20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey Hakkında

Web sitesi adresi:

Cuma, 12 Ağustos 2016 08:54

G ö r ü l e m e m i ş t i r

 

G ö r ü l e m e m i ş t i r

Türkiye’de darbe girişiminden sonra demokrasiye sahip çıkmak amacıyla sokağa çıkanların arasında kana susayanlar, idam cezasının geri gelmesini istiyor. Buna karşı ses çıkaranların çoğu 1980 askeri darbede işkence mağdurları. Aydınlar, okur yazarlar da elbette karşı söz alıyor.

Yazımın başlığına aldığım kitabın yazarı da idam cezası almış, sonra karar yargıtayda bozulmuş.

Ali Türker Ertuncay’ı yıllar önce Didim Belediyesi’nde çalışırken tanımıştım. Bilgili, kültürlü, sohbetlerinde çok okuyan, okuduğunu gerçek hayatına uygulayan bir insan olarak tanıdım. Tanıdıklar eşime bu yıl Türkiye’ye gitmeyin, durum karışık deyince, eşim Didim’de sevdiğim dostlarımı yalnız bırakamam, dedi. İşte o canlardan birisi bu yazar yıllar sonra bize komşu oldu. Böylece daha yakından tanıyınca zenginleşiyor insan. Eşi Nezaket Hanım’ı da çok seviyoruz.

Bir TKP/ML sanığının günlüklerinden hiç bahsetmemişti. Sadece bu kitapla çok uğraştığını biliyordum. Haliyle bu kadar yakın olduğum bir insanın anlattığı işkence sayfalarını okuduktan sonra uyumak mümkün olmuyor.

Hani Etik’in tarifi, karşında bir insana tokat atılırsa senin yanağın acı duyar, tarifi vardır ya işte öyle birşey.

Türker Bey askeri darbeden önce yasak örgüte üye olduğu için tutuklanır, işkence görür. Zekâsını ve mantığını kullanarak işkence esnasında dayanma gücü bulur. Kâğıt mendile yazdıkları günlükleri ablası cezaevinden dışarı çıkarır. O günlükler ve ilk eşine yazdığı mektuplar olmasaydı bu kitap yazılmaz ve tarih sayfalarında bir noksanlık olurdu. Tartışılacak çok konu var, örneğin yatılı okulun öğrencide bıraktığı izler, yasağın getireceği merak, arkadaş etkileri ve öz eleştiri. Bugünkü Türker Bey, o zamanki genç Türker’e bugün durduğu yerden bakıyor.

Lisede gençler arasında kurulan gizli yasak örgütler, karşılıklı birbirlerini öldüren liseli ve üniversiteli öğrenciler. Arkasından gelen kurtarıcı sanılan darbe bir çok aydın genç nesli adeta yok ediyor.

Almanya okul sisteminde mümkün olduğu için birinci sınıfta öğrencilerime öğrettiğim ilk iki kelime, evet hayır Türkiye’de tabu olmuş. Bugün herşeye katlanan gençlik ve suskunluğun izlerini yazar, çizer gazeteci aydınların çektiği baskılı sisteme uzandığı düşünülüyor.

Kitabı okurken düşüncem 36 yıl önceye gitti. Yasak örgütlerde aktif rol alıp yurtdışına kaçabilenler bizim Berlin’de yaptığımız sosyal çalışmaları alt üst ettiler.

Belediyede görevli çevirmenle birlikte onların söylediklerine inanmıyor, Türkiye gibi müslüman bir ülkede işkence olmaz, onlar oturma hakkı almak için aleyhde çalışıyor, diyorduk. Öyle organizeli çalıştılar ki, bu kitabı okuyunca bugün Almanya’da Türkiye hakkında negatif haberlerin nasıl öne çıkarıldığını daha iyi anlıyorum. Zaten bahane arıyan Avrupa’da iz bırakmıştı.

Ali Türker Ertuncay, 29 Nisan 1958’de İstanbul-Kartal’da doğdu. Lisede okurken Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist ile ilişki kurdu. Partide iyi çalışmak için okulu terketti.

2 Aralık 1979 tarihinden 1988 Haziran’a kadar cezaevinde kaldı. İdam cezası Askeri Yargıtay’da bozulmasaydı bugün o tarihte neler olduğunu anlayamayacaktık. Bu sekiz buçuk yılda okuluna sınavlarla devam ettiği gibi, devamlı okuyarak hayat üniversitesini bitiriyor. Kitabın son sayfasında okuduğu kitaplar listesi okurlara çok faydalı olurdu.

Kitabın yazılmasında cezaevinde iken dayanak olan oğlunun annesi ilk eşi yardım ediyor. Şimdiki eşinin yazarken sağlıklı bir ortam hazırlaması kendisine güvenen olgun bir eş olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda sağlam bir evlilik yürüttükleri belli oluyor.

İdam cezasının yanlış olduğunu bu örnek çok güzel anlatıyor. Tarih ders almak için vardır, geçmişte yapılan hataları tekrar etmemek, tarihi yalnız okumakla değil, iyi anlamakla mümkündür.

Söylenen uçar gider, fakat yazı kalır. Bireysel hikâye Türkiye tarihinin önemli ve acılı dönemini anlatıyor. Unutmamak unutturmamak gençleri dinlememize yardım eder. Devrimci Türker’i okurken, gençler dinlenmezse enerji yer altına girdiği kaçınılmaz olduğu görülüyor. Bir ülke için büyük bir kayıptır ve  geleceği fakirleştirdiğini düşünüyorum.

Kilise nezdinde yurtta öğrencilerime ev ödevlerinde yardım ederken o iltica eden gençlerin sloganlarını duyardım. Çok iyi tahsil gördükleri belliydi. Kayıplarımızı bu kitabı okuduktan sonra daha iyi anladım.

Kitabın amacı çözüm sunmadan ziyade geçmişi görerek bugüne bakmak. 1980 darbesinin silmek istediği ortak belleği diriltmek ve tartışmak. Neticeyi yarına taşımak, bugün lisede okuyan gençleri dinlemek, doğru yola yönlendirmek amacıyla bu kitap mutlaka okunmalıdır. Ama benim yaptığım hataya siz düşmeyin, yatmadan önce okunursa uyumak zorlaşıyor.

Cezaevine giren çıkan mektuplar görülmüştür mührünü taşır, fakat bu günlükler görülememiş.

Siyaseten idam, toplumu zehirler, demokrasinin ve insan haklarının altını oyar. Emre Kongar

Savaş, ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.

İzzet Begoviç

Hoşça kalın!

Perşembe, 04 Ağustos 2016 08:24

Y e ş i l k e n t’ t e S e ç i m

Y e ş i l k e n t’ t e  S e ç i m

Didim Belediyesi 20 Temmuz 2016 bülteninde ilçemizde yapılan hizmetler fotoğraflarla dile getirilmiş. Bilhassa yaz okulları çok faydalı. Yaz tatili uzun sürüyor, öğrencileri olumlu etkinliklerle meşgul edilmeli. Dördüncü sayfada Ramazan Bayramı sorunsuz geçti, başlığını okuyunca şaşırdım. Dijital çağ uzağı yakınlaştırdı. Zira bayramda Yeşilkent plajında çok sorunlar yaşandığı bana Berlin’e ulaştı, demek ki burada Belediye’ye ulaşmamış. O halde sormak gerek, Yeşilkent Didim’e ait mi? Ama bu yazımda konu Yeşilkent İmar ve Güzelleştirme Derneği’nin genel kurulda yönetim kurulu seçimi.

Site sakinleri üç grupda incelenebilir.

İlk grupta vatandaşlık sorumlu olan, ülkesini seven, çevreyi koruma daha iyi daha güzel bir gelecek için değişime uyan bir yönetim isteyenler. Bu grup azınlıkta, çoğu emekliler.

İkinci grup rüzgâra göre yön değiştiren, kavgacı bağıran, çağıran başkana, tek adama tahammül edenler. Yüzeysel, sokaklar temiz, bahçe atıkları alınıyor, aidatlar zamanında toplanıyor, 3 işçisi sahilde ve site içinde çalışıyor.

Üçüncü grup oldukça ilgisiz, suya sabuna dokunmayanlar. Ama hizmetten en önde faydalananlar. Toplantıda yanıldığımı görürsem sevinirim.

Birinci gruba dahil olanlar derneğin tek bir başkanı değil, bir yönetimi olsun, yani yönetim kararı uygulansın, diyenler.

Kavgacı, bağıran, çağıran öteki listede olanlara söz hakkı vermeyen, tek bir başkanla yönetilmek istemiyor. Korkutan bir başkan sosyal olamaz.Her şeyi biliyor, yapabilir gibi düşünerek fazla görev alanın sinirleri sağlam kalamaz, komşularına derneğe faydası olanların uzmanlığına saygı gösteremez.

En iyi yönetim iyi işbölümü yapandır. Siteye sahip olamaz, ama hizmet ettiğinin bilincinde olmalıdır.

Belediyeden gelecek hizmeti kendi yapıyormuş gibi, devlet ile vatandaş ilişkileri arasına duvar çekmemeli, tam aksine aracı olmalı.

Yeşil alanların bakımında ziraat mühendisleri komşularına danışmalı. Kardeş, cennet gibi adına uygun yeşil bir site yapan Çevre Gönüllüler Derneği’ni desteklemeli, onu rakip görmemelidir. O derneğin yaptığı hizmetleri görmek her yönde mümkün değildir. Ses ve hava kirliliğine karşı önlemleri uygulamada yardımcı olmalı, hiç değilse engel olmamalı.

Aile Bahçesini kullanmada zorluk çıkarmamalı. Komşuluk, sosyal ilişkilerde çay eşliğinde bir araya gelmede Çevre Gönüllüler Derneği’nin görevinde kolaylık göstermeli.

-2-

Sekreteri ve bürosuyla iletişim ve aidat toplamada şu anda ikinci derneğe yapılan hizmet devam etmeli. Çoğu kadın üyesi olan Çevre Gönüllüler Derneği erkek egemen olan site derneğini dengeliyor.

Yazılı iletişim ses kirliliğine en iyi çözümdür. Bu nedenle

Başkan okuryazarlığa önem vermeli. Bir başkan ikinci devreden sonra aday olmayıp, başka birine fırsat vermeli. Eğer görevi başkası üstlenmiyorsa elbette başka çare yok.

Dernek organize olmayı öğreten bir kurumdur. İletişim, sorumluluk konularını öğrenme fırsatı verir. Berlin’de milletvekili olanların çoğu sosyal ilişkileri derneklerde öğrenirler.

Temmuz ayında dernek yönetiminin iyi düzeni ve olağanüstü durumdan dolayı fazla kalabalık yok. Bu nedenle biraz sakin. Ama Kurban Bayramı’nda yine sorun büyür. Yeşilkent plajı parselleşmiş, ticaret yapanların ve tatil yapma dinlenme isteyenler arasında sıkışıp kalmış. Kuvvetli kulakları tırmalayan hiç dinlenme arası verilmeyen müzik ve yanık yağı kokusu hâlâ devam ediyor. Gaye 2’ den Gaye 1’e kadar alan düzeltilip halka açılmazsa Yeşilkent plajından gelecekte faydalanmak mümkün değildir. Otel, Restoran ve Cafe’ler sahili zaptetmiş. İşgalden kurtarmak için denize 50 metre halka açık kuralı istisnasız uygulanmalı.

Kırk yıllık site sakinlerin emeği korunmalıdır. Bu site sesini duyuraracak bir yönetimi hak etmiştir. Dernek bürosu komşuların buluşma yeri olmalı, hâlâ yerini bilmeyenler var.

Bu konuyu yazarken hep Aziz Nesin’in, kedileri bir çuvala koyarsan, birbirini tırmalar, sözünü hatırlıyorum.

Polis Akademisi gibi plaja giriş ücreti caydırıcı olur. Sitede aidat ödeyenlere karşı eşit muamele çözüm olabilir, hiç değilse caydırıcı olur, iyi korunur.

Sitede emlâk işleriyle uğraşanların bilinçli satış yapmaları, kültür seviyesinin düştüğü şikâyeti sık sık dile getiriliyor.

Komşuluk ilişkilerinin sosyal olması için yalnız parası olana satılmamalı, hem parası olan hem de düzeni bozmayan komşular isteniyor. Ev alma komşu al, sözüne uymalı.

Komşusu çok gürültü yaptığı için evini satmak zorunda kalan oluyor, maalesef.

Yeni yönetim seçimden sonra iyi ve kötü günde hem seçenlerin hem de seçmiyenlerin yönetimi olmasını temenni ediyorum.

7 Ağustos 2016, Pazar günü, saat 14:00’de Genel kurulda seçilecek yönetimin Yeşilkent’e ve dolayısıyla Didim’e hayırlı olması dileğiyle.

 

Hoşça kalın!

Pazartesi, 01 Ağustos 2016 12:11

O U z u n G e c e

 

O   U z u n   G e c e

Türkiye’de 15 Temmuz 2016 Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan gece dünyada görülmemiş dijital darbe denemesi başarısızlığa uğradı. O bir gecede olan olaylar video kayıtları eşliğinde anlatıla anlatıla bitmiyor. Medya ve basında yorumlar masal gibi aydınları meşgul ediyor. Gözaltına alınan, tutuklananların sayıdan ziyade, o sayıların arkasında aileler acı çekiyor. Devletin haklı olarak, iyice araştırarak suçluları cezalandırmaları halkın arzusu, adalet iyi işlemeli. Demokrasi koruma adına halkın galeyana gelip linç olayların artmasından korkuluyor.

1980 yılında darbe mağdurları işkence yapılmasın diyen halkın en başında geliyor. O zaman tutuklananların hepsi idam edilseydi, bugün o zamanki tarih yazılamıyacaktı.

En büyük fırsat muhaliflere söz hakkı verilmesi, partiler demokrasiye sahip çıkma konusunda korkmadan miting yapabiliyor. CHP mitinginin Lozan antlaşmasının yıldönümü

24 Temmuz’da yapılması çok anlamlıydı. Darbeye ve diktaya hayır, dendi.

Bavul üstünde bekliyen tanıdık, komşu ve okurların Türkiye’ye tatile gelmek isteyenlere yaşadığım, gözlemlerimi izah edip, karar vermelerinde yardımcı olmak istiyorum.

Bodrum-Milas Havaalanına hiç tanımadığım bir şirketle direk uçtum. İniş, kalkış ve uçuş esnasında çok sessizdi. Uçak inince kaptan alkışı hak etmişti. Daha önceden plânladığımız transfer çok iyi gerçekleşti.

Yıllardır arabayla gittiğimiz için heyecanlandım ve uçuş öncesinde uyuyamamıştım. O uzun gece ara ara hareketlilik duymama rağmen iyi uyudum. Ertesi sabah dolmuş şoförü abla şansınız var, gece benzin almıştım, deyince durumun ciddiyetini anladım. Bütün Didim halkı benzin istasyonlarında, banka ve alışveriş mağaza önlerinde saatlerce o uzun gecede kuyrukta beklemiş. Darbe deneyimi geçirenler sokağa çıkma yasağı olur korkusuyla, yokluğa karşı hazırlanmış. Tatil sitesi çok sakin, yıllardır köşe yazılarımda ses kirliliğine karşı yazarım, ama böyle bir sessizlik görmedim. Herkeste bir güvercin ürkekliliği seziliyor. En sık duyulan söz, sus sus kimseler duymasın.

Ertesi gün müşterisi ingiliz olan restoran sahibi darbe için kafa yormadan ziyade, müşterileri gider korkusuyla hiç birşey olmamış gibi davranıyor. O gece panik yapan Türk milletine kızıyordu. Halbuki ingiliz konsolosluğu onları SMS ileterek uyarmış, yalnız Didim’de yazlığı olan ingiliz komşular kaldı.

Akşam üzeri plaj sohbetleri hemen hemen yok gibi. Denizde yüzenler balık pişirme tarifleri anlatırlardı, bu sene çıt çıkmıyot. Hani nerde fıkralar eşliğinde gülmeler, diye kendi kendime soruyorum.

Aldığın gazeteye göre insanlar fısıldayarak birbiriyle konuşuyor.

Site dernek yönetimi seçimi yaklaşıyor, hiçbir hareketlilik yok. Ancak adaylar komşulara giderek konuşmaya çalışıyor. Yönetimde görev alanlar dışında, yapılan yanlışları aidat ödeyen site sakinleri bilmiyor. Sorana da sen beni seçmediydin, ancak toplantıda söz hakkın var, deniyor. Sanki bir kişi üç işçisiyle düzen kuruyor. Sokaklar temiz, bahçe artıkları zamanında alınıyor. Demokrasi seçimden seçime, baba rolünde bir kişi idareyi yönetiyor.

Komşular dinlenmek istiyor, halk yorgun ve çok üzgün kurbağanın yavaş yavaş kaynar suya alıştırılma misali gibi uyuşmuş vaziyette. Kamu görevlilerine izin kaldırıldığı için sitede hemen hemen kimse kalmadı.

Komşuluk, insan ilişkileri önemli diyen zaten dernek yönetiminde görev almaya aday dahi olmuyor. Önem veren ikinci çevre derneğin çalışması rakip görülüyor.

Neyse internetimiz onarıldı, arızayı alette veya kabloda arayıp gelip giden teknikerlerin bilgisi dışında, uzun zaman kullanılmadığı için güncelleşmesi gerekiyormuş, bozuk değilmiş. Ama telefon arızası on gündür giderilmedi, hâlâ bekliyoruz. Berlin’den gelelim mi diye soranlar, bize ulaşamıyor. Plajda denize girenler huzurlu, çocuk sesi şahane. Torunlar büyükanne ve babaların yanında kalıyor, annebabaları çalıştığı için gittiler. Burası cafe mi yoksa bar mı, 24 saat dam dam müziği çalıyor, diye şikâyet edenler  cesaret edip seyyar işletme sahibine hiç birşey söyleyemiyor.

Hava çok sıcak, 38 derece esen sıcak denizden gelen rüzgâr bitkileri yakıyor. Su pahalı diye sebzesini kurutan komşular vardı. Arabasız gelenler için dolmuş 12 dakikada bir geçiyor. Emekli, 65 yaşını dolduran vatandaşlar sarı renkte dolmuşta kartını gösteren para ödemiyor. Büyük Şehir Aydın  Belediye’sinin emeklilere verdiği bu hizmeti Didim Belediyesi de destekliyor.

Medya ve basında antidemokratik gruplar içinde yer almayanlar gönül rahatlığıyla konuşuyor ve yazıyor. Önerilerin sözde ve yazıda kalmaması, işleme konulması arzu ediliyor. Toplumsal barışa susamış halk, şu andaki uzlaşma görünümünün devam edilmesini arzuluyor, kalıcı olmasını diliyor.

Hoşça kalın!

 

 

 

Pazartesi, 25 Temmuz 2016 08:41

T E R L İ E L İ N M E Y V A S I

T E R L İ   E L İ N   M E Y V A S I

Türk işçilerin Almanya’ya çalışmaya gelmeleri 55 yılı geçti.

Çoğunluk toplumunda yerini alan, iş sahibi olan ikinci neslin başarı hikâyeleri bilhassa Türk basınında örnek gösteriliyor. Okulu diploma almadan terk edip, işsiz kalan gençlere öncü niteliklerin önemi saymakla bitmez.

Tüccar, işveren, doktor, öğretmen, mühendis alarak çalışan ve bazı Alman öğretmenlerin başaramazsın diye mühürlemek istedikleri cesur öğrenciler, aile desteklerse başardığını çoğunluk toplumuna ilân ediyor. Karşılarına çıkan iyi niyetli öğretmenlerin eseri.

Toplumda gözönünde olan siyaset ve futbolda öne gelen şahıslar çok acele eleştiriye uğrar. Mesut Özil futbolda 40 yıl beklenilen İtalya’yı yenme hayalinin golünü attı. Penaltıda diğer iki arkadaşıyla birlikte isabet ettiremedi, üç kişiydi ama yalnız Mesut’a eleştiri geldi.

Demekki o başarılı insanların hata yapmasını bekleyen, arzu ile bakan Almanlar varken, Türk toplumu daha dikkatli davranmalı, eleştirileri kırıcı olmamalıdır.

Federal Almanya Parlamentosunun 1915’de Türk ve Ermenilerin yaşadıkları katliamı, soykırım olarak tanıması çok yanlıştı, her üç topluma da ucu görülmeyen zarar açtı. Diyalog arzusunun ilişkileri dondurmaya götüreceği işaretleri veriyor. Yeşiller Parti Başkanı ve Türk kökenli olarak Cem Özdemir’in öncülüğü büyük bir şanssızlıktır.

Bedri Baykam’ın Cem Özdemir’e yazdığı açık mektubu defalarca okudum ve bu makalede düşüncelerimi açıklamaya karar verdim.

Mektup tarih, sosyal ve siyaset anlamında çok etraflı, aydınlatıcı bir yazı sanatı niteliğinde. Almanca’ya çevrilip bütün Alman milletvekillerine verilmek üzere Devlet Bakanı Aydan Özoğuz’un üstleneceğini düşünüyorum. Aslında bu bilgiler oylamadan önce iletilmeliydi. Prof.Dr. Hakkı Keskin gibi hem tarihi iyi bilen, hem Almancası iyi bir akademisyen ve siyasetçiye parlamentoda oylamadan çok önce aydınlatıcı konuşma hakkı verilmeliydi.

Doğrusu yanlışı çok konuşuldu, yazıldı. Türkiye’de öncü durumunda olanların konuşmaları, sosyal medyada Türk kökenli siyasetçilere acımasız yaklaşımlar beni çok daha fazla üzdü.

Matematiksel düşünmeden konuşuldu, yargılandı, mecliste onbir kişi oylasa veya oylamasa da sonuç değişmeyecekti. Yıllarca Almanya ile tarihte silah arkadaşlığımız var diye hatalarını, yapılan yanlışları görmezden gelindi. İşin kolayına gidildi, kendi vatandaşını yerden yere vurmak oldu.

Bu durumda da kendi insanımıza yüklenildi. 600 Almanvekilinin sorumluluğunu Cem Özdemir’in omuzlarına yüklemeye çalışıldı.

Bir anne bir öğretmen olarak bunu kabul etmem imkânsızdı. Konuyu açmak için biraz suların durulmasını bekledim.

Ve diyorum ki, kıymayın çocuklarımıza, onlar 55 yılın terli, nasırlı ellerin meyvasıdır.

Yaşadığım ilçede emeklilerin hayatta kalanları ayda bir toplanıp, kahvaltı yapar ve çay eşliğinde sohbet ederler. Onların ellerini çay koymasalar görmek istemem. Yetmiş yıllarında işçileri düşünen bir Alman milletvekili mecliste dilekçe vermişti. Temizlikte okullarda, her yerde hemen hemen yalnız Türk kadınları çalışıyordu. Deterjan ellerini yakmıştı, yasa çok geç gelmişti.

Sabah okula giderken sokakları temizleyen de yine erkek Türk işçileriydi. Türkçe selâmla dersime başlardım, okul tuvaletlerini temizleyen de Türk kadın işçisi, okulu erken açan da Türk öğretmeniydi. Otobüs durakları, tren istasyonlarında sabah saat 5:00 sıralarında yarı uykulu işine yetişmeye acele eden de Türk işçileriydi. Hepsi iki vardiyeli çalışıyordu.

Türk işçiler gelince Alman işçiler en az bir mertebe yükselip usta, işçi temsilcisi olmuştu. Artık yurtdışı seyahetlerine gidebiliyordu. İşe daha geç başlıyordu.

Bedri Baykam çok saydığım, sevdiğim bir ressam ve yazardır. Harika Çocuk makalemde yazdığım gibi de emsalsiz kalacaktır. Cem Özdemir’le buluşma için tarih beklerken biraz misafir işçi edebiyatı okumasını, belgesel film izlemesini tavsiye ediyorum.

Zira bu oylama aynı zamanda bir kişiye kızıp, 75 milyona zarar vermek için de yapıldı, Alman toplumunda alışılmış mantıklı davranıştan ziyade, duygusal bir olaydı. Öyleyse biraz duygusallığa izin verelim.

Fethi Savaşçı’nın yazdığı bir hikâyede Tahsin, adı kötüye çıkmış iş arkadaşı Dimitri’yi öldürmek için plân yapar. Alkolik kendisine zararlı bir insanı yok edebilir, sonra toplum düzenini bozmakla suçlanıp sınırdışı edilmek ister. Zira vatan hasreti dayanılmaz hal almıştı. Ama sonra mantığını kullanır, niyetinden vazgeçer.

İşte o gurbet yıllarında çok hikâyeler, şiirler yazıldı. Acıklı şarkılar söylendi, Almanya acı vatan filmleri çevrildi.

F.H.Dağlarca da Almanyalarda Ellerimiz şiirini yazmıştı.

Şimdi Almanya’da gün doğmuştur,

şimdi aydınlığa değer elin,

ayağına, kocaman ayağına,

hadi der elin.

Bu muydu gece yarısı seninmiş gibi parlayan,

o mermer elin.

Bir el gibi görünür, ama binbir eldir sanki.

Çalışır çabalar, bir  ekmek parasına her elin.

Sırılsıklamdır, dökülen saçını bile kaldıramaz,

avuç avuç ter elin.

İşte yurdundan uzak, işini de, seni de,

yer elin.

Cem Özdemir, Özcan Mutlu gibi Türk kökenli Alman milletvekillerimiz kana bağlı Alman vatandaşlık yasasını, yurtta yaşayan, doğanlara çevirerek tarihe yön vermiştir. Türk gençlerine politikanın kapısını açtılar, çocuklarımıza iyi örnek oldular, olmaya devam ediyorlar.

Hata yapmayan bir tek kişi vardır, o da hiçbir şey yapmayandır.

Lütfen çocuklarımıza kıymayın, acımasız olmayın, hatalarını affedici olunuz.

Hoşça kalın!

 

 

 

 

Çarşamba, 13 Temmuz 2016 17:20

B A B A R O L Ü

 

B A B A    R O L Ü

Hıristiyan dininde İsa Peygamberin ruhunun vücudundan ayrılıp, yaşadığına inanılan günde Babalar Günü kutlanır, aslında anma amaçlı başlanmıştır. Tüketime hizmet amaçlı olunca hediye vermekle renklenmiştir. O gün Berlin’den köylere doğru giderken at arabalarında, ellerinde bira şişeleriyle eğlenen babalara rastlanır.

Türkiye’de bir ay sonra kutlandığına göre Avrupa’da kutlananla ilgisi görülmüyor. Nasıl başladığı, nereye dayandığını merak ediyorum, araştırmamı henüz sonuçlandırmadım.

Belirli günlerin arkasından koşmuyorum. Birçok köşeyazarı zaten aynı gün ve haftada o konuyu işliyor. Benim gibi emekli yazarlar, önemli günleri bir yıl boyunca hatırlatma görevini yüklenmesi konuyu tamamlar.

Babanın ailedeki yeri ve önemi devamlı gündemde tutulmalı. Zira toplumun içinde etkisi devam ediyor. Demokrasi temelleri ailede başlar. Baba her ne kadar ailenin reisi olarak son sözü, son kararı veren olsa da, diğer aile fertlerinin düşünce ve yaşam biçim arzusuna saygı gösterirse o ailede halk idaresinin tohumları atılmış demektir.

Baba rolü dernek yönetimlerine, okulda grup çalışmalarına kadar yansır. Aynı sistem parti kuruluş düzeni, devlet idaresine kadar gider.

Baba, onsuz hayat devam etmez anlayışıyla yaşar ve hareket ederse, aniden ölürse aile yoluna devam etmekte zorlanır. İş bölümünde diğer aile fertlerini bilgilendirirse yokluğu büyük uçurumlara sebep olmaz.

Boşanma, ayrılma durumunda küçük çocuklar mahkemede çoğunlukla anneye verilir. Yuva eğitmeni, okulda küçük sınıflarda öğretmenlerin çoğu kadındır. Bu nedenle erkek çocuklarda baba model eksikliği var. Bu noksanlığı yalnız  yaşayan anneler dernek veya okullarda verilen müzik,spor ve diğer kurslarda erkek eğitici, öğreticilerle giderebilir.

Daha adaletlisi ayrılan eşler olduğunu, baba ve annenin çocuktan boşanmadığını kabul etmektir. Bu da küçük yaşta kavga kültürü geliştirme olgunluğuna ulaşmakla mümkündür. Almanya’da son yıllarda çocuğun yetiştirme sorumluluğu hem anne hem de babaya veriliyor.

Bazı projelerde ayrılan eşler yeni eşleriyle birbirlerine yakın yerlerde oturuyor. Böylece çocuk gerektiğinde her ikisine gidebiliyor.

Babalar Günü’nde babaların yaptığı yürüyüş kutlama arkasında gölgede kaldı. Plakatlarda biz ödeme babaları olmak istemiyoruz, diye yazıyordu. Kaprisli, çocuğun geleceğinde baba rolünün önemini kavramayan anneler babayla görüşmesini yasaklıyor, engelliyor. Fakat nafaka almakta israr ediyor.

Torununu göremeyen bir babaanne anlatıyor. Oğlunun boşandığı, 20 yaşındaki torununun annesi tam üç ayrı babadan çocukları için nafaka alıyor. Torunu Türkçe bilmiyor, adı Türk olduğu için ona sorular sorulunca cevap veremediği dildeki soyadını sosyal daire desteği ile değiştiriyor. Kadının ailesi de boşanmış aileden gelirse, çoğu uzun süreli evliliğe hazır olmuyor. Yani kafasında, gönlünde yerleşen ayrılık korkusu güveni sarsıyor.

Yukarıda verdiğim misâlde kız çocuğu evlenmeye karar verince kimliğini soracak ve belki de o babayı akrabalarını arayacaktır.

Belli bir yaşta kimlik krizi geçirenler, Türk televizyon evlenme programlarında göremedikleri anne veya babalarını arıyor. Geçmiş dram gözyaşlarıyla yıllar sonra milyonların önünde anlatılıyor.

Babaerkil toplumlarda yalnız ayrılan eşler karşı karşıya gelmiyor. Tüm büyük aile, bazan akrabalar kavgayı, inatlaşmayı alevlendiriyor. Güçlü olan diğer tarafa çocuğunu göstermiyor. Bir insan yetişkin de olsa baba ölünce hayatında büyük bir boşluk hisseder, rüyalarında yaşamaya çalışıyor, içinden çıkamadığı sorunları danışıyor. Bilhassa oğullar baba öldükten sonra gerçek anlamda büyüyor.

Baba oğul, baba kız ilişkileri edebiyatta çok sayıda eserler vermiştir. Bazı romanlar filmi çevrilerek sinemaya uyarlanmıştır.

Babanın evladına vereceği zamanın uzun veya kısalığından ziyade, yoğunluğu önemli. Birlikte olmak mutlaka konuşmak anlamına gelmez. Kızıyla sergi izler, oğluyla futbol maçı seyreder. Önemli olan çocukların aklında, hafızasında olumlu anılar bırakmaktır.

Babasız büyüyen kendini yalnız ve savunmasız hisseden çocuklara, gençlere yardım amaçlı projeler çok faydalıdır, devlet tarafından da destekleniyor.

Sivil kuruluş örgütleri, öncü düşünürler babalara ait belli bir günü beklemeden sorunlarını dile getirip, çözüm önerleri sunmalıdır.

Hoşça kalın!

 

 

 

Çarşamba, 06 Temmuz 2016 16:59

F U T B O L K Ü L T Ü R Ü

F U T B O L   K Ü L T Ü R Ü

 

Futbol toplumda saygı, dayanışma ve uyuma hizmet eder. Spor, müzik ve resim dersleri diğer sosyal ve fen derslerinde ortaya çıkan rekâbet hırsını dengeler. Bilhassa küreselleşme çağında düşman üretmeden barışa katkı sağlamada bu dersler en önde gelir.

Göçmen öğrenciler dil sorunları varsa spor ve diğer sanat derslerinde yeteneklerini gösterme fırsatı bulur. Böylece ruh sağlığını korur, kendine güveni artar.

Almanya İkinci Paylaşım Savaşı neticesinde, savaş öncesi yaptığı hataları düzeltmeleri itifaf devletleri tarafından dikte edildi. Savaş sonunda Alman halkı toplama kamplarına götürüldü, cinayetler yahudi halkı ve muhaliflere yapılanlar gözler önüne serildi. Bu nedenle Almanya geçmişiyle hesaplaşma fırsatını iyi değerlendirdi. Başka ülkelerin işaretine lüzum kalmadı.

Bu nedenle göçmenlerin uyum konusunda hâlâ düzeltilmesi gereken noktalar olmasına rağmen görünen ortada olan üç branşta Dünya’ya örnek gösterilecek durumdadır.

Ekonomi, siyaset ve futbol, buralarda göçmen çocukları yerini bulmakta, katılmada eşitlik göstermektedir.

Kamu, sanat, basın ve medya, sağlık, emniyet ve sporun diğer dallarında ayrımcılığa karşı önlem alınmalı, gençlerin katılımı sağlanmalıdır.

Bilhassa dil sorunu olan göçmen kökenli öğrenciler okulumuza futbolda birinciliği sağlıyordu. Bir okulun başarılı olması öğretmen ve okul müdürünün birlikte anlaşarak çalışmasıyla mümkün olur. Futbol görülür bir alandır, sporcular ne kadar teker teker iyi oynasalarda takım ruhu anlaşmazsa başaramaz. Başarı sıradan izleyicilere göre atılan gol sayılır. Fakat uzmanlara göre örneğin Almanya-Ukrayna maçında her iki gölü Mesut Özil’in attığı keskin ve kısa pas vermesiyle mümkün olduğunu söylüyor. Kazanmaya bir  artistik çıkışıyla, ağda balık avlar gibi topu geriye atarak Jerome Boateng’in takımın kazanmasını garantiye aldığı spor tarihine geçecektir. Irkçı söylemleriyle tanınan AfD parti yönetim üyesi Peter Gauland’ın iyi bir futbol oyuncusu, ama onunla Almanlar komşu olmak istemez, sözüne karşı ironi katarak milli takım traineri Joachim Löw çok güzel cevap verdi.

Irkçılığa karşı ilk cevabı 2004 yılından beri takımın menecerliğini yapan eski futbol oyuncusu Oliver Bierhoff basın ve medyada cevap verdi. Demokrat vatandaşların futbolu seçim kampanyasına alet edilmesine izin vermemeleri için uyardı.

Çok sesli, çeşitli kültürlerin uyum içinde gösterilmesine karşı zehir katıp, halkın kutuplara ayrılmasına engel olma her sorumlu vatandaşın görevidir.

Komünist doğu Avrupa ülkelerin Avrupa Birliğine üye olarak çok erken alınmalarının hatası takımlarda oyuncuların adından belli oluyor. Polonya, Slovakya gibi ülkelerin takımlarında ana dilden başka adlar görülmüyor. Doğu ile Batı Avrupa arasında hâlâ  uçurum fark olduğu, sığınmacı politikasında da çok belirli sırıtıyor. Bu fark sosyal, kültürel, politik kısaca her alanda görülüyor.

Futbol yarışlarının televizyonda gösterildiği saatlerde sokaklar bomboş, arada bir hızla maçın başlama saatine yetişmeye çalışanlara rastlanıyor.

Futbol çocukları, gençleri sokaktan, kötü örneklerden

koruyor. Koka kola kutusuyla bile oynanan bir oyun. Anlaşma, barışa yol gösterirken öğrencilerde sorumluluk ve dayanışma duygularını geliştiriyor.

Taraftarları şiddet gösterenlerden koruma emniyetin görevidir. Yalnız yarışların yapıldığı ülkede önlem alınması yeterli olmuyor. Avrupa şampiyonluk oyunlarında tüm Avrupa ülke emniyet teşkilatı birlikte çalışmak zorundadır. Oyunlardan önce ve sonra alkol yasağı uygulanması gerekir. Futbol esnasında kriminel olayların azaldığı görülüyor. Bilhassa erkek taraftarların hormonları doğru yola yönlendirme futbol sayesinde oluyor.

Türkiye’nin ilk karşılaşmada kaybetmesi gençleri üzdü. Uzmanların söylediğine görü takım üyeleri birbirine çok benziyor. Alman takımında görülen çeşitlilik yok, yani biri iyi pas verir, öteki iyi savunur, diğeri iyi koşar.

Oyun esnasında karşı takımda olsa dahi yaralanan, düşen oyuncuya yardım ellerini uzatmaları gençlere yenme yenilme duygusunda ahlaki değerleri koruma ve geliştirmede katkı sağlar. On yaşında olan torunum, oyuncuların fotoğraflarını biriktiriyor. Gözlemime göre gençler futbol oyuncularında örnek olacak başka nitelikler de arıyor. Türk çocukları Mesut Özil’in Libya’da sığınmacı gençlerle futbol oynaması, onlara hediye dağıtmasını çok iyi karşıladılar.

Avrupa şampiyonu olacak ülkelerin başında Almanya sayılıyor. Kazanmasa da disiplinli oyun ve davranışlarıyla hafızalarda iz bırakarak spor tarihine panzer, tank olarak yine geçecek. Kazananlara kaybedenlerin önemi anlatılmalı. Kaybeden olmasaydı kazanan olmazdı.

Muhammad Ali, karşıtı ayağa kalkmadan, yaralıysa tedavi edilmeden, ona elini vermeden oyun sahasından ayrılmazmış. Oldukça olumlu, örnek ve düşündürücü bir tavır sergiliyor.

Hoşça kalın!

 

 

 

Pazartesi, 27 Haziran 2016 13:12

T Ü R K ama Z E K İ

T Ü R K  ama  Z E K İ

Suriye’de yaşanan savaş küremizi ve bilhassa Avrupa kıtasında sosyal yaşamı, politikayı deprem gibi sarsıyor. Gelişen kaos, can havli gündemi tek bir noktada topluyor. Böylece köşeyazılarını etki altına alıyor.

Dünya Çocuk Günü, 1 Haziran’da balıkçılar ağlarında balık beklerken, ölü bebekler çıkarıyor. Ege Denizi böylesi mezarlığa ilk defa şahit oluyor. İnsanlık denize düştü.

Acil açlık, sığınma sorunu yanında bulutlanmış hava altında, ders yılı sonuna doğru okullarda, iş yerlerinde ayrımcılık sürekliliğini sessizce koruyor. Türkiye’de partizanlık, haksız sınav şartı kurbanı öğrenciler.

Almanya’da göçmenlere yapılan ayrımcılık, ilk defa uyumun örnek gösterildiği futbola bile ırkçı söylemler girdi.

Meslek sahibi olan yetişkin çocuklarımızı, okula giden genç öğrencileri önce ailede mutlu huzurlu bir ortamda güç ve enerji vererek donatılmalı. Sonra Türk toplumu içinde sıcak, samimi duygular verip, olumlu işler yapanları kendi içinde değerleri desteklemek gerekir.

Türk kökenli politikacıları bizden başka düşündükleri için yargılamak yanlıştır. Politikada doğru veya yanlışı zaman gösterecektir. Bu nedenle Facebook’ta Cem Özdemir’e karşı hakaret içeren sözleri kınıyorum. Onun amacı 1915 yılında Ermenilerin zorunlu göç konusunda Türkiye’ye zarar vermek değil, diyalog çağrısına inanıyor.

Alman toplumuna girmeyi başaran öğrenciler tek başına başarıyor, teker teker mücadele ettiler.

Birinci nesil hor görülmeyi kavrayamadı, zira Almanya’nın tarihini iyi bilmiyordu, kültür farkı ve dil bilinmediği için kavramakta güçlük çekti. Neden kiralık evi zor  bülduğumu, Alman okul müdürümün benimle birlikte ev aradığını anlayamamıştım. Telefon ediyor, 20 dakika sonra büroda olurken beni görünce daire çoktan kiraya verilmiş, oluyordu.

Sınıf gezisi yaptığımda bir Cafe’de hizmet verilmedi, Amrum adasında bekledim, Garsona ve şefe şikâyet ettim, ama taş gibi suratlar cevap vermedi. Kahve içmeden kalkıp gittim.

İkinci nesil bilinçli olarak mücadele etti. Onların başarısı Türk toplumunu genellemekten kurtardı. Çünkü bir Alman profesör öğrencinin diploma almasını engellerken, iki Alman profesör böyle zeki gençlere tam tersine yardım etti.

Yazımın başlığını Almanya’da yetişmiş, müzik dünyasında tanınmış ilk Türk kökenli opera şarkıcısı Selçuk Kara’nın Türk, ama buna rağmen Zeki, adlı kitabından esinlenerek aldım.

Selçuk Kara’dan haberim vardı, ama bir kitap yazdığım Bavyera TV Puzzle yayınını ayda bir yöneten Özlem Sarıkaya’dan duydum.

Kitap 12 bölümden oluşuyor, her bölümde kısa kısa yaşanmış hikâyeler birleşerek roman türünü tamamlıyor. Kendi yaşamında karşılaştıkları, gözlemlerini, deneyimleri ironi şeklinde dile getiriyor. Gülerken birden boğazına taş değer gibi okunuyor.

Otobüste sesli ama acı acı gülünce, yolcuların acaba bu kadının kafasında bal mı akıyor, diyerek bakanları gördüm. Unutma hastalığına henüz tutulmadığımı bakışlarımdan ve sonra okumaya devam etmemden anlaşıldı, neyse.

Müzik okulunda müzik profesörü antik eski yapı bir evde konser düzenliyor. Piyano çalma sırası Selçuk’a gelince piyano öğretmeni Johann Sebastian Bach’dan bir Aria çalmak üzere şöyle tanıtıyor: ”Selçuk, Selçuk Kara, Türk ama buna rağmen Zeki.” Bu esnada 15-16 yaşında bir genç öğrencinin duygu dünyasına girince, okur onu gönlünde sıkı sıkı kucağına alır, sarmalar sıcaklığını verir.

Konserden sonra yanına gelen, tebrik eden diğer iki profesörün düşüncelerini sorar. Müzik Yüksek Okulu giriş sınavını kazanamazsın, zira piyano bölümüne giren çocuklar 4-5 yaşında  başlar. Sen geç kaldın derler. Herkes eve giderken birden konuşmayı anlarlar, Selçuk opera şarkıcısı olacak, piyano ikinci branş olacaktı. Bu durumda başaracağını duyunca karanlık olan oda yeniden aydınlanır.

Çıkarken koridorda başaracağım ve iyi bir opera şarkıcısı olacağım, diye bağırır. Bu sözünü unutmayan bir genç kızla yıllar sonra karşılaşacaktı. Moralini bozma, o cadı öğretmenden müziği öğren, ama söylediklerine değer verme, zira o ve ailesi Hitler taraftarıydı.

Yıllar sonra Selçuk Kara, o öğretmenle bir gazetede yapılan  söyleşiyi okuyunca ancak Nazi taraftarı bir Almanın diğer insanlardan üstün olacağına inanan bir öğretmenle karşılaştığını anlayacaktı.

Okulunda, hatta doğduğu şehirde ilk Türk kökenli öğrenci olarak Lise’ye gitmeğe hak kazandığını söyleyince, sınıf öğretmeni onu tahtaya kaldırır. Lise ve Zeki kelimelerinin lâtince olarak yazdırır. Doğru yazamayınca bütün sınıf arkadaşlarına alay etme ortamını yaratır. Zeki olamaz, zira o bir Türktür. Böyle negatif düşüncede olan birçok öğretmen  olduğunu üzülerek şahit olur.

Bir pedagoga, bir bilim yuvası olan okula ve hatta üniversiteye yakışmıyacak davranışlara kendi sözüyle içindeki eşek inancıyla karşı koyar. Başaracağım, başarmak zorundayım!

Başardıkça, diploma ve başarı örneklerini kendisini Türk olduğu için hor görenleri bir mektup iliştirerek bilgilendirmiştir. Birçok yazımda ayrımcılığa, hor görülmeyi mutlaka geri dönüş yapılmasına vurgu yapıyorum. Ancak böyle insana, insan muamelesi gösterme, önyargıya karşı diyaloğa çağırma imkânı doğar.

Selçuk Kara, 1969 yılında Almanya’da doğdu. Filozofi, Operaşarkı, Film konusunda iletişim okudu. Sahnede geçirdiği bir kazadan sonra yazmaya başladı.

Holocaustdramı, Son Konser, kısa filminden sayısız ödüller aldı. Daha başka filmleri de var.

2013 yılında NDR Philharmonie eşliğinde Beethoven’in

9. senfonisi die Ode an die Freude, şarkısını icra ederken, o bir müzisyen operaşarkıcısı olarak gönülleri fethetti, başarı ışınlarını müzik dünyasına iletti.

Bugün Kuzeydenizde müzisyen olan eşi, kızı, köpeği ile aile yatında yaşamaya ve yazmaya devam ediyor.

“Alman bayrağı yatımda dalgalanıyor, biraz sonra kızımın yanında, onun tertemiz arınmış dünyasında olacağım. Bütün gün onu meşgul eden soruyu öpücüklerle cevaplıyacağım. Baba, ineklere binilebilir mi? Bilmiyorum küçük Susu’m.”

Hoşça kalın!

 

 

 

 

Cumartesi, 18 Haziran 2016 08:58

Ö N C E E T İ K

 

Ö N C E   E T İ K

Dinî inançlar ve uygulanan ibadetler insanlığa çok faydalı olmuş, felâketlerden korumuştur. Fakat ilk çağdan başlayarak dinler kötü amaçla, kutsal savaş adıyla şiddet uygulanınca insana zulüm vermiştir.

Asırlarca mücadele ve birikim neticesinde Fransız Devrimi’nden sonra lâiklik devlet anayasasına alınmıştır. Bugün lâikliğin anlamını yeniden yazıyorsak, Türkiye tarihi iyi kavranmamış, demekki okullarda iyi anlatılmamıştır. Devlet ile din işlerini ayırmak demek kısır kalmış, doğru açıklanmamıştır.

Küreselleşmeye öncü olan yazar, dünya şairleri insanlara yerkürenin hepimize ait olduğunu anlattılar. Edebiyat yerine para, ticaret, ekonomi çıkarları küreselleşmeyi yeni bir düşünce gibi hortlattı.

İnsanın özünde sosyal varlık olması var. Bu nedenle sosyal yaşamda kuralları uygulama, bebek doğar doğmaz başlıyor. Sevgi çocuğun büyümesinde en önemli etkendir. Doğru uygulanırsa bütün dinlerde sevgi birleştiricidir. Sevgiyi dindaşından öteye götürerek insan sevgisini aşıp, canlı ve doğa sevgisine ileten yolu ETİK gösterir.

Dinde iman doğuştan sonra öğrenilen bir olgudur. Bu nedenle

Sekülar Etik anlayışı çatısı altındadır.

Dini kötü amaçlı, gücü elde tutma maksadından korumak devlet kontrolü himâyesinde uygulama, ancak anayasada lâiklik ilkesiyle mümkün olur. Türkiye’de özgür bir ülkeye geldiğimi giriş yaptıktan sonra ilk duyduğum ezan sesliyle anlarım.

Bunu lâik idareyi içine sindirmiş, benimsemiş bir devlet modeline borçlu olduğunu unutanlara hatırlatmak öğretim üyelerinin görevidir.

Haziran 2016’da 80 yaşına girecek Budha din önderi Dalai Lama, insanlığa çağrı yaptığı Sekülar Etik kavramını çatı olarak ele alıyor. Önce insan olma özelliklerini lâik bireyin benimsemesi gerektiğini dile getirip düşüncesini bir kitapta toplamış.

O dinadamı diye kitabını tanıtmaya reddeden biri veya bir dernek, zira ben Atatürkçü lâik biriyim veya derneğim derse de hatalıdır. Bir insan dinî inanca sahip olarak da lâik devletin doğru olduğuna inanabilir.

Zira o da lâik devletin her dine eşit mesafede olması nedeniyle dindar olma veya olmama özgürlüğüne sahip olduğunun bilincindedir. Türkiye’de veya uzantısı Yurtdışı Türklerde yanlış anlaşılma, lâiklik anlayışını dinsiz gibi göstermektir.

Sekülar Etik ateistleri de içine alıyor, hoşgörüyü gösteriyor. Onların inandıklarına da saygı gösteriyor. Bu anlamda kendini yetiştiren, donatan insan hem kendisiyle hem de dış dünyası ile barışıktır.

İçinde sevgi ile donanmış insan şiddet uygulamaz, başka yaşam biçimine, inanışına saygı gösterir. Öteki yaparsa zenginleşme, çeşitlilik olarak görür ve düşman saymaz. Çünkü kafasına, kalbine ve gönlüne ağırlık yapan nefret, kin gibi negatif kötülük duygularından arındırmıştır.

Demekki önce her birey iç dünyasını silahsızlaştıracak, sonra dünyada silahsızlaşmanın önemini bilerek savaşa karşı koyacak.

Bilinmeyen, tanınmayan şeyler, kişiler ve halklar korku yaratır. Paylaşma korkusu şiddete yöneltir. O halde eşit paylaşım dünya halkını savaştan korur. Diyalog dinler arasında, halklar arasında hiç bu kadar önemli olmamıştı.

Bugünün küçüğü yarının büyüklerine önce Etik kurallarını öğretmek gerekir. Sekülar Etik kavramı dini, muaşeret kurallarını, insan sevgisi, şiddetsiz bir yaşam niteliklerini içinde barındırır. Din dersi devlet yönetimin üstünde değildir. Devlet dinin kötüye alet adilmesine karşı koyar.

İnsanın iç huzur ve barışı için meditasyonun önemi ve uygulaması bütün dünyaya yayılıyor. Politikacılar huzura kavuşmaları için kendi içinde barışık olursa, konuşmalarında sürekli bir düşmana işaret edip, toplumu kutuplara ayırmaz.

Paris’de görülen terör olayından sonra Dalai Lama Sekülar Etik eğitimin önemine vurgu yaptı.

Bütün dinler içeriğinde şiddet izleri taşıyor. Bu nedenle

21. yüzyılda Sekülar Etik derslerine önem verilmelidir. Etik dinden önce gelirse dinde yanlış anlaşılan negatif elementleri lâik birey arındırarak inanır.

Kendine  yapılmasını istemediği kötülüklere, başkalarına uygulanırsa da karşı koymak insanlığın özünü oluşturma olmalı. Sadece benim ülkemde barış olsun demek, insan olma için yeterli değildir.

Hoşça kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey

eMail: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

Pazartesi, 06 Haziran 2016 08:38

S A Ğ L A M T E M E L

 

S A Ğ L A M   T E M E L

Bankalar biriken paraya faiz vermeyince Almanya’da emlak yatırımına tekrar ilgi başladı. Türkiye’de ev sahibi olma sürekli arzu edilen bir durum.

Evin kurulduğu yerin sağlam olması, binanın sel ve depreme karşı dayanıklı olmasını sağlar. Antik yapılarda harcın doğru yapılması sonucu, defalarca deprem gördüğü halde zamanımıza kadar gelebilmiş.

Paragözlüler kısa yoldan, çabuk köşeyi dönmek isterse yapıya sağlam harç koymaz, malzemeden kazandığını sanar.

Plajlarda çocukların kumdan icra ettikleri ev, kule ve kaleler ertesi gün yıkılır. Kum esnek bir malzemedir, hava alır biçim vermek kolaydır. Kum harcın bir maddesidir, ince çakıl taşları ve çimentosu az olursa ev dayanıklı  olmaz. Kumu fazla konunca bina kolay yıkılır.

Temel yapılacak arsa iyi incelenmeli, dolgusu iyi olmalı, bahçe yapılacak kısmı su geçirgen bitki köklerine geçiş verecek cinsten olmasına dikkat edilmelidir. Binanın üstüne icra edilecek katlar sağlam olmazsa üstüne kat ilâve edilemez.

İnsan bünye yapısı sağlam olmayınca, uzuv ve organlar görevini yerine getiremez. Vücudu teşkil eden bölümlere iyi tanıma biyoloji dersinde verilir. Okuldan tahsili olmayanlar için halk eğitim ve öğretimini yayınlarla gösteren televizyon sağlık yayınları var, bunları vakti olanlar izlemelidir. Bu yayınları modern elektronik çağda kayıt altına almak mümkündür.

Başa gelmeden, hasta olmadan şahane bir makine olan beden ve görevlerini iyi tanıma, korumayı kolaylaştırır.

Yeni doğan bir çocuğun genleri vücut yapısında ilk dayanaktır. Sonra beslenme, aşılarını kontrol etme etkiler.

Çocuk 0 – 6 yaş arası eğitimi doğru yapılmışsa okula başlayınca öğrenmeye açık olur. Zorlanmadan okula gider, öğrenme ona hobi gibi gelir. İyi öğrenmesi sosyal ve duygusal gelişmesine bağlıdır. Yani yalnız sağlam kafa sağlam vücutta olması yeterli değildir. Çocuk sınıf arkadaşlarını öğretmenini sevmezse öğrenmeye istekli olmaz.

Üçüncü sınıfta çarpım cetvelini anlamadan ezberliyen öğrenci matematikte başaramaz, zira temel sağlam değildir. Ondalık sayı sistemini anlamayan bayağı kesirleri çözemez.

Öğrenmede sağlam yapıda sıralama önemlidir. Sınıfı başka bir öğretmene devrederken rapor yazılır, ki noksanlar tamamlansın.  Bilinmeyen konular üst üste birikince öğrenci başaramaz. Böylece okulun arka kapısından diploma almadan çıkar.

Ülkelerde azınlık dilleri yok edilmeye çalışılırsa, çocuğun evde başka bir dille iletişim kurduğu göz önünde tutulmazsa,

O öğretim sisteminin başarılı olması mümkün değildir.

Daha fenası teşvik edileceği yerde, cesaretini kıran bir öğretmene düşerse çocuk başaramaz. Başarması için başka bir yol evde çocuğa cesaret vermektir.

Öğretmen de bir insandır, hata yapabilir. Ama çoğunluk toplumunda kendinden aşağı gördüğü bir azınlık onu rahatlatır. Çünkü kendini yetiştirmesi noksan kalan insanlar, aşağılık duygusu besler. Her meslekte sosyal, duygusal ve bilgi bakımından donanımlı insanlar kibirli olmaz, hor görecek bir insan, grup ve sınıf aramaz.

Küreselleşmede para ön safhada olunca, temelden bir sarsılma görülüyor. Sahip olduğunu kaybetme korkusu insan ilişkilerini sarsıyor. Çıkarlar ön plânda olunca  kişi rüzgâra göre yön değiştiriyor.

Güven, sorumluluk alma, insan olma nitelikleri korku ile sarsılıyor. Olumlu davranışlardan uzaklaşıp, panik içinde yanlış davranışlarda bulunuyor.

Sığınma yurtlarını yakanların çoğunun Doğu Almanya kökenli olması bir tesadüf değildir. Batı Almanya’da Türklerin de katkısı ile kurulan temeli kavrayamadılar. Onlara uyum konusunda kurslar verilmedi, kolayca aynı dili konuşma yeterli sayıldı. Uyumlarına hiç bir katkıda bulunulmadı. Onlar uyumsuzluklarını dil arkasına sakladılar.

Toplum akademisyen, sosyal pedagog, filozof ve diğer bilim insanların eleştiri ve uyarılarını zamanında dinlemeli. İdare edenler de kendilerini seçen halktan fazla uzaklaşmamalıdır. Yüksek mevkiye gelenler çantasını şamsiyesini kendi taşıyarak Erdal İnönü ve Bülent Ecevit gibi vatandaşa iyi örnek olmalıdır.

Prof.Dr. Hakkı Keskin’in Lâiklik Türkiye’nin Çimentosudur makalesinde geçen şu sözleri büyük harflerle yazılıp tekrarlanmalıdır:

“Laiklik, özellikle İslam dinine sahip olan farklı dini inançtaki toplumları, eşit vatandaşlık anlayışıyla bir arada tutan gerçekten de vazgeçilemez bir çimento görevi yapmaktadır. Türk halkının önemli bir kesimini oluşturan Alevi inançlı insanlarımızın, kendilerine dini inançları konusunda eşit davranılmadığı ve haksızlıklar yapıldığı halde, asla ayrılıkçı bir eğilime ve çabaya girmemelerinin asıl nedeni, laikliğe duyulan güvenden kaynaklanmaktadır. Laiklik çimentosunu yok etmek isteyenler, Türkiye`nin temeline dinamit koymayı amaçlamaktadırlar. Bu tehlikeye karşı tüm yurtseverler direnmelidirler.”

Hoşça kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey

eMail: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Perşembe, 19 Mayıs 2016 10:52

D E R S V E R M E

D E R S   V E R M E

Birinci Alman devlet ARD kanalında Anne Will’in moderatörlüğünü yaptığı politik tartışma yayınında, konu yine Türkiye idi. Sığınmacı politikasında doğru seçilmiş bir ülke mi, sorusuna cevap arandı.

Tartışma yayın boyunca nesnel değildi, oldukça heyecanlı duygusal anları oldu. Bu yayını izlediğimden beri yukarıda başlığa aldığım söz aklımdan çıkmıyor. Sunucu Türkiye’nin derse (Nachhilfe) ihtiyacı var mı, sorusunu tekrarladı. Almancada bu dersi alan öğrenciler normal verilen ders yetmediği için ilâve ders almak zorundadırlar. Bu dersi alan öğrenciler başarısız olarak algılanır. Çoğu Almanlar Türkiye’yi partner görmeyen bir kibirlenme, işaret parmağını göstererek başöğretmenlik (Oberlehrer) edasıyla küçümser ve hor görürler. Bunu da konuşmalarında dile getiriyorlar.

Öğretmen her gün yeni birşey öğrenir, böylece zihni genç kalır. Emekli olduktan sonra da öğrenmeye devam edenlerde unutkanlık hastalıkları görülmüyor. Her birey diğerinden yeni bir bilgi edinebilir.

Devletlerde insan gibi sosyal yaşamak zorundadır. Bilhassa bu internet çağında yeniliklerin olumsuz neticelerinden korunma çarelerine ihtiyaç var.

Ülkeler birbirlerine eşit muamele yapmaz, biri kendi ülkesini diğer ülkeden üstün görerek eleştiri yaparsa, yıkıcı olur. Dost olarak hatanı düzelt anlamında yapılan eleştiri ancak amacına ulaşır.

Almanya’nın yaptığı hataların bir kısmını Geciken Politika makalemde yazmıştım. Yıllar boyunca bayan Dr. Angela Merkel’in dışlama davranışını, imtiyazlı üye olması ve tam üyeliğe karşı imza toplama çağrısını, hatırlatmıştım. Buna rağmen Türkiye’de bayan Merkel’e karşı Yunanistan’da olduğu gibi, bir düşmanlık yapılmadı.

Birçok köşedaşlarım, tüm Avrupa Türkiye’de olan yanlışları dile getiriyor. Bunların içinde dost eleştirileri olduğu gibi yıkıcı olanları da var.

Bu nedenle Türkiye hangi konularda Almanya’ya ders verebilir değilde, Almanya Türkiye’den neler öğrenebilir, sorusuna cevap arayacağım.

Her ne kadar Alman medya ve basın Suriye’den diğer komşularına sığınanların sayısını verip, Türkiye’yi yok saydıysa da Türkiye en fazla sığınmacıya kucak açtı. Bu konuda dört yıldır yalnız bırakıldı. Halk sığınmacılara iyi davrandı, kaldıkları yerler kundaklanmadı, yakılmadı.

Basın, sanat ve söz hürriyeti konuşulurken seyahat özgürlüğü unutuluyor. Türkiye’de Alman turist elüstünde tutulur. Türk dostunu unutmaz, Birinci Paylaşım Savaşı’nde birlikte güzelce

kaybettiklerini unutmadı. Almanya’da yahudi soykırımı tarih kitaplarında iki cümle ile geçer. Gerçek etraflı tarihi işçilerin okur yazarları Almanya’ya gelince öğrendi.

Her Alman hür bir  şekilde torununu Türkiye’deyse ziyaret edebilir, vizeye takılıp kalmaz.

Öncü kültür diye diğer kültürleri küçük görme Türkiye’de olmadığı gibi hıristiyan burada yaşayabilir, ama hıristiyanlık buraya ait değildir kilise çanı yasak edilsin, denilen saçma bir kavram kullanılmaz.

Türkiye diğer ülkelerde azınlık, etnik sorunlarla terör organizelerini ayırır. Ama Avrupa ülkeleri PKK ile Kürt kökenli vatandaşları ayrı görmedi. Teröre karşı yalnız bırakıldı. Türk halkı içten ve dışardan kışkırtmalara rağmen bir iç savaşa fırsat vermedi.

Türkiye’de yanlışları görünce karşı koyan, mücadele eden, yaralanmayı, gaz yutmayı göze alan doğru bildiklerine sahip çıkan lâik, demokrat, çağdaş, özgürlüğü uğruna hayır diyenleri var. Dışardan derse ihtiyacı yok, birbirlerini dinleseler sorun olmayacak. Dünya çapında ün yapmış politika biliminsanları, bilen muhalifleri var, demokrasisi daha uzun yıllara dayanıyor.

Türk toplumunda merhamet duygusunun yattığına inanıyorum. Çoğunluğu birleştirici özelliklere değer veriyor. Emeğin karşılığını verir, yaşam hakkına ve varlığa saygı duyar, insana doğaya, diğer canlılara, muhtaç ve mağdurlara yardımcı olur. Bunu göstermede halk oldukça ilerlemiştir. Çoğu yazarlar birleştirici niteliklerde halkı uyarıyor, tüm kışkırtmalara rağmen. Politikacılar hata yapıyor diye 75 milyon cezalandırılamaz.

Azınlıklara davranış konusunda Türkiye Avrupa Birliği’nden son yıllarda uyarı raporları alıyor. Almanya’da ise her üç kişiden biri ayrımcılığa uğruyor. Bu yıllardır böyle, iki Almanya birleşince kaybeden Türkler oldu. Öğrencilerimden birinin annesi, hocam duvar bizim üstümüze yıkıldı, demişti. Birinci nesil işlerini Doğu Almanya’dan gelen Almanlara vermek zorunda kalarak kaybettiler. Çoğu fakirlik sınırında emekli maaşı alıyor, zira uzun yıllar işsiz bırakıldılar.

Bütün dünya karmaşa bir dönemden geçiyor. Sular durulacak, çağdaş ülkelerle birlikte Türkiye’de yerini alacak. Yurtdışı Türkleri ve turistler yine seve sevine izine, tatile gidecekler. Çağdaşlığın tanımına lâyik olacak, yani temelinde özgürlük olan demokratik bir ülke. Yalnız siyaset anlamında değil hava, su gibi siyaset üstü birşey. Ayrılan özellikleri bir mozaik anlayışıyla, birleştirici güçleri kullanarak bu zor dönemden geçilecek. Kişisel düşmanlığa yer verilmeden, nesnel düşünüp, soğukkanlı davranma zamanı.

Güzel güneşli günler göreceğiz, çocuklar.

Hoşça kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey

 

eMail: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir