20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey Hakkında

Web sitesi adresi:

Perşembe, 12 Mayıs 2016 13:50

İ M A N ve T O P L U M

 

İ M A N   ve  T O P L U M

Federal Almanya milletvekili Swen Schulz (SPD), açık bir  toplumda çeşitli dini inanç konusunda bir panel düzenlemişti

(Religiöse Vielfalt in einer offenen Gesellschaft).

Panel sürecinde Suriye’den gelen sığınmacılar ve müslümanlar sık sık dile getirildi.

Açılış konuşmasında halkın değişim ve paylaşım korkularının mantıklı düşünmeyi engellediğine vurgu yaptı. Bu nedenle İslâm ve yabancı düşmanlığı artıyor. Küresel gelişmede Almanya’ya dünyaya açık, çeşitli dinlere hoşgörülü olmak yaraşır.

Tarihte İslâm ile karşılaşma unutulmuş, konuk Türk işçilerle gelen dini inanç hizmeti işçi gönderen ülkeye bırakılmıştı. Hıristiyan toplumunda İslâm yok sayılmıştı. Sosyal demokraside herkese rengi ve inancı ne olursa olsun eşit haklarla yer vardır.

Federal Almanya milletvekili kilise ve dini kuruluşlar adına sözcü (SPD) Kerstin Griese, konuşmasına kiliselere teşekkür ederek başladı. Sığınmacılara gönüllü yardım edenler devletin el uzatamadığı durumlarda insanlık örneği gösteriyorlar.

PEGIDA gösterilerinden sonra AfD partisi yabancı ve müslümanlara karşı düşmanlığı besliyor. Ama hiçbir zaman bütün almanları temsil edemezler.

Suriye’den gelen gençler İsrail politikası ile yahudi düşmanlığını ayıramıyor. Gençler arasında bilhassa okullarda yahudi düşmanlığı hortluyor, bu konuda uyanık olmamız gerekir. Ülkemizde her vatandaş ve sonradan gelen göçmenler dini inançlarını hür olarak korkusuz yaşayabilmelidir, dedi.

Ev sahibi olan bayan papaz Dr. Christine Schlund, kim kendi dinini koruma ihtiyacını duyuyorsa, diğer dini inançlara karşı hoşgörü göstermek zorundadır, diyerek konuşmasına başladı. Önemli olan dinler arasında diyalog, toplumda barış içinde yaşamak için sorumlu davranmaktır.

Berlin Eyalet milletvekili, parlamentoda SPD-grup başkanı Rainer-Michael Lehmann, müslüman öğrencilerin okulda hıristiyan öğrenciler gibi dinlerini doğru öğrenmelerinin önemine işaret etti.

Bu sözlerden sonra yıllarca Alman okullarında yapılan yanlışları hatırladım. Biz Türk öğretmenlerin uyarılarına kulak kapatıldı. Sınıfımdan hıristiyan inancında olan öğrenciler alınır, ben de geri kalan öğrencilerle Almanca dersi yapardım. İçimde haksızlık duyguları kabarırdı. Doğruları anlamak için kırk elli yıl geçmeliydi.

Devletle yapılan İslâm din dersi antlaşması, İslâm mezarlığı ve teşkil edilen devlet nezdinde İslâm konferansı olumlu gelişmelerdir.

Almanya’da seçtiğimiz milletvekilleri halktan kopmuyor. Seçmenleriyle devamlı bir araya geliyor. Sürekli milletin vekili olabilmenin anlamını yaşıyor ve yaşatıyor.

Katılımcılardan gelen soru ve tamamlamalarla tartışmaya nokta kondu. Onlara ayrılan zaman konuşmacılara ayrılan zamana eşitti. Toplantı verildiği saatte sona erdi.

Maaşları azalıp sığınmacılara mı verilecek, işsizlik ve sosyal yardım azalacak mı, hastalık sigortaları ödenekleri yükselecek mi, gibi korkularını anlatan soruları dile getirdiler.

Finanskomisyonunda görevli olan Swen Schulz bütçede artan miktar olduğunu, bu konuda devletin hiçbir sıkıntısı olmadığını, söyleyerek açıklık getirdi.

Katılımcılardan biri müslüman olmadıkları halde İslâm eksperti olanların konuştuğunu, ne katılımcılardan ne de konuşmacılardan müslüman olan kimse olmadığına dikkat çekti.

Swen Schulz bundan sonraki toplantıya İslâm dinbilimci konuşmacı davet edeceğini, Spandau SPD parti ilçe başkanı ve Eyalet milletvekili Raed Saleh’in sığınmacılarla ilgili acil bir işi çıktığı için gelemediğini, söyledi.

Toplantı Petrus Kilisesi’nde dua edilen salonda yapıldı. Pozitif bir enerji vardı, katılanlar insanca yaklaşımları dışa vurdu.

Bu gibi toplantılara iştirak etmeden, müslümanlar olmadan müslümanlar ve İslâm hakkında konuşuluyor demek haksızlık olur. Spandau’da SPD’ye üye olanların hepsi bu toplantıya davetiye almıştı. Sığınmacılardan bahsederken insandan ziyade müslüman ve İslâm kelimelerin kullanılması beni oldukça  rahatsız etti. Halbuki ölümden kaçan İNSAN konuydu.

Her ne kadar ilkesi lâiklik olsa da Türk dernekleri de böyle dini konuları ele alan etkinlikler yapmalıdır.

Hoşça kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey

eMail: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

 

Salı, 03 Mayıs 2016 12:37

Ö L Ü M D E N S O N R A

 

Ö L Ü M D E N   S O N R A

İnsanın ölümden sonra yok olacağına inanılması güç bir düşüncedir. Doğada hiçbir şey ve canlı tamamen yok olmaz. Fiziksel ve kimyasal seğişim sonunda başka şekilde varlığına devam ettirir. Cennet cehennemi tarihte birçok filozof, yazar, psikolog, resim ve müzik sanatçıları konu olarak işlemiştir.

Tek tanrılı dinlerden musevi dininde vücut ve ruhun tanrı katında yaşadığına inanılır. İsrail dışında yaşayanlar dahi tekrar dirilişe inanır ve cenazelerini oraya götürmeye çalışırlar. Liberal düşüncede olanlar cennet cehenneme, bir sorgulama olacağına  inanmazlar. Tutucu olanlar peygamber Elia nezdinde nefret, kin, rekâbet gibi duyguların olmadığı cennette yaşamın devam ettiğine inanırlar. Cehennem kavramı antik çağdan sonra var sayılmış.

Hıristiyan dininde ölümden sonra dirilişe iman, İsa peygamberin çarmıha gerilmesiyle başlar. Paskalya Bayramında diriliş kutlanır. Bayramın ilk günü Cuma, ölüm yas günüdür.

O gün sakin sessiz geçirilir. Mezar ziyaretleri yapılır. Bazı eyaletlerde eğlence yerlerinde gürültü, yüksek sesli müzik yapmak yasaktır. Pazar günü tekrar dirildiğine inanılır ve doğuş kutlanır. Gelenekler baharla birleştirilmiş, yumurta süsleme doğum, doğanın canlıkların uyanması bayramı renklendirir.

Ruhun vücutla yaşama öbür dünyada devam ettiğine, sorgulama gününde iyilerin ödüllendirileceğine, kötülerin cezalandırılacağına inanılır.

Martin Luther’in reformuyla protestanlarda ölümle geçmiş kapanmıştır. Tanrı affedicidir, kullarını sever. Öbür dünyada sorunsuz yaşanır.

İslâmda azrail ruhu vücuttan ayırır. Hesap gününde iyilik ve kötülükleri kayda geçmiş olarak mahkeme günü başlar. İyiler ve inananların cenette gideceğine melekler karar verir.

Savaşların olduğu bu günlerde çok konuşulan bir konudur. Vatan ve millete hizmet ederken ölenler şehit mertebesine yükselir, cennete gittiğine inanç farzdır.

Bir sağlık programında doktor müslümanın müslüman için duası geçerlidir, diyor. Penceremden hergün tekerlekli sandalyede müslüman eşini doktora götüren, onu bakımevine bırakmayan, evinde bakan 80 yaş üstü hıristiyan komşumu görüyorum ve onun için eşi dua ediyor. Duam geçerlidir inşallah, amin.

Bazı televizyon yayınlarında cennet öve öve bitirilmiyor. Sorunsuz, hastalıksız güllük gülistanlık bir yaşam vaad  ediliyor. Dinleyenlere hemen ölesi arzusu uyandırılıyor. Masallarda canlandırıldığı gibi cennet bahçeleri, hurilere kavuşmak için bazı gençler kendisi ile birlikte suçsuz insan, kadın erkek çocuk demeden öteki dünyaya götürüyor.

Almanya’da dergilerde, hatta televizyon yayınlarında teröristlerin biyografileri veriliyor, ki sebepleri ortadan kaldırılsın.

Suriye’de ölümden kaçanlar Avrupa’ya sığınmaya geliyor. Avrupa ülkelerinde yetişen bazı gençler tam tersine savaşa gidiyor. Beyinleri cennete gidecek, Allah uğrunda öleceğine inanacak şekilde yıkanıyor. Burada bir tuhaflık, bir çelişki var.

Gençleri teröre itmemek, bu dünyada da cenneti kurmakla mümkündür. Savaşsız, eşit haklara sahip, doğaya, basın ve medya hürriyetine saygı gösteren insanlarla cennet yaratılır.

Küreselleşme her yönde geliştirilmelidir. Silah satarak yalnız ticarette anlamına gelmemelidir. Tek bir yerküre vardır, dünya vatandaşı olabilmek yerküremizi cennete çevirebilir. Şu anda dünyada 50 milyon insan yollara düşmüş, evini yurdunu terketmiştir. Avrupa 1,5 milyon sığınmacıdan vebadan kaçar gibi kaçıyor, 24 saat başka bir felâket konuşulmuyor, tek felâket sığınmacılar.

Her bebek tertemiz doğar, çevresi bu hamura şekil verir. Aile, okul, çevre geleceğe yön verir. İnternet çağında medya ve basının çocuk eğitimine etkisi çok önem kazandı. Terörün kaynağı kurutulmazsa geçmişte sivrisinekle savaşmaya benzer. Bataklıklar kurutulmazsa önüne geçirilmez, larva orada çoğalıyor.

Budda’ya öğrencisi ölümden sonra ne olacağını sormuş. Cevap şöyle: Nereden bileyim, daha oraya gitmedimki. Okyanusa benzer bir konu, en iyisi okuma ve yazmaya devam etmek.

Hoşça okumayla kalın!

eMail: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

 

Cumartesi, 23 Nisan 2016 08:03

G E C İ K E N P O L İ T İ K A

G E C İ K E N   P O L İ T İ K A

Yıllardır Alman basın ve medyası Türkiye’yi ancak olumsuz haberlerde dile getiriyor, görsel medya yalnız arzu ettikleri cevabı verecek uzmanları, konuşmacıları davet ediyordu.

Denize düşen yılana sarılır, misali sığınmacı politikası tıkanınca Türkiye’yi partner olarak hatırlayan bir Avrupa var. Bilhassa Avrupa Birliğinin lokomotifi olan Almanya Hıristiyan Demokrat Partisi (CDU) etkisiyle imtiyazlı üye gibi ne olduğu anlaşılmayan teklifi ile olumsuz etkilemiş, ilişkiyi frenlemiştir. 3 milyon Türkün yaşadığı ülkede onları bile olumlu katkılarda yok sayıp, olumsuz özellikleri öne çıkartmış, başaranları yok saymıştır.

Milliyetçi Yeraltı Örgütün (NSU)  Türk işverenleri öldürdüğü on yıl boyunca toplumda söz sahibi bazı politikacılar, medya ve basının tek konusu uyumsuz Türkler oldu.

Bir profesör, başbakan Dr. Angela Merkel’in mükemmel olması için düzeltmesi gereken tek bir kusuru olduğunu, bunu düzeltirse Dünyada emsâli görülmemiş mükemmel bir politikacı olacağını, söylemişti. Tek kusuru olan Türkiye politikasını düzeltmesi için bir fırsat çıkmıştır. Yıllar kaybedildi, geç kalındı, ama çok geç değil.

Bu dönüşüme o partiye ve diğer partilere aktif olarak üye olan devlet idaresinde görev alan Türk kökenli politikacılar ve Türkiye ziyaretleri olmuştur. Ayrıca yetmiş yıllarında her Türk işçisi bir Alman ailesini yazlığında konuk ederek, Türkiye’yi tanıtmaya hizmeti iki Almanya’nın birleşmesiyle tıkanmıştı.

Türkiye sığınmacı konusuyla gündeme gelmemeliydi, sürekli olan bir ilişki olmalıydı. Federal Almanya eski başbakanı Gerhard Schröder (SPD) kültürel, ekonomik ortak tarihi bilinçli olarak gündemde tutmuştu. Sırası gelince başladığı politika devam ettirilmediğini, şimdi hatayı düzeltmek için bir fırsat çıktığını, acil çözüm yollarını DIE ZEIT gazetesinde bir söyleşide dile getirmiştir.

Bir ülkede gündemi tek bir konu meşgul ediyorsa, diğer konular da önemli olduğu halde ihmâle uğrar, zararı geç anlaşılır. Bu durumda gazeteci ve sosyalbilimcilerin hatırlatmalarına devleti idare edenler kulak vermelidir. Çok sesli demokrasiye sahip olan Almanya dahi bunu başaramadı.

İnternet çağında ülkeler birbirine çok yaklaştı, hiçbir şey gizli kalmıyor. Türkiye bize çok uzak, orada insanlar birbirleri kırıp geçirse bize ne, diyen J.W.v.Goethe zamanı yaşanmıyor. Buna rağmen Türkiye yıllardır yok sayılırken, birdenbire hiciv ve mizahla gündeme oturmuştur. Bunda dinin ne kadar etkili olduğunu tarihte yazar ve tarihçilerin sözlerini tekrar okumak gerekir. Ayrıca sosyal bilimciler araştırma yapmalı.

Gülme sanatının önemi sosyal medyada devamlı gündemde kalıyor. Neşeli insan güneşe benzer, girdiği yer aydınlanmış gibi olur, sözüyle deyim olarak sözlüğe girmiştir.

Hiciv, mizah, karikatür izleyicilerini güldüren ama aynı zamanda düşündüren bir sanattır. Basın ve medya hürriyetini sağlam demokrasilerde sanat desteklenir, ciddiye alınır. Gülüp geçse bile boğazda bir düğüm kalır. Kendine güvenen yönetici hatasını düzeltmede gülme sanatını araç olarak kullanır.

Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinde (FAZ) Osmanlı padişahlarına yapılan hicivler ve onlara verilen tepki araştırılmış. Hatta padişahların halktan biri gibi giyinip, halk arasında hakkında ne düşünüldüğüne bizzat kendisi şahit olduğunu yazmış, ben henüz okumadım.

Yapılan mizah, hiciv ve karikatürlerin amacı çok önemlidir. Nedenleri düşünüp konuşulmalı. Türkiye devletinden soyutlanarak Cumhurbaşkanını şahıs olarak ele almada, yapılan hata varsa her iki yönde düzeltmek için etrafındaki meslektaş ve danışmanları uyarmalıdır.

Şaka yapma yayınları irkçılığın dahi sınırını aştıysa, Berlin Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğu’nun yaptığı gibi görevlileri ikaz etmek gerekir. Şu anda olumsuz olan Türkiye gündemini, fırsat olarak panel ve medyada dile getirerek olumlu hale çevirebilecek fevkâlade gazetecilerimiz var. ARD devlet kanalında basın klübünde Hürriyet gazetesi temsilcisi Ahmet Külahçı çok isabetli cevap ve konuşması ile Almanya ve Avrupa Birliğinin Türkiye politikasında geçmişte yaptıkları hata ve ihmâlleri dile getirdi. Çok yaşayın Ahmet Bey, genç Almanca yazan söyleyen gazetecilere iyi örnek oluyorsunuz.

İlk nesilden deneyimli yazarların düşüncelerini özümleyen, Alman gazetelerinde yazan gençlerimize Türkçe ipucu argüman verebiliyoruz. Alman zihniyetini iyi tanıyan genç gazetecilerimiz bizden aldığı bilgileri çok güzel harmanlıyarak yazıyorlar. İyiki varsınız basında, politikada söylecek sözü olan gençler.

Dost acı ve gerçeği söyler hatanı düzelt, demek için yapılan şakaları hoş görmek bir sanattır.

Hoşça kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey

 

eMail: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Salı, 19 Nisan 2016 11:29

Ö N Y A R G I T E H L İ K E S İ

Ö N Y A R G I    T E H L İ K E S İ

Önyargıyı yok etmek atomu parçalamaktan daha zordur.

Albert Einstein

 

Her terör saldırısından sonra kanunlar ve emniyet sorunları konuşuluyor. Halbuki pedagog, eğitmen ve öğretmenler çocukların, gençlerin teröre dışlanmayla ayırımcılıkla nasıl itildiği konuşulmuyor. Öğretmenin bir aileye senin çocuğun Hauptschule'yi bile başaramaz, dediği halde başaran yüksek tahsil yapan ikinci nesil göçmen çocukları daha çok ses-lerini çıkarmalıdır.

Bunlar ailesinde veya çevresinde kendile-rine olumlu güç ve enerji verenler olduğu için başar-mıştır. Böyle bir şansı olmayanlar büyük bir ihtimalle kötü yollara itilmiş olabilir.

Öğrencilerin cesaretini kıran öğretmenler kadar, ölümden sonra cennete gidenler için her şeyin güllük gülistanlık olacağını söyleyen dinadamı da, adının önünde profesör yazsa bile sorumludur. Teröristlerin cennete gidemiyeceğini sık sık tekrar edilmelidir.

Can dostum emekli öğretmen Zümrüt Ha-nım yine tek bir sağlık, ama çok çeşitli hastalık ve ağrılar vardır, sözünü yaşamıştır. Torunu ile gülerek karşılaştığı düşme vakasını unuttuğu için geç tespit edilen başağrısı muayenesi esnasında yaşadığı önyargıya karşı doktora aşağıdaki mektubu yazdı.

Problem küçükken karşı koymak, içine at-madan hem kendine hem de diğer göçmenlere yar-dım etmiş olur. Bilhassa hazırcevap veremiyenler mutlaka önyargıya karşı geridönüş yapmalı. Çocuk-lara sınıfta yapılıyorsa veliler mutlaka öğretmenine yazılı cevap vermeli.

İkinci nesil Alman toplumunda önyargılı davrananların zihniyetini daha iyi tanıyor. Onlar mutlaka daha güzel mektuplar yazabilir.

 

Hoşça, okuyarak yazarak kalınız!

Perşembe, 07 Nisan 2016 12:15

S P I N O Z A P R O B L E M İ

S P I N O Z A   P R O B L E M İ

Mantıklı düşüncesi daha derin, daha aydınlatıcı olduğu halde, kendimi Spinoza’ya çok yakın hissediyorum. J.W.von Goethe

Baruch de Spinoza, 1632 - 1677 yıllarında yaşamıştır. Ailesi İspanya’dan Hollanda’ya göçmek zorunda kalmıştı. 1579 yılından itibaren bu ülkede din hürriyeti uygulanıyordu. Tüccar olan babası oğlunun okumasına çok önem vermişti. Sinagog okulunda Tevrat ve İncil’i okumuş ve daha 22 yaşındayken dinde uygulanan sosyal baskıya eleştirel bakmıştı. Doğa, Varoluş ve Tanrı birlikte harmoni oluşturmalı, birbirini tamamlamalı. Biri diğerinden üstün veya daha değerli tutulmamalıydı.

Dinler arasında diyalog olması, ayrılandan ziyade birleştirici özellikleri mantıkla öne çıkarılması umudunu hiç kaybetmemişti.

Bugünkü deyişle devlet işlerini dinî baskıdan ayırarak bireyin inanışı hür bırakılmalı. Yani lâik düzenin, idare şeklinde ilk düşünceleri yazıya dökmüştü. O zaman seçkin insanlara mahsus olan okur yazar olma şansıyla kitap yazmıştır.

Descartes hakkında yazdığı yazıdan sonra, anonim olarak yazdı. Zira Descartes’in düşüncelerini benimseyen insanlar cezalandırılıp, hapiste ölmüştü. Bu nedenle 30 yaşında yazmaya başladığı Etik kitabı ölümünden sonra  yayınlanmıştır. Sakin, sessiz yaşamının tersine eserleri ölümünden sonra fırtınalar estirmişti. Yazar biliminsanları, filozoflar ve tarihçiler ürettiği düşüncelerine göre cesurca yaşadığı için ona hayran oldular.

Alfred Rosenberg, 1893 – 1946 yıllarında yaşamıştır. Hitler’in partisinin kurucu üyelerinden olup, fikir danışmanlığı yapmıştır. Daha 17 yaşında okul sıralarında yahudi düşmanlığı tohumlarını tarihte yeniden canlandıran  ingiliz Houston Stewart Chamberlain’in yazılarından etkilenmişti. Rusya’da tahsil yaptığı için çok iyi Rusca biliyordu. Ailesinden gelen sorunların etkisinden kurtulamadı, zaman zaman ruhsal tedavi görmüştür. Genel yayın yönetmeni olduğu gazetede Nazi propagandası yapmıştır. Parti yöneticileri onun fikrini almış, kendilerinin düşüncesi gibi göstermişti. Bu aşağılık duygusu altında ezikliğinden Nürnberg Mahkemesinde savaş suçlusu olarak yargılandığı duruşma esnasında kurtulmuştu. Ölüme giderken bile Hitler’e sadık kalmıştı. İdam edildiği güne kadar milyonlarca insanın gaz ocaklarında öldürüldüğünü bilmediğini iddia etmiştir. Wannsee antlaşmasında yahudilerin yalnız Almanya değil bütün Avrupa’da katliam edilmesi kararı alındığında toplantıya vekilini göndermişti, soykırımı istemediğini, ama mahkemede bütün musevilerin Avrupa’yı terketmesi gerektiğine inandığını iddia etti.

-2-

Rosenberg, Spinoza problemini çözemedi. Nasıl olurda yahudi inancında olan bir insan yazılarıyla Goethe gibi tanınmış Alman şair, yazar ve düşünürleri etkileyebilirdi. Mutlaka Ortadoğu filozofların fikirlerini çalmıştır. Spinoza, Tevrat ve sinagoglarda uygulanan eğitim, öğretimi din adına yapılan sosyal baskıyı eleştirdiği için üyelikten çıkarılmış, ders vermesi yasaklanmıştı. O halde yahudi değildi, zaten yahudi olsa yazıp, söyledikleri 300 yıl boyunca ve hâlâ değerini kaybetmemiş olamazdı.

Bir yandan gizli hayranlığı ile Spinoza yazılarını okumaya çalışıyor, diğer yandan o ancak ateist veya hıristiyan olabilir, diye kendisini teselli ediyordu. Hollanda’da kitaplığını, müzeyi ziyaret etmişti. Güç eline geçince 1942 yılında kitaplarını Almanya’ya getirip zemin katta saklamıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrası itilaf devletleri tarafından tekrar şimdiki müzeye çevrilen evine taşınmıştır.

Herhangi bir azınlık halkın hakir görülmesi, ayrımcılığa uğramasında insan psikolojisinin benzerliği görülüyor. Başka bir azınlık toplumu küçük, hor görmeyle kendi benliğini ondan üstün tutmayla birey kişiliğini okşuyor. Kin ve nefretle ruh sağlığını bozuyor. Kötü duygularla beslediği sözlerle kustuğu kini ile gençleri, tam doğru bilgi edinmemiş yurttaşları zehirliyor. Düşünce de bulaşıcı hastalık gibi yayılabiliyor.

Bugün Alexander Gauland, AfD parti yönetiminde. Bir partide genel sekreterlik, ciddi bir gazetede genel yayın yönetmenliği yapmış. Kibar, bilgili bu insanın böyle ırkçı bir partide ne işi var, diye soruluyor. Din görevlisi olan kız kardeşi kendisiyle irtibatını kesti, kilisede sığınmacılara yardım ediyor. Gauland, Doğu Almanya’dan Batı’ya göç ettiği halde, kendisini göçmen olarak kabul etmiyor.

Sığınmacı politikası, ön safhalarda olmak, sözü geçen partiye geçme olarak algılanabilir mi, diye soruluyor. CDU’da ilk kemanı çalamadığı için mi parti değiştirdi, düşüncesi Alman aydınları meşgul ediyor.

Hoşça, düşünceyle kalın!

Okumaya değer roman:

İrvin D. Yalom, Das Spinoza-Problem,

Verlagsgruppe Random House

ISBN: 978-3-442-74208-0

www.btb-verlag.de

Dergi:

Jana Simon, Was macht einer wie Alexander Gauland bei der AfD

ZEIT-Magazin Nr. 10 sayfa 32-37, Februar 2016

Başucu kitabı:

Baruch de Spinoza, Die Ethik, Nikol Verlagsgesellschaft Hamburg, 2015

ISBN: 978-3-86820-299-1

www.nikol-verlag.de

İlter Gözkaya-Holzhey

 

 

S P I N O Z A   P R O B L E M İ

Mantıklı düşüncesi daha derin, daha aydınlatıcı olduğu halde, kendimi Spinoza’ya çok yakın hissediyorum. J.W.von Goethe

Baruch de Spinoza, 1632 - 1677 yıllarında yaşamıştır. Ailesi İspanya’dan Hollanda’ya göçmek zorunda kalmıştı. 1579 yılından itibaren bu ülkede din hürriyeti uygulanıyordu. Tüccar olan babası oğlunun okumasına çok önem vermişti. Sinagog okulunda Tevrat ve İncil’i okumuş ve daha 22 yaşındayken dinde uygulanan sosyal baskıya eleştirel bakmıştı. Doğa, Varoluş ve Tanrı birlikte harmoni oluşturmalı, birbirini tamamlamalı. Biri diğerinden üstün veya daha değerli tutulmamalıydı.

Dinler arasında diyalog olması, ayrılandan ziyade birleştirici özellikleri mantıkla öne çıkarılması umudunu hiç kaybetmemişti.

Bugünkü deyişle devlet işlerini dinî baskıdan ayırarak bireyin inanışı hür bırakılmalı. Yani lâik düzenin, idare şeklinde ilk düşünceleri yazıya dökmüştü. O zaman seçkin insanlara mahsus olan okur yazar olma şansıyla kitap yazmıştır.

Descartes hakkında yazdığı yazıdan sonra, anonim olarak yazdı. Zira Descartes’in düşüncelerini benimseyen insanlar cezalandırılıp, hapiste ölmüştü. Bu nedenle 30 yaşında yazmaya başladığı Etik kitabı ölümünden sonra  yayınlanmıştır. Sakin, sessiz yaşamının tersine eserleri ölümünden sonra fırtınalar estirmişti. Yazar biliminsanları, filozoflar ve tarihçiler ürettiği düşüncelerine göre cesurca yaşadığı için ona hayran oldular.

Alfred Rosenberg, 1893 – 1946 yıllarında yaşamıştır. Hitler’in partisinin kurucu üyelerinden olup, fikir danışmanlığı yapmıştır. Daha 17 yaşında okul sıralarında yahudi düşmanlığı tohumlarını tarihte yeniden canlandıran  ingiliz Houston Stewart Chamberlain’in yazılarından etkilenmişti. Rusya’da tahsil yaptığı için çok iyi Rusca biliyordu. Ailesinden gelen sorunların etkisinden kurtulamadı, zaman zaman ruhsal tedavi görmüştür. Genel yayın yönetmeni olduğu gazetede Nazi propagandası yapmıştır. Parti yöneticileri onun fikrini almış, kendilerinin düşüncesi gibi göstermişti. Bu aşağılık duygusu altında ezikliğinden Nürnberg Mahkemesinde savaş suçlusu olarak yargılandığı duruşma esnasında kurtulmuştu. Ölüme giderken bile Hitler’e sadık kalmıştı. İdam edildiği güne kadar milyonlarca insanın gaz ocaklarında öldürüldüğünü bilmediğini iddia etmiştir. Wannsee antlaşmasında yahudilerin yalnız Almanya değil bütün Avrupa’da katliam edilmesi kararı alındığında toplantıya vekilini göndermişti, soykırımı istemediğini, ama mahkemede bütün musevilerin Avrupa’yı terketmesi gerektiğine inandığını iddia etti.

Rosenberg, Spinoza problemini çözemedi. Nasıl olurda yahudi inancında olan bir insan yazılarıyla Goethe gibi tanınmış Alman şair, yazar ve düşünürleri etkileyebilirdi. Mutlaka Ortadoğu filozofların fikirlerini çalmıştır. Spinoza, Tevrat ve sinagoglarda uygulanan eğitim, öğretimi din adına yapılan sosyal baskıyı eleştirdiği için üyelikten çıkarılmış, ders vermesi yasaklanmıştı. O halde yahudi değildi, zaten yahudi olsa yazıp, söyledikleri 300 yıl boyunca ve hâlâ değerini kaybetmemiş olamazdı.

Bir yandan gizli hayranlığı ile Spinoza yazılarını okumaya çalışıyor, diğer yandan o ancak ateist veya hıristiyan olabilir, diye kendisini teselli ediyordu. Hollanda’da kitaplığını, müzeyi ziyaret etmişti. Güç eline geçince 1942 yılında kitaplarını Almanya’ya getirip zemin katta saklamıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrası itilaf devletleri tarafından tekrar şimdiki müzeye çevrilen evine taşınmıştır.

Herhangi bir azınlık halkın hakir görülmesi, ayrımcılığa uğramasında insan psikolojisinin benzerliği görülüyor. Başka bir azınlık toplumu küçük, hor görmeyle kendi benliğini ondan üstün tutmayla birey kişiliğini okşuyor. Kin ve nefretle ruh sağlığını bozuyor. Kötü duygularla beslediği sözlerle kustuğu kini ile gençleri, tam doğru bilgi edinmemiş yurttaşları zehirliyor. Düşünce de bulaşıcı hastalık gibi yayılabiliyor.

Bugün Alexander Gauland, AfD parti yönetiminde. Bir partide genel sekreterlik, ciddi bir gazetede genel yayın yönetmenliği yapmış. Kibar, bilgili bu insanın böyle ırkçı bir partide ne işi var, diye soruluyor. Din görevlisi olan kız kardeşi kendisiyle irtibatını kesti, kilisede sığınmacılara yardım ediyor. Gauland, Doğu Almanya’dan Batı’ya göç ettiği halde, kendisini göçmen olarak kabul etmiyor.

Sığınmacı politikası, ön safhalarda olmak, sözü geçen partiye geçme olarak algılanabilir mi, diye soruluyor. CDU’da ilk kemanı çalamadığı için mi parti değiştirdi, düşüncesi Alman aydınları meşgul ediyor.

Hoşça, düşünceyle kalın!

Okumaya değer roman:

İrvin D. Yalom, Das Spinoza-Problem,

Verlagsgruppe Random House

ISBN: 978-3-442-74208-0

www.btb-verlag.de

Dergi:

Jana Simon, Was macht einer wie Alexander Gauland bei der AfD

ZEIT-Magazin Nr. 10 sayfa 32-37, Februar 2016

Başucu kitabı:

Baruch de Spinoza, Die Ethik, Nikol Verlagsgesellschaft Hamburg, 2015

ISBN: 978-3-86820-299-1

www.nikol-verlag.de

 

 

 

Cuma, 25 Mart 2016 15:27

G E Ç M İ Ş T E B I R A K M A K

G E Ç M İ Ş T E    B I R A K M A K

Gerek gazetemizde, gerekse sosyal medyada en fazla yorum ve paylaşım ölüm haberlerinde oluyor. Yaş ne olursa olsun katlanmak kabullenmek oldukça zor oluyor. Sevilen bir yakınından ayrılmak ebediyen olunca çekilmez, dayanılmaz hale geliyor.

Başın sağ olsun, toprağı bol, mekânı cennet olsun teselli sözlerini takiben üzülme deniyor. Halbuki üzülme, yas tutma gayet normal karşılanması ruh sağlığına pozitif etki yapıyor.

Yas duygusu baskı altına alınmazsa depresyon gibi ruh hastalıklarına kapılmadan kaybedilen, sevilen yakınına gönülde bir yer ayrılıp, anılarıyla yaşatılabiliyor.

Yuvaya, okula yeni başlayan çocukların anne veya babasından ayrılması yavaş yavaş alıştırılıyor. Hiç ayrılık deneyimi olmayan, çok ağlayan çocukların ailelerine ilk günlerde derse birlikte girmesi ve gün geçtikçe zamanı yavaş yavaş kısaltarak dersten çıkmasına izin verilir. Panik yaşamaması için mutlaka çocuğu vaktinde almaları söylenir.

Defalarca tekrarlıyarak, yolda bir engel çıkar anne gecikirse öğretmeninin, eğitmeninin yanında beklemesi söylenmelidir.

Ölen bir insana gönülde bir anı bırakarak, ebedi olsa da ayrılmayı kabul etmekle duygu dünyasını hürriyete kavuşturmak elzemdir. Zira yaşam devam ediyor, üzüntü aşırı olunca hasta olursa çevresinde, ailede sevdiklerine karşı haksızlık etmiş olur. Yakın dost, akraba ve arkadaşları yas döneminde sabırlı olup, acılı yüreğe zaman tanıması gerekir.

Sigmund Freud tam 100 yıl önce Yas ve Melankoli kitabını yazmıştır. Onun sayesinde insan yas tutmanın bir hastalık olmadığını, tabu yapılmadan çekilen acı hakkında konuşmayı öğrendi.

Freud, bilinçli olarak ölen insandan ayrılıp, anıları geçmişte bırakmayı öğrenmeyen insan olumlu enerjisini geride kalanlara gösterip sevemez, diyor.

Almanya’ya gelirken çocuklarını Türkiye’de bırakan ilk nesil ve ikinci nesil çocukları tramvayı çok geç yaşadı. Avrupa’daki yaş ortalamasına göre ilk nesil çok erken yaşlarda ölüyorlar. Göçün getirdiği sorunlar bu nesli çok erken yordu. Bu nedenle torunlarıyla yaşayıp mutlu bir yaşlılık dönemi maalesef çoğu geçiremedi. İkinci nesil tramvayı yazarak, söyleyerek daha

şimdi 40 – 50 yıl sonra aşmaya çalışıyor.

Araştırmalar bir reçete veremiyecek durumda. Bazı insan yasını bitiremediği için yeniden bir eş bulamıyor. Üzüntüsüne veda edemeyen birisi, eskiyi bırakmadan yeni ilişkiye geçince mutlu olamıyor.

Şahısdan şahsa durumun farklı olmasına saygı gösterip, kabullenme tek çözüm yolu oluyor. Acı çekene yardım ederken belli bir şema yok. Herkesin şahsa ve bulunduğu ortama göre anlayış göstermesi şarttır.

Askerliğinin bitmesine bir ay kala oğlunun ölüm haberini alan bir anne ve eşin ıstırabına sözle değil, yakın olmakla acıyı, yası paylaşmak gerekir. Her ölüm bir kayıptır, teröre çocuğunu kaybeden anne için de acı büyüktür. Namus davasında kendisini öldürmek isteyen oğlunun başına birşey gelmesin, diyen annelere de sabır dilenmelidir.

Okulda bir piyeste uyuşturucu müptelâsı olan oğluna artık para veremeyen anneyi oğlu bıçaklar. Oğlanın eline anasının kanı bulaşmıştır. Yavrum elini mi yaraladın, diye haykıran annenin çığlığı kulaklarda hep çınlar.

Ölen bir insan aynı masada oturuyormuş gibi sofra hazırlayıp, ölen kişiye birşeyler anlatan, veya mezarı başında konuşan çıldırmamıştır. Bu davranışları yas süresine normal olarak, geçmişi hür bırakabilme işaretidir.

Acıyı paylaşmak isteyen sabırla dinlemeyi bilmelidir. Bilhassa ölümle ayrılıkta kötü negatif anılar unutulur, ama iyi anılar tekrar tekrar anlatılmak istenir. Zaten ölünün arkasından kötü konuşma etik kültürüne ters düşer. Çünkü o şahıs kendisini koruyamaz. Bardağın yarısı boş veya dolu görme görüş açısına göre değişir. İyi ve kötü kavramları şahıstan şahsa değişir.

Yas tutmada en büyük yardımcı duygu sevgi, en güzel meşgale sanatın bütün dallarıdır. Anadolu insanı ağıt toplumudur, bunu bilhassa müziğinde yaşatmaktadır.

Hoşça kalın!

 

Salı, 15 Mart 2016 16:59

L Â F D A N Z İ Y A D E İ Ş

 

L Â F D A N    Z İ Y A D E    İ Ş

Kısa bir süre önce Sözden Ziyade İş (Suffragette) anlamına gelen bir ingiliz filmi sinemalarda gösterime girdi. İngiltere’de kadınlara seçim hakkı verilmeden önce yapılan mücadeleyi anlatıyor. 1918 yılında sekiz milyon otuz yaş üstü kadın seçim hakkını aldı.

Türkiye’de kadınlara yorulmadan, mücadele etmeden Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından seçme ve seçilme hakkı hediye edilmiştir. Kıymetini bilme ve koruma Türk kadınlarının sımsıkı sarılacağı bir kazançtır.

İngiltere’de mücadeleyi başlatan Emmeline Pankhurst (1958 – 1928) yılları arasında yaşamıştır. 1903 yılında iki kızı ile birlikte Kadın Sosyal Politika (WSPU) birliğini kurmuştur. Yürüyüş, miting esnasında polisler tarafından fiziksel olarak hırpalanan kızı Christabel’in polise tükürdüğü gerekçesiyle 1905 yılında tutuklanır. Bu bir başlangıçtır, örgüt üyeleri İkinci Paylaşım Savaşına kadar kedi fare oyunu gibi hapise girer çıkarlar. Sağlıkları düzelince serbest bırakılan üyeler tekrar yürüyüş yapar, protest esnasında yine tutuklanırlar.

Şiddetsiz haklarını koruma ilkeleridir. Konuşma için sahneye çıkan öncü yönetimdeki kadınlar polisin coplarıyla indirilirler. Polislerin kemerlerini alarak kendilerini korumaya çalışırlar.

Şiddet görünce erkeklerin şiddeti gibi yıkım yapamazlar, ama iş yerlerinin cam ve kapılarını kırarak zarar verip isyanlarını gösterirler.

1900 yılında mühendis Japonya ve sporlarını iyi tanıyan

Edward William Barton Wright şiddete karşı korunma amaçlı spor okulu açmıştır. Kadın Birliği üyeleri burada şiddetten korunma sporları, uygulamalı olarak dövüşmeyi öğrenirler.

O zamanki erkek egemen toplumda kadınların spor yapması başlı başına bir skandaldır. Kadın mutfaktan başka yerde görünmesi sadece yanında bir erkekle mümkündür. Buna rağmen kadınların azimle haklarını almak için gösterdikleri savaş, mücadele tarihe geçmiştir.

Komşu ülkelerde tek tük basında kadın yazarlar şiddetten başka çareleri kalmadığını yazar. Sonra politikada az da olsa erkek taraftarlar bulurlar. Mücadelenin etkisi diğer komşu ülkelere sıçrar.

Kanadalı Edith Harding (1889 - 1977) yıllarında yaşamıştır. Londra’da kadınlara kendilerini koruma spor dersleriyle tüm Avrupa’da ünü duyulmuş ve örnek olmuştur. Şiddete karşı korunma ve spor haberleri gazetede yayınlama, hatta korunma metodlarını gösteren film çevirmek için cesaret gerekiyordu.

Avrupa’da kadın hareketlerinden önce çinli şair Qui Jin Asya’da mücadeleye başlamıştı. 1907 Yılında ölüm cezası ile yaşamını yitiren ilk feminist 1875 yılında doğmuştur. Kız çocuklarının ayakları küçük kalsın diye ayak parmaklarının kırılması ve dar ayakkabı giydirilmesine karşı savaş verdi. Becerdiği japon korunma sporlarında erkeklere adeta taş çıkartıyordu. Kız öğrencilere korunma spor dersi vermesi ayrı bir skandal olmuştu.

Kadın hareketleri 200 yıl önce Fransız İhtilaliyle başladı. Güçlü önce kadınlar sayesinde çok yol alındı. Yıl 2015 bütün dünyada devlet idaresinde sadece 19 kadın görev yapıyor. Millet meclislerinde ortalama üçte birini dahi kadınlar temsil etmiyor. Aynı meslekte kadınlar erkeklerden yüzde otuz daha az maaş alıyor. Okuma yazma bilmeyenlerin üçte ikisini kadınlar teşkil ediyor. O halde güçlü ve öncü kadınlara hâlâ ihtiyaç var.

Fatih Akın’ın Duvara Karşı filmiyle tanınan oyuncu Sibel Kekilli dünya güçlü kadınlar listesinde yer alıyor. 35 Yaşında olan oyuncu aldığı rollerle ezilenlere cesaret veriyor. Erken ve zoraki evliliklere, baskı altında şiddet gören hemcinslerine hürriyetlerine kavuşmaları için mücadele ediyor.

Başkalarına cesaret verirken güçlü  kadınlar kendilerini buluyorlar. Taşlı yolu aşıyor, düzlüğe çıkıyorlar.

İnsan hak ve hürriyetleri için mücadele veren, hırslı kararlı insanları her zaman anmalı. Kadınlar Günü ise mücadele veren kadınları anma, yalnız kadınların değil tüm demokrat insanların görevidir.

Bugün de insan hakları, basın hürriyeti, doğayı, çevreyi, ağacı, yaşili koruma adına kurban verenleri tarihe doğru kaydetmelidir.

Hoşça kalın!

 

 

Cumartesi, 05 Mart 2016 09:39

Ö D Ü L E R K E K L E R E

 

Ö D Ü L   E R K E K L E R E

Berlin Türk Alman Kadınlar Derneği (BETAK) Kadınlar Günü’nde topluma faydalı, başarılı hanımlara her yıl ödül verir.

Bu yıl bir değişiklik yapıp, alışılmışın dışına çıkarak erkeklere ödül verilmeli, diye düşündüm. Elbette bu önerim bütün Sivil Toplum Kuruluşları (STK) için geçerlidir.

Kadınlar haklarını binbir zorluklar çekerek kazanmıştır. Daha fazla aşağılanan, şiddet gören cinsiyet olduğu malum.

Yuvayı dişi kuş yapar, sözü ile kadın anne olarak gelecek kuşakları yetiştirmekle kalmaz, ona kol kanat gerer kanısı toplumda yerleşmiştir.

Bu kanıya varmadan önceki aşamada destekleyen görülmeyen erkeğin adı olmaz. Çünkü erkek bencil, kendini beğenmiş, mücadeleci zaman zaman saldırgan, şiddet uygulayan cinsiyet olarak görülür.

Her başarıya ulaşan erkeğin arkasında bir kadın vardır, aynı zamanda kariyer yapan her kadının arkasında da bir erkek olduğu göz ardı edilir.

Gelenek ve görevlere saygı göstererek kız çocuğu yetiştiren babalar olmasaydı Türkiye Cumhuriyeti kurulunca reformlar uygulanamazdı. Dedem Galip hocayı ve babamı rahmetle anıyorum.

Almanya’da ikinci neslin bilhassa politikada gösterdiği başarı basın ve medyada duyuluyor. Duymadığımız binbir zorlukla başarıya ulaşan başka hanımlar da var elbette. Araştırıldığında arkalarında örnek olan destekleyen baba, eş, kardeş, dost arkadaş olduğu ortaya çıkarılır.

Ödül almayı hak eden erkeklerden yakından çalışmalarını tanıdığım insan Kenan Kolat’tır yalnız eşi Dilek Kolat’ı Berlin Eyaletinde bakanlık mertebesine yükselmesini desteklemedi, aynı zamanda Türk Toplumunun (TBB) çalışmalarını yakından takip edenler onun kadınlara verdiği değeri iyi bilirler. O derneğin içinde kadınlara söz hakkı verildi. Kenan Kolat’ın Alman Sosyal Demokrat Partisi’nde (SPD) öncü çalışmasına şahit oldum. Türklere, göçmenlere partinin kapısını o açmıştır. Parlamento binasına girmemizi o sağladı. Parti içinde 2000 yılında başkentte kurduğu göçmen çalışma grubu bugün tüm ülke çapında yayıldı. Göçmen ve uyum konusunda bu çalışma kolu parti yöneticilerine danışmanlık yapıyor. Alınan kararlarda önerileri ciddiye alınıyor.

Dünya politikasında sözü geçen Alman siyasetinin en güçlü kadınlarını Hürriyet gazetesi konu yaptı. Arkalarında onları yükselten erkekler de araştırma konusu olacak elbette.

Kadınlara şiddet uygulayan erkeklerin ondan önce yetişmesinde görev önce topluma, kadına sonra erkeğe düşüyor. Erkek çocklara ailede çok aşırı hürriyet ve sorumluluk veriliyor. Katliam haberleri ön plâna çıkıyor.

Halbuki çocuk yetiştirmede aileden başlamak üzere okulda, çevrede ve toplumda alınacak tedbirler de duyulmalı.

Okul kitapları hazırlanırken öğretmenlerin deneyimlerinden faydalanılmalıdır. Ailede iş bölümünde erkek çocuğu babaya, kız çocuğu anneye yardım edecek diye katı bir kural konmamalı. Yeri gelince her ikisine de yardım edilmasi telkin edilmelidir.

TV Türk yayını kablodan çıktığı ve anlaşmasını uzatmadığı için kablodan izleyemiyorum. İzlediğim özel televizyon yayınları, zaman zaman eleştiriyorum. Dr. Feridun Kunak ta ödül verilecek erkeklerden biri olduğunu söylemek gerek. TV 7 kanalda yapılan bu yayında, eskiden köylerde doktora otçu dedikleri gibi, baharat ve doğal tedavileri anlatıyor. İzleyenlere bakarak, halk okulu denebilecek faydalı yayınları Anadolu’nun en ücra köşelerini gezerek yapıyor. Eşi Serap Hanım da yayında yardım ediyor. Eşine saygılı davranışı gözden kaçmıyor. İnsan anatomisini resimlerle, organları stüdyoya getirerek adeta biyoloji dersi yapıyor. Hasta olmadan korunma çarelerini anlatıyor. Sağlığı korumada gösterdiği önlemlerle herşeyi kadere bırakmıyor. İzleyicileri dünyanın her yerinden, Türkçe bilen herkese uluşıyor. Hafta içi öğleden önce yayınlandığı için yüzde doksan ev kadınları ve emekliler yayını takip ediyor.

Sınıfımda zayıf öğrencileri cezalandırmak yerine, hem başarılı hem de davranışlarıyla iyi örnek olanları ödüllendirmeye dikkat ederdim. Bu toplumda da böyle olursa eğitim öğretimde, yetiştirmede ceza vermeden daha etkili olur.

Hoşça kalın!

İlter Gözkaya-Holzhey eMail: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

 

Cuma, 26 Şubat 2016 17:35

C A N A M E K T U P

C A N A    M E K T U P

Gazetemizde aydın insanı tanıtan makaleleri okuduk. Niteliklerden birisi de haksızlığa uğrayan veya hata yapmış olsa dahi aydın insanlara sahip çıkmaktır. Ancak hiç birşey yapmayan insan hatasızdır. Dayanışma göstererek onları tutuklu veya yükümlü olarak cezaevinde yalnız bırakmamak, dışarıda olan aydınların görevidir.

Mektup yazma eski moda, tarihte kalmışken, hapiste olana zarf ve pulu üstünde yollamak nostaljik olabilir mi, hüzünle bilmiyorum diyorum. İnsan görmediği bir insanı yazdıklarını okuyarak sevebilir. Yazan kendinden, yaşadığı çevreden okuduklarını harmanlıyarak yazar. Bu nedenle bir yazarı, tanıdığımız, birlikte yaşadığımız dostlarımızdan daha yakından tanıyabiliriz.

Can Dündar’a renkli kalem kullanmak yasak edilmiş. Beton rengi gri renkten başka renkleri kullanamıyor. Bir sanat dergisinden renkli resimler gönderdim. Eli kalem tutanlar mektup yazarsa hücresi oldukça kalabalık olur.

Sevgili Can Dündar,

dışarda göreceğiniz rüyalardan, farklı rüyalar görme şansınız olduğu için şükredin. Yalnızlığınızda enerji yenileyip, toplayacağınız anılar olacak.

Geçmişteki hatıralar şimdi Size nasıl arkadaşlık ediyorsa, şu an yaşadıklarınızda gelecekte Size ve hücre arkadaşınız Erdem Gül’e yoldaşlık edecek, bu nedenle şimdiki deneyiminiz Sizleri teselli etmeli.

Şimdi en büyük hediye zaman, gözlerinizi açın inanıyorsanız yolum doğruydu deyin. Karmaşık geçmişten dinlenmeyi küçümsemeyin. Zamanı doğru kullanma özgürlüğünüz olduğunu düşününüz.

Yaşayabildiğiniz kadar yaşayıp, kendinizi yenilemeye fırsat özgürlüğünüzü iyi kullanınız.

Hapiste tutuklu iken yaşanan şeyler yazım için ham maddedir. İşlenmeye müsait sonsuz ürünün meyvasıdır. Dönüm noktası, bundan önce bundan sonra olarak hayat manzaralara ayrılacak. Öncekiler renkliydi, şimdi siyah beyaz olur, ama ileride yine çeşitli, renklerde olacak.

İçinizde sevgiyi çoğaltın, zira nefret, kin gibi düşmanlık duyguları yok eden güç sevgiden alınır.

Sevgi, fevkalâde bir silah, derin ve sert bir gizemdir. Sevgili Can Dündar öyleyse karanlıktan korkmayın, nice aydın, bilimsanların çektiği eziyetler sonucunda insanlığa yol gösteren o yüce insanların gösterdiği yola minnettar olalım.

Güneş değil yerküre dönüyor. Yer çekimini, suyun kaldırma gücü, ruh sağlığının önemini onlardan öğrendik. Onlar o zaman doğru sanılan yanlışları düzelttikleri için cezalandırıldılar.

Sizlere, açık bir sokağa yolunu gösteren bol ışık ve aydınlık diliyorum.

Almanya’ya konuk Türk işçileriyle geldiği sanılan güvercinlerden (Türkentauben) biri hergün mutfak pencereme konuyor. Onu Size gönderiyorum, anavatanda kalmaz, geri dönerse selâmınızı babavatana getirir.

Hücreniz mektupların getirdiği aydınlık ve renklerle dolsun.

Hoşça Kalın!

Bu konuda okuduğum şiir, bundan önceki köşemde yazdığım “Afrika’nın Tarihi” kitabında sayfa 209, Ben Okri’nin Başka rüyaları görme özgürlüğü.

Can Dündar’ın geçici adresi:

Bay

Can Dündar

1 Nolu Cezaevi

Blok A – 1, Hücre 5

34570 Silivri – İSTANBUL

Türkei

 

Salı, 16 Şubat 2016 15:05

R E N K L İ K I T A

 

R E N K L İ    K I T A

Kıtaların en renklisi Afrika, binbir çeşit bitkiörtüsü, sayısız çeşitli hayvan türleriyle, günde en az on saat güneş gören kıtaya insanların rengine bakarak Kara-Afrika denmişti. Bu kavramı kıtanın kaderini elinde tutan Avrupa’nın ilk gezginler veriyor. Kıtaya adını Romanlılar koydu.

Kıtada yaşayan beyazların romantik Hollywood filmlerinden başka çok az bilgimiz vardır. Esir ticaret dramı Tom Amcanın Kulübesi romanından uyarlanan filmi akıllardan çıkmaz.

Kuzey Afrika’da cereyan eden savaşlar, kargaşaya, isyanlara alay eder gibi bahar adı veren zihniyet Köln olayların arkasından yeniden hortlatıldı.

Yılbaşı kutlamalarında bilhassa turist görünümlü kadınlara taciz etme haberi İstanbul’dan öteye gitmiyordu. Köln’de geçen kadınlara taciz, hırsızlık daha ileri giderek tecavüz olayları çok çirkindir. Tartışmalar tüm sığınmacıları töhmet altında bırakmamalıdır. Mutlaka suçlular ortaya çıkarılıp cezalandırılmalıdır.

Benim korkum, Avrupa’nın sömürge düşüncesinin tekrar gündeme getirilmesi, sığınmacıları genel suçlamaya gidilmesi, onların sırtından politikaya alet edilmesidir. Nitekim sosyal medyaya Kahire-Tahrir meydanında cereyan eden tecavüz resimleri konarak, insanlarda duygu sömürüsü yapılıp, halk kışkırtılmıştır.

Bu nedenle Afrika tarihiyle yakından ilgilenme gerektiğine inanıyorum. Kıtanın tarihi yeryüzünde yaşayan, tahsilli yazar, çizer, politikacı, sanatçı kısaca Afrika kökenli aydınların derlemesiyle yazılmaya başlandı. Arşivler açılıp belgeler birleştiriliyor.

Geçmişi bilerek, geleceğe yön bulma kolaylaşabilir. Ders kitaplarında kıtayla ilgili bilgi verilmedi, hâlâ verilmiyor.

Onlar üzerinden değil, kendilerini konuşturarak, dinlemek tarih yazmanın ilk adımıdır. Berlin doğumlu yazar Lutz van Dijk, Afrika Tarihi kitabında kökenleri kıtadan gelen insanları konuşturmuş, dinlemiş ve derlediklerini yazmış.

Alev yığını olan yerküresi önce Afrika’da soğumaya başlamış. Deniz seviyesinden en yüksek toprakta bitki ve hayvanlardan sonra ilk insan orada yaşamaya başlamış. Tam sebepleri bilinmiyor, ama biliminsanları insanların göçünün ilk defa oradan başladığını ve milyonlarca yıl yavaş yavaş diğer kıtalara dağıldığını ispatlıyorlar. Medeniyetin beşiğinde dört ayak yürümeden iki ayağa geçiliyor.

Ayağa kalktıktan sonra gerilen boyunda ses çıkaran organ bölümleri geliştikten sonra konuşmayı öğrenmiştir.

Portekizliler 1415 yılında Batı-Afrika’da köle ticaretine ilk adımı atmıştır. O zamandan önceki konuşulan diller, kültür ve sanat araştırılıp, yazılmayan zenginlikler bugün yapılan kazılarla ortaya çıkıyor. Portekiz ve İspanyollardan önce Afrika kıyılarına ulaşan Çinliler yalnız mal değiş tokuş ticareti yapıyordu.

O tarihten önce de kıta içinde yerliler araplarla birlikte esir ticareti yapmışlar. Bilhassa İslâm’ın etkisiyle de insanca davranılmış. Esir ticareti insaflı yapılmış, köleler aileden bireyler gibi muamele görmüş, hatta miras sahibi olabiliyorlarmış.

1492 Amerika’nın keşfinden sonra hızlanan amansız esir ticareti Avrupa ülkeleri arasında rekâbet yaratmış. Esaret hayatı 450 – 500 yıl sürmüştür. Köleleri saymayla başa çıkılmayınca ton olarak ölçülerle satılıyordu.

Nihayet, karışıklığa bir düzen getirmeyi amaç edinen zamanın Başbakanı Otto von Bismarck başkanlığında 15 Kasım 1884 tarihinde, Berlin’de yapılan Kongo antlaşmasıyla 13 Avrupa devleti cetvelle Afrika’yı sömürgelere bölerek aralarında paylaşırlar.

14. Davetli Osmanlı İmparatorluğunu temsil ediyordu. Fakat gerileme devrinde sözü geçmez, sadece gözlemci olarak katılır.

Yıllarca getirdikleri dil ve kültürü Afrika yerlisine dikte etmekle kalmaz, altın, elmas gibi kıymetli madenlerin yanında insanlara da eşya, mal muamelesi yapamaya devam ederler.

Ancak İkinci Paylaşım Savaşından çok sonra teker teker zorla cetvelle çizilerek yapılan sunnî devletler Kıta’da bağımsızlıklarını almaya başlarlar.

Amerika’da ayrımcılık yapan kanunlar siyahî insanları hor görmeye, onlara zulm etmeyi uzun yıllar sürdürür. Siyahlara Afroamerikalı diyebilmek için bile zamana ihtiyaç vardı.

Alanı 30 milyon kilometrekare olan kıtada 1500 yıllarında ancak 50 milyon insan yaşadığı tahmin ediliyor. Bugün

850 milyon nüfusu var. Avrupa’dan altı katı büyük, yerkürenin beşte birini teşkil ediyor. Gelişmiş yüksek kültür olan antik Mısır tarihi adeta Afrika’ya ait değilmiş gibi dünya tarihinde işlenir, firavunlardan siyah tenli yerlilerden de olduğu yazılmamıştır.

Medeniyete büyük hizmet eden, katkısı olan 400 yıl yaşayan İslâm devleti de Avrupa tarih kitaplarında geçmez.

Mısır piramitlerini inşa eden, her iki Cihan savaşlarında asker edilenler o kıtadan geliyor, çarpışmalarda ölenler ve esir olanlar da Afrikalıydı.

Hükmeden beyaz tüccarlarla işbirliği yapan yerli siyahî krallar, aşiret reisleri Afrikalıların yazgısını, kötü kaderini tayin edenler de tarihe geçti.

Ayrıca karanlık orta çağda Avrupa’da bulaşıcı hastalık, açlıktan kurtulma çaresi göçler olduğu hatırlatılmalıdır. Önce sömürge ülkelerine Afrika’ya, sonra Amerika’ya göçler yoksul halktan oluşuyordu.

Aşağı yukarı Milâttan 550 milyon önce başlayan tarihi, içine sığdırılmış, başarılmış böyle etraflı yazılmış bir kitabı ilk defa okuyorum.

Hiç kimse isteyerek anayurdundan, ailesinden ayrılıp alıştığı ortamı terketmez. İnsan hür doğar, hür yaşamı elinden almaya kimsenin hakkı yoktur. İnsanın değeri, öncü kültür kavramı insan cildinin rengine göre yapılamaz.

Hoşça kalın!

Bu konuda okuduğum kitap:

Lutz van Dijk, Die Geschichte Afrikas,

Campus Verlag GmbH, Frankfurt am Main

 

ISBN 978-3-593-38660-7