18 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul

Gündüz Murgul Hakkında

Web sitesi adresi:

Pazartesi, 20 Haziran 2016 09:46

LİSELİ BİLDİRİLERİ

LİSELİ BİLDİRİLERİ

Türkiye’nin gündemi, ne dokunulmazlık, ne MHP kurultayı, ne başkanlık rejimi; son bir ayda köklü geçmişleriyle ünlü liselerde başlayıp hızla ülke çapında yayılan liseli bildirileridir.  Liseliler, çağdaş eğitime ters düşen baskıcı, gerici ortama artık “dur” demenin vaktinin geldiğini tüm kamuoyuna açıklamak gereğini duymaktadırlar.

"Fen liselerinin, bilimsel eğitimin itibarsızlaştırıldığı, imam hatipler yoluyla dinsel eğitimin yaygınlaştırıldığı bir ortamda bilim üretiminin düzeyi bellidir. O düzeyi yakın zamanda 'papaz eriğini' 'imam eriğine' çeviren çılgın TÜBİTAK projesinde gördük. Dolayısıyla denilecek tek şey öyle ortama böyle bilim olur. Halbuki bilimsel eğitimin ağırlıklı olduğu bir ortamda biz İzmir Fen Liseliler olarak 2 ay önce kemoterapi ilacı geliştirerek bilimsel üretimin nasıl olacağını göstermiş olduk. Onların gülünç gericiliğine karşı aydınlanmacılığın ve bilimin sesini yükselteceğiz. Proje okulları kapsamında atadığı "badem bıyıklı" idarecilere boyun eğmiyor ve bilimsel üretim ve etkinliklerimize devam edeceğimizi söylüyoruz."

(İzmir Fen Lisesi)

Bahçesinde kızların ve erkeklerin bir arada oturmasından dolayı yoldan çıkacağını düşünüp üniversite seçen bir zihniyetin kızlı-erkekli eğitime nefretini elbette ki biliyoruz. Devlet desteğindeki dinci vakıflarda çocuklara sistematik taciz, tecavüz edilirken ses çıkarmayan, eğitimi dinci-gerici vakıf ve kurumlara ihale edip memleketi koca bir imam hatip hapishanesine çeviren iktidar ele geçiremediği okulları “proje okul” kılıfıyla kuşatıp, idarecisinden öğretmenine kadar kendi zihniyet dünyasıyla uyumlu “eğitimcilerle” doldurmuştur.

(Beyoğlu Lisesi)

"Liselerimizdeki eğitimlerimiz tamamen Bilimsellikten ve Laiklikten uzaklaşarak, Ortaçağcı-gerici bir eğitim verilmektedir. Örneğin; Cuma namazlarına okul idarecileri giderken okulun bahçesindeki gördükleri arkadaşlarımızı zorla namaza götürmektedir. Rehberlik derslerimizde ise psikoloji ve sosyoloji konularını konuşmamız gerekirken derse giren öğretmen tarafından dini konuları anlatmaları gibi birçok örnekler mevcuttur.

(Ankara OSTİM Lisesi)

 

Ülkenin dört bir yanındaki liselerden benzeri bildiriler yayımlandı.  Kanı deli akan gençlik, kalıba sığdırılamıyor.  Atatürk’ün; Cumhuriyet’i ve bağımsızlığı gençliğe emanet etmesi boşuna değil. Liseli gençliğin çağdaş çıkışı, ülkemizin aydınlık yürüyüşüne devam edeceğine dair umutları yeşertmiştir.

Perşembe, 16 Haziran 2016 09:16

DEĞİŞMEK, DEĞİŞTİRMEK

DEĞİŞMEK,  DEĞİŞTİRMEK

Önceleri AKP’nin ateşli savunucuları olan, şimdilerde maçı tribünlerden seyretmek durumunda bırakılan bir gurup aydın, bir “blok” oluşturmuşlar, yaşanan kaosa ilişkin; “Çare ve çözüm tüm etnik- dini- mezhebi-sınıfsal ve ideolojik farklılıkları birlikte barış içinde yaşamayı hedefleyen siyaset” önermişler.

Bu öneri, öteden beri çoğu kimsenin arzuladığı ve olmasını istediği taleptir.  Kulağa ve zihinlere hoş gelir de hayata geçirilmesi olanaksız.

Neden?

Olmaz da, ondan.

Dinsel ve ırksal farklılıkların tarihte ne tür boğazlaşmalara neden olduğu malum.  Emperyalizm ırk- din- mezhep ayrımlarını kaşıyarak, ülkeleri alt üst ettiği gözümüzün önünde yaşanıyor.  Ülkemizde de hâkeza!

Hafta başında sosyal medyaya yansıyan iki olay yaşandı.

Birisi Afyonkarahisar kaynaklı.  Afyon’un kenar semtlerinde barınan Roman vatandaşlar su sıkıntısına çare bulmak için Afyon Büyükşehir Belediye Başkanı Burhanettin Çoban’a ulaşmak istemişler, ulaşmamışlar.  Bir milletvekilini devreye sokmak istemişler, ancak vekil de Başkana ulaşamamış.  Belediye Başkanının danışmanının verdiği yanıt ayrımcılığı olanca çıplaklığıyla gösteriyor: “Romanlar suç makinesi.”

Diğeri bir din yetkilisinin namaz kılmayanları hayvanlık derecesinde niteleyen sözleridir, hem de canlı yayında.

Bu ülkede Maraş ve Sivas olayları yaşandı.  Dinsel ve mezhep farklılıkları; birinin yok olmasını kendi varlık sebebi sayıyor.

“Kürt kimliği” diye diye Kürtlerle Türkler arasına taştan duvarlar örüldü.

Asgari ücretle sürünen milyonlarca emekçi, zenginliğine sınır tanınmayan patronla bir arada barış içinde nasıl yaşasın?

Şurası bir gerçektir ki, ırk, din ve mezhep unsurları insanlık açısından bir değerdir; insanları bir arada tutmuştur.  Ancak bu gerçeklik mazide kaldı; bir zamanlar bağlantı sebebi olan bu değerler günümüzde çözülme sebebidir.

Salt bir ülke halkını değil, tüm dünya insanlığını bir arada tutacak olan evrensel değerlere sarılmak zamanıdır: özgürlük, eşitlik ve adalet.  Irka, dine, ideolojiye mensubiyet demeden, birey olarak siyasi ve sosyal yaşantımızda evrensel değerleri hayata geçirerek özlediğimiz güzel dünyaya yönelebiliriz.

 

Bu yolda değişmek ve değiştirmek gerek.

Salı, 14 Haziran 2016 09:55

DOKUNULMAZLIK MESELESİ

DOKUNULMAZLIK  MESELESİ

Milletvekillerine dokunulmazlık hakkı hangi amaçla verilmiştir?

Milletvekili, seçildiği yörenin ve o yörede yaşayan seçmenlerinin sorunlarını çözsün, haklarını korusun, yöresinin gelişmesini sağlayacak yasaların çıkmasına öncülük etsin diye… Vekil, üstlendiği bu sorumluluğu yerine getirirken hiçbir baskı altında kalmayacak; özgür bir ortamda görevini yerine getirecek.  Buradan hareketle denilebilir ki, dokunulmazlık zırhı, milletvekilinin görevlerini kolaylaştıracağı bir olgudur ve benimsenmelidir.

Canımızı yakan, bizleri müthiş derecede rahatsız eden soru şudur:

Mademki dokunulmazlık gereklidir ve vekilin halka karşı görevlerini yerine getirmede etkili bir unsurdur, öyleyse yüzlerce milletvekilinin dokunulmazlıklarını bir çırpıda kaldırılmasını nasıl yorumlamalı?

Milletvekillerine dokunulmazlık hakkının verilme amacından yola çıkarak verilecek ilk cevap bellidir:

Demek ki, vekillerimiz görev ve sorumluluklarını yerine getirmemiş; üstelik temsil görevleriyle bağdaşmayan eylemler içine girmişlerdir.  Basından izlendiği kadarıyla yolsuzluk, hırsızlık, ağır hakaret, bölücülük, ayrımcılık, yetkisini kendi çıkarı için kullanma,…vb eylemlerdir, bunlar.  Düzenlenen fezlekelerin çok sayıda olduğuna bakılırsa; milletvekilliğiyle bağdaşmayan eylemler yoğun bir şekilde yapılmıştır ve Meclis bu haliyle halk nazarında güvenilir olmaktan çıkmıştır.

Yanı sıra örneğin, 17-25 Aralık İfşaatları olarak bilinen eylemlerin sorumluları ve hakkında fezleke düzenlenmeyen niceleri, dokunulmazlıkları kaldırılan vekillerin içinde değildir.  Kamuoyu en çok yolsuzluk ve hırsızlık olgularından rahatsızdır; dokunulmazlıkla ilgili girişimin bu olguları kapsamaması kamu vicdanını rahatsız etmiştir.

Dokunulmazlık meselesinin değerlendirmeye tabi tutulacak bir yanı da genel olarak temsili hakkın kötüye kullanılması değil, HDP milletvekillerinin Meclis dışına sürme doğrultusunda yoğunlaşmasıdır.  Evet, ülke bütünlüğü ve ulusal birliği tehlikeye atacak söz ve eylemlere set çekilmelidir.  Ancak, ulusal birliği doğrudan hedef yapan laiklik karşıtı eylemlerin ve adalet duygusunu körelterek yurttaşlardaki ulusal bilinci zayıflatan yolsuzluk ve hırsızlık eylemlerinin arka plana itilmesi, dokunulmazlıkların kaldırılmasındaki gereken duyarlılığı perdelemiştir.

 

Dokunulmazlıkların kaldırılmasını PKK’nin cezalandırılmasını isteyen bir kısım yurttaşları memnun etmiş olabilir.  Ancak bu Anayasa değişikliğinin hakkaniyete uygun bir tarzda gerçekleştirilmemiş olması, yeni sorunlara gebe olacaktır.

Cumartesi, 11 Haziran 2016 19:31

PİYASA TERÖRÜ

PİYASA  TERÖRÜ

Yakın tarihte yapılan bir araştırmaya göre Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında yolsuzlukta 1.sırada.

Bir ülkede her kademede yolsuzluk  olayları böylesine yoğunsa ne olur?

Piyasa denetimsiz olur, alan alana satan satana…

Hani ‘doğallık modası’ çıktı ya, yoğurdumuzu kendimiz yapalım diye su katılmamış süt arıyorum; bulana aşk olsun!  Süt mayalandığında ya süt kesiliyor, ya da ayranın biraz koyusu bir sıvı peydah oluyor.

Marketten tavuk alıyorsunuz, poşetten fırlayacakmış gibi şişkin.  Bir taşım kaynadığında, tencerenin dibinde görünmez oluyor, tavuğumuz.

Diyelim bir giysi almak için dükkanları dolaşıyorsunuz; aynı ayar malın fiyatı, birbirine yakın iki sokak arasında neredeyse yarı yarıya fiyat farkı var.

Evinizde bir hasar oluştu.  İlgili esnafa gidiyorsunuz.  Eğer hasarla ilgili alanda bilgi sahibi değilseniz ve de fiyat olarak ‘alan araştırması’ yapmadıysanız, ütüldünüz demektir.

Merak ettim, vatandaşa denetim mekanizmalarından hangi kurumların sorumlu olduğunu sordum.  Çoğunun bu konuda bilgisi yok; eski alışkanlıklarla belediyeleri adres gösteriyorlar.

İşin vahim yanı, tarafların; hem imalatçının, hem satıcının ve de alıcının bu anormal piyasa işleyişini doğal karşılamaları.  Bir taraf vergilerin yüksekliği, maliyetlerin ağırlığı, döviz dalgalanmaları, iç ve dış siyasi gelişmelerin iç piyasaya yansıması, doğal dengenin bozulması gibi nedenleri göstererek, sizi sorup soracağınıza pişman ediyor.  Tüketici kesimin eli mahkûm; o da çarnaçar gününün önemli kısmını ayırarak, nerede neyi daha uygununa elde ederim diye ömür tüketiyor.

Siyasi sorumlular; sınai endeks verileri, dış ticaret açığındaki gerileme, döviz rezervlerindeki olumlu durum vb gibi yurttaşın bilinç düzeyiyle örtüşmeyen açıklamalarla ortalığı güllük gülistanlık göstermeye devam ediyor.

 

Beyaz camdaki beslenme uzmanları gün aşırı; doğal beslenin, fındık fıstık yiyin, dengeli besin programları uygulayın diye ha bire ahkâm kesedursunlar, ayın yarısını nasıl getireceğim telaşındaki çoğu yurttaş, giderek dayanılmaz hal alan piyasa terörü altında eziliyor.

Salı, 07 Haziran 2016 09:49

İFTAR YEMEKLERİ

İFTAR  YEMEKLERİ

İftar yemekleri bir İslam geleneği.

Emeviler’de var.

Abbasiler’de var.

Selçuklular ve en sonunda Osmanlı’da yaygın…

Özünde; kutsal kabul edilen oruç ayında Müslüman egemen sınıfın, hükmettikleri halk kitlelerine (teba) içine yardım sosunu katarak egemenliğini onaylatmak isteği yatar.  Siyasi egemenlerden başlayarak, yöresel güç ve servet sahipleri açısından iftar yemeği vermek, bir güç ve zenginlik alâmetidir.

Yönetilen; varlığı, kendini yönetenle kaim olduğuna inandırılmış topluluk, iftar yemeklerini bir lütuf sayar ve gerekli görür.

O çağda denklem öyle kurulmuştur, Ramazanda açları doyuracaksın, hayır işleyeceksin.  Bu, serveti elinde toplayan egemen sınıf için bir gereklilik ve aynı zamanda ilahi bir buyruktur.  Toplumu yönetme mühendisliği, üretilen zenginlikten-yılda bir iki kez de olsa-o zenginliğin asıl sahiplerine ulaştırmayı gerekli buluyor.  Klan döneminin Türklerinde de buna benzer bir kültür bilinmektedir.  Kraliçe (ece), yılda bir kez çadırını budununa yağmalatır.

Her uygulamanın kendi dönemine ait bir mantığı var, doğru ya da yanlış…

AKP iktidarı ile birlikte görülmemiş boyutlara varan iftar yemeklerinin bir mantığı var mıdır?

Çağın olması gereken düzeyini göz önüne aldığımızda olmaması gerekir.  Teba olmaktan kurtulmuş, özgür birey olmuşuz.  Toplumdaki servet, egemenlerin malı değil, ulusundur.  Üretim içindeki toplumda ihtiyaç sahiplerinin sayısı azdır, onlar da devletin himayesi altındadır.  İnanç kültürünün toplumsal yasalar olmaktan çıkıp, salt kişilerin özel yaşamlarıyla sınırlandırılmış laik toplum aşamasındayız.

Günümüz Türkiye manzarasının yukarıda saydıklarımızla hiçbir ilintisi yok.  Tersine Ortaçağ İslam dünyasında olumsuz olan ne varsa, bizde fazlasıyla var.  Üstelik siyasi iktidar sahipleri bunu özendirmekten de geri durmuyorlar; amaç, bir kültürü yaşatmak değil, kendine oy verecek daha çok sayıda taraftar sahibi olmak ve toplumu yönlendirmek.

 

Bu açıdan bakarsak iftar yemeklerinin siyasi iktidar sahiplerince bir mantığı var.  Ancak, Cumhuriyet’e ve Atatürk ilke ve devrimlerine yaşam biçimi olarak sahip çıkan diğer kesimlerin bu kervana katılmalarına bir anlam veremiyorum.

Cumartesi, 04 Haziran 2016 10:23

BU TELAŞ NİYE?

BU  TELAŞ  NİYE?

Alman Parlamentosu’nun “soykırım” kabulünün bizdeki yansımalarını basından izliyorum.

İlk değerlendirme iş adamlarının temsilcisinden geliyor:

-Almanya ile ilişkilerimiz köklü ve kapsamlıdır, karardan etkilenmez.

Siyasi iktidar kanadı “Hele bir çıksın da görelim” kabilinden bir tavırdan sonra; karara ilişkin nemelazımcı tavrını sürdürdü:

-Bu karar bizim için yok hükmündedir.

Toplumu yönlendirmekle ya da böylesi durumlarda yatıştırmakla görevli medya organlarının hali bildiğimiz gibi:

-Bu karar, orta ve uzun vadede Türk-Alman ilişkilerini etkilemez.

-Şu kadar parlamentolardan soykırım kararı çıktı, bir fazla olsa ne çıkar…

-Önce tepkiler yükselir, daha sonra Türk-Alman ilişkileri normal seyrine döner.  İlişkilerimiz hiçbir olaydan etkilenmeyecek ölçüde köklü ve önemlidir.

Alıştık artık; gözden kaçırılmaya çalışılan, üstü örtülmek istenen, arada bir hamaset yaparak geçiştirilmeye çalışılan her olay, ülkemiz için vahimdir.

Alman Parlamentosu’nun sözde Ermeni soykırımını kabul etmesi, ülkemiz için tehlike sinyalleri içermesi gereken böylesi emperyalist bir oyundur.  Suriye ve Irak’taki son gelişmeler, ülkemizin toprak bütünlüğünü tehdit eder bir konuma girmiştir.  Her koldan ülkemize bir saldırı hazırlıkları içine girilmiştir.  Ermeni meselesi  nasıl 1915’lerde İtilaf Devletleri’nin bir bahanesi olmuşsa, bu gün de aynı devletler Ermeni ve Kürt meselesini, ülkemiz üzerindeki planlarının gerekçesi olarak ileri sürmeye hazırlanmaktadırlar.

 

Peki, bu gerçeği tehdidi sulandırmaya çalışan siyasi iktidar, iş çevreleri, yandaş medya görmüyor mu?  Görüyor elbet.  Ancak siyasi geleceklerini,  tatlı kazançlarını, dolgun ödeneklerini Batı ile ittifak temeline dayandıranlar, iki arada bir derede kalarak tehlikeyi savuşturmaya çalışmaktadırlar.  Emperyalistlere göbekten bağlı olmanın; işbirlikçi iktidarların idare-i maslahatçı tutumları sözde soykırım kararı karşısında ne denli teslimiyetçi ortamlara sürüklendiğimizi bir kez daha göstermektedir.

Çarşamba, 01 Haziran 2016 08:48

3 YIL SONRA

3 YIL SONRA

Gezi Parkı Eylemleri’nin sonraki kuşaklar için yol gösterici olma özelliği, aradan geçen 3 yılın sonunda daha iyi anlaşılmaktadır.

Herhangi bir işaret, bir sürükleyici olmadan kitlelerin iradeleri çerçevesinde başlamış ve yurt çapında; denilebilir ki, yansıma olarak dünya ölçeğinde yaygınlık kazanmıştır.  Gezi Parkı Eylemleri, kitlelerin özgür iradesiyle oluşması açısından, Cumhuriyet Mitingleri’nden ayrılır.  Cumhuriyet Mitingleri, belirli siyasi çevrelerin önderliğiyle başlamıştı ve onların kontrolünde sonlandırıldı.  Gezi Parkı’nda her kesimden insan vardı ve bu insanların ortak özelliği, istemedikleri bir siyasi iradeye başkaldırmalarıydı.

Gezi Parkı Eylemleri’nin eylemci tabanının çoğunluğunu gençler oluşturuyordu.  Gençlik, çağdaşlık ölçüleri gereği geri dönüşü reddediyordu.  Onlar için modern zamanlar geride değil ilerideydi.  Türkiye, Cumhuriyet’le birlikte çağdaşlık yürüyüşü başlatmıştı, bu yürüyüş devam ettirilmeliydi.  Bu görüş itibariyledir ki, Gezi Eylemleri’nde simge M.Kemal Atatürk oldu; her yaştan, her cinsten yurttaşlar bayraklı Atatürk’e sarınarak sokağa fırladılar.

Siyasi iktidar önce ürktü, sonra korkunun tetiklediği endişeyle olağanüstü ‘güvenlik’ önlemleri aldı.  Eylemciler, baskı ve şiddetle sindirilme yoluna gidildi.  O da yetmedi, “yüzde ellinin yarısı”nın sokağa salınması tehditleri savruldu; onlarca eylemci genç, sopalı sivillerin kurbanı oldu.  Her fırsatta “milli irade”, hukukun üstünlüğü söylemlerini dilinden düşürmeyen siyasi iktidarın gerçek yüzü, Gezi Parkı Eylemleri’nde bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Gezi Parkı Eylemleri, her yığınsal eylem gibi belli bir kabarma noktasından sonra yine kendiliğinden sonlandı; eylemi kitleler başlatmıştı, yine kitlelerce sona erdirildi.  Yenilgi yoktu; kitleler hoşnutsuzluklarını haykırmış, içinde biriken öfkesini açığa vurmuş, yatağından fırlayan deli ırmak yine yatağına çekilmişti.  Bir yol açılmıştı, gerektiğinde tekrar yola çıkmak mümkün olacaktı.

 

Türkiye’de baskıya, sömürüye, insan hakkı ihlallerine karşı yürütülen mücadelelerin sonunda, az veya çok başarıya ulaşamamanın verdiği bir karamsarlık, bir hayal kırıklığı yaşanmıştır.  Sadece Gezi Eylemleri’nin sonucunda umutsuzluğun yerini umut,karamsarlığın yerini kendine güven almıştır.  Eylemciler, gözlerinde umut ışığı, yüreklerindeki korkusuzlukla; “Bu ülke benim, benim boynuma ip geçiremezsin!” mesajını başarıyla gerçekleşmiştir.  Bu, önemlidir ve Gezi Parkı, toplumsal eylemlerde bir dönüm noktası olma niteliğini sürdürecektir.

Pazartesi, 30 Mayıs 2016 08:06

GEÇMİŞ VE GELECEK

GEÇMİŞ  VE GELECEK

Geçmişi gerçekliğiyle bilmek ve olanlardan ders çıkarmak birey için de toplum içinde geleceği belirleyen bir olgudur.  Derler ya, geçmişini bilmeyen geleceğini bilmez; bunu,”belirleyemez” desek de olur.

Geçtiğimiz hafta yıldönümünü anımsadığımız 27 Mayıs, böylesi yakın geçmişin olayıdır.

27 Mayıs’ın ne olup ne olmadığını hem bilemedik, hem de değerlendiremedik, ulusça.

27 Mayıs, ABD emperyalizme bağımlı bir ülkenin hazin durumunu göstermesi açısından ibretlik bir olaydır.  ABD işbirlikçisi Bayar-Menderes iktidarı, Marşal Yardımı adı altında açılan kredileri bol keseden dağıtarak ülkede sanal bir bolluk havası yaratıldı. “Yardımlar”, Menderes’in kara gözü için verilmiyordu; gün geldi, Menderes’ten ülke pazarını ABD malları için açılması istendi.  Bu istek, Cumhuriyet’le birlikte kurulmuş ve yeşermeye henüz başlamış yerli endüstrimiz açısından ölüm fermanıydı.

Menderes bir halk önderiydi, yurtseverdi; ABD’nin isteğini kabul etmedi.  O’nun için sonun başlangıcı oldu, bu karşı çıkış.  Emperyalizmin değişmez karakteridir; isteklerine karşı çıkan işbirlikçi iktidarları ne yapar eder iktidardan düşürür, yerine kendine “sadık işbirlikçiler” edinir.

ABD desteğinin arkasından çekildiğini gören Menderes, yeni işbirliği alanlarına yönelir.  Ancak artık çok geçtir, kendi gücüne dayanmayıp emperyalist yardımlara bel bağlayanlar için.  Daralan ekonomi, irticaya verilen destek nedeniyle laik çevrelerde yükselen muhalefet, üniversite gençliğinin ayağa kalkışı emperyalist destekten yoksun iktidarın sonunu getirir.

Emperyalizme bağımlılığın hem ülke hem de işbirlikçiler açısından ne denli tehlikeli olduğu; bağımsızlığın ne denli önemli olduğu gerçeği görülüp, 27 Mayıs’tan gereken ders çıkarılmadı.

Tam tersi oldu; soyut ‘Menderes sevgisi’ algısı yaratılarak, yeni ABD işbirlikçileri iktidara getirildi ve getirilmeye devam ediliyor.  Çelişkiye bakar mısınız; Menderes’i darağacına götüren sürecin baş aktörü ABD emperyalizmini, Menderes sevgisiyle başı dönen halk kitleleri desteklemeye devam ediyor!

Geçmiş gereği gibi bilinmiyor.  Bunda bilim çevrelerinin ve halkı gerçeklerden uzak tutup tam tersi süreçlere yönelten ABD işbirlikçisi iktidarların ve onların yandaş medyasının büyük rolü vardır.

 

Denilebilir ki, 27 Mayıs ve benzeri yakın tarihimizdeki dönüm noktaları olan olaylar gereği gibi değerlendirilmediği için bu gün de ABD işbirlikçisi siyasi iktidarlar tarafından yönetiliyoruz; tam bağımlıyız ve gelecek bize kaygı veriyor.

Çarşamba, 25 Mayıs 2016 09:29

GREV DALGASI

GREV  DALGASI

İşçi grevlerinin ülkemizde söz konusu olduğunu sanmayın.  Hele bir –eylem şurda dursun-sözü edildiğinde tomalarla, biber gazlarıyla, koruma ordusuyla dağıtılan işçi kitlesi, son aşamada kendini kapının dışında bulmaktadır.  Son olarak Soma’da geleceklerinin belirsizliğine dikkat çekmek için, işçiler kendilerini maden ocağına kapatmak çaresizliğinde bulmuşlardır.

Sendikalar derseniz, düşman başına!  Yetkili sendika kuruluşlarının iktidarın kontrolünde olduğunu hesaba katarsak, gerisini siz düşünün.  Hepsi değil, ancak çoğu sendika yöneticiliği, işçiye asalak garip bir bürokrasiye dönüşmüştür.

Yazıda söz konusu grevler, Fransa’da ve Belçika’da başlamıştır,yayılarak devam etmektedir.  Bizdekine benzer “güvenlik” önlemlerine rağmen, Avrupa’nın önde gelen bu iki ülkesinde işçi grevleri rafineri gibi önemli endüstri alanlarına sıçrama gerçekliğiyle dikkatle izlenmektedir.

Avrupa işçi sınıfı, daha fazla sömürü niyetlerine ve hak gasplarına isyan etmektedir.  Fransa Cumhurbaşkanı, özellikle grev hakkının kısıtlanmasını içeren bir yasa tasarısı için talimat vermiştir.  Belçika’da ise 8 saatlik iş gününün uzatılmasına yönelik girişim söz konusudur.  Küreselleşmenin getirdiği yükler, tüketici kesimlerle birlikte işçi sınıfının sırtına yüklenmekte ; işçilerin direnişini önleyecek ‘önlemler’ alınmak istenmektedir.

Avrupa, artık bizim sandığımız bolluk ve bereket içindeki ülkeler topluluğu değildir.  Avrupalı, Avrupa Birliği macerası başlangıcında yeni para birimi Yuro’ya geçişte yarı yarıya yoksullaşmıştı.  Örneğin, 1 Mark,  1 Yuro olmuş, ancak Alman, daha önce 1Mark’a aldığı ürün için 2 Yuro ödemeye başlamıştır.  Dünyanın vahşi kapitalistleri bir gecede Avrupalının cebine elini sokmuş, paranın yarısını kendi cebine indirmiştir.

Hayat pahalılığı, yaşlı nüfusun artması, işsizliğin yaygınlaşması, göçmenlerin yarattığı sorunlar ortasında Avrupa kıvranmaktadır.  Avrupalı, çareyi ırkçılık sinyalleriyle kaplı milliyetçilikte bulmuştur.  Yabancı düşmanlığıyla birlikte İslamofobi, Avrupa’da iktidarı ele geçirme noktalarına yönelmektedir.  Son olarak Avusturya’daki seçimlerde aşırı sağın aldığı sonuç, Avrupa’nın egemenlerini korkutmuştur.

Bu ve benzeri olgular, Avrupa Birliği’ne hevesli siyasilerimiz için düşündürücü olmalıdır.  Birliğe girmenin bir artısı olmayacak; Avrupalının sırtına yüklenenlere ortak olmuş olunacaktır.  Avrupalı egemenlere olan bağımlılığımızı baskı aracı olarak kullanarak Serv’de ceplerine koydukları talepleri bir bir önümüze koyma politikası, Türkiye için felaket olacaktır.

 

Avrupa’dan beklenti içinde olmak, en hafif deyimle gaflettir.  Kelin merhemi olsa, önce kendi başına sürer!

Perşembe, 19 Mayıs 2016 08:44

ULUSAL DUYARLILIK

ULUSAL DUYARLILIK

Bayrağımızı evimizin üst katında gözükür bir yere asmaya çalışıyorum.  Aşağıda beni izleyen eşim, endişeyle sesleniyor:

-Dikkat et, düşeceksin!

Haklı, üst terasın uç noktasındayım.  Ancak istiyorum ki, bayrak görünsün; bir sonraki günün 19 Mayıs olduğu hatırlansın, onlar da evlerinin mutena kısmına al bayrağımızı assın.

Heyhat, çabalarım boşuna!  Ertesi gün çevremi şöyle bir yokluyorum, bayrak asan pek az hane var.  Sanki ölü toprağı serpilmiş, insanlarımızın üstüne.  Bugün 19 Mayıs’mış, kurtuluşun ilk adımlarını atmışız; şimdi bir vatanımız varsa o adımı atanlara borçluyuz,… kimsenin umurunda değil.

Zaten o günlerde ülkemizi işgal etmek isteyen emperyalist takımı ve onların mandacı dedelerinin işbirlikçi torunları, ulusal bilinçten yoksun, özgür ve bağımsız topraklara sahip olmanın duyarlılığından yoksun bir halk istiyorlar.  Tam da o kıvamda bir ‘ulus’ oluşturulmuş; adına da ulus değil, daha bir sükse olsun diye ‘cumhur’ diyorlar,

‘Cumhur’un başı, bu duyarsızlıktan rahatsız değil; her ulusal günden önce “Bayrak asın!” dediğini hatırlamıyorum.  O’nun bütün meselesi, ‘milli irade” kendi istekleri doğrultusunda tecelli etsin, kâfi…

AKP-her ne kadar ulusal günlere karşı duyarlılıklarını belirtseler de- 19 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim, 10 Kasım gibi Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı bilinçlerde tazeleyen ulusal günlerin önemsizleştirilmesinde önemli bir rol oynadı.  Gün geldi, kutlama kapsamları daraltıldı.  Gün geldi, değişik bahanelerle kutlamalar iptal edildi.  Geçmişte 19 Mayısları “baldır bacak bayramı” olarak niteleyen zihniyet, bu gün de etkisini ülke çapında güçlendirerek devam etmektedir.  Ulusal günlerimizde evine, işyerine Türk Bayrağı asma gereği duymayan ulusal körlüğün oluşmasında Cumhuriyet karşıtı siyasal çevrelerin etkisi belirleyici olmuştur.

 

Atatürkçüler, vatanseverler, ülkenin geleceğinden kaygı duyanlar, laikler, emeğin değerini bilenler,… ne olacak bu memleketin hali, daha da kötüye gidiyor diye kara kara düşüneceğinize her şeyden elzem, her işten acil olarak şanlı bayrağımızı evinizde, iş yerinizde, tarlanızda, sokağınızda dalgalandırın.  Dalgalandırın ki, dostun yüzü gülsün, düşmanın ki asılsın!