18 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey Hakkında

Web sitesi adresi:

Salı, 15 Temmuz 2014 15:27

T U V A L E T K Ü L T Ü R Ü

T U V A L E T   K Ü L T Ü R Ü

Berlin’den Türkiye’ye 24 yıldır arabayla gidiyorum. Doğu-Batı arası duvarlar yıkıldığından beri gelişme en iyi tuvalet kültürüyle görülüyor. İlk yıllarda kullanılan sert kağıtlar artık Romanya’da bile yok. Bulgaristan sınırında gümrükte tuvalete izin verilmemişti. Bu nedenle yıllarca oraya varmadan önce ihtiyaç gideriyorduk. Ama son yıllarda orada da temizlik, iyi onarım görülüyor.

Güneye yaklaştıkça kötüleşen, pis, bakımsız helâlar göze çarpıyordu. Türkiye’de özel evlerde gösterilen itina, benzin istasyon ve cafe restoranlarda maalesef gösterilmiyordu. Söke tren istasyonunda bir görevli, su sarfiatını azaltmak için sifonu kapatıyor, ücreti gösteren sayının üstünü kapatarak turistlerden fazla para alıyordu.

Yüzde doksanı müslümanız, diyen bir ülkede bu duruma çok üzülüyordum. Keşan, Söke ve Didim yerel gazetelerinde bu konuda köşe yazıları yazdım. Plajlardaki tuvaletler bugün temiz ve bakımlı, Didimli İngilizler Altınkum plajından eski köy harabelere kadar umuma açık tuvaletler yapılmasında, bilhassa yapıda çalışmayı teklif etmişlerdi.

Türkiye’de çökerek kullanılan tuvaletlere Fransa’da da rastlanıyor, adı ala turka. En temiz, bakımlı ve manzaralı yüznumara Selçuk-Meryem Ana Evi’nde bulunuyor. En eski antik tuvalet Romalılar’dan kalma harabelerde Efes’te bulunuyor. Kanalizasyon sistemi belirgin bir şekilde görülüyor.

Medeniyetin beşiği Anadolu kültüründe tuvalet yapısına önem verilirken, Avrupa’da orta çağ karanlığında insanlar sokakta sabah saatlerinde pencerelerden mesafeli yürüyordu. Ki, başına lâzımlıktan dışkı atılmasın.

Yapılar aynı kıtada benzerlik gösteriyor. Afrika kıtasında akrep, yılan bulunmasına karşı dikkatli olmakta yarar var.

Siyahların tuvaletleri beyazlardan ayrı yerde, yapısı çok basitti. Avrupa’da bar ve eğlence yerlerinde ışıkla renkli romantik bir atmosfer veriliyor. Lüks otel ve kadın doktorları muayene salonlarında otomatik yıkama, kurulama sistemi var.

Dünya’nın bir çok ülkesinde, Türkiye’de dahil turistlerin kullandığı sessiz mekâncıkta tanıtım amaçlı mozaik işlemeli tuvaletler var. Asya kıtasında doğaya uyarlanarak yapılıyor. Japonya’da ancak terlikle girilebiliyor. WC, İngilizce’den kısaltılmış su dökme anlamına geliyor. Dil sorununu çökmek amacıyla kadın erkek resimleriyle yolcunun sormadan bulması kolaylaştırılıyor. Macaristan’da anahtar teslimi ile temizliği kontrol ediliyor. Montreal’da bir tuvalete televizyon izlenebiliyor. Londra’da gündüz üstünde dolaşılan yol kenarlarında gece mobil tuvaletler uzaktan kumandalı açılıyor.

-2-

Gece geç vakit eğlence, tiyatro ve sinemadan çıkanlara ihtiyaç giderme imkânı veriliyor. Bazı sanat galerilerde sanatsal resimlerle duvarları süsleniyor.

Eşimin kitap ve dergiyle tuvalete gittiğini gören torunumuz (7) da kitapla gidiyor, adı basın oturumu oluyor.

En güzel fikirlerin burada akla geldiğini düşünen yapı firmaları kapakları resimlerle çeşitlendiriyor. Avusturya-Tirol’da bir Cafe-Restoran tuvalet kapağında Fransız heykeltraş Auguste Rodin’in düşünen adam resmi konmuş. Üstünde en önemli işler oturarak yapılır, diye yazılmış.

Kültür seviyesi yükseldikçe engelli insanlara ait tuvaletler yapılıyor. Araba ile uzun yola çıkan, yol inşaatı veya arabanın tuvalet olmayan bir mekânda bozulabilir, düşüncesiyle küçük bir kap yanında bulundurmasında fayda var. Bu amaçla hazır plâstik kaplar satılıyor.

Sevgili okurlarım, insan doğal ihtiyaçlarının en önemlisi olan tuvalet ailenin, bir toplumun, bir ülke kültürünün aynasıdır.

Yollarda dikkat ettim, söyledim, yazdım faydası olduğunu gördüm. Opet benzin istasyonu görevlilerine yazdım. Türkiye’de ilk temiz, bakımlı tuvaleti bir benzin istasyonunda Almanya’dan Türkiye’ye dönen bir işçinin yaptırdığını okumuştum. Gezginler, göçmenler yalnız bavul taşımıyor, medeniyeti de taşıyor, geliştiriyor. Değişik kültürler birbirini besleyerek renk cümbüşü oluşuyor.

 

Hoşça kalın!

Cuma, 27 Haziran 2014 15:58

FUTBOLDA TESADÜF

FUTBOLDA TESADÜF

Küresel gelişmeye renkli bir hava verecek Dünya Futbol Şampiyona'sı, bir ay boyunca erkekleri meşgul edecek.

Her ülke takımının kazanma  şansı var. Bu bir utopya olabilir. Uzmanlar yüzde on doğuştan getirilen beceri, yüzde kırk iyi egzersiz yapma, geri kalanı tesadüf, diyor.

Birinci sınıfta bir öğrencim spor dersini seviyorum, ama yarış oyunlarını sevmiyorum, demişti. Babasıyla yaptığım konuşma sonunda çocuğun kaybetmeyi sevmediğini anladım. Kaybedince hep ağlıyordu, sınıfın en küçük boylu olması kaybetmesine sebep oluyordu.

Yarışmalarda fare ile fili koşturma olmamalı. İkinci bir noktada çocuk kaybetmeyi öğrenmek zorunda. Hayatta her zaman kazanmak, diye bir hal yok maalesef.

Bilhassa Almancayı iyi konuşamayan öğrencilerim futbolda başarı gösteriyordu. Çok iyi spor öğretmeni arkadaşım sayesinde, Türk öğrencileri okullar arası maçlarda okulumuza iyi derece getiriyordu.

Her uğraşıda olduğu gibi futbolda aşırıya kaçmamak şartıyla topluma faydalı bir spordur.

Dünya futbol yarışma esnasında psikologlar hırsızlık, ev soymaların, kriminel olayların azaldığına dikkat çekiyor. Şiddet kullanan erkek yaş grubu maçlarla ilgilenecek. Birbirinden binlerce kilometre uzakta olan milyonlarca insan aynı duyguları paylaşacak. Küreselleşmeye bundan daha güzel bir etkinlik düşünemeyorum.

Ağaç yaşken eğilir, sözü Almanya'da sözde kalmıyor. Altyapı sağlamlaştırma niyeti ile 2,5 milyon Euro'luk bir kampanya düzenlenecek. Spor klübleri yakından ilgilenip bu paydan faydalanmalıdır. 10-14 yaş gruplara maddi destek sağlanacak. Futbolun geleceği, altyapıyı önceden sağlamayla mümkündür.

Bugün Almanya Milli Futbol Takımı Dünya'da takdir ediliyor. Takıma tank denmesi boşuna değil. Göçmen kökenli oyuncularla taraftar çoğalmıştır. Torunuma Özil yazılı T-shirt hediye ettim, herkese tavsiye ediyorum. Katılıma katkıyı göstermek gerekir. Katılımdan ne anladığımızı ticaret dili ile açıklama fırsatı verildi. Alman Milli Futbol Takım antrenörü Joachim Löw takım içinde uyuma önem verdiği için eleştiri aldı. Futbol ticaret sektörü gibi muamale görüyor. Buna rağmen barış, eğlence ve insanlık duyguları da içermelidir.

Brezilya'da maçların yapılacağı karar verildiği yılda ülke ekonomide oldukça iyi duruma gidiyordu. Protesto edip sokağa çıkan evsiz ve işsizlere, hem ülke hem dünya gözünü, kulağını kapatmamalıdır.

Geçmişte yapılan hataları, gelecek plânları düşünme yerine doksan dakika boyunca oyuncular, seyirciler ve televizyon başında izleyenler kendilerini dinlemeyip, maçları takip edecek. Sağlıklı, güzel, genç 736 sporcuyu sahada izleme fırsatı bulacak. Bilhassa erkek çocuklara futbol geleceği için örnek olacak. Dünya maçların yapıldığı ülke hakkında kültürel, sosyal, politik yönden bilgiler edinecek.

Çocuklar futbolcuların fotoğraflarını bir deftere yapıştırıp kolleksiyon yapmaya çoktan başladı.

Sevgili okurlarım, futbol spor mudur, futbolda kazanma utopya mıdır, futboldan nefret edilir mi, futbol ve etik sorularına cevap için ha-ber.com yazarımız Prof. Dr. Seyhan Hasırcı'nın bilimsel yazılarını arşivde okumanızı tavsiye ediyorum.

Pazartesi, 16 Haziran 2014 15:36

S E V G İ Y L E T E D A V İ

S E V G İ Y L E   T E D A V İ

 

 

Olumlu duyguların vücutta çıkardıkları hormonların sağlığa pozitif etkisi var. Bu tez gösterilen bir çok televizyon sağlık yayınlarında izleniyor, yayınlanan kitaplarda okuma imkânı veriliyor.

Ailede, toplumda ve işyerinda samimi, sıcak bir ortamda yaşayan insanların daha az hasta olduğu görülüyor. Bilhassa kalp ve kanser hastalarında, insan ilişkileri sağlıklı yaşama etkisi artık tartışılma konusu yapılmıyor. Amerika'da bilimsel araştırma neticesinde sevgiyle tedavi edileceğini ispat eden Dr. med. Dean Ornish oldu. Araştırmalarının süresi yirmi yılın sonunda, sonuçları bir kitapta derledi.

Bilhassa Almanya'da ameliyata çok hızlı karar verildiği gündemde. Ameliyat etmeden ilâç kullanmadan, sevgiyle hastaların tedavi edilmesi mümkündür.

Hastalıktan hastalığa değişmesine rağmen, sevgi içeren insan sıcaklığı tedavide çok büyük rol oynuyor.

On yıl önce Berlin'de sayıları 200 iken, bu gün ise 1200 yaşlı yüz yaşın üstünde. Bu sayı gittikçe artacak. Uzun ömür sağlıklı, dinç olursa arzu ediliyor. Bu nedenle konu her gün biraz daha fazla önem kazanıyor.

İnsan ilişkisini, yaşam biçimi takip ediyor. Spor yapma, doğru beslenme, sevdiğin bir işte çalışma. Temiz hava, korunmuş sessiz çevrede yaşamanın etkisi büyük.

Sevgi ve iyi bir yaşam ortamı önce hastalıklardan koruyor. Ağır hastaları ilâç ve ameliyattan sonra iyileşme mucizeleri kitapta örnek gerçek hikâyelerle anlatıyor.

Yazar depresiyon gibi evliliğinde ortaya çıkan hastalıkları önce kendi vücudunda yaşıyor. Yaşadıklarını rapor halinde yazıyor. Bilimsel araştırmayı kendinden başladığı için okur ilgiyle okuyor.

Psikoloji derslerinde en iyi deney ikizlerle yapılır. Ayrı aile ve ortamda yaşıyan ikizler yıllarca takip edilen gözlemler rapor edilir. Ortam, doğuştan getirilen beceri, farklı karakter oluşturduğu gibi, aynı zamanda sağlığa etkisi incelenir. Sonuç, doğuştan gelen irsi olan nitelikler geliştirilmezse körelir.

Çeşitli ülkelerde göçmenlerde yapılan araştırmada geldikleri ülke halkı ile karşılaştırılıyor. Yurdunu terk edip, başka bir ülkede çalışma ve yaşama zorunluğu çeşitli hastalıklara maruz kalmayı getiriyor. Bu konuda yapılan emekli yaş sınırlamasında politikacıları uyarma gerekir. Emekli yasasında azınlık olan bu grubun hiç dikkate alınmadığı söz konusu oluyor.

Barış içinde, kavga kültürü gelişmiş ailelerde aile fertleri daha sağlıklı yaşadığı gibi, huzurlu yaşam kaza ve belâlardan şahısları koruyor.

-2-

Tıp ve ilâç sektörün gelişmesinden önce tedavide kullanılan bitki, faydalı ot ve baharatlar tekrar önem kazandı. Hangi otların hangi hastalığı tedavi ettiği, hangi hastalıklardan koruduğunu eczane dergilerinde okumak mümkündür.

Safra kesesi ameliyatımdan sonra ev doktorum perhis için beslenme listesi yapmıştı. Üç hafta sonra listeyi yırttı ve bana yağlı ve kızartma hariç her şeyi yiyebilirsin, ama az yiyeceksin demişti.

Ameliyatın sebep olacağı bazı rizikolardan korunma açısından, çok acele karar vermemeli. Bir trafik kazasından sonra kol ağrım vardı. Ortopedi doktorum Berlin'de ameliyata karar vermişti. İzine gittikten sonra Söke Devlet Hastanesi'nde

Dr. Mustafa Uzun adında bir ortopedi doktoru kolumu ameliyatsız tedavi etti. İğne ve fizik tedavisi yeterli geldi. Yani başka doktorun da fikrini almak faydalı olur. Türkiye'de çok iyi doktorlar var, artık teknik donanımları da çok gelişti. Sağlık turizmine önem verilmeli. Akciğer kanseri olan birine doktor dört ay deniz havası tavsiye ediyor. Mucize gibi iyileşme görülüyor.

Doktor yazar, insan vücudunu bir bütün olarak tedavi etmeyi başarısının sırrı olarak veriyor. Elli yıllarında yanlış beslenme, altmışta sigara, yetmişte az hareket etme, sekseninde genler hastalıkta riziko faktörü olarak gösteriliyordu. Doksanlı yıllarda ise sevgi ve insan ilişkilerin azlığı en büyük riziko olarak görüyor. Endüstri ülkelerinde yalnızlık sağlığın sektör olmasına katkı sağlıyor. Ticareti arka plâna atabilen, insanca davranan doktorlara ihtiyaç duyuluyor. Bilhassa sağlık sektöründe çalışanlar bu kitabı mutlaka okumalıdır. Almanca okuduğum kitap Amerikanca'dan çevrilmiş, Türkçe'si var mı, bilmiyorum.

Dr. Dean Ornish, dünyaca tanınmış kardiyolog ve daima başarılı kitap listesinde kalabilen iyi bir yazardır. Seven insan, iyi sağlıklı yaşar ve uzun ömürlü olur, diyor. Sevgi ve insan ilişkilerinin olumlu tadavi gücünü, araştırması ile bilimsel olarak ispat ediyor. Teklif ettiği yöntem sağlık alanında mucize yaratan tedavide reform niteliğinde olacaktır.

 

Günlük küçük mucizeler, gerçek hayatı anlamlı kılar.

Pearl S. Buck

İyi Okumalar

 

Cumartesi, 07 Haziran 2014 14:52

MİNNET BORCU

MİNNET BORCU

 

Yapılan kötülük akıldan çıkmaz, ama iyilik insanın kalbini ısıtır, sevgiye giden yolu açar. Sevgi birçok hastalıklara karşı vücudu korur.

Çocukluğunu sıcak bir aile ortamında, sosyal destek görerek iyi insan ilişkilerinde geçirenler, ilerde karşılaşacakları olumsuz durumlarda sabırla doğru kararlar alır. Krizlere karşı daha sağlam olur.

Birinci sınıfta öğrencilerime evet hayır kelimelerinden sonra teşekkür etmeyi ve özür dilemeyi öğretirdim. İyilik vardır sözle teşekkür yeterli olabilir. Davranış sevgi uyandırmışsa hediye vererek gösterilir.

Ödemeyle bitmeyen minnet borçları vardır. Tahsilini yatılı okulda yapıp, devlet okullarında halkın vergisi ile okuyan tanınmış yazarlarımız borçlarını ödeye ödeye bitiremezler. Aslında benim de bu satırları yazarken böyle minnet duygularım var. Yazdıklarımla okurlara faydalı olma, öğretme, uyarma, bilgiye ulaşmada ipuçları verme. Daha önemlisi azınlık toplumu çok sık negatif deneyimler yapıyor. Bunu genç nesilleri iyi yaptıkları işlerde övmek, diğerlerine örnek olma amacıyla tamamlamaya, dengelemeye gayret ediyorum.

Değirmencinin unu olmaz misali, öğretmenler iş hayatına sevgiyi katmışsa kendi çocuklarını ihmal edebilir. Zira minikleri seven bir eğitici, bakıcı, öğretici onları kendi çocuklarından ayırmaz. İyi ki varsın, sağ ol demek bir güne mahsus olan belirli günler ticaret amaçlı duruma geldi. Bu nedenle bir gün kutlanan Kadınlar, Öğretmenler, Anneler Günü önemini bütün bir yılda unutturmamak, hatırlatmak ta biz yazanların sorumluluğunda oluyor. Anne derken yalnız doğuranı kasdetmiyorum elbette. Bebekliğinden itibaren küçüğü seven, koruyan, yolunda birlikte giderken destekleyen kadınların hepsi anadır. Bir ana eğitim, öğretim görmüşse bir nesil gelişmiştir. Anne çocuğun ilk öğretmenidir aynı zamanda. İnsan sıcaklığı alan sevgiyle büyüyen bir insan kötü olmaz, başkalarına kötülük yapmaz.

Annenin yaptığı işler ritual olursa aile fertleri teşekkür etmeyi ihmal eder. Unutturmamak, farkına varmak için belirli günlerde anmak önemlidir, ama tek bir günde kalmamalı.

Bir anne aile fertlerine devamlı yemek pişirir, sofra hazırlar mutfaktan zor çıkarmış. Günler, haftalar aylar geçer kimse sağol, eline sağlık dememiş. Anne günün birinde bir tepsiye saman doldurup masaya koyunca, aile fertleri hatalarını anlar.

Eve bir misafir gelince ev sahibi yaslanarak sandalyeye oturmaz, ucuna oturur. Yani hemen kalkmaya hazır şekilde oturur. Analar, bilhassa Türk kadınlarının hep öyle hazır oturduğu dikkat çekmiştir, bunu bir çok romanda okudum.

Babam, köyümüzden yatılı Öğretmen Okulu sınavlarına gidecek kız öğrencileri şehre tam teşkilâtlı hastahaneye sağlık kontrolüne götürmüştü. Garajda tuvalet önünde özürlü bir kadına ayağa kalkmasına yardım eder, otobüsüne götürür. Babamın nereye gittiğini öğrenince kadın babama bir mektup verir.

Kızı Bolu Kızöğretmen okulunda öğretmendir. Babam duygusal bir sıkıntı olmasın, diye sınavın sonunda, ben sinavı kazandıktan sonra mektubu Hayriye hocahanıma verir ve beni yatılı okulda ona emanet eder. Bu öğretmen bütün tahsilim boyunca bana bir ağaç gibi gölge olup, beni desteklemiştir.

İyilik kısa bir sürede, küçük gibi görünsede minnettarlık borcu büyüktür, çünkü yaptığı işlemin değeri ölçülemez. Bir öğrencinin meslek hayatına yön verir.

Manevi borçlarımızı o kişiye ödeyememiş olabiliriz. Ayrılık, yaşam telâşı, mücadele buna izin vermediyse biz de başkalarına, yakınımızdan başlayarak yardım etmeliyiz. Zaman otomobil gibi uçar, gider eyvah demenin faydası yoktur. Bize iyilik edenlere ulaşamazsak, biz de diğer yardıma muhtaç insanları görmeliyiz.

Levent Kırca kitabında İstanbul'da otobüs ve trende yaşlılara, hastalara yer vermeyen gençlerden şikâyetçi olmuş. Yeri gelmişken bir sevincimi okurlarımla paylaşmak istiyorum. Ben otobüs ve trende hiç ayakta kalmıyorum. Adeta gençler bana yer vermek için yarışıyor. Ellerinde cep telefonu olsa bile görüyorlar. Berlin'li gençlere teşekkür ediyorum. Bu gençler kız erkek karışık olduğu gibi çok renkli, sık sık sarışınlarla da karşılaşıyorum.

Sevgili okurlarım, bu satırları okuduktan sonra, biraz zaman ayırıp, düşünün. Sizin minnettar olduğunuz kişiler, tesadüfler var mı? Ödemeyle bitmeyen minnet borcunun ödeneceği dernekler, vakıflar, yardıma muhtaç insanlar var.

Japonya'da yeni uygulanan bir projeyi, diğer ülkelerde örnek alabilir. Her huzurevinin yanına bir çocuk yuvası açılıyor. Yaşlılar eğitici, bakıcılara yardım ediyorlar. Böylece nesiller arasında bir kopukluk olmuyor. Toplumda bir bütünlük sağlanıyor, minikler nine ve dedelerle oynuyor, masal dinliyorlar. Bütün yıl annelere söylenecek bir şiir, almancadan alınmış bir okul şarkısı:

 

Küçücükten ninnilerle uyuttun,

kucağında derdimle üzülürdün

O güzel şen çağında.

Bir masalla avunurdum

dayanıp hep dizine.

Sen gülünce doyamazdım

O sevimli yüzüne.

 

Yüz Kitabında Reha Gözkaya yazdı;

Can Yücel'e sormuşlar:

"Neden hep babanıza şiir yazıyorsunuz?"

Üstadın cevabı hazırdır:

"Anneme olan sevgimi yazacak kadar şair değilim."

Pazartesi, 02 Haziran 2014 17:00

ÖZÜR DİLERİM...

ÖZÜR DİLERİM..

 

Soma maden ocağında çıkan kazada televizyon karşısında beklendi. İşçilerin canlı çıkması için dua edildi, umut kesilmedi.

Halkın kaza değil, bir cinayet olduğunu dile getirmesi artık çocuklarının geleceğini yalnız kadere bırakmadığı görülüyor. Türk insanının, kendini idare edenlerin çok üstünde geliştiğini gösteriyor. Nasrettin Hoca'mızın dediği gibi eşeğini sağlam bağladıktan sonra Allah'a emanet ediyor.

Almanya'da yaşayan 2014 yılı itibari ile üç milyon Türk ve Türk kökenli Alman vatandaşı var. Bir o kadar da dönen veya Almanya'yı terk edip Türkiye'ye göçen olduğu tahmin ediliyor. Geldikleri ülkede madende en son 1940 yılında üç işçinin hayatını kaybettiği kaza oluyor. Artık 1900 yıllarına geri götürmek isteyenlere kanmıyor. Modern gelişmiş beyinleri geriye çekme isteği halkı kızdırdı, öfkelendirdi.

Bir televizyon yayınında ölenlerin kaderini önceden Azrail'in yazdığını söyleyen doktora karşı gelmeyenler hayretle izlendi, protest yağdı.

Kaza sonunda gerek hükümeti temsil eden, gerek firma sahipleri hiç bir hata ve ihmali kabul etmedi. Televizyon önünde, günlük gazeteleri takip ederken yazıma bu başlığı koymuştum.

Türk ailelerinin erkek çocuk yetiştirmede yaptığı hataya tekrar vurgu yapmak istiyorum. Sevgili anneler, öğretmenler, erkek çocukları yanlış yetiştirenlerin sonra şikâyet etmeye hakkı yoktur.

Türk erkeklerin çoğu hata yapmaz. Hata yapan, bu tılsımlı kelimeyi söyleyen lâyik olduğu kadına düşmemişse şiddet görür. Azınlık olduğu için erkek koruma evi yapılmaz, hatta konu dahi yapılmaz.

Evliliğe hazırlanan bir çift skeç olarak sahnede şöyle gösteriliyor. Erkek ailede barışı şöyle açıklıyor: "Ben kar siyah dersem, sen de buna siyah diyeceksin, tamam mı?"

Büyük şehirlerde, sakın otelde ve otobüs durağında bir erkeğe adres sormayın. Sizi yanlış adrese gönderir. Her şeyi bilmak zorundadır Türk erkeği. Müzikle uğraşanlar bilir, kelime serttir. Onun yerine türkülerde bülbül diye geçer. Ses uyumunda bile sert seçilmiştir, ağlamaz, üşümez ceketini üşüdüyse yanındaki kadına verir. Yükü ağırdır onların, kadının namusu onlardan sorulur. Çok kuvvetli görünmek zorundadır, halbuki kadın ayrılacağım dediği zaman, yalnız hayatını devam ettiremiyecek kadar zayıftır. Aile, toplum baskısı balon gibi şişirince amok kaçınılmaz, bıçağı tabancayı eline alır.

Sakın gördüğünüz lastikçi dükkânında  burada radyo tamircisi var mı, diye sormayın. Bakarsınız onun elinden tamir de gelir. O her şeyi yapabileceğini zanneder. Politikacının uzmanlara sormadan kanun yapması bu nedenle doğaldır. Cemil Ağacıkoğlu'nun rejisörlüğünü yaptığı Özür Dilerim filmi, 2013 yılında oyuncu Sema Poyraz'a en iyi kadın oyuncu ödülünü getirdi. Keyfle İstanbul Film Festivali haberi yapmıştim.

Sema Poyraz Berlin sinema ve tiyatrolarında başarılara imza atmaya devam ediyor. Aynı film de yine Berlin'li Ali Olcay Gözkaya kamera yaptı. Onun üç yılda Türkiye'de yaptığı üç film ödül getirdiği bu film ile muhteşem yılını taçlandırdı. Eylül, El Yazısı filmlerine Özür Dilerim filmini  ilâve ederek üçgeni tamamladı.

Yaptığım haberde Sema Poyraz'ın biyografisinden bahsetmiştim. Kameraman 1968 yılında Ankara'da doğdu. 1972 yılından beri Berlin'de yaşıyor. Berlin Yüksek Sanat Okulu, Alman Film- ve Televizyon Akademisi'nde tahsil yaptı. Kan ve Berlin Festivallerinde filmleri yarıştı, ödül aldı. Emir Kusturica ve Detlef Buck gibi tanınmış yönetmenlerle çalıştı. Kısa- ve oyun filmleri yaptı, şu anda Patara belgesel filminde çalışıyor. Patara, Fethiye yakınında Amerika'nın anayasasını Fenikelilerden örnek aldığı parlamento binası restore edilmiştir.

Özür Dilerim filminde, ailenin felç geçirdikten sonra engelli kalan yetişkin bir erkek çocuğu konu ediliyor. Baş rolü oynayan anne sevgi ve şefkatle oğluna bakıyor. Tüm aile fertleri yardım ediyor, anneyi destekliyor. Yine de annenin yükü çok ağır. Bir saniye oğlunu yalnız bırakamıyor.

Ailede en çok kullanılan söz Özür Dilerim oluyor. Engelli genç te ailesine yük olduğunu, zahmet verdiğini anlıyor, sözle söyleyemese de davranışları ile özür diliyor.

Filmi görmeyenlere tavsiye ediyorum. Henüz Almanya'da gösterime girdiğini duymadım. Bu iki sihirli kelimeyi kullanma ailede, okulda eğitici, öğreticilerin çocuklara öğretmesi gerekir. Erkek çocuklara çok ağır sorumluluk verilmemeli. Hele hele her şeyi bilen olmamalı. Erkek hata yapmaz, yapsa da kendisi dahi kabul edemez.

Tek bir adam diktatör olamaz, onu seçenler etrafında destekleyenler tek adamı diktatör yapar. Ülkede sandık demokrasininden ileri gidilemez.

Son yapılan araştırmalarda, karar mercilerin gücünü azınlık bir elite grubun elindeki ekonomiden aldığı görülüyor. Artık Amerika da demokratik olmayan ülkelerden sayılıyor. Rusya ve Türkiye de bu listede yer alıyor.

Türkiye'de en küçük derneklere, sitelere kadar eleştiri kültürü girmemiştir. Eleştiriye maruz kalan eleştireni sindirmeye, hatalarını bularak susturmaya çalışıyor. Türkiye en çok gazetecinin tutuklu olduğu bir ülke.

Bilinen bazı şeyler ispat edilemiyorsa, deliller karartılıp ispat et denebiliyor. Böylece yapılan hatalara yenisi ilâve edilerek devam ediliyor, böyle gelmiş, böyle gider. Tüm zulme, baskıya ve şiddete rağmen sokağa çıkıp, demokratik hakkını arama umudunu kaybetmeyen gençler kahramandır. Dünya Türkiye'de polisin sert davranışına şaşıyor. Umudu veren gençlere selâm olsun! Halka haberleri bin bir zorlukla ileten basın mensuplarına okurun minnet borcu büyüktür. Bazan bir fotoğraf sayfalarca anlatılmayan bir olayı anlatıyor, gözler önüne seriyor.

Üzüntüsünü, öfkesini sokağa çıkarak demokratik haklarını kullanıp, basın açıklaması yaptıktan sonra evlerine dağılmak arzusunda olan gençlere küresel Dünya sahip çıkmaya devam edecektir. Dünya işçilerinin akraba, kardeş olduğunu yıllar önce şiirlerinde yazan şairlere kulak vermeyen kaybeder sonunda.

Hoşça kalın!

Salı, 20 Mayıs 2014 17:18

K A R A R L I D Ö N E K

K A R A R L I    D Ö N E K

 

Döner kelimesi biz Almanya'da yaşayanlar için, çok işittiğimiz bir kavram. Adeta uyum, türk, müslüman karşılığı gibi söylendiği zaman oluyor. Dönmesi tadını eşit kılar, her yandan aynı derecede kızarmasıyla lezzeti sağlıyor.

Levent Kırca, Önüm Arkam Sağım Solum Dönek kitabında insanın, ama daha çok kanaat öncülerin dönenlerinden bahsediyor. Söylenen söz ve kimin söylediği önemli. Öyle ya söyleyenin sözleri tutarlı mı, yoksa esen yele göre mi, mantık süzgecinden geçiriliyor mu, sorularına cevap vermelidir.

Şu anda Türkiye'de bütün sınıflarda bir kutuplaşma var, okuduklarımız duyduklarımıza göre bu kanaate varıyoruz. Uzaktan söylemesi kolay, içinde yaşamak çok zor görünüyor. Biz yurtdışı Türkleri olarak nesnel kalmaya dikkat edip taraf tutmada etik derslerinden faydalanmalıyız. Vatandaş tarafını üye olduğu partilerde gösteriyor.

Bir insanın yirmi yaşında düşündüğü gibi seksen yaşında da düşünmesi aynı kalması beklenemez. Okuyarak, yaşayarak elbette fikirlerde olgunlaşma olur. Değişmeye uğrayabilir, ama değişmeyen bazı gerçek, ilke ve prensipler gözardı edilemez.

İşini, dostlarını, çıkarlarını kaybetme korkusu ile fikrinden dönenleri cesurca adlarını vererek yazmış. Bardağın yarısını herkes kendi gerçeğiyle doldurunca halkın kafası karışıyor, kutuplaşma siyah ve beyaz yapıyor. Aradaki o alaca çeşitli renkler kayboluyor. Yalnız iki renkli bir doğa, ne kadar sıkıcı olurdu. Dün karşımda bir ev görevlisinin sokak taşları arasında çıkan aslanağzını söküp attığını görünce içim gitti. O düzenine uygun görmedi, halbuki ben bitkilerin direnç göstermesi olarak görüyor, bana hep gülen altın sarı çiçeklerine seviniyordum. Algı meselesi, düzenin de aşırısı hoş değil. Bu kitapta bir köşeyazarının zayıfın, mağdurun haksızlığa uğrayan tarafı tutması öneriliyor. Olaylar, örnekler çok güzel anlatılmış. Bir dramı gülerek anlatma, mizahın gücünü görüyor okur. Tiyatro ve karikatürle uğraşanlar mutlaka okumalı. Tecavüze uğrayan bir kızın, hastane ve poliste başına gelenleri anlatma becerisini ancak bir mizah sanatçısı gösterir. Yazarın kendi tarihi ile birlikte Türkiye tarihi anlatılıyor. Hani sokağımızda ancak üç ailede olan buz dolabı. Anamız elimize tası verirdi ve akşam babamız gelmeden buz getirirdik. Ramazanda akşam yemeğimizde soğuk su içelim, diye.

Varlık azaldıkça komşu ilişkileri daha sosyal oluyor. Alışveriş karşılıklı olurdu. Her şeyin parayla alındığı şu devirde komşu komşuya artık ihtiyaç duymuyor. İhtiyaç duyulan tek şey para oluyor. Köyümüze kapıları anahtarla kitleme işçilerin Almanya'ya gelmesi ile başlamıştı.

Devleti temsil edenler her vatandaşa, sanatçıya eşit mesafede davranmazsa, ihmal edilenler öksüz kalıyor. Hatta icabında tv kanalında yayını, idare edenleri eleştirdiği için yasak ediliyor. Babaerkil bir kültürde sanatçıların yarısı kendini babasız hissediyor. Baba çocuklarına eşit davranmayınca ve buna bir de nefret söylemleri ilâve olursa, kardeşler birbirlerine düşman oluyor. Hatta ağzını açanları baba cezalandırıyor.

En tutucu eyalet Bavyera TV'de yapılan yayınlarda, eyalet hükümeti üyeleriyle dalga geçme, eleştirileri skeç halinde bol bol yayınlar. Hatta çoğu zaman politikacılar seyirciler arasında birlikte gülerler. Hıristyan Sosyal Birliği (CSU) Partisi'nden  bahsediyorum, onlar bile mizaha çok açık. Hani, Türkiye'yi Avrupa kapısında bekletmeyi başarı olarak raporuna alan parti. Üyeleri Bavyera'yı idare ediyor. Bu rapor yazılı elimde yok, ama araştırıyorum.

Mizahın, karikatür gibi etkili keskin bir silah olduğu kesin. Hikâyeler kısa köşe yazılarından derlenme.

Kitaptaki bütün hikâyelerde ailenin bilgiye bakış açısının önemi vurgulanıyor. Sanatçıyı sanatçı yapan annesi çocuklarını okutmak için şehre taşınıyor. Öğretmen anne aile geçiminin temel taşını oluşturuyor. Zira baba ressam, sanatla karın doyulmayan ekmek parası kazanılmayan bir ülkede, zamanda aile geçimine fazla katkısı olmaz. Zorluklar içinde yüksek tahsilini yapıp, geldiği yeri hiç unutmayan sanatçı Levent Kırca, 28 Eylül 1950 yılında Samsun'da doğdu. Türk komedyen, tiyatro-sinema oyuncusu Aydınlık gazetesi yazarı. 1964'de Ankara Devlet Tiyatrosu'nda çıktığı sahneden hâlâ inmiyor.

1988 yılında başladığı 21 yıl süren Olacak O Kadar adlı televizyon programı 200'den fazla ödül aldı. Buna rağmen yayın yasaklanınca, oyunlarını halka iletmek amacıyla gezgin oynuyor. İçerdekiler oyunu ile Berlin seyircilerine yüzde 55 gidişattan şu andaki memnun olmayan halkın sorunlarını dile getirdiği bir oyun gösterdi. Muhteşem becerisi ile unutulmaz sahne gösterileri hafızalardan silinmeyecek. Bu oyunu Berlin Atatürkçü Düşünce Derneği'nin (BADD) davetlisi olarak getirildiğini haberde yazmıştım. Dernek yöneticileri biz organizeye yardım ettik, destekledik, asıl davet eden Ulusal Kanal Gönüllüleri tarafından düzenlendiğini söyledi. Böylece tamamlamış oluyorum.

Tiyatroda çok memnun yüzler gördüm, yazdığımı bilenler organizede emeği geçenlere teşekkür etmemi söyledi. Salon tıklım tıklım doluydu. İğne atsan yere düşmezdi misâli.

Etkinlikler için davetiye gönderen, organize eden dernek ve kuruluşlar biz yazanlara lütfen kısa yazılı bilgi veriniz.

Hoşça Kalın!

Perşembe, 08 Mayıs 2014 18:26

ÇOCUKLARIMA

ÇOCUKLARIMA

Bu adla yazdığı şiirinde çocuklara vasiyet ederek, ne yaparsanız en iyisini yapın demiş. Almanya'da askerlik hizmetini sosyal görev olarak yerine getiren gençler, önce Aziz Nesin'in eğitim ilkelerini okurlar. İstanbul-Çatalca Cennet Bahçesi'nde çalışan kız erkek eğitmenler daha sonra her zaman sadık kalır, oraya gider minikleri ziyaret eder. Yalnız konuk olarak değil, elbette bir işin ucundan tutacak, yardım edecekler.

Onun çocukları, kendi çocuklarından başka Cennet Bahçesi'ndeki miniklerdi. Şiirlerinde bütün çocukları kasdediyor, onlara hitap ediyor. Nineler dedeler anlatacak bir hikâye, masal aklınıza gelmez veya yanınızda kitap yoksa masal gibi çocukluğunuzu nasıl geçirdiğinizi anlatın. Hep yavruların geleceğini düşünen, örnek olan yazarak, okul ve yurt yaptıran düşüncede öncü yazarların eserlerini okuyun.

23 Nisan Çocuk Bayramı, en az bir haftaya genişletilip toplantı, konferans, panel gibi etkinlikleri içermelidir.

Aziz Nesin'in vasiyeti yalnız çocuklara değil, eğitmen ve öğretmenlere de çok şey öğretiyor. Çocuğun ilk öğretmeni ailesi, önce annebaba sonra büyük anababalardır.

 

Diyelim ıslık çalacaksın ıslık

Sen ıslık çalınca

Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes

Kimse çalmamalı senin gibi güzel

 

Örneğin kıyıya çarpan dalgaları sayacaksın

Senden önce kimse saymamış olmalı

Senin saydığın gibi doğru ve güzel

Hem dalgaları hem saymasını severek

 

De ki sinek avlıyorsun sinek

En usta sinek avcısı olmalısın

Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta

Örgüt yoksa seninle başlamalı

 

Diyelim zindana düştün bir ip al

Görmediğin yıldızları diz ipe bir bir

Sonra yıldızlardan kolyeyi

Düşlemindeki sevgilinin boynuna geçir

 

Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun

Düşün düşünebildiğince üç boyutlu

Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya

Sanki senden önce düşünen hiç olmamış

 

Dalga mı geçiyor düşler mi kuruyorsun

Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum

Düşlerini som somut görüp şaşsınlar

Böyle dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler

 

Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum

Derslerse ki bu işler bişeye yaramaz

De ki bütün işe yarayanlar

İşe yaramaz sanılanlardan çıkar

Hoşça kalın!

 

 

Salı, 29 Nisan 2014 21:27

Ö T E K İ D Ü Ş Ü N C E

Ö T E K İ   D Ü Ş Ü N C E

Son günlerde Türk basınında en çok duyduğum kelime ateist oldu. Bu yazımda konu olarak almayı kolay sandım. Önüme kitapları yığınca ne kadar az, hatta hiç bir bilgim olmadığını farkettim. Konuyu 50. Felsefe akşamında felsefe hocamız Dr. Ufuk Yaltıraklı'nın ele almasının daha uygun olacağına karar verdim.
İnsan, doğa ve Tanrı ilişkisinde milâttan önce yüksek kültür toplumu Mısır, Mezopotamya, Çin, Hindistan'da bilim insanları, karnı tok, tahsil yapma şansı olan bilgeler düşünce üretti. Bu düşünceler birikiminde tıp, doğa bilimlerinde ilk adımlar atıldı.
Giyimde moda görsel olduğu için değişim çok zaman olmıyor. Bilgide yenilik zaman alıyor, yazı da bir görsel araçtır.  Herhalde bu nedenle internet, yüz kitabı (facebook) Dünya'ya çabuk yayıldı.
Olan alışılmış bir düşüncenin, bilginin başka olduğunu anlatmanın zorluğu antik Yunan, Romanlılar zamanında devam etti. Aydın bir kesim öncü kanaatleriyle halka yön vermeye çalıştı. Antik çağdan sonra Avrupa'da hıristiyan dininin hâkim olması ile filozofların işi zorlaştı, yeni bulgu ve düşünceleri kilise tarafından geri itiliyor, hatta cezalandırılıyordu. Kıta böylece karanlık, savaş dolu bir ortama girdi.
Reformlar ve düşüncede ilerleme rönesans hareketleri kıtayı aydınlığa çıkardı derken, aşırı milleyetçi düşünce hâkim olunca savaştan kurtulamadı. İkinci Paylaşım Savaşı'ndan sonra dinbilim insanları ateizmi güncelleştirdi. Toplama kamplarında Tanrı'nın soykırımda neden yardım etmediği sorusunu yönelttiler.
Avrupa'nın birleşmesi Platon'un Demokrasi ve Devlet kavramını anlaşılır hale getirdi. Tek Tanrılı üç dinden önce çok Tanrıya inanç devrinde de toplumlarda her grup kendi inancının daha iyi, ötekinin kötü olduğuna inanıyor ve savaşlar bundan türüyordu. İslâmın başlamasıyla ateist kavramı belli bir kesim olarak Avrupa'da tekrar konuşulmaya başladı. Tek Tanrıya inananlar da inanç ve düşüncelerine karşılıklı saygı göstermediler.
Savaşmaya devam edip her üç din için de öteki kötü, kendi inancının üstün olduğuna inandılar. Savaşın arkasında ganimet, geçim kaynağı vardı, asıl çıkar amacı dinin arkasına gizleniyordu. Bugünki savaşlarda da benzerlik var mı, diye sormak gerekir.
Her türlü olumsuzluğa rağmen, Türkiye'de düşüncede olumlu gelişmeler oluyor. Doksan yıllarından önce bana eşin gâvur mu, yabancı mı diye sorarlardı, artık sormuyorlar. Didim'de İngilizler ev alıp, yerleşiyor çocukları okula gidiyor, Türkçe öğreniyor. Sosyal çalışmalarıyla cemiyete çok fayda sağlıyorlar. Onlara çok az bir kesim artık yabancı diyor.
Berlin'de Giordano Bruno Vakfı Aziz Nesin'in ateist olduğunu söyleme, düşüncelerini açıkça korkmadan yazma cesaretini ödüllendirmişti. Filippo Bruno İtalya'da Dünyaya geldi (1548). Kilisede en üst görevlere getirildi. Bilime aç, manastır kitaplığı elinin altındaydı. Dünya görüşünü sorguladığı için kilise cezalandırdı. Bruno manastırdan kaçma zorundaydı. Cenevre'de üniversite tahsilini yaptı. Avrupa'nın tanınmış üniversitelerinde ders veren gezgin bir öğretici oldu. Cezalandırıldıktan sonra da sözlerini gizlemiyordu. Bilim onun ekmeği oldu, dini kiliseyi büyüteç altına aldı. Ortaçağda 120-160 yıllarında yaşayan astronom Mısırlı Ptolemäus'un uzayın sınırsız olduğunu, Dünya'nın güneşin etrafında, gezegenlerin bir daire çizgisinde döndüğü fikrini tekrar göncelleştirdi. Dinlerin karşılıklı savaş ve hatta aynı din içinde mezheplerin karşı karşıya gelmelerini eleştirdi. Aslında dini değil, kiliseyi eleştirdiği yıllar sonra anlaşılacaktı. Roma'da ders verdiği bir gün Papa'ya haber ulaştırıldı, Bruno tutuklandı, işkence gördü ve yakılarak 52 yaşında öldürüldü (1600). Kendisine alevler içinde haç işareti gösterilince düşüncelerinden pişmanlık duymadığını gösterdi. Bağırmadan, hiç ses çıkarmadan can verdi.
Hayatı gezgin olduğu halde din, doğa, tıp bilim dünyasında çok sayıda kitapları almanca yazdı. Eserleri hâlâ tüm Avrupa ülkelerinde yüksek öğrenimde kullanılıyor.
İnancı evrenin sonsuz olduğu, güçlü bir prensibin yön verdiği öğretisi kalıcı oldu.
Bruno'dan tam 33 yıl sonra Galileo Galilei (1493-1541) matematik profesörüne aynı görüşünden dolayı ölüm cezası verildi. Gezegen sisteminin bugünkü temelini güncelleştirdi Bruno'nun kaderinden korktuğu mahkemede tezini geri aldıktan sonra tam on yıl daha yaşadı. Mahkeme salonundan çıkarken, dünya yine de dönüyor sözü tarihe geçti. Bilim insanları arasında onurlu veya onursuz ölüm diye arkasında soru bıraktı.
Her ne kadar ateist sözlükte Tanrı tanımayan anlamında kullanılsa dahi inançsız anlamına gelmiyor. Demokrasisi gelişmiş ülkelerde anayasada güvence altına alınmıştır. Küfür, hor görme, ayrımcılık yapan cezalandırılır. Lâik devlet idaresi yerleşmiş ülkelerde dinî inanç bireyin özel hayatı sayılır. Bireyin hür düşünmesi, inanması kanunlarla koruma altına alınmıştır.
Öteki düşünceyi kabul etme insanın sosyal, kültürel, dinsel öğrenimine bağlıdır. Kendini yetiştiren insan çevresine at gözlüğüyle bakmaz. Hoşgörü sabretmek demektir, ötekinin varlığını kabul etme, tanıma düşüncesine saygı gösterilirse insan biribirinden yeni şeyler öğrenebilir. Söyleyen bildiğini söyler, ama dinlemeyi öğrenen daha çok şey öğrenir.
"Senin gibi düşünmüyorum, ama düşünceni hür olarak söylemen için kellemi veririm, ölüme razıyım."
Voltaire (1694-1778)

Dieter Lüst, Quantenfisch kitabında önsözünde şöyle bir yorum getiriyor:
"Bilim insanları, filozoflar hiç rahat durmuyor. Kilisenin dayattığı katı kuralların dışına çıkıyor, bilimsel olarak açıklıyor. Nikolaus Kopernikus insanı dünyanın merkezinden çıkarıyor. Charles Darwin insanı hayvan kökenine itiyor. Güneş sistemi, samanyolu bambaşka anlatılıyor. Bu yetmezmiş gibi evrene paralel daha başka evrenler olduğunu iddia ediyorlar."
Hoşça kalın!

Cuma, 18 Nisan 2014 16:39

Ç O C U K L A R A K I Y M A Y I N

Ç O C U K L A R A K I Y M A Y I N

Çocuklara kıymayın efendiler, çağrısını yazan Dünya Şairi Nazım Hikmet Ran savaşlarda öldürülen küçükleri, kasdediyordu.

Nisan ayının çocuklara tek bir günü ayrılmasını doğru bulmuyorum, yalnız Çocuk Bayramı olarak kutlanmamalı. 23 Nisan Derneği kutlamaları çok güzel organize ederek bayramı yalnız Türk çocuklarına değil, tüm Berlin çocuklarına sevdirdi. Buna ilâve olarak bu ay içinde çocuklarla ilgili konularda aileleri bilgilendirme toplantıları yapılmalıdır.

Kıymayın efendiler, dediğim ekmek almaya giden çocukların öldürülmemesi. Berkin Elvan için çok şey söylendi, yazıldı, şiirler okundu, şarkılar besleniyor.

Bu yazımda kıyanlar, baba, ağabey, hayat arkadaşı erkeklerden bahsetmek istiyorum. Şiddet uygulayarak çocukların ölümüne sebep olan veya özürlü yapanlar.

Bu konuyla ilgili okuduğum kitap bir öykü veya hikâye değil, olmuş ailede geçen şiddeti bir rapor halinde veriyor. Almanya’da aile içi şiddetle öldürülen yavruların Dünya’da savaş alanlarında ölenlerle karşılaştırmada sayı bakımından pek fazla fark olmadığı görülüyor. Efendiler her sınıftan olabiliyor. Akademisyen ailelerde daha çok ruhsal şiddet uygulanıyor. Bunu konu dışı bırakıyorum.

Ciddi yaralamalar bahsettiğim konu, kol bacak kırma, morluklar oluşacak şekilde darbe, aşırı sarsmayla beyin kanamasına sebep olunan şiddet uygulamaları. Ev hayvanlarına çocuklardan daha iyi davranan bir toplumda yaşıyoruz. Her ikisine de iyi davranmak gerekir. Hem Almanca’da hem Türkçe’de atasözü, deyimler sözlüklerde yerini almıştır. Dini çocuk eğitiminde dayağı hoşgören sözler var. Bu kötü gelenek eğitimde gizli olarak devam ettiren aileler görülüyor. Zira çocuğa uygulanan şiddet de yetişkinlere uygulanan gibi cezalandırılması gerektiğini bile bile vazgeçmiyorlar.

Çoğunluğu tekrar eden baba veya üvey babalar, yani babası tarafından dövülerek, şiddet ortamında eğitilerek büyüyenler, bugün kendi çocuğuna aynı şeyi uyguluyor.

Almanya’da yılda 200.000’den fazla çocuk öldürülma vakalarında, toplumda en az o kadar kişide bilerek gizleyerek suçlu duruma düşüyor.

Kadın, anne görüp şahit olduğu halde şikâyetçi olmuyor. Gençlik dairelerinde, polis teşkilâtında, doktorlar iyi bir işbirliği yapmıyor.

-2-

Olamaz düşüncesiyle aile hürriyeti içinde hem yanılgıya düşüyorlar, hem de öğrenim ve deneyimlerinde yeterli yetişmemiş.

Bu nedenle şiddet cezalandırılmıyor, ya aynı çocuk şiddet görmeye devam ediyor, ya da başka çocuklar görüyor.

T.C. Berlin Büyük Elçiliği nezdinde koruyucu aile olma bilincini geliştirme çalışmalarında atlatılmış bir basamak görüyorum. Belki ben davetiye almadım, duymadım. Bu satırları yazarken konsolosluktan bir davetiye aldım. Tatlı Su (Süßwasser) Derneği’nin düzenlediği etkinlikte bazı sorularım cevaplanabilir. Sayılar doğru ise 10.000 Türk çocuğu ailesinden alınıp devlet kontrolünde yuvalara verilmiş, ama süreç verilmemiş. Bunun 3000’i haksız alınmış diyelim, en az 7000 erkek aramızda elini kolunu sallıya sallıya dolaşıyor, belki şu anda başka çocuklarına şiddet uyguluyor. Bir o kadar da kadın biliyor ve susuyor.

Bir yandan koruyucu aile için teşvik ederken, diğer yandan şiddet uygulayanları ortaya çıkarıp, terapi yapmaları sağlanmalıdır.

Aileleri çocukları elinden alınmış mağdur durumda gösterilirken genelleme yapılıp, duygusal davranma, bozuk elektrik tesisatında sık sık yalnız ampul değiştirerek çare aramaya benzer. Problem köküne inerek çözüm ister. Neden çocukları alınmış, açıklanmalıdır. Hastahane, polis teşkilatında, gençlik dairelerinde türk kökenli görevlilere, sosyal danışmanlara acilen ihtiyaç duyulmaktadır.

Önümdeki rapor halinde yazılmış kitapta çocuk ölüm vakalarını okuyamadan kalbim çarparak yarıda bıraktım. Canilerin uyguladığı yöntemleri söz haline getiremiyecek kadar vahim.

Çevremize bakmamız tavsiye ediliyor. Komşuda devamlı karartırılmış pencere, çocuk daima beceriksiz gösterilerek vücudunda morluklar, yara izleri varsa, komşuda sık sık çocuk ağlama sesi geliyorsa, şiddet işareti olabilir. Hemen karışılmalı, gerekli mercilere bildirilmeli, anonim yapılabiliyor. Yanılgı dahi olsa, araştırılması gerekir.

Sözün bittiği anda şiddet başlar, o halde genç annebabalara çocuklarıyla konuşmayı öğretme önemli. Bebek sevildiğini anlarsa, zaten bir ağrısı, rahatsızlığını göstermek için ağlar.

Eşim Lothar matematik öğretmeninden hep bahseder. Öğrenciler ellerini uzatır, öğretmen cetvelle vurur. Öğrenci ben bir şey yapmadım, diye cevap verince o zaman yapacağın kötü davranış için olsun, der. Geçte olsa Almanya’da dayaksız eğitim anayasada gövence altına alınmıştır, okullarda 1973 yılından, ailede 2000’den beri. Şiddet uygulayan kanuna karşı suç işlemiş sayılır, ona göre ceza verilir. Mahkeme kararlarında çocuk ölümü ile babanın cezasını çektiği düşünülüyor, ceza hafifletiliyor, döven dayak atan baba ise başka çocuğunda veya hayat arkadaşının çocuğuna şiddet uygulamaya devam ediyor.

-3-

Dayak atan, döven anne veya kadın yok denecek kadar az. Bu nedenle çocuklara kıymayın efendiler, diyerek yazımı noktalıyorum.

Hoşça kalın!

Şaşırarak okumuya çalıştığım, rapor derleme kitabını çocukları seven, gelecek nesillerin sağlıklı yetişmesini isteyen herkes okumalıdır.

Michael Tsokos, Saskia Guddat,

Deutschland misshandelt seine Kinder,

Droemer Verlag, München, 2014

ISBN: 978-3-426-27616-7

Sayfa 14 / 14