20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey Hakkında

Web sitesi adresi:

Cuma, 26 Mayıs 2017 20:30

H A Y A T ve Ö L Ü M

H A Y A T   ve   Ö L Ü M

Her yıl Nisan ayında kutlanan Paskalya Bayramı hayatın ölüme karşı mücadelesini hatırlatır. Renkli boyanmış yumurtalar yeniden doğuşla ölüme karşı yenmeyi kazanmayı gösterir.

İsa peygamber çarmıha gerilerek şiddetle öldürüldükten sonra cenazesi bir mağaraya konur. Hikâyede ertesi gün mağara boştur. Yani dirildiğine inanır, hıristiyanlar. Çoğunluğu hıristiyan olan toplumda dinî bayramlar, kutlama ve anmalar okulda ders içeriğinde yer aldığı için müslüman çocuklara anlatmak gerek. Öğrencilerle anababa evde konuşursa, çocuğun dünyası ikiye ayrılmış olmaz, birbirine bağlılığı çocuk dünyasını rahatlatır.

Ayrıca dinlerin birleştirici olan varlığı insandır, müşterek değerleri vardır. Avrupa değeri diyen politikacılardır, filozof, edebiyatçı ve din bilimcilere göre insanlık değerleri evrenseldir. Bu, küreselleşmeden önce de vardı. Doğu Batı, Güney Kuzey kültürleri bir bütünü oluşturur.

Sosyal medyada, sevdiği bir yakınını veya insanlığa hizmet etmiş, geride olumlu iz bırakmış insanların ölüm haberleri oldukça geniş yankı buluyor. Teselli eden bir söz, tutulan bir el acıyı paylaşıyor. Kazalarda ölüm olunca, aileye haberi polisle din görevlisi birlikte veriyor.

Kilise müziğinde, ayin asnasında akıllı ol mucizeye inan, kavramı en başta geliyor. En zor durumda bir mucize olabilir. Bazan öyle trafik kazaları oluyor ki, insan bu arabanın içinden şoför ve yolcu nasıl sağ çıktı, diye hayret ediyor.

Mucizevi bir savaştı, çünkü yaşamın ölüme karşı mücadelesi sonunda hayat kazandı, o savaşta ölümü yuttu.

Dr. Marin Luther

Hastalıkları yenerek, ömrü uzatan insan teknolojiyle tıpa yön verdi. Hasta olanın iyileşmesi, isteği yaşamı devam ettirme iradesine de bağlıdır. Bu nedenle ileri teknoloji yanında antik Çin tedavileri hergün biraz daha önemini ortaya çıkarıyor. Zira Çin’de tedavi edilirken vücud bir bütün olarak ele alınıyor.

Savaş mucizeyle sona erer mi, yoksa savaşan her iki taraf için yıkım mıdır, çağımızın sorunu ve sorusudur. Eski dostlar düşman oluyor, birlikte iken birdenbire karşıt rakip oluyor. Din ve fikir ayrılığında kavga çıkıyor. Sonuçta mağlup olan kurban oluyor, savaşı çıkaran suçlu da olsa, güçlüyse kazanabiliyor.

Savaş sonunda mucize İncil’e göre Tanrı’nın gücü ve kuvveti

ölüme karşı yaşamı hayatı devam ettirmesiyle ispat ediliyor. İyiliğin, doğruluğun verdiği enerjiye güvenmek, şiddet asla kazanamaz, sonunda kaybeder, bu şiddet devletten gelse dahi.

Devlet ve Tanrı vatandaşı korkutmak için değil, bireyleri korumak için vardır. Bugün vatan haini deyip, suçlanan insanın yıllar sonra haklı çıkıp çıkmayacağını tarih gösterecek, zaman ispat edecektir. Tarihte ölüm fermanı verenler unutulmuş, ama haklı olan ve haksız öldürülenler fikir, düşünce ve inançlarıyla geride kalanlara doğru yolu göstermiştir. Bu nedenle demokrasisi ilerlemiş, oturmuş, medeni ve çağdaş ülkeler geçmişinden ders çıkarır ve ölüm cezası vermez.

Geçmişte hastalıklarda ve savaşlarda ölen insanlar geride kalanlar yaşasın, diye hayatlarını kaybettiler. Bulaşıcı hastalıklar yeni icadları zorlamıştır. Mikrobu, yine elde edilen başka bir mikropla öldürme insan ömrünü uzattı. Aşılar icad edilmeseydi, ölümler devam ederdi.

Zekâsı gelişmiş insan savaşmadan sorunları çözmeyi öğrenemedi. Suriye’de altı yıldır devam eden savaşı durdurmak için, diğer ülkelerin vereceği karara bakılıyor. O ülkenin vatandaşlarının karar verme durumu kalmadı. Hayatta kalma mücadelesi veriyor, milyonlarca insan göç yollarında. Halkın geleceği güçlü ülkelerin davranışına bağlı.

Dünya politikası ve ticaretinde hatalar ve menfaat çatışmaları sorunu kapıya getirdi. Cevap diyalogta, çözüm etik kurallarına uygun paylaşımda yatıyor.

Paskalya Bayramı ölüm, yaşam mücadelesini tekrar gündeme getiriyor. Mantıklı, vicdanlı, adaletli kararlar göç yollarında olan insanlara yaşam hakkı verecektir.

Dini, rengi ne olursa olsun bütün Dünya vatandaşların yaşama, hayatta kalmaya hakkı vardır. Yerküre bütün insanlığa aittir.

Hayatta kalın!

Perşembe, 18 Mayıs 2017 16:24

Ç O C U K B A Y R A M I T A R İ H İ

Ç O C U K    B A Y R A M I    T A R İ H İ

Bayramlar insanları birbirine yaklaştırır, insan ilişkilerine pozitif yönü gösterir. Millî bayramlar milleti teşkil eden halk toplulukların bağlılığını pekiştirir. Vatandaşın, bireyin aidiyet duygularını geliştirir.

23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) açıldı. Bir yıl sonra Hâkimiyeti Milli Bayramı olarak ve dört yıl sonra aynı zamanda çocuk günü olarak kutlandı. 1929 yılında bir gün yetmez deyip, bir haftaya yayıldı. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı resmî kayıtlara 1981 yılında geçti.

Uzun yıllar Türkiye Radyo Televizyon (TRT) kurumu öncülüğünde bütün Dünya ülkelerinden çocuklar davet edilir, televizyonda göz kamaştırıcı renkli tören gösterilir, bayram kutlamalarını katılamıyanlara ulaştırıldı.

TRT kablodan çıkarıldığında çok üzülmüştüm, Türkiye’nin aynası Avrupa’ya yayılıyordu. Çanak anteniyle izleyenler ve Türkiye basın ve medyadan öğrendiğime göre, o topyekün coşkulu kutlamalar bugün itibarıyla artık yok. Resmi çelenk koyma ve devleti temsil edilen koltukların çocuklara devretme rituelleriyle yetiniliyor.

Berlin’de kurulan 23 Nisan derneğiyle Avrupa Parlamentosu’na kadar ulaşıldı. Berlin ilçelerinde Belediye Başkanları ve Başkonsolos görevini çocuklara devretmeyi, gelenek haline getirdiler. Ayrıca coşkulu kutlamalara yurtdışında devam ediliyor.

Kurtuluş savaşı sonunda öksüz ve yetim çocukların aç susuz, çıplak ayakla yol kenarlarında, yetişkinlerin arkasına ağlayarak düşdüklerini Mustafa Kemal Atatürk günlüğünde yazmıştır. Bu ihtiyaçtan Çocuk Esirgeme Kurumu doğmuştur. Kurumda kurulan bir komisyon kutlama törenlerinin plân ve programını hazırlıyordu.

Bayram kutlamalarında kuruma bağış toplanırdı. Gönüllü çalışanlar ve bağış verenler teşvik amacıyla ödüllendirilirdi.

23 Nisan 1926 yılında kurumun başkanı Dr. Fuat Kumay konuşmasında geleceğe ve özgürlüğe ait olan Çocuk Günü’nü Cumhuriyet hükümetinin çocuklara hediye ettiğini, söylemiştir. Kumay soyadını koruyucu, yardımsever anlamında kendisine Atatürk vermiştir.

Yıkılan imparatorluğun küllerinden bir çocuk, yani Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur. Bu çocuğun emanet edeceği küçük eller yarının büyüğü olacaktır. Evrensel Çocuk Hakları yasasını Türkiye 1928 yılında imzaladı.

23 Nisan Çocuk Bayramı’nın Dünya Çocuk Bayramı olmması için zaman herhalde henüz olgunlaşmamıştı. Yoksa Dünya Çocuk Günü 23 Nisan’da kutlanırdı.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve akabinde reformları milletin desteği, katkısı olmasaydı ben hiçbir şey yapamazdım, sözüne hep vurgu yapmıştır. Bu nedenle Atatürk 23 Nisan Çocuk Bayramını çocuklara hediye etmiştir, demekle tek bir kişi kasdedilmiyor. Lâikliğe, cumhuriyete, milletin egemenliğine, demokrasiye inanan Türk aydınları, Atatürk dendiği zaman TBMM, o zaman tek parti olan CHP, Türk Tarih Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumunu birlikte düşünür, ama o zaman liderin kim olduğunu unutmaz.

Atatürk gençliğinde plânladığı reformları, yeri ve zamanı gelince halkıyla birlikte büyük bir ustalıkla uygulamaya geçirmiştir.

Alışılmış gelenekleri daha modern çağdaş ilkelere, uygun olarak değiştirmek öyle kolay olmamıştır. Atatürk’ü çekemiyen, engel olmaya çalışanlar olabileceğini deneyim, tarih okumanın verdiği geleceği görme önsezi gösteriyordu. Günün birinde benim ve halkımın o zaman başardıklarını unutmak, unutturmak isteyenler olacaktır. Hatta bunlar yakınımdan çıkabilir, demiştir. Fakat ektiği tohumların özüne ve kuvvetine inanıyordu. Bu fikirler Hindistan, Mısır gibi dış ülkelerden döner, dolaşır yine yurda gelir ve aydınlığı kalpleri, beyinleri yine doldurur, demişti.

Nitekim reformlarını örnek aldığı Batı da örnek almıştı. Otuz yıllarında İstanbul Üniversite’lerinin Dünya’da en kaliteli olduğu basında duyuruluyordu. Alman öğrencilerin oraya gönderilmesi teşvik ediliyordu. Bugün de Alman televizyon tartışmalarında onun sözleri alıntı olarak veriliyor.

Mustafa Kemal Atatürk ve reformlarını unutturmak isteyenler yazarları, gazetecileri ve bilhassa tarihçileri harekete geçirmeye yarıyor. Bilgiler tazeleniyor, bilinmeyenler öğretiliyor, noksan kalanlar tamamlanıyor, durmadan kaliteli kitaplar yazılıyor.

Geçmişte tarih hiç bugünkü kadar ilginç olmamıştı. Bu nedenle okurlarıma tarihçi Sinan Meydan’ın tarih kitaplarını mutlaka şahsi ve dernek kitaplıklarına tedarik ederek, başkalarına da okutmalarını tavsiye ediyorum.

Okuyarak kalın!

Cumartesi, 13 Mayıs 2017 11:29

T E R C İ H M E S E L E S İ

T E R C İ H    M E S E L E S İ

Referandumdan önce seçim kampanyası sorunu başlayınca Avrupa uyandı. Diğer Avrupa ülkelerinde de durumun aynı olduğu görülüyor. Almanya’da Türkler basın ve medyada negatif bir haber olursa konu olur. Konu içeriği tek bir tip Türk yaratmaktır. Fransız Alman yapımı ARTE TV hariç, sosyal, kültür ve tarihi içeren Türklerle ilgili yayınlara rastlanmaz.

Dünya politik, sosyal, ekonomi, askeri ve çevre haberlerinde Türkiye yok sayılır. İslâm konusunda Türkiye’de lâik toplumdan hiç söz edilmez.

Almanya’da Cumhurbaşkanı bir partiye üyeliği dondurulmuştur, Başbakan ve hükümet üyeleri devleti temsil eder, bir partiyi tuttuğunu açıkça göstermez. Bu nedenle seçim kampanyalarını parti temsilcileri yapar. Türkiye’den devleti temsil edenler, seçim öncesi Avrupa’da kampanyaları yürütmek isteyince şaşkınlık yarattı. Sonra bu şaşkınlık tüm Türklerin yaşadığı diğer Avrupa ülkelerine ulaştı.

Referandum sonrası veriler, halkı bilhassa politikacıları şaşırttı. Tercih evet olanlar, yaşadığı ülkelerde oturmuş demokraside basın ve söz hürriyeti, insan haklarından ve hukukun adaletli yürümesinden istifade ediyor, ama

eş, dost ve akrabalarının yaşadığı ve tatilini geçirdiği Türkiye’de aynı insan haklarını neden istemez, sorusu şu an basın ve medyayı meşgul ediyor.

Yüzde 75,9 evetle birinci sırayı alan başkenti Düsseldorf olan Nord-Rhein-Westfalen (NRW) eyaleti telaş içinde. Türkiye’den ihraç edilen sorunlarla eyaletin huzur ve güveninin sarsılmasından endişe ediliyor. Eyalet içişleri bakanı uyarı mesajı verdi. Kutuplaşma şiddete dönmesinden korkuluyor.

Federal düzeyde tartışmalarda seçim hakkı olan Türklerin ancak yüzde 46’sının oy kullandığı unutuluyor. Yüzde 54’ü yalnız Alman vatandaşı olanlar ve 3000 km uzakta televizyon karşısında sofaya oturup karar verilmez diyenler bu sayıya katılıyor. Yüzde 50,1 sonuçla Berlin en az evet diyen şehir eyaleti oldu. Hayır içeriği nesnel anlatıldı. Sayılar özetle, Almanya’da 1 mil. 43 bin seçmenden 653 479’u seçti, bu toplamın 412 149’u evet dedi. Türk vatandaşı, Türk kökenli Alman vatandaşı, her iki vatandışlığa sahip toplam 3 milyon insan yaşıyor. Evet diyen 412 149 kişiyi yargılarken, 3 milyon insana mal edilmesi haksızlık olur.

Bu seçim başkan seçimi değilken, bazı ülkeler Türkiye Cumhurbaşkanını tebrik ediyor. Seçim öncesinin hatalı yansımasını gösteriyor.

Politikacıların çoğu konuyu Eylül 2017’de yapılacak Federal Almanya seçimlerinde Türkleri, yine uyumu zor halk grubu yem olarak kullanmaya hazırlanıyor.

Sağ partilerden ilk ses Hollanda’dan duyuldu. Sağ parti lideri referandumda evet diyenler, demokraside kuvvetlar ayırımını, anayasamızı anlamamış. Bunlar topluca ülkemizi terk etsinler, dedi. Bunu, Almanya’daki sağ partisi de dile getirmeyi ihmâl etmedi. Diğer Avrupa ülkelerine yayılacağa benziyor.

Göçmenlerin uyumunu gerçekten arzu eden politika, sosyal biliminsanları durumu şaşkın, ama nesnel olarak ele alıyor.

Evet kampanyası duygusal yapıldı, Cumhurbaşkanı ve Türkiye sevdası oylandı. Seçmenlere içeriği anlatılmadı. Başbakanın Türk vatandaşlarına gönderdiği mektupta bile anayasa değişikliğinden bahsedilmedi. Buna karşılık hükümetin bu seçime kadar yaptığı icraatlar anlatıldı. Mektupta

Yurtdışı Türkleri ilgilendiren hiçbir madde yoktu. Mazlum rolünde, eğer Avrupa Türkiye Cumhurbaşkanına karşıt ise bu işte bir iş vardır.

İngiltere, Bulgaristan, Avustralya gibi birçok ülkede vatandaşların çoğu hayır dedi. Bunlar uyum sağlamış, yaşadığı ülkelere adapte olmuştur. Öyleyse Almanya’da dışlama ve ayrımcılık bitmeli. Türklere de diğer ülkeden gelen göçmenlerle eşit muamele yapılmalı. Adı Türk olan ev ve iş bulamıyorsa, okulda kökeninden dolayı kötü not alıyor, böylece başarısına engel olunuyorsa, bu neticeyi doğru anlamak gerek.

Avrupa uyum kanunlarında Türkler dışlanmıştır. Avrupa ülkelerinden Almanya’ya çalışmaya gelen bir şahıs üç ay sonunda yerel seçimlere dahi hak kazanıyor, fakat Almanya’da doğup büyüyen bir Türk gencine bu hak verilmiyor.

Dünya’nın 57 ülke vatandaşı bağlı olduğu ülke vatandaşlığı dışında vatandaşlık taşıyabilirken, bu hak Türklere verilmemiştir.

Yeşiller Partisi öncülüğünde Sosyal Demokrat Parti’sinin desteği ile kana bağlı Alman vatandaşlığı ülkede doğan, yaşayan, tahsilini yapanlara da verilmiştir. Bu hak her fırsatta tartışmaya açılıp, Türkler huzursuz ediliyor.

Yurtdışı Türkleri yıllarca yaşadığı ülkelerde ve Türkiye’de lâyik olduğu ilgiyi görmemiştir. İlk defa seçme hakkı kazanmışken iyi değerlendirmek gerek. Hazır tartışma açılmışken politikacılar, biliminsanları, öncü düşünürler basın ve medyada kendileri konuşmalı. Yaşadığı ülkelerde Türkler hakkında değil, Türklerle konuşmalarını sağlamak için gayret göstermelidir.

Televizyon tartışma programlarında moderatör sorduğu soruyla bile Türk karşıtı olduğunu gösteriyor. Uyanık olmalı, Avrupa basınında yazanlar Türk halkı dinleyip, düşünce üretmelerini zenginleştirmeli. Yapılan hatalardan ders çıkarılmalıdır. Birçok Almanın yaptığı hatayı yapmamalı, yani genellememeli, dostu düşmanı iyi ayırıp gözlemlemelidir.

 

Diğer ülke vatandaşları örneğin Rusya vatandaşları seçerken sessizce seçim yapıldı, böyle bir yaygara görülmedi.

Hem Türkiye’de hem yaşadığı ülkelerde seçme ve seçilme hakkı verilmeyen Türk vatandaşları, kendilerine ilk defa değer verildiğine şahit oldu. Çoğunluğu genç olan bu kesime politik eğitim öğretim vererek, demokrasinin yalnız seçim olmadığını öğretmek gerek. Berlin CHP Birliğinin başlattığı bilgilendirme seminerlerinde gençlere politik dersi vermeye devam edilmeli ve diğer pariler bunu örnek almalıdır.

Hoşça kalın!

 

Perşembe, 04 Mayıs 2017 11:39

B A R I Ş B İ R L İ Ğ İ

B A R I Ş    B İ R L İ Ğ İ

Avrupa Birliği 60 yıl önce Roma antlaşmasıyla altı ülkenin biraraya gelmesiyle kuruldu. Yaş yılını kutlayanlar yüzde seksen, karşıt olan eski millî devletlere geri dönüş isteyenler ise yüzde yirmiyi oluşturuyor.

İlk kuruluşunda ekonomi, ticaret ön plânda görülse de asıl amaç komşu devletlerin barış içinde yaşamasıydı. Orta çağda bulaşıcı hastalıklar ve mezhep savaşları yüzünden diğer kıtalara göç kurtuluş yoluydu. Diğer kıtalarda sömürgecilik ve köle ticareti geçim kaynağıydı.

Birlik 28 ülke iken İngiltere’nin birlikten ayrılmasıyla 27 üye ülke kaldı. Boşanmada İngiltere kârlı çıkarsa, diğer ülkelere kötü örnek olur, karttan ev gibi arka arkaya birlik dağılabilir.

Göç politikasında çıkan anlaşmazlık Almanya’nın insanca yaklaşımıyla yalnız kalmasına sebep oldu. Halbuki Avrupa nüfusu göç olmasaydı yok olabilirdi. Tarihten ders almayanlar, bilhassa olgunlaşmadan, Kopenhagen kriterlerini yerine getirmeden üyeliğe alınan Doğu Avrupa ülkeleri oluyor.

Dünya’da demirperde arkasında kapalı kalan bu ülkeler komünizm baskı idaresinde tarihlerini öğrenmediler.

Türkiye’nin Mustafa Kemal Atatürk’ün Batı’ya dönük ilkeleri yönünde AB’ne üye olma isteği hep kapıda bekletildi. Doğu Avrupa ülkelerinden daha önce üye olması gerekirken hep oyalama, iki yüzlü politikayla üye yapılmadı. Nihayet islâmafobiyle dorukta din kültürünün öne koyduğu pranga açıklığa kavuştu. Alman kökenli papanın dini yasa birliğe katılması teklifi reddedildiği halde, Türkiye’ye çoğunluk halkın müslüman olması üstü kapalı engel konuldu.

Bir protestan papaz kızı olan Dr. Angela Merkel’in daha başbakan olmadan seçimden önce Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğu ilk basın açıklaması, bilhassa lâikliğe inanmış Türk vatandaşlarını incitmiştir. Üyelik çabalarının başarısızlıkla sonuçlanmasını aydın Türk vatandaşları unutmadı.

Almanya’da yaşayan Türkler bayan Merkel’in Türkiye ziyaretlerinde siyasetçi dışında, konuksever olarak karşılanmasını hayretle izledi.

Avrupa Birliği’nde en çok pozitif yaşam, 18 – 24 yaş arası gençlerin işine yarıyor. Sınırların açık olduğu kıtada şeyahat, yüksek tahsil yapma imkânını buluyor. İstedikleri ülkede, iş buldukları ülkede yaşayabiliyorlar. Hastalık sigortaları, aynı parayı kullanma yaşamda kolaylık sağlıyor. Son çıkan yasaya göre telefon ve internet kullanımı da birleşecek. Esnek yaşam evliliklere de yansıdı, gençlerin yüzde yirmisi ile Letonya başı çekiyor.

Erasmus projesiyle yüksek tahsilde gençlerin tercih ettiği arasında İspanya ilk sırayı alıyor.

503 milyon birlik nüfusunun 136 milyonu 24 yaş ve altı olduğu düşünülürse, gençliğin geniş coğrafyasına sahip çıkması beklenir. Paris’te öğle yemeğini yer, akşama Berlin’de yılbaşını kutlar.

Kendi ülkesi dışında iş bulanlar yüzde 46 ile ilk sırada Yunanistan vatandaşları geliyor. En fazla iç göç kabul eden ülkelerin başında Almanya geliyor. Aşağı yukarı üç milyon AB vatandaşının çalıştığı İngiltere’de bu aileleri zor günler bekliyor, yeni anlaşmalar gerekiyor.

Avrupa Dünya nüfusunun yüzde yedisini teşkil ettiği halde, yüzde otuz ticaret hacmi, yüzde yirmi zenginliğe sahip olduğu gibi, gezegende yüzde otuz yatırım hacmini elde tutmaktadır.

Dünya politikasında sözü geçmesi, Amerika’ya rakip olması ABD’nin endişe etmesine sebep oluyor. Gücü tek başına hakim olmaya alışan Amerika güçlü bir Avrupa istemez elbette. Çinle birlikte üç başlı güce yeni kurallar gerekiyor.

Avrupa’da yaşayan Türklere uygulanan politika Türkiye’ye uygulanan politikadan ayrı görülmedi. Bu nedenle Avrupa Birliği esnek yaşamından Türk gençleri yararlanabiliyor mu?  Bu konuda yapılan araştırmalarda önümde bir veri yok maalesef.

Elimde bulunan konsolosluklara referandum için konulan seçim sandıkları listesinde, Türkiye’den altmış yıllarında konuk işçi alan ülkeler dışında sonradan üye ülkelerin adı yok. Yani bu konuda bir araştırma yapılmalı, gençler teşvik edilmeli.

Avrupa’nın güvenlik ve emniyeti için yeni girişime ihtiyaç duyuluyor. AB politikasını Brüksel, Berlin ve Paris dışında halka en ücra köşeye, her vatandaşa ulaştırması gerekiyor.

AB ellinci yıldönümünü kutladığında adeta bayram havasında eğlenceler düzenlendi. Ama altmışıncı yılında kutlamadan ziyade, dayan diren çağrısı yapılıyor. Gezegende görülen savaş ve onun getirdiği göç dalgası, sağ aşırı partilerin güçlenmesini sağladı. Direnme politikası ilerlemeye engel oluyor.

Yaşlı kıtanın henüz birleşmediği konular seçim ve vergi kanunları her ülkede ayrı. Her vatandaş her ülkede aynı haklara sahip değil. Hak ve adaletin olmadığı yerde barış sağlanması zordur.

Kader, barış, ekonomi ve sosyal birlik gençlerin geleceğini barındırıyor. Yıllarca katılım eşitliği için yaşadığı ülkelerde mücadele eden Türkler ve Türk kökenli vatandaşları geleceğine Avrupa’da sahip çıkmalıdır.

Avrupa adını Zeus’un kuzey Afrika’dan boğa sırtında kaçırdığı prensesten alırken, medeniyetin beşiğini de getirmiştir. Bilim ve teknoloji temel kaynağını İspanya’yı da içine alan İslâm Devletinden almıştır.

Düşüncenin ebesi, doğumunu yapan sayahattir. Gemi, uçak, tren gezgini diyaloğa görürür. Ön yargılar seyahatle giderilir.

1850 yılında Gustave Flaubert annesine o zaman Konstantinopel’dan mektubunda şöyle yazıyor: Başımda saçım azalarak dönüyorum, ama içimde fevkâlade manzaraları getiriyorum.

Bu nedenle Türkiye vatandaşına Avrupa seyahati vize verilmemesi, hürriyeti sadece kendisi için anlayan Avrupa’ya yakışmıyor. O halde haydi uyanın, herkesin beyni ve ayağı Türkiye’de yaşamasın.

Avrupa bizim de geleceğimizdir, bilhassa birinci nesil çok emek vermiştir. Onlar adı duyulmayan kahramanlardır, yüzme bilmeyen insanların denize atlaması gibi, Avrupa’ya gönderildiler. Bugün çocukları, torunları burada söz sahibidir, olmaya devam edecektir.

Sevgili gençler, eğer yurtda barış dünyada barış, diyen önderimiz yaşasaydı: Sizlere, yurtta kıtada barış, dünyada barış ilkesine sahip çıkın, derdi.

Hoşça kalın!

 

 

Çarşamba, 26 Nisan 2017 18:41

V E R E L İ N İ

V E R   E L İ N İ

Arapça’dan Türkçe’ye girmiş olan el kelimesi kolun bilekten aşağı kısmına verilen addır. Fakat el ile türetilen kelimeler sözlükte üç dört sayfada ele alınmıştır.

Türklerde ilk karşılaşmada el sıkışarak selâm verilir. Almanlar her sabah tokalaşarak iş yerlerinde selâmlaşırlar. Tokalaşmak kavramı da dilimize Arapça’dan girmiştir.

Yerliler elimde silahım yok, barış anlamında el uzatmış ve bu usül Dünya muaşeret kuralı olarak tarihe geçmiştir.

Almanya’da bir erkek lise öğrencisi bayan öğretmenine elini vermeyince gündeme konu olarak taşındı. Öğrenci İslâm’ı öne sürünce zaten islamafobiyle yatıp kalkan kıtaya yayılarak adeta kıyamet koparıldı.

Tartışmalar esnasında, geçmişte hiç konu olmayan yahudi  cemiyeti en üst durumda olan rabinin de kadınlara elini vermediği yıllar sonra ortaya çıktı.

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşuyla birlikte kadına verilen eşit haklarla gayet normal olan bir muaşeret kaidesi olarak toplumda yerini aldı.

Berlin’de tanıdığım çevremdeki beyler,el vermemeyi erkeklere hakaret, güvensizlik olarak algılıyor. Sanki bir erkeğin hiç sosyal yaşamı yokmuş gibi, sadece cinsel niyetler güttüğü düşünülüyor. Bu işaretle kadın erkek arkadaşlığı, dostluk başından daha ilk karşılaşmada yasaklanmış oluyor.

Bu hafta öğrencilere kadar ulaşan bir haberle konu tekrar gündeme geldi. ABD başkanı Federal Almanya başbakanına elini neden vermedi, bu bir dalgınlık mıydı, bilhassa küçümsemek kırmak mı istedi, yoksa göreve yeni başlayan başkan politik şova henüz hazır değil miydi, soruları sosyal- ve politikbilimcileri daha uzun zaman meşgul edecek.

İnsan elini verince karşısında olanla bir mesafe koyar, soluk aldırır. Niyetinin kötü olmadığını gösterir. Gösterilerde elele tutularak ırkçılığa karşı duruş gösterilir. Elele verilerek birlikte başarıya ulaşılır. Savaşların sona ermesi ancak insanlığın dayanışmasıyla mümkün olacaktır. İnsanlık güzel rüyaları hayıra yorup, karanlığın arkasından aydınlığın geldiğini görecek. Ve işte o gün ver kardeşim elini diyerek şarkılar söyleyip dans edecek.

Kadınlar, anneler, işçi ve Valentis gibi belirli günler gezegenimizde insan olmayı birleştiren, insanların birbirine el salladığı fırsatlardır.

Elle dokunma, cildin taşıdığı enerjiyi iletme tedavi yöntemi olarak Çin’den yayılarak Dünya’da tıp ve sağlık sektörünü girmiştir. Sırt ağrılarına karşı masaj çok çeşitli yöntemdir.

Kucaklaşma, sarılmadan uzaklaşan toplumlarda yaşlı bakımı öğretim alanında derse konu oluyor.

Medeniyette ileri sayılan kıtalar neden haritanın kuzeyinde yer alıyor, diye sormadan edemiyor insan. İlk çizilen haritalarda bu nasıldı? Türkiye’deki dalga bir protest dalgası olabilir mi, hep üstte olmak, dünyaya kendi medeniyetlerini dikte etme, artık yürümüyor olabilir.

Dünya’da bir tek ülke çocuk bayramı kutluyor. Türkiye’nin bayramı Dünya Çocuk Bayramı olarak kabul görmedi, başka bir günde kutlanmaya devam ediliyor.

Batı, tek bizim medeniyetimiz liderdir diyerek küreselleşme amacına ulaşması mümkün olmayacak. Eşit paylaşım, ver al dengesi bilim ve araştırmaya katkı öğrenimle işlenebilir. Bu nedenle öğretim, kültür ve bilgi müfredatı her vatandaşı ilgilendirir. Zorla kabul ettirilmek yerine akıl ve mantığı kullanmak o ülkeyi saygın duruma getirir.

El kavramı halk, alem anlamında, herhangi bir yönden yakın olmayan kimse, yabancı anlamında da kullanılır. Toplumun devlet dairelerine kadar girmesi vatandaşa eşit muameleyi önler. Sadece kendine yakın olanlara pozitif yaklaşma yeni dost arkadaş kazanmayı önler. Bilhassa Türk toplumunda sızma olarak gelişmiştir. Herhangi bir etkinlikte yanına yer ayırması bunun görülür şeklidir ve tanımadığı insana karşı saygıda kusur sayılır.

El alem ne der, ele güne karşı görüşüyle bilhassa kız çocuklarının hürriyetleri kısıtlanır, sınırlanır. Kız çocuğu yetiştirme elin koyduğu sınırın içinde yer alır.

Kız çocuğu yetiştirme konusu açılınca turizmle uğraşanlara bir soru, aynı zamanda bir fikir olarak iletmek istiyorum. Avrupa ülkelerinde öğrencilerin kalacağı tatil yurtları (Jugenherberge) var. Bazı Alman aileleri onsekiz yaşını dolduran çocuklarına böyle bir Yaz tatili seyahati hediye etmek istiyor. Gençler yurtta mutfakta görev alıyor, buna karşılık geceleme ucuz oluyor. Türkiye turizminde dayanışma isteyen Alman aileler kız çocuğu, genci Türkiye’ye yalnız gönderebilir miyiz, biraz daha uzun süre kalabilmesi için böyle bir tatil yurdu var mı, diye soruyorlar.

Söz kültürün taşıyıcısıdır, berberime, kosmetikçime, doktoruma veya konuk olduğum ev sahibine Alman ise eline sağlık diyemiyorum. İçimde sanki birşey noksan kalıyor.

Yurtdışı Türkleri, evet de deseniz, hayır da deseniz elele kalınız ki, Türkiye’ye iyi demokrasi örneği gösterilip kutuplaşmaya engel olunsun.

Bir elin nesi var, iki elin sesi var.

Bir el öteki eli yıkar.

 

Hoşça kalın!

Cuma, 14 Nisan 2017 13:20

G Ö L G E E T M E Y İ N

G Ö L G E   E T M E Y İ N

Gölge etme, başka ihsan istemez, deyimi Dünya edebiyat sözlüğüne asırlar önce geçti. Fıçıya benziyen bir çadırda hayatta kalma mücalesi veren yunan filozofuna, kral bir arsuzu olup olmadığını sorar. Bu deyim verilen cevaptır.

Sokakta yaşayan bir fakire arzusu sorulmaz, ona yaşayabileceği, barınacağı bir ev verilir. Kral elinde imkân olan hükmeden bir güçtür. Gücünü olumlu kullanırsa ona yardım edebilir. Isınmasına, aydınlanmasına yardım eden güneşini elinden almasına izin vermez elbette.

Sinoplu Diogenes (412 - 323) Atina’ya sığınmacı olarak, Sokrates’in talebesi Antisthenes’den ders almak arzusuyla gelmişti. Büyük İskender bu sözünün etkisinde kaldı, hükümdar olmasaydım onun yerinde olmak isterdim, dedi. Yaşam ilkesi, malı mülkü olan iç hürriyetini kaybeder, fakirin kaybetmekten korktuğu herhangi birşeyi yoktur.

Basın ve medyadan alınan haberlere göre yalnız Almanya’da değil, bütün Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşları ve Türk kökenli Avrupa yurtdaşı bu sözü durmadan tekrarlıyor.

Yıllardır yurtdışı Türkleri, döviz sıkıntısı olduğu zaman Türkiye’yi dar boğazdan geçirmek için varlıkları farkedilir.

Yaşadığı ülkelerde horlandığı yetmez, anababa veya büyükanababalarının ülkesinde de ayrımcılığa uğrar. Yol kenarında karpuz satan bile arabanın plakasını görünce kazık fiatını söyler.

Almancı, gurbetçi diyerek oraya ait olmadığını hatırlatırlar. Tatilini geçirip geri Avrupa topraklarına ayak basınca derin bir nefes alır vatandaş, nihayet kurallar ülkesine gelmiştir.

İki site derneğinde beyin gücü olarak yardım eden emekli öğretmene çevre derneği başkanı Almanya’dan sık sık örnek verme, diye uyarır. Çünkü onlar herşeyi doğru bilirler, alışkanlıkları değiştirmek çok zordur. Teknoloji dağılımın tam tersine sosyologlar, kültür gelenek görenekte alışılmışı değiştirmek kolay değil, diyorlar.

Veren Allah alır canı, misali keşke yurtdışı Türklere seçim hakkı tanınmasaydı, diyen vatandaş var. Bilhassa 16 Nisan’da yapılacak referanduma kadar yurtdışı Türkleri kimsenin aklına gelmezdi. Turist gelsin diye yapılan projelerde onlar düşünülmez. Onlar nasıl olsa gelir, krizler getirecekleri gönderecekleri dövizlerle atlatılır nasıl olsa.

Gerek iktidara, gerek muhalif partilere ait olan milletvekilleri inandıklarına çağrı yapıyor. Evet veya hayır demelerinin önemine vurgu yapıyor. Ama argümanlar yeterli görülmüyor.

CHP’ne ait olan milletvekilleri anayasanın şimdiki halini ve değişirse günlük yaşama neler getireceğini anlatıyorlar. Evet diyen de vatandaşımızdır, komşu, akraba arkadaşımız olmaya seçimden sonra da devam edecektir, diyerek taraftarlarını sukünete davet ediyorlar. Her ne kadar kışkırtmalara uymasalar da sakin konuşamıyorlar. Ses tonunda rahatsız edici üzüntü, kızgınlık, şaşkınlık hissediliyor. Sözleriyle umut verme gayreti, ses yankısı içinde kayboluyor.

Yurtdışı Türklerine bu anayasa değişikliği ne getirip, götürecek hiç konuşulmuyor. Alman yönetici ve politikacıları şaşkın durumda. Türkler arasına sızdırılan kutuplaşma zehrine karşı çoğunluk topluma panzehir arayışı var.

Alman basın ve medyada adeta bir alkış sesi var. 2015 yılından beri konu belliydi, sığınmacı politikasına karşı yükselen sağ aşırı parti gündemi meşgul ediyordu. Direnme etkinlikleri diğer yapılacak işlere engel oluyor.

Şimdi Türkler yine oturdu gündeme. 80 miyon bir halktan bahsedilmiyor, bir tek kişi öne çıkarılıyor. O bir kişinin gölgesi bütün bir kıtayı kapladı.

AKP’ni temsilen televizyon tartışmalarına katılanlar oldukça zor durumda kalıyorlar. Argümanları karşı tarafın yani Almanların geçmişte yaptığı hataları öne sürerek savunmaya geçiyorlar. Buna rağmen tartışmalarla Türkiye’ye demokrasi fikir özgürlüğü örneği gösteriyorlar.

İki Almanya’nın birleşmesiyle birlikte göze batan Türk toplumu, olumsuz olan bir çok sorunda sorumlu tutuluyordu. Tartışmalar dost olan Almanı daha sıkı dost yaptı, böylece gençlerin başarmasına yardım ettiler. Artık başarılı Türk gençleri yaşlı kıta Avrupa’yı ayakta tutacak.

Son yapılan bir araştırmaya göre, sığınmacılara yardım edenlerin çoğunluğunun göçmen kökenli müslüman olduğu ortaya çıktı.

Aklı başında olan gençler, nefret kampanyalara ve şiddete hayır diyorlar. Avrupa’da ve Dünya’da Türkiye’nin itibarının artması yurtdışı Türklerin hayatında çok önemli bir yer tutuyor.

Okulda sekiz dokuz yaşında bir çocuk öğrenci, müslümanların ve Türkiye’de yapılan hataların sorumlusu yapılıyor. Genç anababalarla konuşunca yıllar önce o zaman Berlin’de elçi olan Dr. Onur Öymen’in şu sözünü hatırlıyorum. Yalnız ben değil, Siz hepiniz teker teker Türkiye Cumhuriyeti Devletinin burada elçisisiniz.

Genç okurlarım, Türkiye’den politikacılara ve devlet temsilcilerine Tanrı aşkına Avrupa’ya gölge yapmayın, başka ihsan istemiyoruz, diyorlar.

Gölgesiz kalın!

 

 

 

 

Cuma, 07 Nisan 2017 12:40

C E S U R A S K E R

C  E S U R    A S K E R

Adaletsizliği bir yangından daha çabuk önlemeliyiz. Herakleitos

Bir insan cesur olmazsa askerlik mesleğini seçmez. Yurdu savunma, savaş durumunda korkmamayı öğrenir.

Haksızlığa, iftiraya karşı cesareti, dürüst karakterlerinden Türkiye kurucu Cumhuriyet ve demokrasi ilkelerine dayanarak alırlar.

Dürüst olma doğru yoldan yürüme önce ailede, okulda sonra toplumda öğrenilir. Yatılı Devlet okulları birçok fakir aile çocuklarına okuma, tahsil yapma fırsatı verir. Öğretmenler

elindeki hamura günün 24 saatinde şekil verebilir.

Günde beş saat ders, iki saat ev ödevi ve derse hazırlanma haricinde de okul kurallarıyla sosyal ve duygusal gelişmeyi sağlar. Yatılı okuyan bir öğrenci sevdiklerinden ayrılmayı, duygularına hakim olmayı öğrenir. Yani şiddet uygulamaz, kendini iyi tanır ve geliştirir.

İşte böyle yetişmiş bir subayın Ergenokon Terör Örgütü’yle irtibatlı suçlanmasıyla cezaevine konan Mustafa Kemal’le irtibatım var, diyen ilk cevabıyla mahkeme üyelerini şaşırtan bir subayın direniş öyküsü, şu anda okuduğum kitabın adı Teğmen.

Mehmet Ali Çelebi, haksız suçlamalara dayanamayarak hasta olarak veya intihar yolundan başka çare bulamayan subayların sorumluluğunu da üzerine alarak iddianameleri çürütebilmiş.

Yazma ve okuma becerisi olmayan meslektaşları adına, sanki avukatları gibi savunma yapmış.

Gençlerin düzenlediği bir toplantıda Mustafa Kemal’ın Aakerleriyiz, sözünü koro halinde söylenince onları böyle savaş kokan slogan atmamaları için uyarmıştım. O zaman bu teğmenin direniş öyküsünü duymuştum, ama anlamamıştım.

Almanya’da çocuk ve gençlerimizin geleceği için alınan kararlara, yapılan kanunlarda sözümüz geçmeli tezine, öğrencilerimi yaşadıkları ülkeye uyum ve aidata hazırlıyordum. Bu nedenle Türkiye’de olanları pek iyi idrak edememiştim.

Zaten anlamak isteyenler dahi, insan mantık ve fantazisine sığdırılmayacak iftiraları nasıl kavrıyabilirdi ki.

Savunmaları destansı bir ifadeyle yazarak tarihe geçti, tarihe ders verdi adeta. Mahkemede savunmasını izlemek için Anadolu’nun her köşesinden insanlar akın akın Silivri’ye geliyordu.

Subayların rütbelerini sökerek onlara er diye hitap edip, aşağılamaya çalışanların da kendi meslektaşları olması oldukça acı gerçeklerdi. İşte bu anlayışla Silivri cezaevinden dışarı çıkan çığlığın yankısı olarak gençlerin dillerine bu yiğit subaydan hatıra oldu, Mustafa Kemal’ın Askerleriyiz.

Sayabildiği kadar iddianamede 5000’e kadar yanıltan, önce suçlama, sonra delil olacak madde saymış, değerli teğmen, olayın sehven yani yanlış olduğunu savunmalarıyla ispat etmişti.

Tutuklu iken evlendiğini basında duymuştuk, eşi Zeynep de onun kadar cesur. Düştüğü zannedilen veya korkan insanların ilişkiden, hatta selâm vermekten çekinenlere bakınca yüksek karakterli insan ancak kötü günde dost olur, kalır.

Kitap, tanınmış filozofların alıntılarıyla donanmış. Bir kere okumak kâfi değil, edebiyatçı gözüyle de okumak gerek, boşuna dördüncü baskısı çıkmamış.

Teğmen kelimesi hücum eden, önde savaşan anlamına uygun biçimde Sehven Olayı diye bilinen kumpasa karşı koydu. Dik duruşundan ödün vermeden halkın çocuğu olduğunu gösterdi ve gönüllerin paşası oldu.

İki kez yaşadığı tutukluluk döneminde çocukluğundan başlayarak acı anılarını anlatıyor. Komutanlarımız bilsin, bu Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yöneltilmiş bir savaştır, diye selâm yolluyor. Dedektif gibi çalışarak, durmadan okuyarak olayın arkasındaki gerçekleri bu belgesel kitapta gözler önüne seriyor.

Sağlam karakteri şu sözlerinde görülüyor: “Bizim üniformasız güçsüzleşebileceğimizi düşünenlere, Mustafa Kemal’in askeri olabilmeninin bir üniforma meselesi değil, ruh meselesi olduğunu gösterebilme amacını güttüm.”

Onurlu, yurtsever ve yürekli subaylara, Mustafa Kemal Atatürk’ün Askerleri’ne selâm olsun.

Okuyarak kalın!

 

Çarşamba, 29 Mart 2017 19:51

T A R İ H İ N T E K R A R I

T A R İ H İ N   T E K R A R I

Tarih tekerrürden ibarettir, kavramı deyim veya atasözü olarak yerini buldu. İnsanlığa bir uyarıdır, geçmiş iyi olursa ilerleme olur, kötü olursa yıkım olur geriye gidilir. Ders alınmazsa hatalar tekrar edilir.

İnsanlık teknoloji, tıp ve endüstride ilerledikçe paragözü insan olma, etik değerlerini yok ediyor. Batı, sığınmacı sorununa duvar ve yasaklarla karşı koymaya çalışırken Afrika ve Asya ülkelerinin sömürülme derinliğine, tarihe hiç yer vermiyor. Kuzey Afrika’daki savaşlar Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra yapılan düzenin hatalarını öne çıkarıyor.

Aynı sebeple Balkan ülkelerinde de benzer sorunlar yaşandı. Viyana önlerinden Osmanlıları geri tepme ön plândaydı, böylece Avrupa’yı İslâm’dan korumayla başarıya ulaşıldığı sanıldı.

Almanya’daki tartışmalar İslâm değil, ama müslümanlar buraya aittir, saçma bir sözle nokta konuldu. Gerçeğin görülmesine inatla karşı konuyor.

Tarihte işlenen kara leke tekrar tekrar su yüzüne çıkarılmaya çalışılır. Bir ülkenin hata yaptığı düşünülünce, geçmişte yapılan yanlışlar o ülkeyi temsil edenleri sık sık zor durumda bırakır. Fakat Nazi Almanya sözü yerine ulaşmaz, çünkü hatalarına sahip çıkmayı bilerek, özür dilediler. İkinci Paylaşım Savaşı’nı kazanan ülkeler hatalarını gözler önüne sermişti.

İşte bu nedenle, yalnız kendi atalarının tarihini öğrenmek yeterli değildir, komşu ve Dünya geçmişini iyi okumak gerek. Tarihi yazanlar, yapanlarla birlikte yazmazsa yanılma olabilir. En doğrusu çok yönlü bilgi edinilip, arşivlere itina göstermeli.

Berlin’den arabayla Türkiye’ye giderken Osmanlı İmparatorluğu tarihinden aklımda kalan şehir,  köy ve kale adlarını haritada görünce içimi bir hüzün kaplar. Derste savaşın yapıldığı yer, yürüten paşa ve savaş sonu yapılan antlaşmaları öğrenirdik. Ama geride kalan insanların dramını, ölü sayısı, esir olanların kaderleriyle ilgili duygusal hikâyeleri okumazdık.

Almanya’da geride bırakılan iz ve mirasları, son yıllarda Türkler konu olunca müzelerde yerini almaya başladı, mevcut olan kalıntılar tanıtıldı.

Viyana önlerinde sağ kalıp esir olan çok azdı. Avrupa’da birleşen hıristiyan şövalyeleri esir almaktan ziyade öldürüp, temizleme yoluna gitti. Osmanlılar ise savaşı kazanınca sağ kalanları esir alarak, değişme ve altın karşılığında serbest bırakma yoluna giderlerdi. Bu metodu, daha sonra Balkan ülkeleri kaybedilirken hıristiyanlar da üstlendi.

Binlerce yeniçeri ve sivil halk Avrupa ülkelerine sürüldü, hıristiyan dinine geçenler ancak sağ kaldılar. Bugün Alman, Fransız ve Avusturya vatandaşı olup Türk ve İslâm düşmanlığı yapanların kaçta kaçı 300 yıl önce Osmanlı soyundan, kökeninde olduğu bilinmiyor.

Gazeteci Markus Krischer, 1962 yılında doğdu, 20 yıldan fazla Focus haber magazin dergisinde yazıyor. Birgün arşiv araştırması esnasında Münih St.Peter Pfarr kilisenin kütük defterinde Anton Achmet adına rastlıyor Araştırmasında Achmet hakkında hıristiyan dinine geçtiği, evlendiği ve öldüğü gün olmak üzere üç kayıt bulunuyor. Bu kayıtlar üzerinde araştırmalarını derleyerek belgesel bir roman yazıyor.

Yeniçeri Ahmet, Romanya Karadeniz kıyısında Babadağ şehrinde doğmuş. 30 yaşında, 6 aylık evli iken yeniçeri olarak Kara Mustafa Paşa ordusuna katılmış. İkinci Viyana (1683) kuşatmasında esir düşer ve Münih’te daha bir yıl önce inşa edilen hırsız ve katillerin yattığı zindana atılır. Dinini değiştirmeyi kabul edince, St. Peter semti sahibi kralın himayesine, hizmetine satın alınır. Antikmısır zamanında keşfedilen, sonra at arabasına dönüşen kabin araba taşıma işini görür. Bu işi esirlikten satın alınan Türkler yapar. Yüzlerce Osmanlı işçisi karın tokluğuna tekstil fabrikasında çalışır.

Araştırma üçüncü nesilden sonra kaybolur, zira krallar satın aldıkları esirlere kendi soyadlarını verdiler. Böylece tüm Avrupa’da Osmanlı soyu erimiş, tarih sayfalarında kaybolmuştur.

Roman hikâyelerin geçtiği mekânların esirleri satın alan kralların yaşam öykülerine yer veriyor. O zaman fotoğraf çekme imkânı olmadığı için yapılan resim tabloları ve ressamların hayatı anlatılıyor.

Budapeşte’nin işgalini gösteren tablo aslında savaşın kazananı olmadığı, tarihin insanlık kültüründen çok şey kaybettiğini gösteriyor. Ölüleri bile soyup, üzerlerinde olan giysileri alınıyor tabloda. Kadın, çocuk, müslüman, hıristiyan ve yahudi kılıçtan geçiriliyor.

Babadağ kenti, II. Selim zamanında görülmeye değer hastaneleri, camii ve medreseleriyle turistik görkemli bir şehir iken, arka arkaya iki kere Rus harbi sonunda harabeye dönüyor.

Tuna nehrini geçerken Genç Osman’ın orayı yurt edindiği ve gitmek istemediği halk türküsünü mırıldanırım. Eğri kalesinde Macar kadınların yeniçerilerin üstlerine kaleden kızgın yağ dökerek, kazandıkları kahramanlık destanlarını müzede görünce içim burkulur. Kalenin hemen dibinde İstanbul’daki gibi güzel Türk kahvesi içilir, Hunkâr Beğendi yemeği yenir. Bir caminin tek minaresi kalmış, sembol olarak bir evin balkonunda demirden asılmış modeli vardı, ama dil sorunundan dolayı aileden bilgi alamadım. Silistra’dan geçerken Avrupa’nın gözde şehri olduğu zamanı hayal ederim.

Babadağlı Adam belgesel romanı, Avrupa’nın 300 yıl önce İslâm’la tekrar tanıştığına şahittir. İlki 1100 yılına kadar süren İspanya’ya kadar açılan İslâm Devletiydi. Batı sanat, teknoloji, demokrası kısaca her alanda ilerlemiş, fakat din ve mezhep sosyal alanda kültürü geliştirip, zenginleşmesinde pranga olmuş. En çok Türk düşmanlığı yapan Türkiye’nin müslüman olduğu için AB’ne üye olmasına karşı çıkan Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi CSU, Bavyera eyâleti orta çağda katolik olmayan protestan mezhebi din kardeşlerini bile sığınmacı olarak almakta zorlanmıştır.

İleriye gitmek için, geriye tarihe bakmak şarttır, zira geleceği en iyi anlatan haber geçmiştedir. Geçmişte işlenen hatalar tekrar ediliyorsa, tarihten ders alınmamıştır. Tarih ayna gibi geleceği gösterir, bunu yalnız tarihçilerin anlaması yetmez. Herkese tarih bilgisi gerekir. Ne yaptığını bilenin yardıma ihtiyacı yoktur. Deneme sonuçları, tarihten çıkarılan dersler gökyüzünde değil, insanların yaşamındadır.

Arzum, doktora çalışması yapacak üniversite öğrencilerinin, Osmanlı tarihinden geride kalan izlerin derinliklerine inmeden önce bu kitabı mutlaka okumalarıdır.

Tarihle kalın ki, bugünü anlayın.

Pazartesi, 20 Mart 2017 15:03

A L F A B E N İ N G Ü C Ü

A L F A B E N İ N   G Ü C Ü

Yunan alfabesinin ilk iki alfa ve beta harflerinden oluşan alfabe kelimesi bir dildeki harflerin tümü anlamına gelir. Mecazi manada bir işin başlangıcı olarak kullanılır.

İlkokul birinci sınıfta okuma yazma dersinde kullanılan ilk kitabın adı da alfabedir. Adları harflere göre sıralamaya alfabetik denir.

Harf Devrimi (1928) yapıldığında Türkiye’de Arap-Fars harfleriyle okuma yazma oranı erkeklerde yüzde yedi, kadınlarda binde dörttü. Arap-Fars harfleri Türkçeye uymadığı gibi halka ulaştırma çabası yoktu. Bilhassa kadınlara okuma yazma şansı verilmiyordu, bu nedenle okuma yazma gelişmemişti. Buna matbaanın yurda geç gelmesi negatif etki yaptı.

Harf Devrimi’nden sonra halk kısa sürede okur yazar olmuştu, 1935 yılında okuma yazma oranı yüzde 23’e ulaşmış, bu oran sürekli yükselerek 2016 yılı itibariyle yüzde doksana varmıştır.

Lâtince alfabe temelinden alınan Türkçe abece dile uygun, konuşulduğu gibi yazıldığından imlâsı da kolay öğrenilir. Eklerle türetilme mümkündür, böylece yeni kelimelere çabuk adapte olunur. Macarca ve Fince dilleriyle akrabadır.

Altmış yıllarında Avrupa’ya gelen Türk işçileri günlük yaşamlarında uyuma ilk yardım harflerle mümkün oldu. Adres, sokak adları, ev numaraları bulabilmek kolay olmuştu. O zaman Almanya’ya gelen işçilere geri dönecek konuk olarak görülüyordu bu nedenle uyumun lâfı bile yoktu.

Bugün bilhassa göçmen deneyimi olan Almanlar uyumda o yılların hatası yapılmaması için gayret gösteriyor, Suriyeli mülteci çocuklara okullarda, yetişkinlere ise Yüksek Halk Okulları ve dernek kuruluşlarında kurs olarak Almanca öğretiliyor.

Yetmiş yıllarında devlet uyum politikası olmayınca konuk işçilerin uyumuna vakıf, dernek, kilise kuruluşları ve bireysel çalışmalar yoluyla yardım edildi. Benim gibi Türk alfabesiyle Türkiye’de oğrenim gören öğretmenlere Berlin Senatörlüğü nezdinde görev verildi. Türk alfabesi ile öğrenim görmemiş olsaydık işçi çocuklarına hemen ders veremezdik, zira Almanca da Lâtin harflerini temel almıştır.

Söz uçar, yazı kalır prensibine uymak okumayı destekler ve yayar. Anayasa değişikliğine giden referandum yolunda hayır panelleri sözlü yapılıyor. Türk halkı okumaz diyen elitenin düzenlediği toplantılarda katılımcılar dinliyor. Eline yazılı hiçbir argüman almadan eve gidiyor. Türkiye’de herşey sözlü yapılıyorsa, buna alışılmıştır.

Bu sorunu dikkate alan Berlin CHP Birliği yaptığı panelde argümanları yazılı olarak duvara astı, katılımcılara, halka dağıtmak için yazılı bilgi hazırladı. Dr. Ertekin Özcan’ın www.ha-ber.com yazdığı Anayasa Değişikliği köşeyazısı okunması tavsiye edildi. Kararsızları etkiliyecek sosyal medyada en az bir argüman yazılmalı, dendi.

Türkiye’de yaşayanlar kendi sorunlarından yurtdışı Türklerin Türkçe’yi yaşatmak ve okulda öğrenilen İngilizce, Fransızca gibi Avrupa Birliği’ne üye olan ülkelerin dilleriyle eşit davranılması için gösterilen çabaları bilmiyorlar. Berlin’de bugün Veliler Birliği onursal başkanı olan Kâzım Aydın yönetimi gönüllü olarak anadiline yıllarca çok emek vermiştir. Aynı mücadeleyi öğretmen Sevim Aydın okulunda Almanca Türkçe iki dilde okuma yazma projesine büyük katkıda bulunan çabaları tarihe geçmiştir. Bu çaba ayrı bir köşeyazısı olacak nitelikte, doktora çalışması yapacak üniversite öğrencilerine önemli bir konudur. Bu, çalışmada bu yazımda adlarını sayamadığım tüm Almanya çapında, hatta Avrupa’da emektarlar yer almalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı bütün devrimler, reformlar önemlidir, ama en önemlileri bana göre harf devrimi ve kadınlara verilen erkeklere eşit kılan hürriyet ve haklardır. Yeni harflerle yüzünü Batı’ya dönen ülke, medeniyet cemiyetlerine kabul edilmiş ve saygı görmüştür. Fransız ihtilaliyle başlayan demokrasi hareketleriyle, icadların yapıldığı ileri medeniyete, bilime yani Batı’ya kapı açmıştır. Kuranı Türkçe’ye çevirerek halkın dinini anlamasını sağlamıştır. Ezanı Türkçe okutarak ülkenin dilini yüceltmiştir, minarelere yükseltmiştir.

Daha önce (1522) Dr. Martin Luther İncil’i Lâtince’den Almanca’ya çevirerek hıristiyan dinini halkın anlamasını sağlamıştı.

Atatürk çok kitap okuduğu için çok şey başarmıştır, dine de lâiklik ilkesiyle hizmet etmiştir. Okuduğu kitaplar arasında çok sayıda dini kitaplar vardı. Din dersi kitapları yazan encümene yardım edecek kadar din bilgisi olduğunu, kendi yazdığı tarih kitabıyla kanıtlamıştır. Onuncu sınıfta okuduğumu zannettiğim o ders kitabını saklamadığıma çok pişman oldum.

29 Ağustos 1928’de Dolmabahçe Sarayı’nda profesörler, milletvekilleri, gazeteciler, yazarların ve Atatürk’ün de katıldığı toplantıda yeni harfler konuşulmuştur. Bu toplantı İsmet İnönü’nün şu sözleriyle bitmiştir.

“Gelecek kuşaklar, babalarının bütün azim ve başarılarının sırrını onların gerçek ve özden çumhuriyetçi olmalarında ve özellikle cumhuriyetin kurucusu bulunan, cumhuriyetin bu yurdun bütün çocuklarına kutlu bir ülkü olarak yerleşmesi için bütün hayatını adamış olan büyük Cumhurbaşkanını güven ve sevgi ile izlemesinde arasınlar.

Yeni yazı, Türk Alfabesi, daha doğrusu birçok yerlerde halkın kendiliğinden söylediği veçhile Gazi Alfabesi hakkında gördüklerim beni bahtiyar etmiştir. Bu, cahil kalmaktan mütevellit bir sıkıntı içinde bunalmış büyük bir milletin kurtuluş hamlesidir. Emniyetle söyleyebiliriz ki, yeni yazıya geçmek, bizim ilk önce tahmin ettiğimizden inanılmaz derecede çabuk olacak, milletin hemen okuyup yazabilecek hale gelmesi ancak birkaç seneye çıkacaktır.”

Hoşça kalın!

 

 

 

Pazar, 12 Mart 2017 22:13

E M E Ğ E S A Y G I

E M E Ğ E    S A Y G I

Bir işin yapılması için harcanan vücut ya da kafa gücüne saygı gösterilir. Uzun yıllar çalışan bir işçi veya memur yaşlılık döneminde maaşa bağlanır, emekli olursa şanslı sayılır.

Beyin gücüyle çalışmayı sanat haline getiren birisi, emekli olunca da faydalı olmaya devam eder. Sosyal medya hiç deneyimsiz insanlara yazma fırsatı veriyor. Güzel atasözü ve deyimler nereden kimden alındığı ve tarihini yazmadan yazılıyor.

Aynı dernekte üye olduğun tanıdığın biri makalenden alıntı yaparsa, yazar çocuğunu tanır, ona emek vermiştir. Düşünün aynı gazetede bile birisi makalenin tamamını kopyalarsa, yazar için kötü bir duygudur. Vakti olmayan bir profesör üniversite öğrencisine bu görevi vermiş, kendi emeği olmayabilir.

Her gün kullanılan alet ve gerecin bir ilk fikirbabası vardır. Aynı sokaktan defalarca geçen bir insan sokağın adının nereden geldiğini araştırmalıdır. Soruşturma, araştırma yeteneği okulda ve ailede geliştirilir. Sorularına cevap alamayan bir çocuk evde, bir öğrenci okulda günün birinde susmayı tercih eder.

Eğitim şarttır derken, Türkiye’de öğretim ihmâle uğruyor. Gelişmiş ülkelerde eğitim altı yaşında biter, çocuk öğrenmeye hazır olur, öğrenim başlar.

Öğretim soru sorulan bir iş olmazsa ezber eğitimidir. Bu nedenle bütün Dünya’da örneğin Valentinus Günü denilirken, yalnız Türkiye’de Sevgililer Günü deniliyor, her yıl dikkatimi çekiyor.

Saymadım, kırk yıl öğretmenlik hayatımda kaç defa birinci sınıfta okuma yazma öğrettim. En zevkli sınıftır, zira başarı işaretleri erken alınır, öğrenci okuyup yazmaya başlar.

İlk öğrettiğim öğrencinin kendi adından sonra iki kelime evet

ve hayır kavramlarıdır. Referandumdan önce öğrencilerimin arştırmadan, okumadan oy vermeyeceğine inanıyorum. Daha okuma yazma öğrenmemiş öğrencinin eline verdiğim iki kart var. Soruya göre öğrenci kartın birini yukarı kaldıracak, genç meslektaşlarıma tavsiye ediyorum.

İnsanlığın kazandığı hürriyet ve haklarda, mutlaka cesaret gösterip bu iki kelimeyi doğru yerde ve zamanında kullananlar sayesinde kazanılmıştır.

Valentinus da cesaretiyle hayır demiş ve anısı bugüne kadar yaşatılmıştır, dile kolay tam 1667 yıl önce.

Sevgiye Dair makalemde 22.02.2010 tarihinde şöyle yazmıştım: