20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul Hakkında

Web sitesi adresi:

Pazartesi, 15 Ağustos 2016 08:06

“ÖZELLEŞTİRME TORBASI”

“ÖZELLEŞTİRME TORBASI”

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndan bir tasarı geçmiş.  Bizim hınzır medya hemen adını koymuş:”özelleştirme torbası”.  Tasarı yasalaşırsa, aralarında TKİ, DSİ, Türk Tarih Kurumu, Atatürk Orman Çiftliği ve benzeri ülkemizin Cumhuriyet’le yaşdaş birçok temel kurumunun özelleştirmesinin yolu açılıyor.  Öylesine kapsamlı bir özelleştirme ki, insana; “Devlet özelleştiriliyor” dedirtecek cinsten.

Özellikle AKP iktidarı döneminde gerçekleştirilen özelleştirmeleri sonuçlarını ulusça izledik.  Kelepir fiyatına satışlar…  Üretim ekonomisinin çöküşü; işsizlik ve borçlanmanın olağanüstü artması…  Sıcak para için uluslar arası finans çevrelerine bağımlılık…

Özelleştirmelerden elde edilen gelir çarçur edildi.  Arta kalan o güzelim arsalar park, bahçe, eğlence yeri ya da yandaş inşaat firmalarına rant kapısı oldu.

Hafta sonu cebime gelen mesaj içimi bir daha sızlattı.  Mesaj, Aydın Tekstil’in arazisine Aydın Büyükşehir Belediyesince konumlaştırılmış parkın açılışına davetti.  Gayet iyi hatırlıyorum, 70’li yıllarda Aydın Tekstil, bölgenin en büyük üretim merkeziydi; binlerce işçi çalışır, bir o kadar esnaf kurumdan kazanç sağlar, binlerce köylü için önemli bir destekti.  O Aydın’ın bir zamanlar can damarı Cumhuriyet kurumu gitmiş, yerine işsiz güçsüzlerin pinekleyeceği bir alan gelmiş.  Üretim ekonomisinden çöküşe…

Dünya ekonomisine finans piyasası hâkim; para babaları… Ancak üretimden kopuk, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin azgın sömürüsüne dayalı dünya finans piyasası kriz içinde.  Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, ekonomisinin çarkını döndürmek için muhtaç olduğu sıcak parayı ödemede zorluk yaşıyor; varlıklar satılmış, elde avuçta olanla da iş bitmiyor.  Kriz, ülke işgalleriyle, iç savaşlarla, ABD/Avrupa-Asya gerginliğiyle adeta üstü örtük bir dünya savaşına yol açmış.  Şimdilik bu savaş, “vekâlet savaşları” görünümünde sürdürülüyor.

Dünya hâkimi finans piyasaları, borsa ve diğer kuruluşları vasıtasıyla krizin faturasını gelişmekte olan ülkelere ödetmektedirler.  Gidişat, bizim gibi üretimden kopuk, finans çevrelerine bağımlı ülkeler açısından çöküşü göstermektedir.  Kıskaçtan/çöküşten kurtulmanın yolu üretim ekonomisine yeniden dönüştür.  Devlet, üretim kurumlarına, toprağına, denizine, çiftçisine/köylüsüne, küçük ve orta çaplı KOBİ’lere sahip çıkarak ayakları üstüne doğrulmaya başlamalıdır.

Lüks arabalarla, ışıltılı dünyalarla gözlenen zenginlik geçicidir.  Kalıcı zenginlik, emeğiyle üretenlerin ulaşacağı refahtır.  O refaha kavuştuğumuzda finans sömürüsünden de kurtulmuş olacağız.

 

 

 

Pazartesi, 08 Ağustos 2016 09:53

DAYANIŞMA GEREĞİ

DAYANIŞMA GEREĞİ

Komşumuzun incir ağacının dalları sokağa sarkmış, nerdeyse sokağın enlemesine yarısını örtüyor.  Morumsu ballı incirler dallardan sarkıyor.  Ben dahil, yoldan geçen kimseler iştah çeken incirlerden nasiplenmiş değil.

Neden mi?

Yaşlı bir nine ile kızı her gün sabahın köründe; daha kimseler sokaktan geçmeden incir ağacında ermiş ne kadar varsa toplar, döne döne de kontrol ederler, gözden kaçmış biri var mı diye.  Kontrol, öğle akşamüzeri devam eder.

Toplanan incirler, pazarda satmak içindir.  Bir hafta bu toplama işi devam eder; pazarın olduğu gün satış için tezgahtaki yerini alır.

Komşum, pazarcı değil, ancak bahçesinde ne varsa-zeytin, asma yaprağı, vb-pazar yerinde satmak içindir.  İhtiyaç olduğu için mi? Hayır.  80’ini geçmiş komşumun pamuk tarlaları, dükkanları, evleri ve muhtemelen bankasında yüklü bir vadeli mevduatı vardır.

İnsanımızda önüne geçilmez bir hırs oluşmuştur, sahiplenmek hırsı.  Daha çok param, daha çok evim, lüks arabam, lüks yaşantım olsun moduna sokulmuştur.  Kendi yemez, içmez; piyasaya hâkim olan tekeller için birikim yapmayı sürdürür.  Müslüman olduğunu unutur; yarın ahrete göçüp gideceğim, biraz iyilik, biraz paylaşma olsun demez, dünya malı peşinde koşturur durur.

Kapitalistlerin kâr hırsı; hepsi benim olsun bencilliği toplumu sarıp sarmalamış durumda.  Ağır vergiler, pahalı satışlar, yolsuzluk ve hırsızlıkla yoğrulmuş talanların hâkim olduğu tepede neler oluyorsa, aşağılarda da aynıları vaki.  Altta kalanın canı çıksın misali bir sahiplenme yarışıdır gidiyor.  Altta kalanın canı çıksın; ancak altta kalan çoğunluktur, farkında değiliz.

Ülke olarak zor günler geçiriyoruz.  Siyasilerin Yenikapı’da buluşmaları önemli.  Bu buluşmayı tabana da yaymak olası mıdır?  Değildir.  Paylaşma ve dayanışma olgusundan bu denli uzak bir sistemde insanlar, Yenikapı’da olduğu gibi milyonlarla bir araya gelir, ancak bu yapay bir topluluktur.  Sosyal ve ekonomik adaletsizliğin had safhada olduğu bir ortamda; insanlar sahiplenme hırsından bir anda vazgeçerek, varını yoğunu ülkesi için feda edecek bir davranışı ortaya koyabilir mi?

 

Ülkemizi zor günlerden çıkarmak için paylaşmanın ve dayanışmanın öne çıktığı; insan onur ve namusu dahil, hiçbir nesnenin kâr hırsı uğruna alınıp satılmadığı bir toplumsal düzen kurmak zorundayız.  Böyle bir toplumsal düzenin yolu-kısacık da olsa-nice yiğitlerce canlar feda edilerek açılmıştır.

Perşembe, 28 Temmuz 2016 14:26

IŞIK EVLERİ

IŞIK  EVLERİ

Kadim dostum Akay Aktaş, çoğunluğun zihnini öteden beri meşgul eden bir soruyu gündemine taşımış:

“……

Anlamakta gerçekten zorlanıyorum.  Bu kerli ferli adamlar, bu kariyer sahibi okumuşlar nasıl olur da ilkokul mezunu olmayan birinin ardından böylesine bir teşebbüste bulunur, yıllarca hapis yatmayı, bu halkın üzerine ateş açmayı bile göze alabiliyorlar.

…..”

Cumhuriyet Devrimi’yle yeraltına inen tarikatların, cemaatlerin, kendilerine taban edinebilmek amacıyla gençleri devşirme serüveninde saklıdır, bu sorunun cevabı.  Turan Dursun, Kulleteyn adlı yapıtında; kendi hayat hikâyesinden hareketle, gizli okullarında çocuk yaştaki gençleri kendi dinsel ideolojileri doğrultusunda nasıl  yönlendirdiğini olaylarla anlatır.  “Dinini öğrensin” saikiyle tarikat yuvalarına kapatılan çocuk bir süre sonra o tarikatın militanı olarak biçimlendirilmiş olacaktır.

Gülen Cemaati’nin Işık Evleri, bu olgunun tipik örneğidir.  Yoksul, ortada kalmış, okumak isteyen çocuk ya da gençler, Işık Evleri tabir edilen meskenlere yerleştirilir; yedirilir, içirilir, kendi açtıkları okullarda okutulur.  Kafası, Fethullah Gülen’in İslami yorumuyla doldurulan bu gençler, bir meslek sahibi olduklarında; doktorluğu, avukatlığı, subaylığı salt bir meslek olarak gören Gülen Cemaati’nin mürididir; Fethullah Gülen de kayıtsız şartsız itaat edilmesi gereken manevi lideridir.

Sorunun kökeninde; oy tabanı edinebilmek uğruna tarikat, vakıf, cemaat adı altında örgütlenen Cumhuriyet karşıtı faaliyetlere göz yuman, giderek onları baş tacı eden siyasiler bulunmaktadır.  Cumhuriyet’in Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Eğitim-Öğretim birliği) tekrar hayata geçirilip; laik-bilimsel eğitim okullarımızda egemen kılınmazsa, Fetö gider, yerine akıncılar, süvariler, bilmem neler aynı senaryonun figüranı olurlar.

Bu gerçekleştirilebilinir mi? Ne yazık ki, buna “evet” demek çok zor…

Cevabı, dostum Akay aktaş’ın konu ettiği bir dilekçe veriyor.  AKP Iğdır İl Başkanı, Genel Merkez Teşkilat Başkanlığı’na bir dilekçe yazıyor.  Dilekçede; adında ‘eğitim’, ‘irfan’, ‘kültür’ bulunan 7 vakıf sıralıyor, kapatılan bu vakıfların “yeniden incelenmesini”, “mağduriyetlerin oluşmamasını” “arz ediyor”:

“Bu vakıflar Risale-i Nur Cemaatine ait vakıflardır.  Bediüzzaman Said Nursi’nin talebeleri önderliğinde kurulan bu vakıflar, kamuoyunda Meşveret veya Kırkıncı Hoca gurubu olarak bilinmektedir.  Bu vakıflar Hükümetimizi ve Cumhurbaşkanımızı desteklemektedir.

…..”

Gülen Cemaati hallolursa, bir şey değişecek mi?

 

 

Pazartesi, 25 Temmuz 2016 11:51

BAŞ ALTINA YUMUŞAK YASTIKLAR

BAŞ ALTINA YUMUŞAK YASTIKLAR

Haziran genel seçimleri… HDP’li adayın kahve toplantısının yakınından geçiyorum.  Merak ettim, yanaştım, -çocukluğumdan kulak dolgunluğu- adayın söylediklerini anlamaya koyuldum.  HDP’li adayın konuşması, resmi barış söylemlerine karşıt sertti; mücadeleye hazırlanılması anlamında sözler sarf ediyordu.

Konuşma bitti.  Aday, dinleyicilere soruları beklediğini söyledi.  Şeytan dürttü, elimi kaldırdım.  Bütün bakışlar üstümde yoğunlaştı; onlardan olmayan bir tek ben vardım, üstelik yabancıydım.  Şunları söyledim:

“Konuşma yaptığınızı görünce, söylediklerinizi merak ettim.  Ama Kürtçe konuşuyorsunuz; Türkçe konuşanlar sizi anlasın istemez misiniz?  Hem bir “Kürt sorunu” varsa bunu Türklerle birlikte çözmek zorundasınız.  Türkçe konuşmaya ne dersiniz?”

Bir an sessizlik oldu, böyle bir çıkış beklenmiyordu, sanırım.  Aday, neden sonra yüzüne yapay bir gülümseme yayarak, dinleyicilere; “Beyefendi bir Türk siyasetçisi, nabız yoklamaya çalışıyor” dedikten sonra bana; “Seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusunu yöneltti.

Sakince şunları söyledim:

“Barajı geçeceksiniz.  Hatta beklemediğiniz sayıda milletvekili çıkaracaksınız.  Huzur gelsin, AKP’nin baskıcı iktidarından kurtulalım, diye Türkler de size oy verecek.  Ancak merak ettiğim şu: siz, size oy verenlerin beklentisine karşılık verecek misiniz?”

HDP’li aday, bir önceki sorum gibi bu sorumu da laf kalabalığıyla geçiştirmeyi tercih etti.

Bilindiği gibi seçimlerden bir ay kadar sonra yoğun bir çatışma ortamına girildi ve devam etmektedir.

15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra, meydanlar dolup taşmaya devam ediyor.  Dillerde “demokrasi” söylemleri…  Hele baskının, ayrımcılığın odağı haline gelmiş siyasi iktidarın yandaşları demokrasi şampiyonu kesiliverdiler.

Şüphesiz olumlu bir gelişmedir; eşitliğin, adaletin, barışın hüküm sürdüğü bir Türkiye’yi kim istemez?  Ancak verilen sözlerin tutulmadığını defalarca yaşadık.  Hele “demokrasi bizim için bir araçtır” diyen softa takımının sözüne hiç güven olmaz.  İran deneyimi ortada duruyor.

Birileri, başımızın altına yumuşak yastıklar koyup, gaflet uykularına dalmamızı mı istiyor?

Şimdilerde endişem bu.

 

 

 

 

Perşembe, 21 Temmuz 2016 10:42

OYUNA GELİNMEMELİ

OYUNA GELİNMEMELİ

15 Temmuz Yoklaması sonrası kamuoyunu en çok etkileyen; en çok hassasiyet gösterilen olay askerlere yapılan yakışıksız davranışlardır ki, boyun kesmeye kadar vardırılmıştır.

Şimdi de bazı belediyelerce malum askerlere mezar yeri verilmemeğe başlandı.  Aynı minval, bazı yöre imamları onların cenaze namazını kılmayı reddediyormuş.

Basında çıkan haberler böyle…

Birçok ağızdan; “Benim askere itimadım kalmadı” sözünü işitir olduk.

Bu, ülkemizin savunması açısından tehlikeli bir gelişmedir.  Unutulmamalıdır ki, TSK, ülkemizin savunma gücüdür; onda oluşacak zafiyet, ülkemizi kurtlar sofrasının ortasına atacaktır.

Eşeğe kızıp palanı dövüyoruz.

Şöyle ki,…

Baştan alacak olursak; 15 Temmuz’un mimarı ABD’dir.  ABD, Erdoğan’ın dizginlenemez tarzından; TSK’nın “Kürt Koridoru”na karşı direncinden; Türkiye dış siyasetinin U dönüşü yaparak komşularıyla-özellikle Rusya ile-ilişkilerini geliştirme isteğinden hoşnut değildir.  Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında direnci zayıflatılmış bir Türkiye istemektedir.  Bu amaçla el altında bulundurduğu işbirlikçilerle özellikle TSK’yı, bürokrasiyi ve diğer temel devlet kurumlarını zayıflatan hamleler yapmaktadır.  15 Temmuz, bir test olayıdır ve bu girişimlerden birisidir.

Bu düşünce, salt bana ait değildir.  ABD’nin bilinen şahsiyetleri çeşitli vesilelerle bu düşünceye götüren demeçler vermişler ve bunlar,  onlara yakın yayın organlarında yazılıp çizilmiştir.

Görünen o dur ki, siyasi iktidar bir türlü dizginleyemediği kindar bir tarzla on binlerce asker, bürokrat, temel devlet kurumları görevlilerini tasfiyeye hazırlanmaktadır.  Yanı sıra idam cezalarına dek uzanan ağır yaptırımları kafaya takmışlardır.  Bu yaklaşım, ülkemizin direncini biraz daha kıracak; halk kitleleri arasındaki ayrışma/kutuplaşmayı hızlandıracaktır.  ABD’nin istediği tam da budur.

Oyuna geliyoruz.  Kırıp dökmek zamanı değil, yaraları sarma zamanıdır.  Öfke değil, sağduyu.  Bize lazım olan budur.

 

 

Pazartesi, 18 Temmuz 2016 08:46

KİRPİ İLE YILAN

KİRPİ  İLE  YILAN

Hiç kirpi ile yılanın kavgasına şahit oldunuz mu?

Ben görenlerin birinden dinledim.  Kirpi usulca, acele etmeden yılana yaklaşır.  Yılan, bu can düşmanının yaklaştığını gördüğünde gözle görünür bir telaşa, bir korkuya kapılır, hışımla rakibine saldırır.  Kirpi kapanır, oklarını uzatır.  Kirpinin ok gibi tüylerinin kafasına batmasıyla yılan, acıyla geri çekilir.  Kirpi, avına biraz daha yaklaşır.  Yılan tekrar saldırır, okları kafasına batınca geri çekilir.  Bu vaziyet defalarca tekrarlanır, ta ki,  yılan halsiz düşünceye kadar.  Kirpi, başına aldığı yaralarla ölümcül duruma düşen yılanın kuyruğundan başlayıp afiyetle yemeğe koyulur.

15 Temmuz Olayı, adlandırıldığı gibi bir “kalkışma” değildir, ABD’nin uzun zamandan beridir fasılalarla gerçekleştirdiği bir “yoklamadır”.  ABD, Türkiye’yi test ediyor; nesi var nesi yok, zaafları nedir?  Bunu bazen PKK ile yapıyor, bazen radikal İslamcı örgütlerle.  Test sürecinin en kritik olayı hatırlardadır; ABD, AKP iktidarının himayesindeki Fetullahçı örgüt marifetiyle TSK’ya operasyon düzenlemiş; ülke savunmasının en mahrem bilgilerine ulaşmıştı.

ABD’nin ülkemizi test etme sürecinde salt ülke gerçeklerine ulaşmakla kalmıyor; ülkemiz savunmasını zayıflatacak hamleler de gerçekleştiriyor.  Ergenekon operasyonunda TSK’nın en nitelikli kurmay kadrosu tasfiye edilmiş; son 15 Temmuz olayı sonu şimdiden onlarca üst düzey komuta kademesi göz altına alınmıştır.  Bu durum, yakın gelecekteki daha ciddi hamleler karşısında ülke savunmasında önemli zafiyetler oluşturacaktır.

Açıklanmaya muhtaç bir soru var, bu bağlamda:  ABD, test sürecini niçin devam ettiriyor, dünya hâkiminin buna ihtiyacı mı var?  Batı’ya bağımlı bir ülkeye istediği anda bütünüyle egemen olamaz mı, geçmişte olduğu gibi “sorunsuz darbeler” yapamaz mı?

Birincisi, ABD eski gücünde değil.  ABD’nin iç siyasette kendi kamuoyunun duyarlılığı; bağımlı ülkelerde ABD’ye karşı yükselen muhalefet; dünyadaki diğer güçlerin ABD’yi frenleme insiyatifinin güçlenmesi zafiyeti doğuran unsurlardır.

İkincisi, Türkiye’nin Rusya ve Suriye ile ilişkilerini geliştirmeye başlaması; “bölgede düşmanlarını azaltıp; dostlarını çoğaltma” yoluna gitmesidir.  15 Temmuz olayı, Rusya yakınlaşmasına bir karşı hamle olarak değerlendirilmelidir.

Üçüncüsü, iktidarını ülke çapında olağanüstü güçlendiren Erdoğan ile ABD arasındaki bilek güreşidir.  Ortadoğu’da bir Kürt devletine rıza göstermeyen; yeri geldiğinde İsrail ile ilişkilerini gerginleştiren; biraz da ne yapacağı kestirilmeyen Erdoğan, tasfiye edilmesi gereken bir figürdür.  Erdoğan da özellikle Kasım seçimleri sonrası açıktan açığa meydan okumaktadır.

Üçüncü nedene ilişkin açığa kavuşturulması gereken soru şudur:

Fırsatını bulduğunda-Kubilay niyetine- Mustafa Kemal’in askerinin başını kesen yobaz güruhuna önderlik edenlerin, ülkemiz birliği ve bütünlüğüne saldıran ABD’ye karşı başarı şansı var mıdır?

 

Cevabını hepimiz biliyoruz.

Çarşamba, 13 Temmuz 2016 09:44

YENİ DEMİR PERDE

YENİ DEMİR PERDE

Geçen hafta gerçekleştirilen NATO zirvesinde dünyamızdaki çatışmaları körükleyen; nihayetinde dünya ölçekli bir savaşa yol açabilecek kararlar alındı.  Bizim medya, Erdoğan ne dedi; Merkel ne cevap verdi kabilinden suya tirit ayrıntıları öne çıkardı, ancak asıl gelişmeler ülkemizi yakından ilgilendirmektedir.

NATO zirvesinde ana tema “Avrupa’nın güvenliği” olmuştur.  Dağılan Sovyetler Birliği’nin alanındaki yeni devletler kendilerini Putin Rusya’sına karşı güvende hissetmemektedirler.  Ukrayna’daki çatışmalar bu tezlerin temelini oluşturuyor.  Gerçekte ABD’li ve Avrupa kökenli tekeller, Sovyetler Birliği’nin “Demir Perde” sınırları içinden kopartılan pazar alanlarının “güvenliğini” sağlamayı amaçlamaktadırlar.  Tehdit, Rusya ile birlikte Çin’den de gelmektedir.

“Güvenlik”, her dönem olduğu gibi ekonomik değil de askeri yollardan sağlanma yoluna gidiliyor.  İlk aşamada caydırıcı güç olarak Estonya, Letonya gibi yakın civar ülkelere zırhlı taburlar konuşlandırma planlanıyor.  ABD, bu amaçla her yıl ayırdığı bütçesini birkaç misline çıkarmayı kararlaştırmış.  Bu devasa bütçe, söz konusu birliklerin donatımında kullanılacak.

Fitili ateşlenmemiş bomba, ne yapacağı kestirilemeyen Putin’in önüne konmuştur.  Eğer Putin, soğukkanlılığını korur, kışkırtmaya gelmezse ne âla; pazarlar güvende olacak.  Yok, ayının sabrı taşar, durumu kabullenmezse; yeni savaşlar sonucunda silah satışlarından elde edilen kazanç on katlı rakamlara ulaşır, ihtimaldir ki, yeni pazar alanları da oluşur.  Körün istediği iki göz, biri eğri biri düz!

 

ABD/Avrupa ile Rusya arasındaki gerginlik, şimdiden Türkiye’yi zor duruma sokmuştur.  NATO’cu generallerin parmağı aşikâr olan uçak düşürme olayının ülkemizi ne tür sıkıntılara soktuğunu halen yaşıyoruz.  Bir tarafta komşumuz; yaşamsal ekonomik çıkarlarımız olan Rusya, diğer tarafta bağımlı olduğumuz; ne derlerse sonuçta kabullenmek konumunda olduğumuz ABD/Avrupa.  Şimdilerde-Sultan Abdülhamit misali- küçük manevralarla iki tarafı da idare etmeyi başarabiliriz, ancak sıcak savaş ortamında bir taraf olmak zorundayız.  İşte tehlike tam burada başlıyor, bertaraf olmak var, devlerin savaşında.

Cuma, 08 Temmuz 2016 10:14

IZLANDA NE Kİ…

IZLANDA NE Kİ…

Erzurumlu Zeki, çalışmak için gittiği İstanbul’dan bir süre sonra köyüne döner.  Komşuları başına toplanmıştır; tümüne yakını İstanbul’u işitmiş, ancak görmemiştir.  Bizimki ballandıra ballandıra İstanbul’u anlatmaya koyulur.  İşte yığınla insanın sabahlara dek gezindiği Beyoğlu, insanın başını döndüren Boğaz’ın suları, üst katlarını görmek için başını kaldırdığında kasketinin düştüğü yüksek apartmanlar, nerdeyse köyleri büyüklüğünde camiler…

Zeki böylesine öve öve bitiremediği İstanbul’u anlatmaya devam ederken, komşularından birisi dayanamaz, söze karışır; “Ula Zeçi” der, Erzurum şivesiyle “İstanbul neçi, Ezürüm yayladır yayla!”

Fransa’da devam eden Avrupa Futbol Şampiyonası’nın sonuna geldik.  Belleğimizde bir İzlanda kalacak, bir de bizim milli takım.  Biri çok şey yaptı; şampiyonaya damgasını vurdu.  Diğeri hiçbir varlık gösteremedi; başımız öne eğik, “Biz bitti demeden, bitmez” gibisinden bir söz kaldı geriye; ne anlama geliyorsa!...

İzlanda’yı sorarsanız, bizim orta büyüklükte bir ilimiz kadar.  Hani elemelerde ilk maçı oynadığımız; gider 3-4 atar döneriz, hayaliyle gidip 3-0 yenildiğimiz İzlanda.  Adamları seyretmekten kendimi alamadım; sanki bacaklarıyla değil, yürekleriyle koşturuyorlar, meşin yuvarlağı.  Bir ruh var onlarda, milli marşlarına “Atalarımın toprağı” dedirten ruh.  O ulusal ruh, bencil, sömürgeci İngiliz’e yüzyıllarca baş eğmedi, Fransa’da her renkten, her milliyetten insana şapka çıkarttı.

Biz o ulusal ruhu, Atatürk’ü kaybettiğimizde kaybetmişiz.  Dünya malı tutkunu olanlara sorun; anlamsızca sırıtıp, biraz da küçümseyerek yüzünüze bakacaklardır.  Servet düşkünü olanlarda vatan kavramı; Nazım Hikmet’in vurguladığı gibi “çiftliklerdir, para kasalarıdır.”

Bu aralar sanal ortamda Cumhurbaşkanı’na atfedilen bir söylem dolaşıyor.

Erdoğan, babasına sormuş:

-Baba biz hangi kökenden geliyoruz, ailemiz için Yahudi, Ermeni gibi lakırdılar dolaşıyor.

Babası, şöyle yanıtlamış:

-Hangi köken, bilmiyorum. Bildiğim, biz müslümanız.

Ümmet toplumu olmakta direnen bir anlayıştan istikrarlı bir vatanseverlik ruhu yaşatmak mümkün değildir.  İzlanda halkı inanç kültünü ön planda tutsaydı, şimdi çoktan o ruhu kaybetmiş olacaklardı.

 

 

Salı, 28 Haziran 2016 08:23

İNGİLİZ KANMADI

İNGİLİZ  KANMADI

İngiltere halkı AB Referandumuna “hayır” dedi.

Büyük Britanya, eski ve köklü bir imparatorluk geleneği demek.  Yüzyıllarca görmüş geçirmiş, devletin ve halkın çıkarları nasıl korunur, onu ilke edinmiş.

İngiliz halkı gazete, kitap, dergi okur.  Okumayı yaşamın bir parçası yapan İngiliz, günlük siyaseti dünya ölçeğinde izler; siyasi gelişmelerin kendi ülkesine nasıl yansıyacağına dair bilincini sürekli yeniler.

İngiliz sakindir, sağ duyuludur.  Öyle ucuz politikaya kanmaz; Başbakan Kemırın’ın yaptığı gibi blöfçü çıkışlara pabuç bırakmaz.

Basın/medya İngiltere’de de kapitalist düzenin suyuna gider, ancak gerçekliklerden de kopmaz.  Yazarlar çizerler, asıl gücünü gelişmeleri politik ve sosyal gerçekleri saptama ilkelerinden alırlar; siyasi iktidarların borazanı olmazlar.  Saygınlık ve güvenirlik, İngiliz basınının vazgeçilmezidir.

İngiliz, AB balonunun şişirildiği günlerde bu projeye balıklama dalmadı, temkinli yaklaştı, bir süre izlemeye koyuldu.  AB’nin, Euro marifetiyle bir gecede Avrupa halklarını yarı yarıya yoksullaştırdığını gördü, kendi para biriminden vazgeçmedi.

İngiliz siyasetçi, “Birlik”ten kastın; kıta ölçeğinde ucuz iş gücü ve tekel pazarları yaratmak olduğunu biliyordu.  Vize serbestisini kabul etmeyerek halkının emeğini ve ulusal üretimini koruma yolunu seçti.  Kurtlar sofrasında her an parçalanma riski vardı!  AB’nin Fransa gibi, Belçika gibi gelişmiş ülkelerinde tarımda dönemsel krizler yaşanması; üreticilerin sütlerini şehir sokaklarına dökmesi vb gibi olaylar, İngiliz’i haklı çıkarttı.

İngiliz halkının AB’yi reddetmesi ülkemizde farklı yorumlara yol açtı.  Bu yorumlardan çıkan gerçek; siyasilerimizin ve de entelektüellerimizin AB macerasından vazgeçmedikleridir.  Muhatapları biraz yumuşasa; AB kapısını biraz aralık bıraksa, bizim cenah bayram edecek!

Bu, neden böyle?  Yaşananlara  rağmen AB gerçeğini neden kabullenmiyoruz?

Çünkü birileri, ülkesinin kaynaklarını, halkının emeğini kendi ikballeri için her an fedaya hazırdırlar.

 

 

Perşembe, 23 Haziran 2016 10:26

SON ADAM

SON ADAM

Önceleri bir Turan Dursun vardı.  “Alaylı”ydı, bir köy çocuğu olarak cemaatlerin yatılı kurslarında din eğitimi almıştı.  Müftü oldu, ancak Cumhuriyet müftüsü…  Atatürk’ün aydınlanma hareketinden yana olup, kutsal kitapların kaynaklarına inme derecesinde bir din bilincine ulaşınca; yobaz çevrelerin halk kitlelerine gerçeği anlatmadıklarını gördü.  İslamiyet’in ne olup ne olmadığını kaynaklarıyla açıklayan eserler verdi.

Dinsel konuları her zeminde tartışmaya davet etti, din bezirgânlarını.  O’nunla kimse tartışmaya girmedi, giremedi.

İslam dünyasında ilk sayılacak İslam Ansiklopedisi’ni hazırlamaya koyuldu.  Bitiremedi, ekmek almaya giderken ensesine tek kurşun sıkılarak öldürüldü.

Katil profesyoneldi.  Turan Dursun’un ölümü, İran medyasında 1. haber olarak verildi.

Turan Dursun’un yeri boş kalmadı, tez zamanda Yaşar Nuri Öztürk tarafından dolduruldu.

Yaşar Nuri Hoca “mektepli”ydi, din eğitimini üniversitede almış, profesör olmuştu.  Aynı zamanda hukukçuydu, ümmet toplumuyla çağdaş toplumu, kişi hukuku açısından değerlendirecek konuma sahipti.

Yaşar Nuri Hoca, önceli Turan Dursun gibi dinsel gerçeği tüm derinliğiyle kavramıştı; siyaset tüccarlarının gölgesindeki sözüm ona din yetkililerinin halka gerçeği anlatmadıklarını görüyordu.  Yaşar Nuri Hoca’nın hedefinde dini siyasi istismar konusu yapanlarla onların yardakçıları yobaz merkezleri vardı.

Eserleriyle, yurt içi ve yurt dışı sayısız konferanslarla aydınlanma hareketi başlattı, bir siyasi parti kurabilecek kadar kitleselliğe ulaştı.  Dinsel safsatalara, din konusunda doğru bilinen yanlışlara karşı; inancını gerçekten yaşamak isteyenler için dayanak oldu.

O da Turan Dursun gibi dinsel çevreleri her zeminde tartışmaya davet etti.  Kimse icabet edemedi.  Hatta kendi yayınlarında bile; “Hoca’nın söylediği şu fikir yanlıştı” diyen çıkmadı.

İktidar için dini siyasete alet etmenin; dinsel kurallar denerek halkın uyutulduğu özel bir dönemden geçiyoruz.  Böylesi bir dönemde Yaşar Nuri Hocalara çok ihtiyaç duyacağımız açıktır.

 

Yeri doldurulamayacak son adamdı O.  Işıklar içinde uyusun.