19 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey Hakkında

Web sitesi adresi:

Cuma, 11 Kasım 2016 11:21

Ö n c e K e n d i n d e n B a ş l a

Ö n c e   K e n d i n d e n    B a ş l a

Ancak kendisini değiştiren insan, dünyayı değiştirebilir.

Bu sözü sık sık okuyor ve duyuyorum. Bilhassa ayrımcılık yapılan, hor görülen azınlık halk grubuna ait olan insanlar ön yargılı oluyor. Deneyimlerle insanın içine kök salmışsa, çıkarıp atmak zorlaşıyor.

Haksızlığa uğrandığı düşünülen durumlarda, geri dönüş yapan ve mutlaka yazan Almanya’da cevap alır. Hata yapılmışsa, aynı hata başkalarına yapılması önlenebilir. Bilinçli ayrımcılıkta kanunla caydırmaktan başka çare yoktur.

Ön yagısız olaylara yaklaşma ilk adım olabilir. Sosyal meslek eğitiminde bu konu seminerlerde işlenir, öğretilir.

Didim-Yeşilkent’te sahilde ticaret yapanların sürekli ve kuvvetli müzik çalmalarından, korna çalıp bağıran sayyar satıcılardan rahatsız olanlara bir komşu kulaklarına tıkaç takarak gezmelerini söylemişti. Kendini değiştirme yanlış anlaşılmıştır.

Komşu araba yüksek sesle müzik yaparken, sahilde romantik manzarayı seyretmek isteyen başka bir aile 40 derece sıcaklıkta arabanın camlarını kapatarak içinde ter dökerek oturuyordu. Rahatsız eden gücünü gösteriyordu.

Neyse, zorunlu yayınlarda Çevre, Sağlık ve Turizm bakanlıkları konuyu ele aldı. Okuma kültürü yetersiz bir ülkede televizyonu ders aracı olarak kullanılmalıdır.

Savaş, terör dünya vatandaşlarını yollara düşürdü. Bir insan ne yapabilirim diye başlarsa, kamyonlar dolusu gıda ve giyecek yardımları bir kıtadan ötekine ulaşır.

Umudunu kaybetmeyen insan en yakınından başlar ve olumlu işler yaparsa, iyilik bir kelebek gibi dünyanın öbür ucuna uçar, gider. Kötülüklere karşı yapılan çok iyilikler var, ama iyi haber  haber değildir dendiği için iyiler duyulmuyordu. İşte bu ihtiyaçtan sosyal medya doğdu.

Bundan ders alan bazı medya ve gazeteler iyi, pozitif haber ve davranışları da duyuruyorlar. Özel Türk televizyonlarda haberleri dinlerken cinayet, trafik kazaları ve hırsızlık haberleri defalarca tekrarlanan fotoğraflarla kötü etki ediyor. Ülkenin tanıtımına, turizmine zarar veriyor.

Bilhassa bireyin gelişmesine önem veren ülkelerde bir insan başlar, iyi bir düşünce ve davranışa destek bulur, birleşme ile güçlenir.

Nerede bir tehlike varsa, orada bir de kurtaran vardır. Çin’de geliştirilmiş eski ZEN meditasyonda önce kendini değiştirip, huzur bulma esas alınır.

Huzuru, rahatı olmayan bir insan başkalarına yardım elini uzatamaz.

Hikâyenin birinde dua ve diğer önlemlerle yağmur yağmayınca, köylüler yağmur yağdıran büyük insanı çağırırlar. Adam köyün harman yerine çadır kurar ve dört günlük su ve yiyecek ister, dördüncü gün yağmur yağar. Köy halkı sevinir, mucizenin sebebini sorar. Büyük yağmur adam şöyle cevap verir:

“Köyünüze gelince içinde dışında düzensizliği gördüm. Ben kendime çeki düzen verince siz de verdiniz. Sizi gören doğa da düzene girdi ve yağmur yağdı.”

Köyün birinde bir gezgin bir dervişin kapısını çalar, bir gece evinde konaklar. Giderken gezgin neden mobilyası olmadığını sorar. Ev kitap doludur, bir masa ve banktan başka mobilya yoktur. Ev sahibi sizin niye mobilyanız yok, diye sorar. Turist kendisinin gezgin olduğunu söyler. Derviş ben de bu dünyada gezginim, misafirim diye cevap verir.

Yeryüzü herkesin doyacağı kadar her şeyi insanlara veriyor. Ama açgözlüler hiç doyurulamaz. Mahatma Gandhi

Sağlıklı insan dünyada iyi gitmeyen şeyleri değiştirebilir. Vücudu ruhla bir bütün olarak hastayı tedavi eden doktorlar başarır, hastayı sağlığına kavuşturabilir. Sağlam vücudta sağlam kafa bulununca, tek bir insan da çok şey değiştirebilir.

Yıllar önce yaz tatilimi geçirdiğim sitede posta görevlisiyle birlikte işçi çocukların şehir okullarına taşınması için imza topladığımı hatırlıyorum. Bugün sitede yazın 10 dakikada, kışın 20 dakikada bir dolmuş geçiyor, ayrıca okullara öğrenci taşıyan özel dolmuşlar çalışıyor.

Bir kişi başlar, devamında çok işler yapılır.

Marketin sahibi bana kızgın kızgın bakıyor, bir tek sen Didim yerli gazetelerini okumak istiyorsun, diyor. Bireyin sözü ancak başkan olursa geçer.

Hoşça kalın!

 

Perşembe, 27 Ekim 2016 19:05

G ü ç l ü O r d u

G ü ç l ü   O r d u

Herhangi bir konuda yazmak için o konunun içinde yaşamış olmak gerektir. Yalnız okumak yetmiyor, ama Türkiye’de son yıllarda askerlerin başına gelenler, ilgilenmek zorunda olduğumuzu gösteriyor. Uzman olmadan da her vatandaşın ilgi duyması zorlanıyor.

Şehit asker ve polis haberi gelmediği gün olmuyor. Türkiye’de ne oluyor derken, orduda ne oluyor anlamına geliyor.

Askerlikle ilgili bilgim, öğretmen okulunda gördüğüm ders oldu. Albay bir öğretmenimiz kopya çekmeyelim, diye sıraların üstünde gezerdi. Subayların rütbelerini ezberlerdik. Bir genç kız öğretmenin hayali, o kutsal rütbeyi taşıyan bir subayla ileride evlenebilmekti. Yeşilçam sinema dünyası da bu rüyalara zemin hazırladı.

Van-Erciş Yatılı Bölge okulunda çalışırken, Tatvan’da tren istasyonunda beni bir subay alırdı. Devlet baba bizi onlara teslim ederdi, yine şehirde hep onların koruyucu kanatları altındaydık.

Berlin’e gelişimle akraba subaylardan da uzaklaşmıştım.

İleriki yıllarda yazın tatil yaptığım Didim-Yeşilkent sitesinin kuruluşunda onların düzen ve intizamıyla yolum tekrar karşılaştı. Sitede ilk dikilen ağaçlar bir hiza ve plâna göredir, bugün şahanı bir koru halindedir.

Aydınlık gazetesi 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda Güçlü Ordu Güçlü Türkiye başlığıyla özel bir ek verdi. Zafer haftasında zamanın Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ 2009 yılında bu sloganı kullanıyor.

Otuz sayfalık ekte asker ve askerlik konusunda çok şey öğreniliyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün subaylara hitaben 31 Temmuz 1920 tarihinde konuşması ile başlıyor.

Özet olarak güçlü ordusu olmayan ülke mahkum ve esirdir.

O zamanın şartlerına göre bugün görülen miting meydanları yoktur. Bir ülke işgal edilince düşmanın ilk işi orduyu yok etmektir. Zira sonra millete hükmetmek kolay olur. Orduyu imha etmeden önce subayını mahvetmek, aşağılamak lâzımdır. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz, diyor.

İlker Başbuğ Genel Yayın Koordinatörü İlker Yücel ile yaptığı söyleşiye Napolyon’un çok bilinen bir sözü ile başlıyor.

İnsanın yaşadığı coğrafya, onun kaderini çizer.

Bugün devletlerin gücünü aldığı başka etmenler eklendi. Ekonomi, siyasi, teknoloji ve elbette silahlı gücünden, yani ordusundan alıyor. Bunlar birbiriyle içiçe ilişkilidir. Dördünden herhangi biri zayıf düşerse diğerlerini etkiler.

Türk ordusunu güçlü yapan millî ordu olmasındandır. Üç önemli husus hiç akıldan çıkarılmamalıdır:

Türk ordusu artık padişah uğrunda değil, milletin istiklâli uğrunda savaşmaktadır. Yani Türk milletine hizmet eder.

Orduda yükselmeler liyakat esasına dayanır, yani askerin iş başarma ehliyetine göre olmalıdır.

Emir komuta birliğinin ve disiplinin korunması hayatidir. Liyakat zarar görürse disiplin zedelenir.

Tarihi kültür ve eğitim mirası olan askeri okulların kapatılması doğru değildir.

Etrafımız ateş çemberi ile çevrildiği bir anda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tekrar eski gücüne kavuşmasına çalışmak, herkese düşen bir görevdir.

Almanya savunma bakanının açıklamasına göre 170 askerin müslüman kökeni olduğu yolunda. Orduda durum merakımı artırdı. Alman askeri eline silahı aldığında, kime doğrulttuğu anlatılıyordur, ikinci paylaşım savaşından dersler çıkarıldığını tahmin ediyorum.

Ayrıca din aidiyeti neden ön özellik sayılıyor, merak araştırmaya yöneltir, bilhassa gazeteciyi.

Hoşça kalın!

 

Pazartesi, 17 Ekim 2016 12:57

Berlin’de Seçimden Sonra

Berlin’de Seçimden Sonra

Berlin Şehir Eyalet seçimleri sona erdi. Seçim kampanyası çok hareketli geçti. Bazı ilçelerde katılımın yüzde seksene ulaşması, seçmenlerin durumun ciddiyetini kavradığını gösteriyor.

Partilerin hiç birini beğenmiyorum deyipte, seçmeye gitmeyene, kötü neticeye hizmet ettiğini anlatmak kolay değil elbette.

Elli altmış yıllık Türk işçilerinin emeği karşılığında sekiz Türk kökenli Alman vatandaşının seçilmesi çok sevindirici bir haberdir. Onları yalnız Türkler seçmedi ve yaşadığımız şehrin ülkenin, demokrasisini uygulayacakları kabul edilmelidir.

Bu, aşırı beklentilerde onları yormamaya, basın ve medyada yıpratılmamalarına çağrı anlamına gelir. Eleştiri yapıcı olmalı, basın ve medyadan önceki basamakları atlamadan  yapılmalıdır.

Bunun için toplantılar, panel ve konferans gibi etkinliklerde

katılımcının eleştirilerine, düşüncelerine yer verilir. Politikacılar seçildikleri bölgeden uzaklaşmaz, vatandaşın güncel yaşamaından haberi olmazsa başaramıyacaklarının bilicindedir.

Haklının haksızın birbirine karıştığı, gürültülü bir ortamdan Berlin’e gelince bir nefes alıyoruz, sakin, temiz ve yeşil alanlarında soluk alıyor, geniş yayla gibi yaya yollarında rahat rahat çarpışmadan, daralmadan yürüyoruz.

Politikacıların görevi bu ortamı korumak, daha iyileştirilmesinde vatandaşa öncü olarak yol göstermektir.

Şehrimizde gündemde olan, yerine getirilmesi gereken bütün konular Türkleri de ilgilendiriyor.

Berlin’de en az 400.000 kiralık apartmana ihtiyaç vardır. Orta sınıf ve işçi sınıfın ödeyebileceği kira bedeli olmalıdır. Yıllardır Berlin politikasında ev yapımı ihmâl edilmiştir. Yetmiş yıllarında evsiz gençlerin ev işgallerini hatırlıyalım.

O zaman bir düzelme oldu. Doğu-Batı Berlin birleşmesinden beri, yani 26 yıldır sosyal evler yapılmadı.

Bilhassa işsiz olanların çocukları yuvalara ücret ödememesi gerektir. Öğretim Eğitim yuvada başlar. Bugün yuva ve okullardan esirgeyen, yarın ya işsizlik parası öder, ya da cezaevleri yapmak zorunda kalır.

Batı Berlin’deki öğretmenlerin daha yaşlı olmasından dolayı Doğu Berlin’den gelen öğretmenler çoğu okullarda müdür, müdür yardımcısı oldular. Şehrin tamamı okullarda kırılma ile bambaşka bir mantaliteye terk edilen Türk öğrencileri bu 26 yıl içinde şaşkına çevrildi. Hayat Bilgisi dersinde üçüncü nesil bu şehirde doğan çocuğa, sizin evdeki kahvaltıyı anlat derken, Türkiye’yi kasteden öğretmenlere emanet edildi.

Ders kitaplarında da bu çocukların Berlin’e ait olmadıklarına işaret eden ayrımcılık verildi.

Eski okulların onarımı esas alınmalı, bu okullarda göçmen öğrenci sayısı fazladır.

Trafikte düzen, hava temizliği için bisiklet sürmeyi teşvik etmede politikacılarımız örnek olmaya devam edecekler. Spandau gibi köylere açılan ilçelerde otobüs, tren ulaşımında yeni bağlantılara ihtiyaç vardır.

2013 yılında halk oylamasına sunulan enerji dağılımı yakından takip edilmelidir.

Küreselleşmenin getirdiği negatif durumlardan en önemlisi emniyet sorunu. Duvar varken hapiste gibi etrafımız çevriliydi. İçerde korkusuzca gece yarılarında eve gelirdik. Bugün bu güvenden bahsedemeyiz. Terör ve hırsızlık korkusuna karşı daha fazla kamera, daha çok polise ihtiyaç vardır.

Sosyal Demokrat Partisi (SPD) mecliste grup başkanı Raed Saleh’in çabalarıyla işe alınan göçmen polis sayısı daha da çoğaltılmalı.

Buraya kadar saydığım, icra edilmesi gereken bütün konular Türkleri yakından ilgilendiriyor, Politikada temsil edildiği kadar diğer alanlarda, kamu hizmetinde göçmenlerin temsil edilmesi şarttır.

Sosyal barış eşit paylaşımla mümkündür.

İstatiklerde her beş Almandan birinin göçmen kökenli olduğu açıklanıyor. Ama bu reel yaşamda doğrulanmıyor.

Türk kökenli Alman milletvekillerinin hem eyaletlerde hem de federal mecliste daha hassas daha bilinçli olacağı konular da var elbette. Kötü örneklerde Türklerin adı geçiyor da, iyi örneklerde yok sayılıyorsa seslerini önden çıkarmalıdır.

ABD başkanı Obama, sığınmacı politikasında Almanya ve Kanada’yı övüyor da tek kişiyi dışlama isteğiyle Türkiye’yi saymıyorsa, yok sayıyorsa karşı koyup, haksız olduklarını bıkmadan söylemek şarttır.

Alman vatandaşlığı yanında Amerikan vatandaşlığı konu edilmezken, Türklere karşı bir polemik amacı varsa yalnız Türk kökenli milletvekilleri değil, diğer milletvekillerinin hepsi ses çıkarmalı, haksızlığa, ayırımcılığa karşı koymalıdır.

Şehrimizin geleceği, çocuklarımızın geleceğidir. Irkçılığı, ayrımcılığı açıkça dile getiren Almanya için Alternativ (AfD) partisine karşı çalışmalarında enerji ve desteği yine demokrasiye inanan vatandaşların vereceğini umut ediyor, sorumlu görevlerinde candan kolaylık diliyorum.

Didim’de olduğum halde, sanki Berlin’deymiş gibi seçim kampanyasından sosyal medyada haber aldım. Bütün partilerden arkadaşlarıma, elektronik postayla bilgi aldığım Sosyal Demokrat Parti yoldaşlarıma teşekkür ediyorum.

Elbette www.ha-ber.com yayın yönetmenine ayrıca teşekkür ediyorum. Berlin’den ilk elden haber almanın yurtdışında önemi daha çok artıyor. Basın olmasaydı bu kadar etraflı yazıp, sorunlara çözün öneremezdim.

Seçilen Berlin Eyalet Milletvekillerinin hepsine başarılar diliyorum.

Siz politika yapmazsanız, sizinle politika yaparlar.

A.Nesin

 

Hoşça kalın!

Perşembe, 06 Ekim 2016 15:43

H e r G ü n B a y r a m d ı r

H e r   G ü n    B a y r a m d ı r

Adı üstünde kurban kesilir bayramda. Sabaha kadar koyunlar meledi, köpekler uludu o gece. Çocuk kesilen başa su veriyordu, ölümü anlamıyordu.

Tüm uyarıları, kuralları çiğneyerek tarlada, sokaklarda ev kasapları ellerini yaralayarak ilk yardıma koşuyordu.

Bayram böyle kutlanmaz, mübarek olmaz demişti Can Yücel.

Didim-Yeşilkent bayram kutlama töreninde okumam için Çevre

Gönüllüleri Derneği eski başkanı Dr. Nazan Uğur şiirini, bayram kutlama mesajıyla bana iletmiştir.

Beni okumaya davet eden başkan. Dedemin köyünde mikrofonsuz okuduğu ezanları özlediğimi bilemezdi elbette.

Bayram

Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz

kalınca anlar insan...

Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;

sevmeninkini yalnızlık...

Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.

Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...

Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek,

gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç

yürüyebilmek bayramdır.

Güne gülümseyerek başlamak bayramdır.

“İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana

borçluyum" Bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...

Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz

bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı

inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne

utanmadan bakabilmek bayramdır.

Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi

ayakta ölebilmek bayram...

Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi

öğrenirseniz her gününüz bayram olur.

Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.

Deseler de böyle delilik, bayram artığı

günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.

Her gününüz bayram olsun..!

Hoşça kalın!

 

Cumartesi, 24 Eylül 2016 13:01

İ N D İ R İ N R E S İ M L E R İ M İ

İ N D İ R İ N   R E S İ M L E R İ M İ

Basın ve televizyon yayınlarından öğrendiğime göre 30 Ağustos Zafer Bayramı Türkiye’de oldukça duygusal kutlandı.

Emekli yaz tatilini geçirdiğim Didim-Yeşilkent sitesinde iki konuşmacı haricinde, önceden hazırlanmadığı halde şiir ve marşlar eşliğinde yapılan anma töreni oldukça duygulu geçti. Çocuk, genç emekli ve yetişkin tüm komşular katıldı.

Nazım Hikmet’in iki şiirini okuyunca boynuma sarılıp, ağlayarak teşekkür edenler oldu.

Davet ve Kurtuluş Savaşı Destanı şiirlerini herkes tanır, bilir. Bu nedenle 29 Ağustos 2016 tarihinde eski Atatürkçü Düşünce Derneği genel başkanı Yekta Özden’in Özbek İncebayraktar’dan yaptığı alıntı şiiri yazmaya karar verdim.

Bu şiir törende genç meslektaşım Nihan Gürsoy Başpınar tarafından okununca sitede elden ele dolaştı, herkes tekrar okuma isteği duydu. İçeriği zamana çok uyuyordu. Yorumu okurlarıma bırakıyorum.

İNDİRİN RESİMLERİMİ DUVARLARDAN

Ben Mustafa Kemal'im çocuklarım,
Kırgınım size.
Terör bitecekse bir gün bu ülkede,
Şehitler gelmeyecekse Güneydoğu'dan,
Analar ağlamayacaksa,
Yetim kalmayacaksa bebeler,
Yeniden açılacaksa okullar,
Kurtulacaksa vatan,
Râzıyım,
İndirin resimlerimi duvarlardan.

Unuttu çocuklar Ant'ımızı,
Resimlerimi çıkardınız kitaplardan,
Kırdınız, parçaladınız yontularımı,
Satıldı bütün varlığımız,

Yok ettiniz kazanımlarımızı.
Nerede damarlarınızdaki o soylu kan?
İndirin resimlerimi duvarlardan.
Nerede benim ulusal bayramlarım?
23 Nisanlarım nerede?

Unutturdunuz 19 Mayısları,
30 Ağustosları unutturdunuz.
Yıktınız bütün eserlerimi birer birer.
Neler çekti bu ulus yobazlardan,
İndirin resimlerimi duvarlardan.

Kaldır da başını çevrene bir bak.
Ne hukuk kaldı ne hak.
Çiğnendi bütün yasalar,
Pis kokular geliyor dört yandan,
İndirin resimlerimi duvarlardan.

Bir dram oynanıyor Güneydoğu'da,
Köyler boşaltılmış, kentler yakılmış.
Sızlıyor kemikleri Süleyman Şah'ın,
Üzülüyor Ziya Gökalp, Cahit Sıtkı,
Ağıtlar yükseliyor Diyarbakır'dan, Sur'dan,
İndirin resimlerimi duvarlardan.

Kafanız almıyorsa uygar bir dünyayı,
Şeriata sarılın, çarşafa girin.
Bilime, sanata boş verin.
Utanıyorsanız “Türk'üm!” demekten,
Bayrağınızdan utanıyorsanız,
Rahatsızsanız Cumhuriyetten, lâiklikten,
Özlüyorsanız hilâfeti, saltanatı,
İkinci sınıf sayıyorsanız kadını,
İş işten geçmiş olacak çoktan,
İndirin resimlerimi duvarlardan.

Medet umuyorsanız üfürükten,
muskadan,
Kurtulamazsınız karanlıklardan.
Korkuyorsanız aydınlıklardan,
Kim kurtaracak sizi bataklıktan?
Yine bir güneş doğmayacaksa
Samsun'dan,
İndirin resimlerimi duvarlardan.
Sarı saçlarımı, mavi gözlerimi,
Büyük Nutkumdaki tüm sözlerimi,
Gelmeyin, gelmeyin Anıtkabrime!
Unutun, unutun, unutun beni!

İyi okumalar, hoşça kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey

Çarşamba, 14 Eylül 2016 15:01

S A B R I N S I N I R I

S A B R I N   S I N I R I

Bu hafta yazıma geç başladım, halbuki o kadar yazılacak konu var ki. Bir heykeltraş gibi makalemin bir sağına bir soluna geçer, düzeltme için tam bir hafta vakit ayırırım.

Terör ve Suriye savaşının negatif etkilerine rağmen Türkiye’de tatil yapmak, dinlenebilmek çok zor bir şey. Avrupa’daki okurlarıma bir tek insan manzarası çizemiyorum. Büyük usta dünya şairi boşuna memleketimde İnsan Manzaraları, dememiş.

Aydın, ülkesinin geleceğini düşünenler endişe içinde, gelen şehit haberleri, her an her şey olabilir beklentisiyle yaşamak güneş, deniz ve kum üçlüsünde dahi kolay değil.

Deniz kenarında çaycı her akşam Ankara’nın bağlarını çalıp, rakı eşliğinde arkadaşlarıyla dans edebiliyor. Gaziantep’ten 53 kişinin ölüm haberi gelse de. Koya yaklaşan teknelerin yaptığı müzikte, bağırmak gelir içinizden, müziği gürültüden kurtarın ey dostlar, müzik öğretmenleri, kulak doktorları.

Evrim kuramında güçlü olan değil, uyumlu olan kazanır. Artık rahatsız olmamak, yeni ortama alışmış olmak.

Almanya’da Türk göçmenlerin uyumu elli yıldır konuşulur, hükümette bakan, eyaletlerde senatörlere uyuma, alıştırmayı yönlendirme görevleri verilir. Duya duya uyumu hep pozitif algılıyordum. Fakat şu anda Türkiye’de yaptığım gözlem uyumun her zaman faydalı olmadığı yönünde.

Seyyar karpuzcuya ben bağırandan almam, traktör yerleşik yerlere giremez, diyorum. Neden abla, diyor. Anlatıyorum, hiç duymamış. Alışveriş mağazasının önünde en az dört araba motoru açık bırakmış, kapat evlâdım, neden abla, diyor. Hiç anlatan olmamış.

Çevresinde yapılan haksızlıkları göremiyor veya görmek istemiyor. Alışmış, uymuş topluma. Köpek denize girerse, veya denizden çıkanların ayaklarını yıkadıkları musluğa yaklaşırsa o halde bir reaksiyon gösteriyor. Kendi ikaz etmiyor, seçtiği vicdan sözcüsüne sen söyle, diyor. Kadın mayosunu değiştirirken vücudunun görülmemesi gereken kısmını görmüş, sorun büyük, komşu ile bunu konuşuyor.

Bunlar küçük şeyler, her gün ne hikâyeler anlatılıyor, medya ve basında. Türk insanı yıllardır nelere alıştırılmış.

Çaresizlik öğretilmiş, haksız terfi edenler, sınav soruların cevabını önceden alanlar. Haksızlıklara alışanlar, kötülük ve iftiralara uyum sağlayanlar, güçlüden medet umanlar işin kolayına kaçıyor.

Kurbağanın yavaş yavaş dökülen kaynar suya alıştırıldığı ve uyuşturulduğu misalinde olduğu gibi, dayanılması güç bir sessizliğe tahammül etmeyenler çok azdır.

Karşı koymayı deneyip başaramayınca kişi kendini korumaya alıyor. Etrafına bir duvar örüp, görme, duyma, işitme ilkesine kendini hapsediyor. Bütün bir toplum bu duruma düşmüşse burada büyük bir sorun var demektir.

Canlı öğrendiği çaresizliğe alışıyor, yaşam biçimi oluyor.  Dışardan uyarılar rahatsız ediyor. Başka bir toplumdan gelenler aykırı, uyumsuz ve huzur bozucu sayılıyor.

Uyarmayı görev bilen emekli öğretmen, bu yıl sitede hemen selâm vermiyor, bekliyor. Bakalım kim selâm verecek, sonra cevap veriyor. Farkına varanlar senin hakkını nasıl öderiz, bak her gün kahvaltıda göresin, diye bu kırmızı japon gülünü senin için diktim, diyor.

Uyumsuz, her kötülüğün farkına varanlar yıllarca bu ülkede hapis yattı. Haksızlığa alışmayan, kötülüklere uymayan seslere bu güzelim ülkede ihtiyaç var.

Yurtdışı Türkleri, işiniz daha yeni başlıyor. Avrupalı Türkiye dostlarıyla birlikte bu ülkede haksızlığa sabretmeyen, kötülüklere alışmayanlar yalnız bırakılmamalı.

Vize hürriyeti, Avrupa Birliği üyeliği için dosyaların açılmasına ön ayak olmalı. Türkiye’ye yapılan yanlışlar bıkmadan hatırlatılmalı.

Avrupa basın ve medya aralıksız Türkiye aleyhinde konuşuyor, tartışıyor. Panel, seminer gibi toplantılara mutlaka katılıp, düşüncelere denge getirilmelidir.

 

Hoşça kalın!

Pazar, 04 Eylül 2016 10:22

Y A Z A V E D A

Y A Z A   V E D A

Hayat bir bahçe oluşturmaya başladığınız gün başlar.

Çin atasözü

 

Ağustos ayı sonuna doğru yavaş hayat Yaz’a veda etmeye hazırlanıyor.

Akşam etraftan gelen mis gibi çiçek kokularıyla yazmaya neşe veriyor. Sulanmış bahçelerden gelen hafif rüzgârlı serin hava, gündüzün aşırı sıcağından sonra rahatlatıyor.

Şehirde komşusunu tanımıyan yazlıkçılar köy hayatına özlemiş. Bereketli toprakların verdiği sebze, meyva ve faydalı otları birbirine hediyede adeta yarışıyor.

Çay saatleri tatil keyfine keyif katıyor. Buyurun sesleri alışılmış, ses tonundan gerçekten arzu edenler belli oluyor.

Ziyaretler akşam saatlerinde, misafir yoksa televizyon izleniyor. Zaman dışarda geçtiği için bazan aile kavgaları duyuluyor.

Sitede en güzel bahçe yarışması bu yaz maalesef yok, ama peyzaj düzeninden bütün yıl burada yaşayan komşular belli oluyor.

Karpuz, kavun ve incire doyum olmuyor. Sıcak havada terlemeden sonra buz gibi suyun tadı başka oluyor.

Sıcak Yaz’a serin yeşil dünyalar, fevkalâde bakımlı yeşil alanlar. Hafif aydınlatılmış park, temiz hava nefes alma rahatlığı.

Plajda renkli çiçekler, kum, deniz ve güneş üçlüsü Kış’ın özlenecek anılara şahit olacak. Ferahlatan renkli çiçekler, klimalardan gelen gürültüye katlanmayı kolaylaştırıyor.

Oyun parkında çocukların birbirleriyle oynamaları emekli öğretmenlerin zevkle gözlem yaptığı bir alan. Çocukların her birisi çeşitli şehirlerden geliyor, ama çok güzel anlaşıyorlar.

Bahçede koyulan su kaplarından içen ve banyo yapan kuşları izlemek ayrı bir keyf veriyor.

Ege’de yetişen çam ağaçları havayı temizlemede oldukça etkin. İğneli yaprakları sokakları kirletiyor, ama toplayıp bitkilerin gövdelerine toprağa kapatınca toprak daha uzun zaman nemli kalıyor.

Bahçenin her yeri böcek dolu, ahırdan doğal gübre kullanılınca çok çeşitli böcek oluşuyor. Arılar vız vız ederken, çocuklara arı olmazsa tozlaşma, bitkilerde üreme olmaz, diye anlatıyorum. Bazı çocuklar arkadaş bulmada zorlanıyor, onlara hikâye anlatıyorum. Cırcır böceği ile karınca hikâyesini bilmeyen yok.

Dikkatleri çok kısa sürüyor, hemen cep telefonlarına dönüş yapıyorlar.

Site bisiklet sürme için bir cennet, sakin gündüz denizde yorulanlar akşam üzeri bisiklet sürüyorlar.

Yeşile ve çiçeklere doymadan tatili sona eren gidiyor. Her an gidip gelen, seyahat çantaları taşıyanlar yola koyuluyor. Torunlar büyükanne ve baba yanında kalıyor.

Bu yıl karışık, diye Türkiye’ye gelmeyenlerin pişman olacağı bir ortam var. Şehrin karmaşasından  uzak, günlük telaşların ulaşamadığı, doğanın mis kokusuyla dans eden, yeşil tonları dört yanımızı sarmış, stresten uzak, bir yere yetişme korkusu yaşamadan vakit geçirilen zamansız bir mekânda olmak sanki bir rüya gibi.

Biraz önce bir kirpi ziyaret etti. Yusyuvarlak kendini korumaya aldı, ışığı söndürünce gitti. Her akşam aynı saatte bir tur atıyor.

Kara sineklere karşı ilaçlama iyi ki kelebeklere zarar vermiyor. Rengarenk güller ve sardunyalar şehirde saksıda yetiştirilmeye uğraşılan hemcinslerine selâm gönderiyorlar.

Çocuk babasına, sakın haberleri açma baba, diyor.

Hoşça kalın!

 

 

Cuma, 26 Ağustos 2016 11:46

S e ç i m S o n r a s ı

 

S e ç i m   S o n r a s ı

Yazılarımda sık sık demokrasi anlayışının ailede başladığını yazıyorum. Sınıfta, okulda, dernek ve insanların bir araya geldiği her toplumda öğretilmesi gerekir.

Yeşilkent’te seçim, yazımdan sonra yapılan yönetim kurulu seçimi demokrasinin seçimden seçime dahi işlemediğini gösterdi.

Seçim tarihi iyi seçilmişti, fakat saati tam öğle sıcağında yanlıştı. İki liste olduğu için katılan çok oldu.

Toplantıya suya sabuna dokunmayanlar, her iki adayı beğenmiyen, üçüncü bir aday olmadığından dolayı gelmeyenler vardı. Elbette henüz sitede bulunmayanlar da vardı.

On yıldır derneklere beyin gücü enerjisiyle destekliyen bir emekli hanım öğretmenin gündemde değişiklik yapılma isteği yok sayıldı. Gündem maddesinde temenni ve arzuların seçimden önce yapılması daha mantıklıydı. İtirazlar gelince yönetim ve denetim raporlarından sonraya alındı. Gündemden önce değişiklik oylanmalıydı, usül yanlıştı.

Zaten atmosferde, divan başkanının tutumuyla söz almaya cesaret edemeyenler toplantıdan sonra söylendiler.

Otuz kırk yıldır yan yana oturan komşular isimlerini dahi bilmiyorlar. Sosyal iletişim iyi komşuluk ilişkileri önemli değildi.

Seçimden sonra duyduğum notlar:

O emekli öğretmenin sözleri duvara söylendi. En kötü organize, organize olmadan daha iyidir. Kötülerin en iyisini seçtik.

Seçilen yıllardır başkanlık yapandı. Değişim isteyen, başkası da öğrensin, diyenler üzüldü. Site sakinleri 351, seçime katılan 153, seçilen 106 oy almış. Tam bilgi almak mümkün olmadı. Öfkeyle idare edilirse o benim başkanım olamaz.

Eşimi razı etsem evimi hemen satacağım, bu sitede negatif bir enerji var.

Yeşil alanı örnek duruma getiren bir komşu, hakkınızı bu site sakinleri nasıl öder, deyince bu sitede kimse anlamaz, diye cevap veriyor.

Bu yönetimi seçmiyenler, kinle beslenenler için düşmanca duyguları beslemeye kâfidir. Başkanlık gücünü kullanarak ilk icraatı rakip saydıklarına öfkeyle zarar vermesin.

Dernek dairesinden biri olsaydı, bu seçimi geçersiz sayardı.

Divan başkanının hiç kimseye, hele 40 yıl öğretmenlik yapan bir insana kısa konuş, demeye hakkı yoktur.

Plajda olan sorunlar konusu hiç konuşulmadı. Ticaret yapanlar al gülüm ver gülüm, hayatlarından memnun.

Neydi o, sanki ölü toprağı serpilmiş gibi bir sessizlik vardı.

Aslında bu siteye en az lise tahsili olan bir mudür olmalı.

Ülkenin şu andaki olağanüstü durumu belki de bir site sorunlarını önemsiz kılıyor.

Atatürk’ün portresi hediye edildi, artık kadınlara daha kibar davranır.

Plajın düzeni bu yaz iyi gidiyor, iyi yönlerini de söylemek gerek. Çevre temiz, ses hava ve sosyal kirliliğe tahammül ediliyor.

Sağımda solumda zor yürüyen ev sahipleri en genci yetmiş yaşında. Siteye gelecek nesiller bir hareket getirecek, buraya dipten veya yukardan bir dalga ancak sorunları çözecek.

Toplantının nasıl geçtiğini duydum, iyi ki gelmemişim. İkinci aday tanıtılmamış, sıcaktı, misafirim vardı.

Seçim gülünç, seçim hazırlığı güçlünün lehineydi. Başkan  seçimden önce belliydi, ekibi tanıtılmadı. Halbuki yönetim kurulu başkanı seçer. Divan başkanı katılımcılara ya şimdi söz alacak, ya da bir dahaki seçime kadar, yani iki yıl yönetim hakkında konuşma yasağı getirdi. Bu sıcakta fazla uzatmayıp, toplantıyı iyi yönettiği için divan başkanı Necmettin Altun’a teşekkür edildi.

Seçilen yönetimin seçen, seçmeyen herkese eşit mesafede olması temenni edilen, arzu edilen bir durum.

Rakip sayılanların aleyhinde bir güç, intikam ve nefrete dönüşmemesi sessiz çoğunluğun arzusudur.

Bakmak başka, görmek başka bir şeydir. Sorunları tespit etmek için de deneyim şarttır.

Einstein’a dünyayı kurtarmak için bir saat vaktin var, ne yapardın diye sormuşlar. 55 dakika soruna teşhis koyar, 5 dakikada çözerdim demiş.

Yeşilkent Didim’e aittir, ilçe büyükleri bütün ilgi ve enerjilerini yalnız Altınkum’a harcamamaları, Didim’i bir bütün olarak ele almalıdır.

Hoşça kalın!

 

 

 

Çarşamba, 24 Ağustos 2016 08:23

D i d i m ADD’ n i n T e k n e T u r u

D i d i m   ADD’ n i n   T e k n e    T u r u

Didim Atatürkçü Düşünce Derneği tekne gezisine ilgi oldukça büyüktü. Üst katta gençlere disko ve koylarda yüzmek isteyenlere uygun şezlonglar konmuştu.

Alt katta dernek üyeleri ve dostları tanışma konuşma imkânı buldu. Türkiye’de binlerce insanın tutuklanması, gözaltılar ve şehit haberleri üzüntü veriyor. Hiç değilse tur esnasında acıları, ıstırapları geçici de olsa silen süpüren, insanı deli eden Ege rüzgârına bırakmışlardı.

Türkiye bir sınav geçirdi, muhaliflerin düşman sayılmıyacağı, iftirayla yok edilmeyeceği bir gelecek umudu vardı katılımcılarda.

Sık sık onuncu yıl marşı, mavi gözlüm neredesin, şarkılarıyla Ege Denizi titriyordu adeta. Ülkenin sahibi hepimiziz diyorlardı.

Konuştuğum yazar, çizerler Berlin ADD’ye selâm ve sevgilerini iletiyorlar. Artık dijital yüzyılı aynı düşünce ve sevdalıları biribirine çok yaklaştırmıştı.

Denizin binbir çeşit mavi ve yeşil tonlarında el değmemiş, bakir koylarda, bu günlerde Berlin’de Eylül ayında yapılacak Belediye seçimleri için çalışan dostlarımı düşündüm, gönlümde onları taşıdım.

Kıyı ilçelerden yüzölçümü en büyük olan Didim’de koylar gezmeyle bitmiyordu. Şehri koruyan bilinçli toplum, yerli ve yabancı turistler gelmeden taşıyan sivil kuruluşlar ilçeyi tüketime hazırlıyorlar.

Bu yıl yerli turistler daha bilinçli, bilhassa çöp kültürü anlaşılmış. Bıkmadan köşe yazanlar ve televizyon kanallarında sanatçıların görüntülediği zorunlu kamu spotların faydası olduğu görülüyor.

Anadolu halkı 19. Yüzyıl ortalarından beri çok acılar çekti, işgal ve iç savaşlarda toplu katliamlara uğradı. Ancak 1919’da başlayarak ulusal savaşı kazandı. Onu takip eden reformlarla 1923’te Cumhuriyet kuruldu. Onun ışığında geçmişten ders almak lâik devleti koruma prensibinde katılımcılar birleşiyordu. Tanrı bir daha Anadolu halkına toprak can ve onur kaybı yaşatmasın, diyorlardı.

Tekne turu esnasında dernek yönetimi eski üyelerinden biri olan Aydın Aydemir’i rahmetle andık.

Bende iki kitabı var. Nasıl Unutulur, kitabında 1980 askeri darbede yaşadığı işkenceyi anlatıyor. Damadı ve iki kızına yapılan işkencede ona çocuklarının işkence esnasında çığlıklarını dinletmişler. Çocuklarının sorunu bitmemiş, çektiklerinin ruhsal izleri geçmemişti. O ruhsal sorunlara dayanamak çok zordu, Alzheimer teşhisinin akabinde tabanca ile intihar etmişti, sanırım 2002 yılında.

Aydın Aydemir 1932’de Beypazar’ında dünyaya geldi. Nazım kitabını yazdığında 63 yaşında 13 yıllık emekli öğretmendi.

Görev yaptığı Şerefli Koçhisar, Kars ve Ankara’da dernek ve sendikalarda öncü rolü alıyordu. Bu nedenle yanlışlara hayır diyen, zayıfların yanında yer alması göze batıyordu.

Fakir Baykurt’la Türkiye Öğretmenler Sendikası’nda yönetimde görev aldı. 1971 yılında TİP ve DİSK, Türkiye İşçi Partisi ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyon’unda çok şeyler öğrendiğini söylerdi.

Didim’de yapısı 22 yıl süren yazlığında ADD eski başkanlarından Murat Torun aracılığı ile tanımıştım.

Didim’in tarihini yazan emekli öğretmen yazar Mehmet Bilgin ile konuşurken yorulmuştuk.

Sıcak, rüzgâr ve yemekten sonra Aydın Aydemir’in de çok sevdiği Hasret şiirini okuyamadan ayrıldık.

H A S R E T

Memleketim, memleketim, memleketim,

ne kasketim kaldı senin ora işi,

ne yollarını taşımış ayakkabım,

son mintanım da sırtımda paralandı çoktan,

şile bezindendi.

Sen şimdi yalnız saçımın akında

infarktında yüreğimin,

anlımın çizgilerindesin memleketim,

memleketim,

memleketim ...                             Nazım Hikmet Ran

Bizi havaalanında karşılayıp eve götüren komşum Adil Erkan’a bu geziyi hediye etmiştik, koylarda balık gibi yüzdükçe biz de sevindik.

ADD yönetim kurulunda görevli emekli öğretmen Turgut Gülten’e, geziye katılan Yeşilkent site sakinleri organize ettiği için teşekkür ettiler. Üç nesil bir arada 130 kişi eğlenceli güzel bir gün geçirdi.

Nâzım Hikmet ile Bertolt Brecht’in  Güneşin Sofrasında buluşması, Genco Erkal’ın sahneye uyarladığı tiyatro oyununun Didim’e getirilmesi konusunu eski ADD başkanı Mimar Bey ile konuşmamız da bitmedi. Güvenlik gerekçesiyle iptal edilmiş, bu oyunu Berlin Tiyatrom davet edebilir.

Keyfiliğin yasalaştığı,

insanın insanlıktan çıktığı bu kanlı çağda.

Demeyin sakın “bunlar olağandır”,

demeyin ki değişmez bilinmesin

hiçbir şey. Bertolt Brecht

Hoşça kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey

 

 

Perşembe, 18 Ağustos 2016 17:49

Ç Ö P L Ü K H A R A B E

Ç Ö P L Ü K   H A R A B E

Türkiye’ye gelmeden önce Türk televizyon yayınlarında kamu spotların çok etkili olduğunu gördüm. Genel olarak çevre temiz, çöp atılmıyor algısı veriliyor. Nihayet köşeyazarların yazdıkları uyarılar Ankara’ya ulaşıyor, diye düşündüm. Sahillerde özel işletmeler halka açık olması gereken, denize elli metre mesafeyi işgal ediyor. Uzak yoldan gelen yerli turistler sahilde yer bulamayınca haliyle üzülüyor, isyan ediyor. Ama yazlıkçılar kamuya ait sahili de korumuyorlar.

Yeşilkent plajından Gaye 2 ye giden deniz kenarında bulunan harabe çöplük halinde. Halka ait olan kıyılar çöplük olarak kullanılıyor. Piknik ve inşaat atıklarıyla doldurulmuş.

Gaye 2 ve Yeşilkent sitelerinde karasineklere karşı yapılan ilâçlamanın hiçbir etkisi olmuyor. Zira kara sinekler orada ürüyor ve çevreye dağılıyor.

Tarihi harabenin 700 – 800 yıllarına ait olduğunu okumuştum, daha eski de olabilir. Anadolu’nun her köşesi açık tarih müzesi. Bu haberimde başta Milet müze müdürlüğü olmak üzere tüm çevre, tarih ve sahil koruma görevlileri, sorumlu olanlara çağrı yapıyorum. Lütfen temizletin, Didim’in turistin yoğun olduğu aylarda Büyükşehir Aydın’dan destek alması gerekir.

Çöpünü de anılarınla birlikte al götür, gibi tabelalarla halk hatırlatılsın. Bu sahile yürüyüş yapan yurtseverler böyle bir manzaraya çok üzülüyor. Taşına, toprağına hayran olduğumuz Anadolu daha güzel, temiz korunmuş manzaraya lâyiktir.

Bir okurumun bildirdiğine göre Martı sitesindeki yolun da acilen temizlenmesi gerek.

Sahil koruma görevlileri dolaşıp, kontrol etmelidir. Anadolu bir tane, başka bir Anadolu yok.

Ayten Alpman’ın Bir Başkadır Benim Memleketim şarkısını Didim Belediyesi her saat başı anons eder gibi çalmalıdır.