluk, işsizlik, adaletsizlik, yolsuzluk şeklinde tecelli eden bu ortamdan halkın ezici çoğunluğu etkilenmektedir.  ABD ve Avrupa devletlerinin açık ya da örtülü destekledikleri bölücü tehlike- Kürtler dahil- çoğunluğu korkutmaktadır.  Arap gericiliğinin toplumda ve kurumlarda yaptığı çağdışı yıkım, yine çoğunluk tarafından kaygıyla karşılanmaktadır.  M. Kemal Atatürk ve Cumhuriyet'e bağlılık oranı yüksek seviyededir.

Tasamız ve sevincimiz ortaktır.  Bu ortaklık, uzun vadede gerginliklerin azalması ve çelişkilerin uzlaşmaz hale gelmemesine temel oluşturacaktır.  Yeter ki, çıkarlarımızın bir, düşmanlarımızın ortak olduğundan hareketle düşmanca tavırlardan kaçınıp bizden olanları kazanmaya çalışalım.  Gündelik sıcak olayların tetiklediği gerginlikler yaşanacaktır.  Sabır ve hoşgörü…  Okun ucu her daim ortak düşmana; emperyalizm ve yerli ortaklara çevrilmeli, bu tavır ısrarla sürdürülmelidir.

Ülkemiz bir küçük burjuva denizidir.  Kimse alınmasın, küçük burjuva kaypaktır; küçük, kısa vadeli çıkarlara fedai olmaya pek isteklidir.  Ancak koşullar ağırlaştığında telaş içinde çözüm arayışına girer.  Küçük burjuvanın bu ikili yüzünün bilincinde uzun vadeli bir kazanma siyaseti yürütmek gereklidir.  Onlar bugünden yarına kolayca değişecek değillerdir.

Dost cephesini genişletmek; düşman tarafı tecrit etmek temel bakış açısı olmalı.  Öncelikle komşumuzu, yakın çevremizi kazanmadan, en azından kaybetmeden mücadeleyi kazanma şansımız olamaz.

 

Perşembe, 25 Ağustos 2016 08:01

MUHAFAZAKÂR KESİMDE TRAVMA

MUHAFAZAKÂR  KESİMDE TRAVMA

Erzurumlu 80’lik yaşlı adam feveran ediyor: “15 Temmuz akşamından ertesi günü saat 9.00’a kadar televizyon başından ayrılamadım.  Aha bu kurşun benim paramla alınmış, sen nasıl bu kurşunu Müslüman evladına sıkirsin?  Bu tankın parasını veren ben,  Müslümanların üstüne sürmege ne hakkın var?  Müslümanız, vetenimiz, bayrağımız, Kuran’ımız bir.  Ben bunlardan başkasını tanımam.”

Gülen Cemaati’nin darbe kalkışması, muhafazakâr kesimi şaşkına çevirmiş.  Besbelli ki, “alnı secdeye değenlerden” kimse bu girişimi beklemiyor.  Üstelik bu hareket, dindar kesim arasında en yumuşak, fanatizmden en uzak, Batılıların ‘ılımlı İslam’ diye nitelendirerek “medeniyetler buluşması”na önayak olacak kesimden gelmektedir.

İslami kesimin tabanında iktidar mücadelesinin; hele böylesine çatışmalı/ölümlü darbe girişimlerinin olmaması gerektiği şeklinde geniş bir mutabakat vardır.  Örneğin, IŞİD’in “Allah ü Ekber” nidalarıyla kafa kesme olayları bizim dindar camiada asla uygun görülmemiştir.

Ancak cemaatlerin tepesinde durum farklıdır.  Menderes döneminden başlayarak cemaatler, kitlelerini  ve toplumdaki etkilerini siyasi iktidarla pazarlık konusu yapmış; mevkiler ve çıkarlar elde etmişlerdir. Demirel, Özal, Çiller dönemlerinde devam eden süreç, Refah Partisi’nin iktidara talip olmasıyla nitelik kazanmış, AKP ile amaca ulaşmıştır.

Tabanda şaşkınlık ve kızgınlık devam ededursun ; Gülen Cemaati’nin iktidar mücadelesinde- şimdilik-safdışı kaldığı bu süreçte diğer cemaatlerin iktidar nimetlerini paylaşım kavgası olanca sıcaklığıyla sürmektedir.  Tanrı yolunda yapılan örgütlü ibadetler, dünya nimetlerine ulaşma çabasına dönüşmüştür.

Gerçekte tüm İslam dünyasında Tanrısal buyruklara icabet çabası hep iktidar mücadelesiyle kol kola olmuştur.  Yansımaları günümüze kadar uzanan iktidar mücadeleleri sonucunda İslam dünyası, iç karışıklıklarla dolu bir süreç yaşamaya devam etmektedir.  Bu süreç, ülkelerin ekonomisini, siyasetini, modern yaşama ulaşma çabasını olumsuz etkilemekte; iki de bir “İslam ülkeleri neden geri ?” tekerlemesine neden olmaktadır.

 

Batı, dinde reform yaparak cemaatlerin iktidara ortak olma istemlerine set çekti.  Özellikle dinsel dogmaların baskısından kurtulan bilimsel gelişmeler, Avrupa’yı bugünkü Avrupa haline getirdi.  Cumhuriyet’le başlayan laiklik, bizde de belli moderniteye yol açmışsa da , son on yıllarda bağnazlığın iktidarı esir alması sonucu laiklik kâğıt üzerinde kalmışa benzer.  Laikliğin, muhafazakâr kesimleri de gerçek ibadetlerine kavuşturacağına dair bilinçlenme umudundan başka bir değerlendirme yapmaktan uzağız, şimdilik.