17 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey Hakkında

Web sitesi adresi:

Cumartesi, 26 Ağustos 2017 12:24

O K U L T A T İ L İ

O K U L    T A T İ L İ

Çalışan dinlenmeyi, tatil yapmayı hak etmiştir. Yorulan beyin, zihin yazın sıcakta zor işlediği için derse ara verilir. Bu, hiç birşey yapmama anlamına gelmez. Tatilin nasıl geçirilmesi gerektiği öğrenilmesi gereken önemli bir konudur.

Yetenekli, başarılı öğrencilerin katılacağı yaz akademeleri  var. Anne baba çocukla her anını geçiremez. Bu yaz okullarında öğrenciler deneyler yaparak fen bilgilerini artırıyor, yaşdaşlarıyla birlikte güzel vakit geçirirler.

Berlin’de karnelerinde pekiyi iyi sayısına göre ödül veren bankalar var. Türkiye İş Bankası da karneni göster kitabını al kampanyasına devam ediyor. Astronotlar üşür mü, başlığında yazılan bu kitap, deniz kenarında bile okunacak kaliteli kâğında yazılmış, resimlerle renklendirilmiş bir başucu ve başvuru kitabı. Yetişkinler de ilgiyle çocuklarla birlikte okuyabilir. Örneğin karalar konusunda şu bilgiler gayet ilginç:

“Yeryüzünün yüzde 29’unu, yani 148.600.000 km karelik alanı karalar kaplar. Yedi kıtada toplanmıştır. Avrupa çöl  bulunmayan tek kıtadır. Üzerinde en çok ülke bulunan kıta Afrika’dır. Kayalar sonsuza kadar var olamazlar. Deniz dalgaları, akarsular, buzullar ve rüzgâr kayaları sürekli aşındırır ve öğütür, toza dönüştürür.”

Bu şekilde iklim değişikliğine dikkat çekilebilir. Kumun nasıl oluştuğu açıklanmış olur. Çöldeki kum yapıda kullanılmadığı için, denizlerden elde edilen kumun doğadaki dengeyi bozacağı  görülüyor. Doğayı koruma önemi yaz tatilinde daha etkin işlenebilir.

Yazar Çağlar Sunay, Elektrik Mühendisliği okumuş TUBİTAK Bilim ve Teknik dergisinde yazarlık yaptı. TRT kablo yayınından çıkarıldığından dolayı ben izlemedim. Bilim ve Yaşam ile Işıkla Yazılmış Öyküler adlı bilim programlarının metin yazarlığını yapıyormuş. İlköğretim okulu öğrencilerine fen ve teknoloji derslerine yönelik yardımcı ders kitapları yazdığı, ders kitaplarının yayına hazırlanmasında da çalışıyor. Sunay, yedi yıldan beri İş Bankası Kumbara ve Mini Kumbara dergilerinin genel yayın yönetmenliğini yapıyor. 1968’de Kayseri’de doğdu.

Avrupa’da yaşayan öğrenciler bu kitapla bilgilerini tazeleyip artırırken, Türkçe öğrenmelerine yardımcı olur. Henüz tedarik etmeyenlere öneririm, acele edin.

İzin alamayan veya işsiz olup seyahat edemiyen ailelerin Almanya şehirlerinde uygulanan yaz programlarından faydalanma imkânı var. Her durumda çocuk ve gençleri cep telefonu, internetten başka faaliyetlere yöneltmeleri çok önemlidir. Aksi takdirde bağımlılık yapar, tatil dönüşü ders dinlemesi zorlaşır. Ders yılına kötü başlayan bir öğrencinin notlarını düzeltmesi çok zor olur.

Bu yaz Almanların yüzde ellisi, yani yarısı tatillerini Almanya’da geçiriyor. Çocuklarımızın ve torunlarımızın babavatanını iyi tanıması derslerine de olumlu etki eder. Turistik otel ve moteller İspanya, İtalya ve Yunanistan kadar doluluk gösteriyor.

İşverenlerimiz turizm konusuna da el atmalıdır. Kuzey Deniz Amrum adasında her yıl sınıf gezisi yaptım. Çok olumlu hatıralarım var. Öğrencilerime yalnız tatilinizi Türkiye’ye giderek geçirmeyin. Tatilin en az birini yaşadığınız ülke ve Avrupa ülkelerinde geçirin, diğer bir başka tatilde Türkiye’ye gitmelerini söylüyordum. Gençlikte gezilir, yaşlanınca belli bir yerde konaklamak mümkündür.

CHP Birlikleri yakın çevreye, bazı dernekler de Avrupa’da Osmanlı İmparatorluğu izlerini süren geziler organize ediyor. Harika bir etkinlik, bir de bunları sosyal medyada paylaşarak diğerlerini teşvik ediyorlar.

Çok yaşayan değil, artık çok okuyan ve gezen insanlar biliyor. Kadınların hür bir şekilde yalnız gezebileceği Avrupa şehirleri ve deniz turistik mekânlarından faydalanmak birinci nesli de sevindirerek bir gelişmedir. Ne mutlu çocuklarımız çok dilli yetiştiler, İngilizce artık Dünya dili oldu. Bu nedenle torunlara sınırlar açık, bu fırsatı iyi değerlendirmeli.

Tüm olumsuz haberlere rağmen Türkiye’ye gitmeyi tercih edenlerin kıymeti bilinmeli. Çocuklu ailelere indirim uygulanmalı. Yaz tatili esnasında yukarı fırlayan uçak biletlerini anlamak mümkün değildir. Onlar nasıl olsa geliyorlar, diye yalnız ticari kazanç amacı güdülmemeli. Daha

Fazla ailenin gidebilmesi teşvik edilmeli. Hatta THY sosyal yardım ve işsizlik parası alanlara yardım eli uzatmalı. Çocuklara atalarının anayurdunu tanımalarına imkân verilecek programlar üretilmeli. Şu anda Avrupa’da gösterilen Türkiye imecini dengeleyip, seyahati teşvik etmeli. Turistik, cennet ülkenin yalnız tutuklananlar ülkesi olmadığını göstermelidir.

Makalemin başlığına yaz değil, Okul Tatili diye yazdım. Almanya’da yılda dört tatil var, seyahat edilebilecek. Bütün tatilleri iyi değerlendirmek gerekir. Aileler arası dayanışma, derneklerde kurulan gençlik çalışma kolları faydalı tatil geçirme konusunda anababaları yönlendirmelidir.

Uygulama öğretmenim, tatil hiç birşey yapmama anlamına gelmez. Resim yaparken yorulan kitap okumalı. Kitap okurken yorulan spor yapmalı, denize girmeli derdi.  Yani yorulunan konudan başka bir yöne yönlenmeli.

Çocuk ve torunların internette neyle ilgilendiklerini merak etme ve onlara göstermelerine zaman ayrılmaları için izin fırsat veriyor.

Her halde tatilini Almanya’da geçirenler kaliteli televizyon programları takip etmeli. Her eyaletin devlet destekli bir kanalı olduğuna göre oldukça zengin bir program sunuluyor.

İyi, dopdolu bir tatil geçirmenizi diliyorum.

Hoşça kalın, tatilden hoşça dönmenizi diliyorum.

 

Cuma, 18 Ağustos 2017 17:04

F I R T I N A Y I B İ Ç E N L E R

F I R T I N A Y I     B İ Ç E N L E R

Başlığı şu an masamda okuduğum kitaptan aldım. Altbaşlık Batı, Suriye’yi kaosa nasıl sürükledi, şeklinde devam ediyor.

Tarih bugün olanları anlamak, aynı hataları yapmayı önleme ve ders alma için okunmalıdır, bu nedenle önemi tartışılmaz.

Michael Lüders, Kim Rüzgârı Ekti kitabında Irak’ta ABD bir taşı kaldırınca Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da taşları oynatarak felâketi getirdiğini yazmıştı.

Milyonlarca insanın ölümüne, hayatta kalmaya çalışan insanların yurdunu evini terketmesine, sığınmacı durumuna düşmesine sebep olan Suriye harbini anlama ancak geriye giderek mümkündür.

Osmanlı İmparatorluğu yıkılma devrinde 1916 yılında Amerika’nın Fransa ve İngiltere yanında güç taksiminde rol almasıyla felâket başlıyor. Ortadoğu ve Afrika’yı yalnız sömürgecilere bırakmak olmazdı.

Amerika’nın sürekli devam eden dostu veya düşmanı yoktur. Sadece çıkarı ve ilgi alanı vardır.

Henry Kissinger

Basın veya medyanın gösterdiği resim çok açık Assad ve destekleyicileri, bilhassa Rusya felâketin sebebi olarak görülüyor. Halbuki basına sızan gizli belge ve elektronik postaya göre Suriye Başkanı Assad’ın çoktandır Batı’nın gözünde diken olduğu, ortadan kaldırılması gerektiğini açıkladı. Plân Rusya’nın araya girmesiyle sekteye uğruyor.

Batı, yani ABD önder olmak üzere Avrupa arkasından giden savaşların yıktığı, kırdığı dökükleri yamamaya çalışıyor. Kırılan cam kırıklarını topluyor. Federal Almanya zamanın Başbakanı Gerhard Schröder (SPD) Kuzey Irak’ta hayır diyerek tarihe olumlu bir karar yazdırdı.

Batı ektiği rüzgârın fırtınasını, terör ve sığınmacı sorununu kapısında görünce şaşkına döndü. Kısa sürede geçici önlem alma zorunluğu uzun vadeli kararlar almayı, plânlamaya imkân sağlamıyor.

Durum, Batı’da derinliğine inme tarihi ve hataları doğru anlama yerine sağcı, milleyetçi partilerin yükselmesine sebep oluyor.

Kesintisiz yağmur, karanlık geçen Berlin’de okuma en uygun yapılacak faaliyet. Sıradan bir okuyucu, köşeyazarı düşünce üretirse, bu çoğalır bir sığ halinde sorumlulara ulaşır.

Çözüm bu kitapta da bilinen, fakat uygulanamayan bir özetten ibaret. Devletler arasında güçte, ekonomi çıkarlarında eşit paylaşım. Parayı veren düdüğü çalıyor, bu nedenle sular durulmuyor, barış gelmiyor.

Batı insan haklarını ve barışı kendi ülkeleri için istiyor. Hani Goethe, Anadolu’da insanlar birbirini kırmış bize ne, orası uzak demişti ya, bunda bugün de bir değişim olmadı.

Bir politikacı ilgi ve çıkarımız yerine, bizim değerlerimiz, diye söze başlarsa, odayı hemen terketme zamanıdır.

Egon Bahr, SPD

Batı, İslâm ülkelerinde beğenmedikleri devlet başkanlarını devirmek, gücünü ellerinden alırken sonrasını düşünmedikleri için çimentoyu kırmış Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerini kaosa sürüklemiştir.

Micheal Lüders, uzun yıllar Ortadoğu’da haftalık DIE ZEIT gazetesinin muharriri olarak çalıştı. Radyo, televizyon tartışma yayınlarında İslâm’ı iyi tanıyan, bilirkişi olarak düşüncelerine başvurulan bir yazardır.

Ön ve Son sözden başka kitapta dokuz bölüm var. Türkiye’nin içinde bulunduğu ateş çemberi, doğrusu ve yanlışıyla yürüttüğü politikanın tarihi sekizinci bölümde etraflı ve nesnel olarak anlatılıyor.

Gazeteci, Türkçe’ye mutlaka çevrilmesi gereken bu kitapta Suriye savaşının derinliklerine, tarihine iniyor. Henüz anlatılmamış, bambaşka bir ışığa itilen gerçekler su üstüne çıkarılıyor.

Basın ve medyadaki haberlerde suçlu belirtiliyor, iyi ve kötü bellidir. İnsanların acıma duygularını kabartan sahile vurmuş ölü çocuk cesetleri, canını kurtarmaya çalışanların resimlerine bakarken, arkada karanlıkta kalan duygu sömürüsünde sorgulamaya dikkat çekmek köşeyazarlarına

kalıyor.

Makale yazanların, kitap tanıtan köşe yazanların işi hiç bu kadar zor olmamıştı. İnsan hakkı haber alma hakkını da kapsıyor. O halde habercilerin işi çok daha zorlaştı.

Dünya’da ve Türkiye’de trajik komediye materyal çoğalıyor.

Basında sansürün kaldırıldığı 109. yılında Cumhuriyet Gazetesi yönetici, yazar ve çizerleri yargılanıyor. Artık Gazeteciler Bayramı demek imkânsız, ancak Gazeteciler Gününü Anmak, olmalı.

Komşusu açken karnı tok uyuyan müslüman olamaz. Pekiyi komşusu acı, açlık çekerken eğlenen insanlar inançlı olabilir mi, diye sormak gerekir. Benim izleyebildiğim Halk TV hariç Türk televizyon kanalları halkın büyük bir bölümünü dizi ve eğlencelerle meşgul edip, oyalıyor.

Şayet karakterinde yoksa, meziyetli, namuslu, faziletli, erdemli, iffetli, ismetli ve ağırbaşlı olmaya çalış.

Hamlet

Hoşça kalın!

Pazartesi, 14 Ağustos 2017 14:22

ÇAY GÜZELİ

Ç A Y   G Ü Z E L İ

Demokrasi devlet idare şekli muhalif olmayınca olmaz, diyen CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu öncülüğünde Ankara’dan İstanbul’a yürüyüşünü başarılı şekilde noktaladı. Avrupa basını hergün tutuklanan ve cezaevlerine konan insanların haberlerine karşı, yürüyüşü Türkiye’nin aydınlık yüzünü göstermesi olarak değerlendirdi.

Yürüyüş esnasında Avrupa’da bir çok şehirde destekleme ve dayanışma etkinlikleri gerçekleştirildi. Berlin CHP Birliği örnek teşkil eden faaliyetlerini İstanbul’da mitinge katılarak taçlandırdı.

Yıllardır Avrupa ve Alman basını Türkiye ve Türklerle ilgili yalnız negatif haberleri yayınladı. Devletler arası ilişkilerde Türkiye’yi yok saydı. NATO gibi kuruluşlarda bile ülkeyi temsil edenlerin fotoğrafları dahi gösterilmedi.

Ermeni soykırımı sözde olmaktan çıkarma amacıyla, Alman meclisine getirmesiyle başlayan iki devlet arasındaki kriz, oldukça sert cevaplarla karşılıklı sürüyor. İfadelere dikkat edip bir kişiye kızıp, birçok insanın zarar görmesine, acı çekmesine fırsat verilmemelidir.

Almanya hükümeti yıllardır Türkiye politikasında yaptığı hatayı Avrupa Birliği’nde lokomotif olarak devam ettirerek hem Türkiye’ye hem Avrupa’ya zarar verdi.

Dil zehir gibi kullanılırsa yıkıcı olur. Alman Sosyal Demokrat Partisi Başbakan adayı Martin Schulz’un son açıklaması çok olumluydu. Sosyal Demokrat kardeş partiler diyaloğa devam edecek. Alman Sol Parti de zaten HDP ile diyaloğunu sürdürüyor. Türkiye’nin 80 milyon nüfusu olduğu unutulmamalıdır.

Berlin CHP Birliği darbe girişiminden bir yıl sonra durum analizesi için gazeteci, yazar İsmail Saymaz’ı davet etmişti.

İsmail Bey, o güne gelinceye kadar neler olmuştu, tarih ve şahıs adlarıyla arşive geçme niteliğinde bir konuşma yaptı. Yurtdışı Türkleri Türkiye’de olup bitenleri, gelişmeleri anlamak için çok iyi dinlemeli. Sofada oturup televizyon karşısında yorum yaparken dikkat etmeli. Aynı zamanda Almanya’da yaşadığının bilincinde olarak 24 Eylül 2017’de yapılacak genel seçimleri gözden kaçırmamalı.

Yazıma başlığı aldığım Çay Güzeli gazeteci, yazarın kitabının adı. Gazeteciden yazar olabilir, ama nadiren edebiyatçı çıkar, diyerek Yaşar Kemal’i örnek gösterdi. Böylece yazar ile edebiyatçı arasında anlam ayrıntısına, inceliğine dikkat çekti.

Buna dayanarak bir gazeteci yazar da, sayın kelimesinin gazeteciyi rahatsız edip etmediğini, sordu. Öyle ya Türkiye’de herkes herkese adının önüne sayın kelimesini koyarak konuşursa, o kavram asıl anlamını kaybeder. Almanca’da yalnız devlet dairelerinde yazışmada sayın kelimesi kullanılır.

Gazeteci, genelde insan hakları ve sosyal sorunları konu olarak ele alıyor. Almanya politikacı ve basını sanki yalnız Almanların hakkı varmış gibi konuşuyor. Haberleri verirken tutuklu ve gözaltına alınanlarda Alman vatandaşı varsa sahip çıkıyor.

Yazarın on kitabı var, 20 kere ödül almış. Çay Güzeli kitabı hemen kapışıldı, sona kalanlar alamadı. Başlığa aldığı öyküde unutulan yılda bir Çay Güzeli seçimini anlatıyor.

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesini bitiren yazar, 1980 yılında doğmuş. Gazateciliğe Rize şehrinde başlıyor. Haliyle öyküler de Rize’de yaşayan mevsimlik işçi, hamsi satan, hamallık yaparak zor işlerde çalışan yoksul insanların hayatını anlatıyor.

İlk bölümde yaşanmış hikâyeler, ikinci bölümde kurgu hikâyeleri Rize’deki herhangi bir işçinin veya Erzurum’daki herhangi bir rençberin hayatında olabilecek olayları anlatıyor.

Gerçekleri olduğu gibi söz oyununa baş vurmadan yazdığı için anlaşılması kolay, yalın bir şekilde aktarılmış. Erzurum’da artık toprağı para etmeyen, kırkacak koyunu kalmayan halkın Rize’ye göçünü anlatıyor. Böylece okur genelde Türkiye’de iç göç sorunu, büyük şehirlerde gecekondu yığınını anlıyor. Çevre ve doğa yıkımının nelere mal olduğu ve yanlış tarım ve yapı politikasının zararını anlatıyor. Onbir gerçek, onaltı kurmaca öykü kısa kısa yazılmış. Bu nedenle bitirme telâşı olmadan ara verilerek okunabiliyor.

Aslında her mekânda, hayata tutunmaya çalışan, ama bugüne kadar bir öyküsü bile yazılmamış yoksul, çile çekan halkın hikâyesini yazacak bir gazeteci, yazar olmalı. Böylece yoksur halkın sesinin duyurulması mümkün olabilir. Aynı zamanda soruşturmalara hazır olmalı.

Tarım ve ziraat ülkesi Anadolu^dan gelen yurtdışı Türkleri Avrupa’da bu yöne de bakmalı. Berlin’de ve diğer eyaletlerde sırayla öğrenciler Yaz tatiline giriyor. Bu yıl Almanya’da turistik yerler İspanya, İtalya ve Yunanistan kadar doluluk gösteriyor. Dünya’nın en çok seyahat eden Almanların yüzde ellisi Almanya’yı daha emniyetli, haklarını koruyabileceği ülke olarak gördüğünden dolayı Yaz ve Sonbahar tatillerini kendi ülkesinde geçirmeyi tercih ediyor.

Türk kökenli işverenlerin turizme önem vererek meslek seçiminde Gençleri yönlendirmelidir. Tarım, çevre ve hayvanat bahçeleriyle ilgili belgesellerde Türk gençlerinin görev yaptığı görülmüyor, bu noksanlık ta giderilmeli. Devlet dairelerinde birkaç yılda emekliye ayrılan çok sayıda memur olacak. Bu branşda da meslek okulları Türk gençlerini meslek seçiminde teşvik etmelidir. Meslektaşlarıma, öğrencilere ve ailelerine güzel, sıcak bir Yaz tatili diliyorum.

Hoşça kalın!

Kaynak ve okuma tavsiyesi:

İsmail Saymaz, Çay Güzeli, İletişim Yayınları, İstanbul 2017

ISBN: 978-975-05-2183-6

 

Çarşamba, 02 Ağustos 2017 11:37

UMUT ÜLKESİ

 

U M U T   Ü L K E S İ

Ortadoğu’da savaş tüm hızı ile devam ediyor. Tarihi eserler yok edilirken, insanlar evsiz barksız yollara düştü. Batı Avrupa yeryüzünde hakemliği yalnız ABD’ye bırakmak istemiyor. Dünya düzeninde sorumluluk alırken, Avrupa Birliği’ne dini ve politik nedenlerle üyeliğe erken kabul edilen Doğu-Avrupa ülkeleri zorluk çıkarıyor. Pozitif gelişmelerinden faydalanmak, ama sorunlarda dayanışma ve uyum göstermiyorlar.

Sığınmacı politikasında geçmişindeki kara lekeyi silebilmek için bir fırsat bulan Almanya AB’de yalnız bırakıldı. Mülteci politikası İngiltere’nin birlikten ayrılmasına sebep oldu. Üye ülkelerde genel seçimlerde sağcı partiler kazanır, diye Almanya korkudan titriyor, zira sağ partiler üyelikten çıkmayı parti programlarına alıyor.

Mültecileri kabul etmeyen ülkelerin İslâm dinine karşı olmaları, çağın utancı olarak tarihe geçecek. Aynı zamanda müslüman sığınmacıların ölümü göze alarak, müslüman ülkelere değilde, hıristiyanların yaşadığı kıtaya hücum etmeleri de düşündürücü ve analize edilecek önemli bir konu olarak tarih sayfalarında yerini alacak.

Biz başarırız, sözleriyle kolları sıvayan Federal Almanya Başbakanı Bayan Dr. Angela Merkel, ülkeyi Dünya’da umut ülkesi haline getirdi. Nüfusu giderek azalan yaşlı kıta göçmenlerle hayatına devam ettirebilecek.

Göçmenler elli altmış yıl önce kalıcı olduğu halde tutucu, geleneksel partiler, bir türlü ülkenin göçmen kabul etmesini kabul etmeyerek, insanlara sadece işgücü, konuk işçi muamelesi yaptı. Bu politikada zararı uyumda en fazla Türkler gördü.

Hamburg büyük şehir Belediye Başkanı Olaf Scholz yazdığı Umut Ülkesi kitabında, Eylül 2017’de yapılacak Federal Genel Seçim’den önce reçete niteliğinde öneriler sunuyor.

Merkez idare sosyal devlet prensibinde vatandaşın hastalık, bakım, işsizlik ve emekli sistemine güveni devam etmeli. Devlet işverenleri daha iyi desteklemeli, böylece uzun süreli işsizlik önlenmeli. Gençler işe girip sigortalara ödeme yapamazlarsa yarın destek alamazlar, bugün yaşlılara bakım ve emekli imkânı sağlanamaz.

En az maaş sınırı öyle ayarlanmalı, ki 45 yıl çalışan bir işçi emekli olunca aldığı maaşla geçinebilmeli. Bilhassa yalnız yaşayan yaşlılar fakirlik içinde yaşıyor, evinin kirasını dahi ödüyemiyor. Ömür boyu biriktirdiği, tüm varlığını bitirdikten sonra ancak sosyal yardım alabiliyor.

Evli çiftler bilhassa kadınlar çocuk sahibi olma ile çalışma arasında bir tercih yapma zorunluğunda kalmamalı. Çocuk sahibi olma, meslekte ilerleme şansına bir engel taşımamalı.

Bu da çocuk yuva, kreşlerin ücretsiz olması ve ailelerin sıra beklemeden yer bulabilmesiyle mümkün olur. Okullar bütün gün öğretim yapmalı. En aşağı ve orta sınıfı rahatlatacak bir ortam yaratma zaruri olmuştur.

Tahsil herkes için olmalı. Yüksek okul ücretleri fazla olunca işçi sınıfı çocuğunu okutamıyor. Bütün çocuklar liseyi bitirebilmeli. Yani onikinci sınıf sonunda öğrenci meslek okuluna veya üniversiteye gitmeye karar verirken ailenin ekonomik durumu rol oynamamalı. Şans eşitliği mutlaka sağlanmalıdır. Hamburg’ta geliştirilen gençlik meslek acentaları diğer eyaletlere örnek olabilir. Gençler meslek ihtiyacına göre bu kuruluş tarafından yönlendiriliyor, beceri ve yeteneklerine göre meslek seçmede destek olunuyor. Endüstri ülkesi olarak Almanya, öğrencileri yetiştirirken küresel gelişmelere bakmak, ayak uydurmak zorundadır.

Maaşının yarısını kira olarak veren, geri kalanla geçinemiyen vatandaş var. İki Almanya’nın birleşmesinden sonra sosyal ev inşaası ihmal edilmiştir. Bilhassa büyük şehirlerde kiralık daire bulmak çok zorlaşmıştır. Son yapılan bir ankette Türk ve Arap isimleri olanların çok daha zor ev bulduğu resmen açıklandı. Türkler hayatları boyunca bu sorunu zaten biliyorlardı. Bile bile hala Türkiye’den yazlık alıyorlar. Yıllar önce bir elçimiz Türk işçilerine, on ay boş duran yazlıklarınızı satın, birleştirin ev alın, çocuklarınızı okutun, demişti. İşveren dernekleri bu konuyu tekrar gündeme getirmeli ve kiracı değil, ev sahibi olma geçte olsa teşvik edilmelidir.

Almanya modern yapılabma gücünü Doğu’da yeni eyaletlere verdi. Batı’da eskiyen otoyolları, sokaklar, liman ve havalimanları restore edilmeli ve inşaat genişletilmeli. Bağlantılar internet çağına uygun olmalı, küresel dünyada örnek teşkil etmeye devam etmeli.

Seçimden önce en çok konuşulan konulardan birisi de vergi kanunu. Federal bütçede fazla kalan birikimin geri vatandaşa verilmesi dahi konu oldu. Yurtdışına kaçırılan vergiler önlendi, çok güzel toplandı. Sorun olarak miras vergisi kaldı.

Mirasçıların daha fazla vergi ödemesi, eşit haklar olarak görülüyor. Tartışmalara katılmak gerek, Türkiye’de miras konusunda yurtdışı Türkleri hep kaybetti. Ailenin borcunu ödeyen onlar oldu, ama paylaşımda elleri boşta kaldı.

Almanya’da işveren ve evi olan sınıf için bu konu, ilerde üçüncü dördüncü nesil önüne çıkabilir. Bu nedenle şimdiden arşivlerini iyi hazırlamalı. Emekle kazanılmış mirasın vergisi ödenmiştir. Ebeveyn kendi çektikleri zorlukları çocuk ve torunları çekmesin diye biriktirmişse ikinci bir defa vergi ödemesi doğru mu? Sorunun cevabını ekonomi uzmanlarına bırakıyorum.

Almanya’da politika yalnız seçimde değil, katılımda önemlidir. Partilere üye olan Türk kökenli yeni Almanlar üç maymunu misalini oynayarak sofa üstünde oturup, televizyon karşısında

Türkiye’yi idare etmeye kalkmadan bilgi edinmeli.

Hiç değilse Türk kökenli Alman politikacılarına destek olmalıdır. Henüz Alman vatandaşı olmayanları teşvik etmelidir.

İlk nesil çok emek vermiştir, onlar adsız kahramanlardır. Yüzme bilmeyen insanları denize atar gibi Avrupa’ya gönderildi ve bence başardılar. Her ne kadar Alman basın ve medyası konu bulmada zorlanınca başaramayan Türkleri göstermeye çalışsada, başarıya koşan gençlerimizin sayısında artış var. Avrupa’da beş milyon Türk yeni üye olan bazı küçük ülkelerin nüfusundan fazla sayıdadır. Bu nedenle Umut Ülkesi’nde ve Umut Kıtası’nda varlığımızı, hakkımızı korumak katılımla olur.

Almanya geleceğine yönelik çalışan dernek ve kuruluşlara üye olup destekleme Avrupa’da geleceğimiz olacaktır.

Birgün Türkiye’nin hak edeceği, Avrupa’da yerini almasını da Avrupa’daki Türkler’in sağlayacağına inanıyorum.

Olaf Scholz, kitabında lâiklikten bahsederken Fransa ile Türkiye’yi örnek göstermiş. Yüz yıllık bir deneyim Avrupa’ya da örnek olacaktır. Bugünkü ilişkilerin sorumlularından en önemlisi lokomotif Almanya’nın Hıristiyan Partisi’nin (CDU/CSU) yanlış Türkiye politikasıdır.

Olaf Scholz Türkiye dostudur. 1958 yılında Osnabrück’te doğdu. Hukuk tahsilinden  sonra avukat olarak çalıştı. 2011 yılından beri Büyük Şehir Hamburg Belediye Başkanı, Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) yönetiminde yardımcı başkanlığını 2009 yılından beri yürütüyor. 2007 – 2009 yıllar arasında Federal İş ve Çalışma Bakanlığı yaptı.

Berlin-Spandau ilçesinde, SPD Berlin Eyalet Meclisi’nde parti bölüm başkanı Raed Saleh ve Federal Almanya Milletvekili Swen Schulz’un düzenli organize ettiği 15. Dinler arası Diyalog toplantısında başvuru kitabı tanıtımında gördüğüm gibi, bu kitap ilk ama son kitabı olmayacaktır. Göçmen Çalışma Kollarında tartışılacak bu kitabı okumanızı,bilhassa politika ve sosyal geleceğiyle ilgilenen gençlere tavsiye ediyorum.

Ben bu satırları yazarken eşcinsel evliliklerin kanun karşısında eşit muamele görmesi, seçim kampanyasına yeni ilave edildi. Miras, emeklilik ve evlat edinme konularında bu azınlık grubu için çok önemli, tartışmaları takip edeceğiz.

Umut Ülkesi’nde yaşarken çocuk ve torunlara mutlu ve huzurlu gelecek diliyorum.

Hoşça kalın!

Kaynak ve tavsiye kitap:

Olaf Scholz, Hoffnungsland, eine neue deutsche Wirklichkeit,

Hoffmann und Campe Verlagö Hamburg, 2017

ISBN 978-3-455-00113-6

 

Cuma, 21 Temmuz 2017 15:18

G A L İ P H O C A Y A M E K T U P

G A L İ P   H O C A Y A    M E K T U P

Can dostum öğretmen Feride Hanım, Dünya, Avrupa ve Türkiye’deki negatif gelişmeler, savaş ve din üzerinden yapılan tartışmalara çok üzülüyor. Benim yazmayı sevdiğim gibi o da anlatma ve fikir tartışmasından hoşlanıyor. Birlikte konuştuklarımıza göre dedesine şöyle bir mektup yazardı:

Canım Dedem Galip Hoca,

Seni hatıra, hayal ve rüyalarımla canlandırıyorum. Hiç sinirli halini görmedim. Ya abdest alır, ya Kuran okur veya dua ederdin. Ses tonun yumuşak, hep rica eder gibi konuşurdun. Vefat edeli yıllar geçtiği halde, zaman zaman sorunların çözümünü hayalimde sana danışıyorum.

Önce köyümüzün, şehre göçten sonra mahallemizin tek hocasıydın. Doğan çocuklar, evlenen gençleri ve ölenleri sen bilir ve onlar için dua ederdin.

Televizyon yayınlarında saçma sapan iman üzerine sorulan soruları duysaydın, o sakin duruşuna devam edebilir miydin, diye soruyorum.

Bostan beklerken akşam ezanını okuduktan sonra gölgenin görür gibi olurdum. Sen tarlaya gelirdin, ben sana nöbeti devreder, eve giderdim. Bazanda seninle birlikte tarlada gecelerdim. İlk karpuz, kavunu köylümüz senin elinden yerdi, zira ilk önce bizimki olgunlaşırdı. Eve varana kadar komşulara dağıtırdın, biri size biri bize sadece iki karpuz kalırdı.

Dede, Kuranı ne zaman öğreteceksin, diye sorunca mandolini öğrendikten sonra demiştin. Köyümüzde okul açıldiktan itibaren ailede, akrabada yüksek tahsil yapmayan kız çocuğu kalmamıştı. Kızların okumasına çok önem verir, babamı desteklerdin. Okul müdürleri kızları babama emanet ederlerdi, yaz tatiline giderken veya bayramlarda garaja götürürdü babam.

Dedeciğim, iyi ki bugünleri yaşamadın. Müslüman müslümana gezegenimizi cehenneme çevirdi, 65 milyon insan göç yollarında. İslamafobiye karşı söylemler, dinimiz barış dini diyoruz, ama kimseye, bilhassa hıristiyan alemine duyuramayız. Savaşanlar Allah adı ile terör estiriyorlar, koyun keserken söylenen sözü insanlara da uyguluyorlar.

Müslümanlar dünya ahiret kavramını kaybettiler, Sen, İslâm dini bu dünyada yaşansın diye gönderildi, verilen mesaj ahirette kazanırsın diye değil, derdin.

Din, yalnız ahirete hazırlık için namaz, iman, oruç, haç ve kadınların örtünmesi gibi belli ritüellere indirgeniyor. Kimlikler mezheplere göre ayrılıyor, insanlar öfkesini din duyarlığıyla dile getiriyor. Bu nedenle Ortadoğu’da toplumlar barut fıçılarına döndü.

İslâm alimlerin sanki yaşadığı hayatla bağları koptu. Asırlar önce yazılan kitaplardaki bilgileri zamana uyduramıyorlar.

İmanın Tanrı ile kul arasında özel olduğu, kimse kimseye ben daha iyi müüslümanım diye zorlayamayacağını düşünmeden fetva veriyor bazı hocalar.

Sen biz torunlarına İslâmın bu dünyada koyduğu kuralları, ahirete hazırlık kuralları kadar, önemli olduğunu anlatırdın.

İslâm dünyası bilgi, çalışma, üretme, yardımlaşma, eşit hak paylaşımı, temizlik, sağlık, sosyal barış, sosyal adalet, insan hakları, kadın ve çocuk hakları, çevre koruma, özgürlük, ötekinin hakkı gibi konularda mesafe almak zorunda derdin.

Devlet, asli ve sivil hizmet alanında kalıp, şeffaf ve denetleme görevini getirmeli.

Dinimiz huzur veren, mutlu eden bir dindir, gözyaşı, melankoli, yasaklarla korkutmaz, derdin. Kuranın Türkçe çevrilmesinin, kulların okumaları ve anlamalarının önemine vurgu yapardın. Herkes kendi anadilinde okur ve dua ederse daha içten, daha duygulu okuyabilir.

Namaz ve cenaze merasimlerde kadınların arkada durması gibi, kadınları ikincil yapan kurallar konusunda sana sorup sormadığımı hatırlamıyorum. Bazı ülkelerde olduğu gibi, Berlin’de de kadın erkeğin hayatın her alanında olduğu gibi birlikte dua edeceği bir camii açıldı. Laik yaşama inananlar iyi bir gelişme olarak görüyor. Seninle tartışmak isterdim bu konuyu.

Gençler ve çocuklar her şeyin farkında, teknolojiyi yetişkinlerden daha iyi kullanıyor. Bu nedenle düşüncede daha  ileri görüşlü. Geçmişe özlem duymuyor, kurtarıcı beklemiyorlar. Bireye ve birey bilincini, birey sorumluluğunu kavrıyorlar. Sağlam, tutarlı ve bilinçli gençlik önlemlerini alıyor, sonra kadere bırakıyor. Hocaların yetiştirilmesi bu bilince uyarlanmalıdır.

İslâm seccadeni ser, ömrünü yalnız ahirete hazırlanmak için geçir, demiyor. Hazreti Muhammed’in hayatı yaşanması mümkün örnektir, doğru anlatılmalı. Din anlayışı gerçek hayata uygulamalıdır. Yani düşünce, faydalı iş, temizlik, haklının ve mağdurun yanında olma, iyiliği destekleme kötülüğü önleme vasıflarını tekrar ortaya çıkarma zamanıdır.

İnsanı insan olduğu için sevme de ibadettir, bu dünyadaki ibadetleri ihmal etmezsek, bu dünyayı cennete çevirebiliriz.

Dedeciğim, seninle konuştukça rahatladım, geleceğe umudum arttı. Ahirette büyüklerimin hepsi cennettedir inşallah. Tanıdığım aile büyüklerim ilimi aradı, kimseye kötülük yapmadı. Sadaka kültürünü desteklemedi, iş bulmalarına yardım ettiler.

Mekanın cennet olsun, rahat uyu. Çocuklarının hepsini yanına aldın. Ama torunların senden aldıkları pozitif nitelikleri çocuklarına veriyorlar.

Seni çok seven, her zaman anan torunun Feride.

Bu konuda okunması gereken söyleşi:

Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun

İpek Özbey ile söyleşisi, 14 madde, Hürriyet Gazetesi 29.05.2017

 

Cumartesi, 08 Temmuz 2017 10:05

FUTBOLUN BÜYÜSÜ

İlter Gözkaya-Holzhey Berlin, 16 Haziran 2017

eMail: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

FUTBOLUN   BÜYÜSÜ

Futbol, yani ayaktopu gençleri büyüler, taraftarları coşturur ve spor alanlarını ilgilenen gençlerle doldurur. Oyun için malzeme sadece toptur, bulunmadığı bir ortamda teneke kutusu bu işi görür, iki kişiyle bile oynanır.

Okulda futbolu dersten sonra kurs olarak yaparken Mesut Özil  üç öğrenciyle Schalke takımından üç sporcuya karşı oynar. Bu esnada yükselmeye adım atar. Yeteneğini keşfeden Mesut’un gittiği okulda futbol dersi veren Schalke takım antrenörü Norbert Elgert’tir.

Daha önce yalnız yetenek, azmin kâfi gelmediğini adının Türk olmasının o takıma girmesine engel olduğunu onbir yaşında diğer klüb yöneticilerden acı bir şekilde yaşamıştı.

Norbert Bey için azim, egzersiz, dürüst bir öğrenci olması yeterliydi. İleride alacağı ödüllerde hep Mesut’un yanında olacaktı. Futbola ait alt yapısını kuran bu idareci ona bir öğretmen, bir baba gibi davrandı.

Kendi torunlarıma ve öğrencilerime dileğim, Almanya’da başarmanın ilk şartı bilerek veya bilmiyerek ön yargı esiri olmadan davranan Almanlarla karşılaşmalarıdır.

Bu nedenle Mesut Özil’in ilk kitabı Die Magie des Spiels (Oyunun Büyüsü) mutlaka okunmasını arzu ediyorum.

Spor klüblerinde çocuğu spora, futbola ilgi duyanlar mutlaka okuyup, tartışmalı örnek almalıdır. Zaten kitabın yazılma amacı da ders verme, yanlış anlaşılmaları aydınlatmak.

Ellerini göyüzüne uzatarak yıldızlara dokunmayı hayal edip, ayaklarınla yere sağlam basmak önemli.

Futbolda taktik, pas verme ve diğer kuralları spordan anlayan köşeyazarı arkadaşlarımın bu kitabı okuyup, gençlerle tartışmasına bırakıyorum. Ben konuyu uyum, eğitim ve sosyal yönden ele almak için yazmaya başladım.

Bir futbolcunun alacağı en büyük ödülleri almasında hayatında yön veren destekleyenleri de Türk basın ve takımların tanıtması, insanlık ödülleri vermeleri arzumdur. En başta Alman Milli Takım antrenörü Joachim Löw olmak üzere, Mesut’un yeteneğini keşfedip destekliyen Norbert Elgert gibi insanları tanıtmak insanlık borcudur. Kitabın önsözünü yazan, Mesut’u daima destekliyen Joachim Löw’e futbolsever gençler ebediyen minnettar kalacaktır.

Mesut Gelsenkirchen’de Dünya’ya geldi, üçüncü nesil olması çok istek olduğu halde Türkiye için değil, Almanya için oynamaya karar vermesini etkiler. Annesi iki işte çalıştığı halde okul temizliğinde aldığını yetiştiremez, bu nedenle çocuklarına harçlık dahi veremez.

Almanya için oynamaya karar verdiğinde vatandaşlık işlemleri esnasında konsoloslukta memurların negatif davranışlarını kavramada zorluk çeker.

Baba zor işte çalışır, sık sık işsiz kalır. Tost ekmeğin tek katığı ketçuptur. Maç hazırlığından önce okul arabası şoförüne yakında bir adres verir ki, nasıl kötü, fakir bir evde oturduğunu bilmesinler. Tek başına odası olmamıştır, odasını kardeşleriyle paylaştı. Geldiği yeri hiç unutmaz, birlikte büyümek aile bağlarını pekiştirir. Ünlü olduktan sonra mültecileri Afrika’da ziyaret ettiğinde kendi çocukluğunun kötü olmadığını düşünür. Öyle ya savaş görmedi, askerden ve polisten kaçmadı, korkusuz büyüdü. Ürdün kralının oğlu prens Ali bin Hussein’in daveti üzerine Kuzey Afrika’ya gitmiştir.

Prens İngiltere ve ABD’de tahsil yapmış, modern fikirli, kadınları baş örtülü de olsa futbol oynamalarını teşvik eden ileri görüşlü biridir.

Birlikte ziyaret ettiği mülteci kampında maddi manevi destek vermiştir. Orada Özil yazısı T-shirt giyinmiş çocukla  tanışmış, ben küçük Mesut’un, diyen bu çocuğu unutamamış.

Mekke-Kâbe ziyaretinde karşılaştığı gençleri sevindirmiş. Yakındayken hacı olmasını sosyal medyada paylaşınca Almanya Demokrasi’ne uyar mı sorusu AfD politilacılarından gelmiş.

İslâm Avrupa’ya aittir diyenler ise tam yerinde ve zamanında uyguladığını söylediler. Daha öncede dinine bağlı olduğunu, maçlardan önce açıktan dua attiğini göstermişti. Almanya Milli Marşını söylememesinin sebebinin de o esnada dua ettiğini ben de bu kitabı okuyunca öğrendim.

İmanın insana güven vermesi, enerji toplamasına, en yakınından başlayarak sevgi ve saygı göstermesi gayet doğal bir niteliktir.

Yaz tatili sonrası yokluk içinde seyahat edemediği günler geride kalmıştır. En lüks otellerde kalabilir, arzu ettiği her yere gidebilecek maddi güce ulaşmıştır. Seyahatten önce kendi arzularını gerçekleştirmeden çok zor şartlarla çalışan annesine bir ev almıştır.

Ünlü futbolcuların aldığı maaşı duyunca şaşırıyor insanlar. Mesut çok insana iş imkânı sağlamış. Meneceri, danışmanı, avukatı, muhasebe vergi işleri, büro çalışanları var. Paylaşmasını biliyor, kitabı okuyunca helâl olsun, demekten başka söz kalmıyor.

Giyimde de tutumlu, hediye etmesini seviyor. Alamadıkları için kullanılmış, hatta zaman zaman kız çocuğu giysileriyle çektirdiği fotoğrafları saklıyor.

Federal Almanya Başbakanı bayan Dr. Angela Merkel ile çekilen fotoğraf bürosunda asılı. Bu fotoğraf basında çok duyrulmuştu, zira üstünü giymeye fırsat kalmamıştı, o anda masajdan geldiğini de bu kitabında okudum.

Giyinme kabinleri, otelleri, basın önünde söz söylemeyi sevmiyor. Onu mutlu eden yer futbol sahaları. İlk oynadığı sahayı hiç unutmuyor, ara ara oraya uğramayı ihmâl etmiyor.

Ailesiyle bağları ünü arttıkça artıyor, babası her yere onunla birlikte gidiyor. Menecerliğini uzun bir müddet yapıyor.

Her ailede tartışma olabilir, ama ünlü olduğundan dolayı babasıyla kırgınlığı basında çarpıtılıyor.

İlk defa yalnız yaşamaya ondokuz yaşında başlıyor. Telefon ve görüntülü internet çağında yemek pişirmeyi annesinden öğreniyor.

Harçlığını kazanıp, kardeşiyle paylaşmak için gazete dağıttığı çocukluğunda basında bu kadar söz edileceğini hayal etmiyordu.

Hakkında çıkan yazılar pozitif olursa seviniyor, negatif ve haksiz olursa üzülüyor.

Kendisine Alman mı, Türk olarak mı hissettiğini sorunca hep şöyle cevap veriyor:

“Kalbim alman olarak atıyor, ama aynı zamanda Türk olarak

da atıyor. Almanca düşünüyorum, Türkçe hissediyorum.”

Bir işe istekle başlamak, disiplinli olarak bitirmek prensibi. Hata yapmaktan korkmuyor, yanlış yapmadan öğrenilmez, ama antrenörlerin sözlerini can kulağıyla dinlediği için az hata yapıyor.

Beden eğitimi dersinde üçüncü sınıfta mutlaka spor dersini uzman arkadaşıma verirdim. Okulumuz diğer okullar arasında maç yapınca hep derece alıp, kazanıyordu. Ülkeler arası maçları izlemeye ise Mesut Özil ile başladım. Uyum, katılım tartışması olunca dikkatimi çekmişti.

Mesut Özil’e başarılarının devamını diliyorum. Onunla beraber duasını sevenleri okumalı.

“Allahım, bugünkü maçımız için bizlere güç ver ve bilhassa

beni ve takım arkadaşlarımı kazalardan koru. Tanrım, sen

bu rızkı hem veren hem de alansın. Bizi doğru yoldan

şaşırtma, amin.”

Hoşça kalın!

Mutlaka okunması gereken kitap:

Mesut Özil, Die Magie des Spiels, Bastei-Lübbe Verlag,  2017-ISBN 978-3-7857-2592-4

 

 

 

 

 

Cuma, 30 Haziran 2017 12:28

S A N A T ve İ N S A N

S A N A T    ve İ N S A N

Sanat insana, insan sanata ne yapar, başlığında bir felsefe etkinliğine katılmak için gitmiştim. Tam birbuçuk saat bekledim, hâlâ başlamamıştı. Sabrım tükendi, izlemeden ayrıldım.

Sonradan duyduğum soru ve cevaplarda konuşmacının oldukça alışılmamış radikal tezler ortaya attığı dikkat çekiyordu. Katılımcıların Facebook’ta tartışması ilginçti.

Türkçe yapılan etkinlikler Berlin’de Kreuzberg ilçesinde düzenlenir. Diğer semtlerden gelenler uzun yoldan gelmek zorunda kalır. Elli yıldan sonra artık etkinlikler diğer ilçeler de de organize edilmesi, düşünülmelidir.

Konuşmacılar Türkiye’den gelince taze dil ve düşünce getiriyor. Fakat her etkinlikte en az bir bilirkişi de mutlaka Almanya ve Avrupa’dan gelmeli, ki karşılaştırma mümkün

olsun.

Böylece Türkiye’den gelen uzmanlar da Avrupa’da yaşayan bilim ve sanatinsanlarının düşüncesini öğrenerek dönsünler. Katılımcılara karşı konuk işçi, nasıl olsa fazla anlamazlar edasını bıraksınlar. Almancı, gurbetçi sözlerine ancak böyle karşılık verilebilir. Artık Avrupa’da her konuda ikinci nesilde biliminsanımız var. Bunu Türkiye’ye duyurmak biz kalem tutanların da görevidir.

Çok iyi saz çalıp, türkü söyleyen insan sanatçı değildir, yetenekli bir müzisyendir. Hayli radikal bir tez, ama tartışmaya değer.

Sanat insana Dünya’da gelişen savaş gibi kötü olaylara dayanma gücü verir. Duygularda denge yaratmadan yaşama devam edilemez.

Yorulan biri gezdiği bir sergide dinlenir. Renkler eşliğinde fantazi ufku genişler. Sanatın çeşitliliği edebiyat, müzik, resim, heykeltraş ve diğer bölümleri yeteneğine göre bireye seçme olanağı sağlar. Bilhassa öğrenci yetiştirirken gözönünde bulundurulmalı. Ünlü olan sanatçıların biyografisinde sık sık yeteneğinin ilkokulda öğretmeni tarafından keşfedildiği okunur. Sanat geleneği aileden gelenler de var elbette.

Sanat eserlerinin her bölümü eleştirme de bir meslek, öğrenilmesi gerektir. Bu nedenle bir filmi bir kere önce, bir kere de eleştirileri okuduktan sonra izlemeli. Resim sergisi de öyle, bir kendi gözüyle bir de ressam gözüyle görmek icabeder. Beğendiğim bir romanı önce içeriği, sonra bir kere de dil akışı için okurum.

Çevremizde bulunan bina, evimizdeki araç gereçler hepsi bir sanat dalının gelişmesiyla meydana gelen ürünlerdir. Hoşlanmak moda gibi şahsın ilgisine bağlıdır. Bu da öğrenilir, okullarda üniforma çocuğun zevkinin gelişmesine engel olur.

Sanatla uğraşanlar merhametli olur, haksızlığa karşı tavrını sanatına yansıtır, böylece tarihe ışık tutar. İnsanlığın tarihi sanatla kaydedilerek yazılmıştır. İlk insan yazının icadından önce yaşamı, inancı çizgilerle anlattı. Kazılarda ortaya çıkarılan eserler iletişim yollarını gösteriyor.

Bir iş ustalıkla yapılmış inceliği, güzelliği değeri bulunan sanat başarıya giden yoldur. Bir devrin yapıtlarıyla zaman diliminde çığır açan rönesans sanatı gibi dönemler vardır.

Her işin bir sanat değeri vardır, konuşma, askerlik sanatı gibi, Meslektaşım Kâzım Sarısoy bir sınıfa girince flütünü çalar, öğrenciler pür dikkat dinlerlerdi. Hiç tanımadığı, yaramaz çocukların bulunduğu sınıfı bile büyülerdi adeta. Yaz tatilimi geçirdiğim Didim-Yeşilkent sitesinde can dost komşum Turgut Gülten verdiği resim dersleriyle öğrencilere adeta yaz okulu sunar.

Okul müdürümün ders plânının üstünde şu söz yaıyordu:

“Herkesi memnun etmek bir sanattır, bunu da hiç kimse yerine getiremez”. Her öğretmenin memnun olmadığı bir ders saatı olacak, başka çare yok, demek istiyordu.

Bir ülkede memnun olanların yüzdesi çağalır, idare edenler politikabilimi okurlarsa, politikada bir sanat olur. Ya devleti filozoflar idare etmeli, ya da devleti idare edenler filozof olmalı. Hiç değilse ülkeleri idare edenlerin danışmanlığını yapanlar düşünmeyi günlük yaşamında uygulayan uzmanlardan oluşmalı.

Sanatsever bir devletadamı konuşmasına ahenk, müzik gibi melodik yumuşak dili olursa, daha çok halkına etki eder. Saygı ve sevgiyi korkutarak, cezalandırarak kazanmaya zorlamaz, davranışıyla sözleriyle kendisi zaten sayılır ve sevilir. Sanatı, sanatçıları destekler, teşvik ederse ülkesinde huzurlu bir yaşam olur, şiddet uygulanmaz.

Bir sanat eserini yalnız sanatçılar anlıyorsa, halka ulaşmamış sayılır. Bilmece gibi olmamalı, ürünü sıradan bir vatandaş da anlayabilmeli. Ülküsel güzellik anlatımı gerçekleşirse, bir eser sanatsal değerini kazanmiş demektir.

Sanat altın bileziktir. Sanatı ustadan görmeyen öğrenemez. Sanatın düşmanı cehalettir.

Mustafa Kemal Atatürk, yazı ve söz sanatını çok iyi becerdiğinden dolayı da başarılı bir liderdi. Şu sözleri bunu çok isabetli olarak kanıtlıyor:

Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir”. (1923)

“Hepimiz milletvekili, bakan hatta cumhurbaşkanı olabliriz, ama hiçbirimiz sanatkâr olamayız. Böyle olunca sanatkâr el öpmez, sanatkârın eli öpülür.” (1930)

 

Hoşça kalın, ama sanatsız kalmayın!

Cuma, 23 Haziran 2017 15:00

S E M A A Y İ N İ

S E M A   A Y İ N İ

T.C. Berlin Büyükelçiliği nezdinde kutlanan Mevlâna Günleri, oldukça büyük ilgi gördü. Açılış ressam İsmail Acar’ın sergisiyle başladı. Sema Ayini ilâhi dönüş dansıyla taçlandırıldı.

Dervişlerin yaşam biçimi, felsefelerini gösteren Belgesel Film, Yunus Emre Enstitüsünde izlendi

Mesnevi eserden alınan dizeler bir kitapçıkta derlenmiş, Almanca yazılmış. Gençler için iki dilde yazılsaydı daha iyi olurdu.

Resim sergisinde, her resim dizelerle adeta özetlenmişti. Birçok etkinlikte görüldüğü gibi birinci nesilden çok az katılım vardı. Gençlere kültüründen bir örnek sunmak oldukça önemliydi.

Böyle etkinlikler işçilerle birlikte altmış yıllarında Avrupa’ya getirilseydi, herhalde bugünkü İslâm, Türkiye ve Türk karşıtlığı olmazdı.

Suriye’den ve Türkiye’den gelen kötü haberleri kısa bir süre de olsa zihinde geriye itip, dinlenerek enerji toplamak mümkün oldu. Bilhassa empati duygusu yoğun olan katılımcılar için adeta bir terapi etkisi yaptı.

Mevlâna, Selçuklu Devleti’nin başkenti olan Konya’da 13. yüzyılda yaşadı. O zamanın biliminsanı, şair, edebiyatçı yazdığı iki dörtlük şiirleri altı ciltte toplanmıştır. Doğuda Mesnevi deyince ilk akla gelen Mevlana’nın bu eseridir.

Din bilimcileri Kuran ve Hadis’ten sonra üçüncü sırada bu esere önem verir, mutlaka okur. Yazılanlar 800 yıl sonra bugün de insanlığa ışık tutar. Dinî bilgilerin temeline indiği için, Kuran ve Hadisi daha iyi anlamaya yardımcı olur.

Müslüman olmayana kâfir demenin yanlış olduğunu, Anadolu’da yaşayanlar Almanya’da yaşayanlar kadar düşünemez. O iyi yürekli hıristiyanlardan yardım görmeselerdi işçiler bu kadar uzun zaman kalamazdı.

Arifler, meçhulleri, her sırrı bilir,

Onlar ki yobazlardan gizlenmiştir.

Hayret, ne tuhaf! Gerçeğe ermiş kişiler

mümin ama bak, onlara kâfir denilir.

Yine yurtdışı Türkleri daha derinden şu sözleri kavramakla kalmaz, günlük yaşamında uygular.

Kim olursan ol, gel yine gel,

tevazuda toprak gibi ol.

Hoş görüde deniz gibi ol,

cömertlik ve sevgide ırmak gibi ol.

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol

ayıpları örtmekte, gece gibi ol.

İster kâfir ol, ister mecusi

ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.

Uyumu Almanca öğrenmekle sağlandığını sananlara tam yerinde bir cevap:

Ülkem bu benim, yerim bu, yurdum işte

geldim, nicedir kök saldım memlekete.

Düşman (yabancı) gibi görseniz de düşman değilim,

ben Hintçe konuşsam bile Türk’üm yine de.

Türkler Avrupa’da çocuk ve torunlarıyla dal salmış, yeni kökler tarihiyle ellerinin nasrıyla geliştirmiş. Hem Türkiye, hem yaşanan Avrupa ülkeleri bu gerçeği kabul etmek zorundadır.

Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır, uzak yolları dil, güzel söz kısaltır.

Yol var, dilden kalbe giden bir yol var,

bak onda cihandan candan tüm sırlar.

Dil suskun durdukça açık işte o yol,

ancak konuşan dil, yolu gaddarca kapar.

Sema ayininde semazenlerin el hareketlerini izah eden dörtlük:

Her zerreyi hem yerde gözet, hem gökte,

onlar da büyük kudrete aşık işte!

Her zerre – sen, üzgün, iyi berbad – güneşe

aşık olmuş da durmadan dönmekte.

Mevlâna’sız İslâmı anlatmak noksan kalır. Konya Büyükşehir Belediye Başkanı, Beyoğlu-İstanbul Belediye Başkanı, Elçilik ve Yunus Emre Enstitüsü elele vererek bunu açıkladılar.

Işığa Karşı konseri, Yunus Emre op.26, Ahmed Adnan Saygun’un eserini henüz izlemedim, oldukça merak ediyorum. Konserin ev sahipliğini protestan kilise elçisi Margot Käsmann, 500. Martin Luther  yıldönümü adına üstlendi. Bu konserle Mevlâna Günleri’ne nokta konacak, akılda ve gönülde iz bırakacak. Gelecek yıl daha coşkulu olacağı beklenebilir.

Yazılı bilgilerin resim sergisi kataloğunda olduğu gibi her iki dilde yazılmasını ve Almanya’da Almanca’ya çevrilmesini tavsiye ediyorum. Zira çeviride bazı cümleler sözlük Almancası olup, manası yerine oturmamış. Dil de moda gibidir, bu nedenle sözlükteki gibi kalıplı kalmaz.

Sevdiklerinize sevginizi söylemeyi veya göstermeyi yarına bırakmayınız. Zira yarına kimin kalacağı, kimin öleceği belli olmaz.

Hoşça kalın!

Kitaplığınıza Yunus Emre Enstitüsü’nden tedarik etmenizi tavsiye ediyorum:

İsmail Acar, Mevlâna Rumi, Resim sergi kataloğu

 

Türkçe/Almanca

Cuma, 16 Haziran 2017 11:18

C E S A R E T ve S O R U M L U L U K

 

C E S A R E T   ve  S O R U M L U L U K

Dilimizde Arapça’dan gelme sayısız kelimelerden biri de cesarettir. Güç ve tehlikeli bir durumda insan, kendisine güven bulursa alacağı davranış kararından çekinmez. Yaptığı işin doğru olduğuna inanırsa ve cesaret alacağı başkaları varsa bu güç çoğalır. Karşı koyacağı gücün tehlikesini önsezileri ve deneyimleriyle tahmin edebiliyorsa karar verme cesareti kolaylaştırır. Sorumluluk da Arapça’dan Türkçe’ye girmiştir. Bir kimsenin üstüne aldığı, ya da yapmak zorunda olduğu iş ve görev için hesap verme durumunu ifade eder.

23 Mart 1933, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) 150 yıllık tarihinde gelecek nesillere onurla bıraktıkları dönüm noktasıdır. O gün devletin idare yasa ve kuralları tek ele bırakma, Anayasa (Ermächtigungsgesetz) değişikliği oylama günüydü. Oylama öncesi Hitler hükümetinin çok büyük baskısı vardı. SPD milletvekillerinden 26’sı ya tutuklu ya da yurdu terketmek zorunda kalmıştı, yani oylamaya katılamadı. 538 mılletvekilinden 444’ü evet, 94’ü ise hayır dedi. Bu 94 oy SPD grubuydu. Bu oylama Weimarer Republik’ten 3.Reich’e geçişte kalan henüz değiştirilmeyen en son demokrasi maddesiydi.

O gün yürürlüğe giren kanunla parlamento işlemez hale geldi, demokrasi sona erdi. Artık Hitler bütün  kuvvetleri elinde topladı ve kararları tek başına alarak, yalnız Almanya’yı değil Avrupa kıtasını cehenneme çevirdi. Savaşta 30 milyon insan öldü. Kalanlar yıllarca doğrulabilmek için zorluklara karşı koyarak hayatta kalmaya çaba gösterdiler. Savaşın yıkımını yok etmek kolay olmadı.

Oylama günü Meclis Saray kapısında iki sıra halinde henüz güçlendirme yılında Hitler’in SS, SA özel polisleri tüfekleriyle giriş yolunda gözdağı veriyor. O gün hayır diyenlerin başına neler gelebileceği tahmin ediliyordu.

Grup başkanı Otto Wels, konuşmasında Sosyaldemokrasi, insan hakları, kuvvetler ayrılığı, adalet ve demokrasiyi korumanın önemine vurgu yaptı.

Birçok insanın işini, canını kaybettiği bir zamandı. Yahudi halkı ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı direnemiyordu. Zira onlar Birinci Dünya Savaşında ülke için savaşmış birer Alman vatandaşıydılar. Hayal edemiyecekleri cinayetleri düşünemediler, hazırlıksız yakalandılar. Muhalifler de çok kötü günler yaşıyordu.

Parti başkanı böyle bir ortamda tarihe geçen şu sözleri söylüyordu:

“Hayatımızı ve hürriyetimizi kaybedebiliriz, ama onurumuzu asla!”

Bu nedenle hayır diyen grubu adına tarihî konuşmasını yaptı. Bugün partinin devlet dairelerinde hükümet ve parlamentoda görev alan liderler, önemli günlerde o tarihî konuşmadan mutlaka alıntı yaparlar.

Almanya Parlamento binası (Reichstag) SPD’ye ayrılan bölümde bir salonun adı Otto Wels’dir. Adının verildiği gün hayatta kalan torun ve akrabaları törende hazır bulundular. Salona giriş bölümde hayır diyenlerin adları yazılı bir liste var.

İşte o zaman demokrasi, insan hakları basın ve medya hürriyeti için mücadele eden Almanlar hem kıtada, hem dünyada Almanlara karşı gelişen önyargılara, düşmanlığa karşı geldiler. Ülkelerinin aydınlık tarafını koruyup, genellemeye karşı koydular. Türkiye Almanya’nın NATO’ya girmelerini destekledi.

Bu örnekte bir ülkede muhaliflerin varlığının önemi görülüyor. Dünya’da sağ partilerin peyda olması, sert devlet idare yöntemleri tarihe bakıp, ders çıkarmak  gerektiğini acilen gösteriyor.

O gün oylamaya katılan Sosyal Demokratlar, halkın oyuyla seçilmiş milletvekilleri, sorumluluklarının çıkardığı sese kulak vererek karar verdiler.

Başlarına gelecekleri bile bile direndiler, geride kalanlara onurlarını bıraktılar.

Otto Wels 1873’de Berlin’de doğdu. Duvar kâğıdı işi yapıyordu. SPD-parti okulunda politika dersleri aldı. 1906’da politikaya girdi. 1912’de Millet Meclisinde Milletvekili, 1919 yılında parti başkanı oldu. Sosyal demokrasi ve hürriyet için Nationalsosyalismus’a karşı direndi. 23 Mart 1933’de son olarak konuşma hakkını kullandı. Sonra yurdunu terketmek zorunda kaldı. Sürgünde boş durmadı, sosyaldemokratları toplayıp, örgütledi. Savaştan sonra Almanya yeniden bu örgütle yapılanmayı sağladı. Ama yoldaşlarının başarısını o göremedi, zira 1939 yılıda Paris’te sürgünde öldü.

Bugün 21. yüzyılda alınan kararlar gelecek nesillerin çocukların torunların yarınlarının kaderini çiziyor. Yapılan hataları tarih ortaya çıkarıp kanıtlıyor. Doğru ve yanlış bulmayı öğretiyor. Fakat bazan geç kalınıyor.

Bu nedenle olsa gerek Alman okul programında evet ve hayır kavramları ilkokul birinci sınıfta öğretilmekle kalmaz, egzersiz yapılır. Ebeveynler de ailede çocuklara hayır demeye izin vermeli, karşı gelme olarak değil, doğru yanlışı bulmalarını kabul etmelidir. Ancak böyle ileride sorumluluk üstlenebilirler.

Doğru yer ve zamanda hayır diyerek kalın!

 

Kaynak:

SPD’ye üye olanların ücretsiz tedarik edebileceği kitapçık:

Otto Wels – Mut und Verpflichtung, 23. März 1933 – Nein zur Nazidiktatur, SPD - Bundestagsfraktion

 

Salı, 06 Haziran 2017 11:53

Y E N İ D O S T L A R

Y E N İ    D O S T L A R

Dost, akraba olmadığı halde yakınlığından hoşlanılan, kendisine karşı iyi duygular beslenen arkadaştır. Acı söyler ki, sevdiği kişi kusurlarını düzeltsin. Gerçek dost, karşısındaki güç ve sıkıntılı durumda olduğu zaman anlayışını, desteğini onun yanında olduğunu gösterir.

Dış görünüş etkisinde kalarak önyargıya saplanmaz, kişiyi iç güzelliğiyle bir bütün olarak ilişkisini yürütür.

Devlet politikalarında ülkenin çıkarı öne geçtiğinden zaman zaman kırgınlıklar olur. Alışveriş kesin kurallarla yapılırsa, sonradan anlaşmazlıklar çıkmaz, dostluklar bozulmaz.

Devletleri yönetenler sürekli değişeceği göz önünde tutulmalı. Fakat ülkelerin halkları daima dostluklarını geliştirebilirler.

İkinci Paylaşım Savaşı’nda yerle bir olan Avrupa’da en yakın komşular birbirleriyle savaştı. Tarih boyunca karşı karşıya savaşan Fransa ve Almanya bugün dost ülke olarak Barış Birliğinde lokomotif görevi yapıyor.

Devlet politikasına dostça yön veren birçok hükümet yöneticileri geldi geçti. Siyasetçilere yol gösteren, barışa hizmet eden filozof, yazar, gazeteci, öğretim üyeleri ve sanatçılar olmuştur.

Barışa doğru ilk adım, Almanya’yı savaştan sonra özür dilemeyi savaş galiplerin dikte ermesi, olmuştur. Hükümet temsilcileri atalarının işlediği yıkım için komşularından özür dilemiştir. Yalnız insan ilişkilerinde değil, devlet ilişkilerinde de tılsımlı, yumuşatıcı sözler söyleme sanatını bilmek gerekir.

Sivil ilişkilerde Fransa ve Almanya dostluğuna çok büyük katkısı olan düşünürlerden en önemlisi Prof. Dr. Alfred Grosser’dir.  Çok yönlü becerikli tanınmış tarihçi ve Etik- pedagoğudur. Geniş bilgisi, sımsıcak açıklayıcı hatip gücüyle Avrupa’da emsâli olmayan çok iyi konuşan bir biliminsanıdır.

Özgeçmişi sevgi, barış ve bilhassa affetmenin insan olmanın en önemli unsurları olduğunu ispat eder. Sözle değil, bir birey olarak üniversite, dernek ve vakıflara desteğini, insanlığa uygulamalı ders gibi veriyor.

Alfred Grosser 1925 yılında Frankfurt/Main’de doğmuş. 1933 yılında bir hastanede başhekim olan babası, annesi ve ablasıyla yahudilerin başına gelecekleri önseziyle Paris’e sürgüne gider. Alfred sekiz yaşında sürgünde tahsiline başlar. Lâkin Naziler 1940 yılında Paris’i işgal edince bisikletle güneye kaçarken, zorlu yolda ablasını kaybeder.

Savaş sonunda babasını da kaybeder, toplama kamplarında öldürülen akrabaların acı haberini alır. Doktor olan babasının açtığı kliniği Paris’de annesi yürütmeye çalışır. Genç Alfred hem çalışıp hem tahsiline devam eder. Fen bölümüne ait dersleri vererek üniversite harçlığını çıkarır, geçimde annesine yardım eder.

Kaçmak zorunda kaldığı Almanya’ya tekrar 1947 yılında savaştan sonra gelir. Geçirdiği zorlu yıllar ve acılar onu olgunlaştırır, bilim okyanusunda bilgiyle donanır. Donanımdan aldığı enerjiyle gülümsemesi hiç yok olmaz. Özel hayatında yakaladığı huzur ve mutluluk ta verimine verim katmıştır.

Kitapları, aldığı ödüller saymayla bitmez. İki ülke arasında mekik dokur. Her iki ülkenin hatalarını konferanslarında cesurca dile getirir. Soru ve sorunları ucu açık bırakmaz, çözüm önerileri getirir. Gazetelerde makale ve kitap yazmaya devam ediyor.

Adının verildiği fakülteler vardır, babasının elinden alınan onuru, o zaman çalıştığı hastaneye adı verilerek, geri verilmeye çalışılmıştır.

Yazarın kitapları Almanca ve Fransızca dillerinde, Türkçe var mı araştıracağım.

Böyle güzel dostluklara Türkiye’nin de ihtiyacı var. Geçmişte bunu dile getiren devlet adamları ve Aziz Nesin gibi yazarlar olmuştur. Bahsettiğim Yunanistan-Türkiye dostluğudur. Aynı şekilde Ermenistan ile dostlukta düşünülmelidir.

Olumlu başlanan işler, ilişkiler devamını getirme mentalitesini geliştirmek gerekir. Almanya’nın barışa gitmesinde en büyük başarı, başladığı işi yürütme ilkesidir. Şahısların başarısından önce ülkenin geleceğinde devleti idare edenler sivil kuruluşların, öncü düşünür ve sanatçılarının sesine kulak verip, birlikte hareket etmeleri bu ülkeyi barışa götürdü.

Almanya, Dünya’da özgürlükleri kısıtlanan gazeteci ve medya sahiplerinin umut beklediği, seslerini çığlıklarını duyurabildiği örnek bir ülke haline gelmiştir. Sığınma yolundaki insanlara yeni yurt vermede organize ederek Dünya’ya örnek oluyor.

Alfred Grosser’in şu anda okuduğum Die Freude und der Tod

(Sevinçler ve Ölüm), her konuda ders veren başucu kitabıdır. Kitap okumayı sevenler, yazarın hayatından çıkardığı derslerden mutlaka faydalanacak, eski düşmandan yeni dost olunacağına inanacaktır. Ayrıca bir insanın iki anavatanı olabileceğini göstermiştir, insan her ikisinide sevebilir, her iki ülkeyede sadık kalabileceğini ispat etmiştir.

Bugün Almanya’da yalnız Türkler için konuşulan birden fazla vatandaşlığa sahip olma konusu, küresselleşmenin çok gerisinde kalan bir duruştur. Seçim kampanyasında azınlık bir gruba karşı yürütülen negatif söylemlerdir.

İyi Okumalar!