24 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey Hakkında

Web sitesi adresi:

Perşembe, 04 Şubat 2016 16:52

H Ü R R İ Y E T ve H I R S I Z L I K

H Ü R R İ Y E T   ve  H I R S I Z L I K

Sokaktan geçen bir adam kapısı açık bir eve girer, ev halkı telâş içinde, yabancının niyetini anlamaya çalışır. Yabancı askıdaki mantoyu alır, giyer ve hızlı adımlarla uzaklaşır.

Bu hikâyede ihtiyaçdan doğan, hırsızlıktan başka çaresi kalmıyan vicdanlı, namuslu bir hırsızdan bahsediliyor.

Berlin sokaklarında sarı, altın rengi metal taşlar, sessiz törenlerle yerleştirilir. Amaç Millisosyal Hitler zamanı sistemi hatırlatmaktır, ki bir daha öyle bir devlet terörü yaşanmasın. Bu taşın bulunduğu sokak önündeki evde bir veya birkaç yahudi ailesi toplama kamplarına götürülüp, gaz ocaklarında boğularak öldürülmüştür.

Haziran 2015 yılında yerleştirilen böyle bir taş, Berlin-Spandau ilçesinde bir sokakta çalınmıştır. Bu utanç hırsızlığına bir ad koymak oldukça zorlaşıyor. Anılması düşünülen Salomon ailesi bunu affedemez.

Berlin Eyalet Milletvekili, mecliste SPD grup ve Spandau ilçesinde parti başkanı Raed Saleh hırsızlığın daha çok altmış yaşüstü emeklilere yönelik olduğunu gözönünde tutarak bir etkinlik düzenledi. Bu etkinlikte istatistiklerle eyalet kriminal emniyet müdürü Polizeidirektor Stefan Weis’in verdiği bir konferansta emekliler bilgilendirildi ve uyarılar yapıldı.

Yazılı ve görsel basından Türkiye’de organize şeklinde dolandırılarak işlenen hırsızlıkların arttığı görülüyor.

Didim Emniyet Müdürlüğü basında, medyada emeklileri uyarıyor, aynı zamanda bir broşür dağıtıyor.

Telefonnumara, sigorta numarası olarak verilen bir haberde, telefonunuza şöyle bir bildiri geliyor. Şu numaralı sigortanızda 1000 € kazandınız, üç gün içinde almazsanız para geri gönderilecek gibi. Bu iletide banka verilerine ulaşmak amaçlanıyor. Torunun bir çıkmaz içinde, şu kadar parayı, falan yere getirirsen onu kurtaracağız. Buna benzemeyen, akıl almayan yollarla hırsızlık organize suçlar alanına giriyor.

Yazımın başlığında özgürlük ile hırsızlık arasında ilişki kurdum. Yaz tatilimi geçirdiğim sitede hemen hemen yüzde doksan dokuz yazlıklar demirparmaklıklı. Hırsızların girdiği evler çoğu ingilizlere, sonra yurtdışı Türklerin. Hırsızlar, yankesiciler elini kolunu sallayarak gezerken, ev sahipleri kendilerini hapsediyor.

Avrupa’da yaşayan Türkler Didim’den ev, arsa, yazlık almadan önce araştırmalı. Emniyet mensupları bütün hırsızlık suçlarını kime yapılırsa yapılsın, aynı ciddiyetle ele almalıdır. Son zamanlarda demirparmaklıkların bile söküldüğü duyuluyor.

Didim’de Berlin’li bir komşumun evine yedi yıl arayla iki defa girildi, her ikisinde de dizüstü bilgisayarı çalındı ve hâlâ hiçbir haber yok. 2015 yaz aylarında siteye bir giriş kapı bırakılması en iyi önlem oldu.

Küresel gelişmeyle hırsızlık da küreselleşti, Almanya’da da çalınan eşyalar, arabalar bulunmuyor. Türkiye ile karşılaştırınca yüzde olarak Almanya’da daha çok aydınlatılıyor.

Demirparmaklıklı evleri gördükçe Aziz Nesin’in bir sözünü hatırlıyorum. Ölüm tehditi aldığı bir zamanda Berlin’de  bir konferans vermişti. Katiller sokaklarda elini, kolunu sallıyarak geziyor, ben tuvalete bile polisle gitmek zorundayım, demişti. Bodrum’da yetmiş yaşında bir emekli demirparmaklıklı eve yardıma kimse giremediği için yanarak ölmüştü. İnsan deprem esnasında neler olacağını düşünmek dahi istemiyor.

Bir komşum otobüsten inip eve girerken, daha ayakkabısını çıkarmadan polisten bir telefon gelir. Polis gelin kağıtlarınızı alın, der. O anda çantasında cüzdanının noksan olduğunu farkeder. Para alındıktan sonra cüzdan atılınca, bulan kişi kâğıtları polise vermiş olmalı. Berlin’de bütün emniyet dairelerin kapısında mektup kutusu vardır. Otobüse biner inerken veya içinde kalabalıktan istifade eden kişiler kaş göz arasında cüzdanı çantadan çalıyor. Emeklilerde hiç sırt çantası görülmez, artık çanta asılıp vücudunda ön tarafta taşınır.

Sevgili okurlarım, herkesin ama bilhassa emekli insanların nasıl korunacağı, emniyeti nasıl sağlıyacağı bir köşe yazısıyla ifade edilemez. Bu konuya devam edeceğim, Türk derneklerin emeklilere yönelik hiçbir etkinlik yapmadığını tekrar hatırlatmayı bir görev biliyorum.

Bu konuda SPD emekli çalışma grubunu tekrar tekrar örnek olarak vermek istiyorum. Etkinliklerin başlama saatinin 15:00 olmasını hatırlatmada fayda görüyorum.

 

Hoşça kalın!

Pazartesi, 25 Ocak 2016 09:00

T A N I M A ve I Ş I K

T A N I M A   ve  I Ş I K

Kış aylarında yarı karanlıkta bilhassa trafikte görülmeyen çocuk ve yaşlı insanlar kazaya sebep olurlar. Araba sürücüleri herşeyi, herkesi görmek zorundadır. Yayalarda görülmek için önlemler alıp ışığı iyi yansıtan açık renklerde giysiler tercih etmeli.

Belediye otobüs, tren ve postaya ait binaların taşıtların sarı renkte olması rastgele seçilmiyor. Işıklı yanıp sönen ayakkabı ve okul çantaları okula yeni başlıyan küçük sınıflara giden öğrenci için çok önemlidir.

Doğan güneşin ilk ışıkları tan vakti yeryüzüne aydınlık yayar. Maddeleri, çevreyi iyi görme ışığın yansıması ile ilgilidir. Cismin madde yapısına göre görülebilir.

Bakılır, ama bazan görülmez. Yanınızdan çok iyi tanıdığınız biri geçse bile bakarsınız, ama görmediğimiz için de tanıyamayız. Dikkatle bakılmaz, düşünceye dalınca çevre görülmez.

Muaşeret kuralları tanıştırma da artık meslek olmuş, uzmanlık gerekir. Önemli bir toplantıda kim kime tanıtılır, kim kimle tanıştırılır, yemekte kim kimin yanına oturur.

Tanıma deyince aklıma hemen okul müdürümle sınıf teşkili düzeni gelir. Aynı yuvadan gelen çocukları, kardeşleri birbirinden ayırmadan sınıfları düzenlerdik. Sınıflar ilerledikçe diğer sınıftaki öğrencilerle de tanışırlar.

Birey bilincinin gelişmediği toplumlarda tanıdık, akraba tiyatro, sinema ve toplantılarda tanıdığı dostlarına yer ayırır. Devlet dairelerinde işi kolay görülmesi için sözü geçen bir tanıdık gerekir.

Kültür, sanat ve sosyal etkinliklerinde hep aynı insanlarla karşılaşılır ve tanınır. Aslında gördüğümüzü tekrar hatırlamaktır, tanıma veya tanıtma. Ancak Aynı kişinin biyografisini okuyunca gerçekten o insanı tam anlamıyla tanıma mümkündür. Ünlü düşünür ve filozofların kendini tanı dediklerini kavramak en zorudur. Kendini tanıtma zor olduğu için, seminerlerde her katılımcı yanındakinin kim olduğunu açıklardı.

Kendini iyi tanımada ışık enerji içten gelen iyi ve kötü yönlerini bilirse insan beklentileri sınırlı olur. Işık, enerji ve bilgi beyinden gelir, ama o insan tam aydın olmaz. Mum gibi ışığı kendine yeter. Aydın kişi ise çevresini aydınlatırsa tam aydın olma vasfına ulaşır.

Sosyal medyanın getirdiği teknoloji buluşmaları kolaylaştırdı. Bu nedenle aynı okul ve sınıfta olanlar yıllar sonra karşılaşınca hemen birbirine tanıyamıyor.

Zira zamanla çok değişlik oluyor, kilo alınmış, saçlar ağarmış, yüzde ve ellerde kırışıklıklar çoğalmış.

Demek ki görsel tanım değişiyor. İçsel tanıma değişikliğini kavrama, ancak o insanın iç dünyası yani huyunu, alışkanlıklarını biliyorsa mümkün olabilir.

Ünlü, tanınmış olma başta hoşa gider, ama paparaziler takip ediyorsa, yalnız kalamıyan bir ünlüyü mutsuz, huzursuz edebilir. Her şeyin aşırı olması rahatsız edicidir. Bireyin kandisini dinleyeceği, dinleneceği ortama özlemi artar.

Çocuk hikâye ve masallarını severek okuyan yetişkinler iyi bilir. Küçük Prens insan en iyi kalbi ile görür, der. Kalp gözü tek tanrılı her üç dinde akıl ve mantığın sarayı olan gönülde bulunur. Yardımsever insanın kalp gözü iyi görür. Bu göz de duygunun verdiği enerji ve ışığığıyla aydınlanır.

Bizi biz yapan karşılaştığımız, iyi tanıdığımız insanlardır. Tanrı çocukları, gençleri iyi insanlarla onları ileriye götürecek öğretmen, işveren şeflerle karşılaşma ve tanışma nasip etsin. Gençleri köstekleyen yetişkinlerden korusun.

Bir televizyon yayınında moderatör çocuklarla uzay hakkında konuşuyor. Dünya neden dönüyor, diye soruyor. Dokuz yaşında bir kız çocuğu, yerküremiz dönmese herkes güneşten ışık alamaz, diye cevap veriyor.

Güneş ışığı gibi eşit paylaşım, aydınlığa doğru yolu gösteren yeni yılın barış getirmesini, yılbaşı tatilinde çocuklarla daha yakın vakit geçirmenizi diliyorum.

Sevgili okurlarım, arzum kolayca, sorunsuz, kayarak 2016 yılına girmeniz ve bütün yılın her gününde iyi olaylara tanıklık etmenizdir.

 

Hoşça Kalın!

Çarşamba, 13 Ocak 2016 17:12

Ç O C U K Y E T İ Ş T İ R M E

 

Ç O C U K    Y E T İ Ş T İ R M E

Çocuğu çocukluğundan itibaren yetişkin olma yolunda doğru eğitme, kendine güvenli, güçlü ve gelecekten korkmayan bireylerin teşkil ettiği sağlıklı bir toplum oluşturur.

Doğrular çağdan çağa değişiyor, bugünki deneyim ve araştırmalara göre bilinen kuralları dikkate almak ebeveynlerin işini kolaylaştırır.

Çağdaş yaşamda ailenin çocuk büyütmede etkisi üçte birini oluşturuyor. Gerisini okul, medya ve teknoloji etkinliği sağlıyor.

Ebeveynler yalnız çocukları için yaşar ve ileride her şeyimi senin yetişmene feda ettim, derse genci suç duygusuna iter.

Kurallara uymayan çocuğa baştan uyarmaz, arada bir ikaz ederse, doğruları benimseyemez. Zamanında uyarılmaz, hatalar biriktirilirse tepki şiddete dönüşebilir.

Anababaların, yani ufaklığın bu Dünya’da güveneceği iki insanın sözleri birbirini tutmaz, birinin izin verdiğine öteki hayır derse, çocuk şaşırır, kime güveneceğini bilemez. Büyükanne ve büyükbaba ile çocuğun anababa eğitiminde uyum sağlanması şarttır.

Her Cumartesi mutlaka aynı saatte babaannesine gitme istemi değil, zorlaması bir televizyon yayını olabilir. Belki de ebeveyn o yayını izlemesini yasakladı.

Açık havaya çıkarılmayan çocuklar doğadan uzaklaşır, insanlıktan çıkabilir. Çocuklara güvenli park ve bahçelerde çocuk olma şansını vermeli, ama yalnız oyun parklarına gitmek yeterli değildir. Berlin’de en yakınımızda en az üç bahçeli mekân vardır. Bahçe duvarı görülmeyecek şekilde yapılmaması kuraldır. Bitki çeşitleri gösterilip adları öğretilmeli. Yürüyerek gidilebilecek, temiz hava alınacak ve büyükşehir olduğunu unutturan orman hemen hemen her ilçede mevcuttur. Alman öğretmen arkadaşlarım bu konuda Türk çocukların çok geri olduğunu söylüyorlardı. Bütün çiçek çeşitleri adı çiçek, bütün ağaç çeşitlerinin adı ağaç. Bilgiler genelleme olunca ileriki sınıflarda fen ve doğa bilim derslerinde ilerliyemiyor. Zira ayrıntıları ve çeşitliliği gözden kaçırıyor. Her Türk Ali, her Alman Hans olmadığı gibi.

Başkalarıyla karşılaştırma büyüklerde dahi kötü etki yapar. Bir toplantıda okul müdürüm Almanca İkinci Dil bölüm başkanlığına devam etmemin doğru olduğunu başka bir arkadaşla karşılaştırarak, argumen olarak açıkladı. O öğretmen arkadaş bana o toplantıdan sonra düşmanca davrandı.

Hele bu karşılaştırmada kardeşler, akraba çocukları olursa, negatif duygular karşılıklı rekâbete sebep olur. Bunu bir öğretmen yaparsa sınıfında barış bekleyemez.

Her öğrenci kendisiyle mukayese edilmeli, bak bu sınavda öncekinden daha iyi not aldın, demek çocuğu huzura, sonra daha iyi başarıya götürür. Başka biriyle karşılaştırmada ötekinin değerinde aşağılama var.

Çocuğa yasakladığı şeyleri ana baba kendisi yapmıyacak. Örneğin uzun zaman televizyon izleme derken, kendisi de uzun süre izlemeyecek. Öğrencilere sigara içme diyen bir öğretmen kendi içerse, öğrenci dediğini değil, yaptığını uygulayacaktır.

Aşırı koruma, üşürsün diye fazla giydirilen çocuk terler ve tam arzu edilenin aksine daha sık hasta olur. Çocuk üşür, diye dışarı çıkarmamak hatadır. İklime, mevsime göre giyinmeyi öğrenmesi için uygun giyinmeli. Renk ve moda seçiminde çok erken yaşta çocuğun fikri sorulmalıdır. Yatılı okullarda yetişen insanlar, mezuniyetten sonra giyimde renk ve moda seçiminde oldukça bocalar.

Uyku ve yeme alışkanlığında ritual önemlidir, mümkün olduğu kadar aynı saatlerde yerine getirilmeli. Tatillerde kuralı çok fazla esnetmemek gerekir. Zira okul başlayınca derste esnemeye başlar. Uyum zamanı uzar, derslerini takip edemez.

Özgüven arzu ederek verilmez, çocuğu sürekli göz hapsinde tutmayın. Tehlikeli olmayan işleri deneyip hata yapmasına izin verin. Başka türlü yetenekleri keşfedilemez, beceri kazanamaz.

Spor yapmanın zevkini, kitap okuma kültürü önce ailede verilmelidir.

Evde ve okulda bilimsel yöntemlere dayanarak yetiştirilen çocuk bağımsız, güçlü birey olur. Güçlü bireylerin teşkil ettiği bir toplum hem güçlü hem sağlıklı olur.

Böyle bir amaca varılmayan toplumlarda neden sorusunu çocuk yetiştirmede aramalı. Sirke hazırlar gibi eğitmek değil, yetiştirme ve öğretme önemlidir.

Ağaç yaşken ağilir.

Hoşça kalın!

 

 

Cumartesi, 02 Ocak 2016 08:44

Ç I L D I R M A D A N Ö N C E

Ç I L D I R M A D A N    Ö N C E

Bir yıl daha sona eriyor, aslında yıl yerinde duruyor biz insanlar ilerliyoruz. Bu nasıl ilerleme, çıldırmaya az kaldı, delisin demeden düşünmeli.

Düşünmeyi bir iş olarak değil de yaşam şekline dahil edenlere sorun yok, ama iş gibi algılayanlara çözüm kolay. Üç maymun misali yaşamda karar kılmak, duymaz görmez konuşmaz. İstatiği yapılmayan hiç bir konu kalmadı. Bilhassa özel Türk televizyonlardaki yayınlara bakarak yüzde doksan dokuz böyle diyelim. Diziler yarış ve evlenme programları. Gerçektle sanal hayat birbirine karışıp içinden çıkılamaz hale gelmiş.

Bu tarz, stil benim yayınında çıta gibi gerçek dışı kıyafetlerle donanmış kızları gören, normal görünen, yaşayan ve o parayı giyim için harcayamayan genç kızlara intihar etmekten başka çare bırakmıyor.

Biz, biz olmayı ne zaman unuttuk derken Didim’den bir ileti geldi. Plastik ve Zararı yazımda içme suyuna dikkat çekmem bir toplantıya teşvik etmiş. Çocukluğunu  hatırlayan ilçe büyükleri akan çeşme altına elini koyup kana kana su içmeye özlemiş.

Çevre bilincinde yaşama öyle kolay birşey değil. Her gün bir haber yayılıyor, sucuğa da zararlı denilirse yiyecek ne

kaldı.

Safra kesesi ameliyatından sonra ev doktorumla diyet plânı yaptık. İki hafta geçti, dokturum bu diyetin içinden çıkılmaz, en iyisi ne isterseniz yiyebilirsiniz, ama az yiyeceksiniz, dedi. Kendisi dolu dolu yaşadı, ben de hep kendi kendime soruyorum, acaba bu nedenle mi genç denecek yaşta bu dünyayı terk etti.

Bir yandan uyum için kurallar dikte ediliyor, sağlıklı yaşamı, spor yapmayı, sağlık kontrolllerini haplar ihmâl edilmiyecek. Rahat ve huzura kavuşmak için yoga, pilates, meditasyon tavsiye ediliyor. Diğer yandan şaşırtıcı, takibi zor yeni bilgiler veriliyor. Hangi baharat neye yarıyor, hangi içecek zararlı, hangisi faydalı. Gelecek yılda nelere dikkat edeceğimize bir güzel karar verelim. Zira delirmeden önce çare gerek.

Temel gıda maddeler doğal olmalı, ama nereden çıktı bu şişe suları. Su kaynakların en bol olduğu ülkelerde musluktan akan su içilmiyor. Akıllı teknolojik gereçler kullanılırken, kendi aklımızı kaybettik.

Bakteri üretimiyle akarsulara internet programı uygulanacakmış, bu yolla akarsu işaret verecek ve tamam sınırda, artık kimyasal madde atmayın diyecek, olmaz diye birşey kalmadı.

Yazın sitede bir komşum salatalık buzdolabında büyüdü, meğer hormonluymuş, diyor. Açıklamasını biyologlara bırakıyorum. İyi ki Almanya’da her şeyin  bir uzmanı var, fakat Türkiye’de gazeteci olmak zor bir zanaat, her şeyi bilmeli, her soruya bir cevabınız hazır olmalı.

Bir kere biyotavuk yemeyince, çevre bilinçli yaşayan vatandaş kendine mobing uygular. Yemese olmazdı sanki, başlar keşkeler. Altı aydan fazla ana sütü veremeyen bir ananın çekeceği vicdan azabını düşünün. Okulda başaramayan bir çocuğun anababası yerine kendinizi koyun. Az koşturmadılar, takvimde randevusuz saat kalmamıştı. Ev ödevine yardım, yüzme, gitar ve piyano kursları. Hem çocuklara hem yetişkinlere giydirilen korset patlamaya hazırlıyor. Sonra beklentilere erişilmeyince şaşılıyor.

Bayramda çocuğundan televizyon hediye alan bir büyükannenin çekeceği ıstıraba kelimeler yetmez. Kablo, kablo CD, DVD, Radyo kullanması öyle kolay bir iş değil. Bir sorun çıkınca bütün tuşlara basıyor, bu sefer hiç içinden çıkamaz hale geliyor. Torun okulda, hafta sonunu bekleyecek nine. Zira torun saniyesinde bu işi halleder. Sekiz yaşında bilgisayar kursu var.

Başaramamak tabu, torunuma tavlada kaybetmeyi öğrettikten sonra oyunun tadına varıyoruz. Kaybetmenin önemini anlatıyorum, öyle ya kaybeden olmazsa kazanan da olmaz.

Boşuna tükenmişlik sendromu, pil bitti hastalığı çıkmadı. Bilhassa öğretmenlerde görülen bu hastalık, artık emekli ol işareti veriyor.

Öğretmenler İnisiyatifi’nde emekli meslekdaşlarım bana boşuna çıkışmadı. Biz yalnız çay kahve eşliğinde sohbet etmek istiyoruz. Bizi rahat bırak! Kitap tanıtma, tartışma hele hele politika üzerine konuşma yasak, tiyatro sinema konuları bizi ilgilendirmez, evet anla artık pil bitti demekle haklılar elbette. Uyumsuzlar olmasaydı, toplum tarihinde hiç birşey değişmez ve gelişmezdi sözü içimde sessiz kaldı.

Sevgili okurlarım, çıldırmaya delirmeye az kaldı diyorsanız, gelecek yıla aza kanaat getirerek girin. Örneğin Facebook’a günde bir bildiri koyun, aksi takdirde yağan yağmur gibi bilgilerle bir tıklamayla elde ettiğiniz arkadaşları, yine bir tıklamayla kaybedersiniz.

Hoşça kalın!

 

Cuma, 25 Aralık 2015 12:28

R Ü Z G Â R E K E N

R Ü Z G Â R    E K E N

Eğer, herkes aynı düşüncedeyse, bundan şüphe duyarım.

Stefan Hell

Paris’te cereyan eden terör, toplu katliam Avrupa’yı sarstı. Terörü herkes lânetliyor, şiddet şiddeti getiriyor, nitekim Fransa şoku geçirmeden Suriye’de IS’e karşı bombalamayı daha sert sürdürdü.

Basın ve görsel medya alınacak emniyet tedbirlerini açıklayan iktidar sorumlularının söylemlerini yayınlıyor. Halk korkuya karşı cesaret veren sözleri dinlerken, teröristlerin katliam esnasındaki resimler gözönünden gitmiyor. Bir resmin etkisi, bin söze bedel oluyor.

Rüzgâr eken fırtına biçer, atasözü devamlı zihnimde tekrarladığım söz haline gelmişti ki, kitapsever eşim elime bir kitap verdi. Yazarı Michael Lüders kitaba bu ismi vermiş. Rüzgâra karşı duvar ören değil, yel değirmeni yapan kazanır.

Avrupa-Batı ve Hıristiyan değerleri derken, tarihi rönesanstan sonra alıyor, İslâm bilim çağından, Mısır antik devirden alıp bugün tıp ve bilim dünyasında kullanılan bütün icad ve keşifleri yok sayıyor. Antik Yunan sınırlarının Batı Anadolu ve Kuzey Afrika’ya kadar uzandığını yok sayıp, bugünkü Yunanistan sınırları içine hapsediyor. Öyle ya genlerinde iyilik “DNA” ancak Batı’ya mahsustur. Kötü olan ötekidir, ruslar, çinliler, türkler, müslümanlardır.

Amerika ve onu savaşta ve politik güçte Dünya Polisi olarak tek güç olmasını destekleyen ülke sorumlularının sık sık kullandıkları demokrasi, hürriyet ve insan hakları kavramlarıdır. Bu sözlerle asıl çıkar amaçları olan petrol ve güç kelimelerine mantolama yapılıyor.

Liberal Batı değerleri, demokrasi ilkelerinin bütün Dünya’ya yayılmamasına Batı’nın diktatörleri desteklemesi gösteriliyor. Diktatör ağzını açanı cezalandırır, vatandaşına susmayı emreder. Konuşmama tartışmama en küçük toplum olan ailede başlarsa demokrasi o toplumun kapısından giriş bile yapamaz.

Amerika politikasının yaptığı hatalara okuduğum kitapta 1951 yılında İran’da Mossadegh ingilizlerin kontrolü altında olan petrol kaynaklarını özelden devlet kontrolüne almasıyla başlıyor. Kibirli politika yürüten Batı’nın zenci, esir ticaretinden, koloni politikası izlerinden bahsetmeden olmaz.  Şu andaki kaosu anlamak için Birinci Paylaşım Savaşı neticelerine gitmek gerekir. Tarihi anlamadan bugünü anlamak mümkün değildir. Zaferi kazananlar ülkeleri haritada cetvelle çizerek sınır antlaşması imzaladı. Savaş yorgunu devletlerin neticeyi kabul etmekten başka çareleri yoktu.

-2-

Önce terör organizeleri birbirlerine karşı destekleniyor, sonra Batı’nın başına belâ oluyor. Bununla kalmıyor, suçsuz günahsız insanlar evini, barkını bırakıp sığınmak için yollara düşüyor. Çocuk cesetleri sahile vuruyor, Ege ve Akdeniz tarihe mezar olarak geçiyor.

1953 yılında İran’da yapılan darbeyi 1956 yılında Mısır’da Başkan Nasser’e karşı İngiltere ve Fransa politikası takip ediyor. Zira Süveyş kanalını devlet kontrolüne almıştı.

2003 yılında Irak savaşı, Batı’nın Suriye’de Assad’a karşı yaptığı hatalı politika her iki ülkede iktidar boşluğu yarattı. IS böylece güçlenme fırsatı buldu. IS üyeleri bir yandan eski çağ disiplin ve adaleti savunurken, diğer yandan en modern teknolojiyı kullanarak insanları değil, insanlığı kana bulamaya devam edeceğe benziyor.

Elbette başka çare kalmamışsa silaha silahla, şiddete şiddetle karşılık verilmesi gerekir.Ama eğitici, öğretici, sosyal, dil ve din bilimcileri her çocuğun tertemiz doğduğunu unutmadan terörün sebeplerini, çıkış kaynaklarını anlamaya gayret göstermelidir. Hiçbir çocuk dünyaya terörist olarak doğmadı. Onları katil olmadan, şiddete baş vurmadan önceki dönemde uyarmalı, eğitmeliyiz.

Teröristlerin Avrupa’nın kalbinde yeşerip, beslendiğini hatırlatıp, doğru din bilgisine ailede başlayarak okulönce ve okulda eğitilmelidir. Okullarda bütün dinler eşit muamele görmelidir.

Terörle İslâm’ı birlikte kullananlara hangi İslâm sorusunu sormak gerekir. Ayrıca Avrupa’da ayırımcılığa karşı savaşma, teröre karşı ilk önlem olarak anılmalıdır. Basın ve medyanın gücü doğru kullanılmalıdır.

Her inanan kendi dininin, kültürünün daha iyi ve daha üstün olduğunu söylerse dinler arasında savaş sona ermez.

Problem doğru yerde ve zamanda tespit edilirse, çaresi bulunur. Problemi yalnız Suriye’de aramak Ortadoğu’ya barışı getiremez.

Nasrettin Hocamız fıkralarıyla her konuda ders verir.

Bir sokak lâmbasının altında, ağacın yanında tespihini ararken, yanına gelen bekçi de onunla birlikte arar. Umudunu kaybeden bekçi sorar Hocam, aradığını burada mı kaybettin. Hocanın cevabı, hayır yolda kaybettim, ama burada ışık var, bu nedenle burada arıyorum.

Gazeteci yazar Michael Lüders, kitabında tarihte yapılan hataları sıralamış ve aslında Den Haag’ta hangi devlet başkanlarının yargılanması gerektiğini yazmış. En iyisi bu kitabı hemen okumak olmalıdır.

Hoşça kalın!

Okuduğum kitap:

Michael Lüders, Wer den Wind sät – Was westliche Politik im Orient anrichtet, Verlag C.H. Beck, München 2015

 

ISBN: 978-3-406-67749-6

Pazartesi, 14 Aralık 2015 17:16

G Ö Ç P O L İ T İ K A S I

G Ö Ç   P O L İ T İ K A S I

Her an herkes göçmen olabilir. Elinde bulunan imkânlarla yetinmeyip gerek ekonomik gerek sosyal durumunu daha iyileştirmek için göçenlerin zamanı vardır. Göç alan ülke bellidir, plânlı olarak hazırlanır Antalya’da almanlar, Didim’de ingilizler, Avrupa’nın çeşitli ülkelerine okuma ve çalışma amacıyla gelip kalan türkler gibi.

Deprem, sel ve yangın gibi doğa felâketlerinde yurtiçi göç hareketlerine terör olayları eklendi. Türkiye’de seksen yıllarından sonra göç dalgaları artmıştır. Bugün sosyal patlama, sorunlar plânsız göçlerin etkisinde araştırılmalıdır.

Avrupa ülkelerinin bu yıl tartışdığı mülteci sorunu, savaş alanı olan Irak ve Suriye’nin komşu ülkelerinde yıllar önce başladı. Esas savaşa iştirak eden, sebep olan Batı asker ve silah yolladı. Komşu ülkeler ise acıyı çeken insan kaderleriyle başbaşa bırakıldı.

Almanya’da basın ve görsel medya acil olan bir konuyu aralıksız konuşur, tartışır. Sorumlu politikacıların sözleri halka devamlı ulaşır ve televizyonda tartışma yayınları uzman kişilerle yapılır. Hangi  kanalı açarsanız açın, aynı konu gündemde bir süre, bıktırana kadar kalır.

Yıllarca Türk göçmenler hakkında negatif konuşa konuşa nefret duyguları tohumu ekildi. Göçmen deyince Türkleri kasdediyoruz diye açıkça söyleyen politikacılar vardı. Bugün işyerlerinde, okullarda yapılan ayrımcılık hakkında konuşulmuyor. Demirperde kalktı diye sevinen Avrupa 25 yıl sonra sığınmacılardan korunmak için tekrar duvar örüyor. Silahsız her şeyini kaybeden, canını kurtarmaya çalışan insanlara karşı yeni demirperde örülüyor. Türkiye’de halk tam olarak mülteci sayı ve maliyeti bakımından bilgilendirilmiyor. Gazeteciler bile sayılara zor ulaşıyor, sorunun çözümü hükümete bırakılıyor.

Almanya’da ise politikacıların parti liderlerin bir kararda birleşene kadar söylemleri halkı korkuya, korku da sokağa hatta şiddete sürüklüyor. Mültecilerin oturacağı binalar daha sığınmacılar taşınmadan yakılıyor.

Oturduğum eve yakın bir yurda sığınmacılar daha gelmeden birbirine selâm dahi vermeyen, tanımayan komşular küme küme korkularını sokakta birbirine aktarıyordu. Onlar hırsızlık olayları, uyumsuzluk olur diye korkarken, göçmen deneyimi olanlar ise sağda, radikal teröristlerin yurdu yakmasından korkuyor. Sığınmacılara yardım eden gönüllülerin çoğunluğunun göçmen kökenli olduğu tahmin ediliyor.

-2-

Berlin-Spandau ilçesinden milletvekili Sven Schulz (SPD) Kasım ayı raporunda, bugünki acil duruma gelmeden uyardığını, ancak CDU/CSU parti sorumluları geç uyandı diyor. Parti sözcüleri artık gelecek yıl bütçesinde sığınmacılarla ilgili harcamaların bütçede yer almasını konuşuyorlar. Devlet, eyalet il, ilçe ve cemiyetleri sorunlarla yalnız bırakmamalı.

Kuralların katı olduğu ülkede bir karara varmadan önce tartışıp gelecek detaylarıyla planlanır. Fakat bu esnada savaştan kaçıp sığınmak zorunda kalanlar Ege denizinde boğularak ölüyor. Acil durumlarda çabuk karar alma bazan yerinde, bazan da rizikolu olur.

İzmir’de bir restoranın üst katından dörtyol ağzında izlediğim trafiği hatırladım. Biz Avrupa sıkı kurallarına alışan insanlar olarak hayretle izledik. Tıkanıklık olmadan tekerler yürüyordu. Deneyimli sürücüler diğerlerinin yaptığı hatalara karşı davranıp, kazayı önlüyor akışı sağlıyorlardı.

Aşağı yakarı kırk öğretmenin okulumda yaptığı bir toplantıda

geçmiş gün, o zaman yedi DM gibi bir açık konuşuluyordu.

Sınıf gezisinde bir öğrenciye yanlış hatırlamıyorsam sosyal idare bu parayı vermemişti. Yirmi dakika kadar tartışıldıktan sonra Türk öğretmeni bir arkadaşım cüzdanını masaya koydu, lütfen tartışmayı kesin ben öderim, demişti.

Hiç kimse isteyerek ülkesini terketmez. Terk etmek zorunda olanlara yardım etme zorunludur. Sığınmacı sorunu Paris’te cereyan eden terör olayı ile gölgede kaldı. Politikacıların sagduyu çağrısı vatandaşa, sokağa ulaşmıyor. Korku baskın çıkıyor. İslâm dinine ait olanları Avrupa’da zor günler bekliyor.

Genellemeyi kışkırtan dil insanı televizyon karşısında şaşkına çeviriyor. Bütün müslümanlar hem teröre, hem de konuşulan dile karşı yürümeli ve her fırsatta karşı çıkmalıdır. Bir insanı öldürmek, insanlığı öldürmek anlamına gelen İslâm’ı, şiddet İslâmından ayırmayı, kurtarmayı amaç edinmeli. Müslüman adı taşıyan cemaatlerin birleşip Fransa elçiliği önünde çelenk koyarak yas ve teröre karşı tutumlarını göstermeleri olumlu bir davranıştır. Ama dürüst insanlar teröristler adına özür dilemek zorunda değildir. Ayrıca Paris için gösterilen dayanışma Ankara için de gösterilmeliydi.

Sözde İslâm Devleti derken terör organizesinin dilini kullanıyorlar. Allah büyüktür deyip suçsuz, günahsız insanları öldüren teröristlerin iman ve sözlerine inanmaları anlaşılamaz.

Arzum, gerçek suçluların bulunması, gençlerin iftiradan korunması, kurunun yanında yaşın da yanmamasıdır. Bir yandan teröre karşı önlemler alınırken, gençleri başarısızlığa ve sonra teröre iten sebepler konuşulup, eşit şans ve paylaşım için de önlemler alınmalıdır.

-3-

Bilhassa kamuya ait radyo, televizyon ve basın dilini acilen uyarmak dilin gücünü bilen dil, sosyal ve politika biliminsanlarının görevidir. Her cümlede İslâm  kelimesinin geçtiği terör haber ve yorumlara derhal son verilmelidir. Teröristlerin dilini kullanma hatasına düşen sorumluları uyarmak da önce müslüman kanaat öncülerin görevidir.

Hoşça kalın!

Bu konuda okuduğum rapor:

Schulz Report, (Almanya Parlamento milletvekilinin çalışma raporu), 17 Kasım 2015

Makale:

Uğur Gürses, Suriyeli sığınmacıların maliyeti muğlâk,

Hürriyet sayfa 6, 7-8 Kasım 2015, hafta sonu

 

 

Cumartesi, 28 Kasım 2015 16:35

P L A S T İ K ve Z A R A R I

P L A S T İ K  ve  Z A R A R I

Gezegenimizde plastik ürünlerinin kullanımı oldukça yaygın olup, onsuz yaşamak düşünülemez.

Üretilen ürünler milyonlarca tonu teşkil ediyor, üretim ve geri dönüşümde yalnız Avrupa kıtasında iki milyon insanın iş alanı olduğu tahmin ediliyor. 2008 yılında ekonomide 13 milyar Euro kazanıldı. Almanya’da plastik içecek şişelerine depozit uygulama ile üretimi azaltıldığı gibi çevre temizliği gerçekleştirilmiştir. Geri dönüşümde de ilk sırada, ancak yüzde biri mümkün oluyor. Süt ve mamülleri paket kapların tekrar kullanılması, plastik torbaların satılması alınan örnek önlemlerdir. Plastik ürünlere vergi konması da caydırıcı olabilir. Bazı ülkelerde plastik torba kullanma yasaklanıyor, hatta ülkeye getirilirse ceza ödeniyor. Seyahatten önce araştırmakta fayda var.

Denize atılan veya rüzgârla biriken plastik yığını saat göstergesi istikametinde dalgalar sünger gibi bir tabaka haline getirmiştir. Çıkardığı kimyasal zehirle okyanuslarda yaşayan deniz hayvanları zehirliyor. Hayatta kalanların bir kısmı yedikten sonra insanın midesine geçiyor. İnsan vücudu kimyasal maddeyi atsa bile kalıntı kanser gibi hastalıklara sebep oluyor.

Doğa plastiği yok edemiyor, bu nedenle gezegenimizin her yerinde plaj, koy ve piknik yapılan şişeler büyük bir sorun yaratıyor.

Emekli Yaz tatilimi geçirdiğim Didim’e yerli ve yabancı turistler yalnız tüketmeye, doğayı kirletmeye geliyorlar. Bir avuç gönüllü ve Didim Belediye işçilerin toplaması kâfi gelmiyor. Bilhassa Yeşilkent plajının hemen yanında bulunun antik harabe alanının çöplük gibi kullanılması bir çok Didimliyi üzüyor. Yuvada başlayan çöp eğitimi olumlu kültürü geliştirir, çevre ve doğa sevdası geliştirilebilir.

Sahile en uzun sınırı olan turistik ilçe büyükşehir Aydın’dan yardım alması, daha iyi kontrol sistemine hizmet eder.

Şişe ve torbalara depozit yasa uygulanması da ayrıca önlemlerden olabilir, böylece öğrenciler harçlıklarını biriktiriler. Sokakta yaşayan veya kendisine iş edinmiş çöp toplayanlar teşvik gerektir.

Yumuşak, kokan ince plastik folyoların çocuk eşya ve oyuncaklarında kullanılması çok zararlıdır. Havaya karışan kimyasal gazın solunum yoluyla, akciğere nefes alınınca kana karışma tehlikesi çocuklarda kalıcı hastalıklara sebep oluyor. Giyecek, oyuncak veya ders malzemelerde ve boyalarda alış verişte çok dikkat edilmelidir.

Deniz, göl ve akarsularda yaşayan hayvanların ölümüne sebep olan plastik ürünler, uçan yeryüzüne konan göçmen kuşların da fiziki yaralanmalarına sebep oluyor. Bafa gölünde bir çevre derneği leylekleri ayaklarına dolanmış naylonlardan kurtarıyorlar.

Sevgili okurlarım, Türkiye ve yurtdışı Türkleri aylardır seçime odaklanmıştı. Bu durumda ertelenen konuların zararını gelecek daha kötü etkisiyle hatırlatır. Bu yazıyı okur okumaz şöyle bir çevrenize bakın. Evde, mutfakta buzdolabında, bilhassa çocuk odasında plastik ürünleri azaltma yöntemlerini düşünün. Yeşilçember gibi çevre dernekleri Türkiye’de de plastik torba yerine kumaş torbayı yaygınlaştıran etkinlikler düzenleyebilirler. Almanya çöp konusunda en ileri durumdadır, bu alanda çalışan işçilerin en yüksek ücret aldığı örnek bir ülkedir.

Avrupa gıda kanununda su temel gıda maddesidir. Bunun anlamı musluktan akan su içilir. Türkiye’de bu kadar çok su şişesine gerek kalmaz. Kazanç sağlıyan firmalar ekonomide zarar görmemeleri için yönlendirilebilir.

Daha az plastik ürünler kullanalım.

Hoşça kalın!

 

Perşembe, 19 Kasım 2015 13:43

P L A S T İ K G E Z E G E N

P L A S T İ K    G E Z E G E N

Güncel olayların arkasından yetişmeye çaba gösteren, öncü düşünceler üreten köşe yazarlarına toplum olarak okurlar çok şey borçludur. Önemli gün, siyasi etkinlikleri zamanında okura ulaştıran habercilere selâm olsun. Günlük yazı, makale ve haber iletme oldukça zor iş.

Yazılarımın yapı taşını bir hafta boyunca bir heykeltraş gibi sağına, soluna geçip düzeltme, değiştirme için zamanım olduğu için şanslıyım.

Günlük olay ve haberlerin önünden, arkasından koşturmadan yaşamımda kazandığım deneyimlere dayanarak hayatımızda daimi, kalıcı konuları seçip, okuru öğrenmeye, bilgilerini tazelemeye, hatırlatmaya ve üniversite öğrencilerini araştırmaya teşvik ediyorum. Böylece acil çözüm aralarında okura nefes alması için çaba gösteriyorum.

Türkiye’de geçirdiğim emekli Yaz tatilimde görülen plastik yığını nerdeyse plastik ülke denecek kadar ortadaydı. Bulgaristan sınırından itibaren görülmüyor, diye plastik ürünler kullanılmıyor anlamı çıkarılmasın. Avrupa ülkelerinde yaşanan çöp kültürü bu intibayı veriyor. Yani ortalıkta görülmüyor, ama belki daha fazla kullanılıyor.

Yetmiş yıllarında çıkan bir petrol krizinde Ajda Pekkan’ın

Aman petrol, canım petrol şarkısında, önce gülümsedik sonra önemini kavradık. Modern çağda gezegenimizde plastik ürünlerin en ücra köşelerine kadar ulaştığını görüyoruz.

Ben de geçirdiğim trafik kazasından sonra hasarlı arabayla Berlin’e gelebilmeyi plastiğe borçluyum. Sağlık sorunu nedeniyle tamiri beklemeden yola çıkmaya karar verdik. Didim’de tamir ustası arabanın camsız arka kapısını plastik folyo ile yapıştırdı. Bavul, çanta diğer eşyaları teker teker plastik folyo ve torbalarla paketleyip yola çıktı. Yağmur korkusundan ziyade rüzgâr basıncından açılan yeri, hemen yapıştırmazsak plastik perde tamamen uçabilirdi.

Nasrettin Hoca misali yapıştıra, yapıştıra yol aldık. Yapıştırmada kullanılan band da kaliteli plastikten yapılmıştı. Bu şartla aman plastik, canım plastik şarkısıyla yarı korku, yarı gülerek dile kolay 3000 km geldik.

Okudukça, düşündükçe konunun içinden çıkılmasının zorluğunu kavradım. Bu yazımda tarihi, günlük hayatımızda önemine vurgu yapmaya, başka bir yazımda zararlarını sıralamaya karar verdim. Neden ve nasıl kullanımı azaltabiliriz sorunlarına cevap vermeye çalışacağım.

Plastik başlık olarak kullanılıyor, ama lastikte bu kavramın içinde. Tarihi çok eskilere gidiyor, Latin Amerika’da milattan önce bin beş yüz yıllarına kadar varlığı biliniyor. Kauçuk gibi bitkilerden ve bilhassa ağacın sıvı maddelerinden yapıştırmak amacı ile kullanılıyor. Bugün ham petrol, doğal gazdan da elde ediliyor.

İlk defa kim icad etti sorusuna bir çok biliminsanı, kimyacı ve çeşitli firmaların çalışması sonucu olarak cevap veriliyor.

Elastik form verebilme özelliği ile ilk defa (1839) Goodyear’in fikir babası olduğunu Alman Plastik Tarihi Kurumu Başkanı Günter Lattermann’dan dinliyoruz.

Bisiklet lastikleri, priz ve radyo ilk yapılanlar. İlk defa patent başvurusunu John Weslev Hyatt yapıyor. O zaman bilârdo topları fildişinden yapılıyor ve pahalıya mal oluyordu. İlk defa bu oyunda kullanılan toplar sunî malzemeden yapılmış oldu. Yarı sentetik bu ürünü 20. Yüzyılda Phenol ve Formaldehyd’den elde edilerek ilk tam plastik ürünü olarak piyasaya sürüldü. Kimyacı Baekeland’ın adını taşıyan Bakalit elementiyle endüstri alanında üretime geçilebildi. Plastiğin hayatımızda yer almadığı bir alan yoktur. Bütün gıda maddelerini paketleme,saklama ve endüstride yapılan ürünler saymakla bitmez.

Plastik torbaların yasak edildiği ülkeler var. Doğaya, insan sağlığına zararlarını başka bir yazımda devam edeceğim.

Hoşça kalın!

 

Cumartesi, 07 Kasım 2015 08:25

K A Y B E D İ N C E A N L A M A

K A Y B E D İ N C E   A N L A M A

İnsan elinde olanların kıymetini kaybedince daha iyi anlar. Sahip olunan şeyler rutine olunca önemi belirsiz olur.

Savaştan kaçan bir insan sıcak yemek, sığınacak bir çatı ve insan sıcaklığı arar, bulursa mutlu olur.

Mutluluk an meselesidir, esas aranan huzurdur. Dünya’da en mutlu kişi, ister kral ister sıradan biri, evine arzu ile giden huzurlu olandır.

Eşimin arzusuna uyarak Türkiye’ye arabayla gidip geliyorum. Yola çıkmadan önce bir hafta otel hayatı nasıl geçecek diye düşünürdüm. Trafik kazasından sonra bu Yaz ise o otellerde geçireciğim günü tasarlıyarak uykuya dalıyordum.

Hep aynı otellerde gecelediğimiz için her akşam eve yaklaşma duygusu rahatlatıyor. Yıllardır gider gelirim, fakat bu sefer Bulgaristan’a giriş yaptığım an kadar mutlu olduğumu hatırlamıyorum. Torunlara, dostlara, kültür etkinlikleriyle zengin Berlin yaşamına yaklaşma umudu anlatılması hoş bir duygu.

Kataloglar yığılmıştı, telefonla sipariş isteğim olup olmadığı soruluyordu.

Elde olanların kıymetini bilerek, olmayanları elde etmeye çalışmak mutluluğa giden bir sonuçtur. Mal, mülk ve parayla elde edilecek huzur insanı sakinleştirir, ama bazan da kendi kendini kandırmaktır.

Saklambaç oynayan bir çocuğun, saklananı bulması gibi gerçeği aramak olabilir. Yetişkinler dünya malıyla oyalanırken kaybettiği gerçekten uzaklaşır.

Televizyon karşısında hakikati ararken tatmin oluyoruz, veya öyle sanıyoruz. Bu kaçış çocuklarda günde dört saati geçerse öğrenci okulda başarılı olamıyor.

Mutlu, huzurlu yaşamda etkenlerin hepsi elimizde değil, sosyal çevre koşulları sorumluluğumuzun dışına çıkıyor.

Her birey daha az araba kullanma ve daha az satın almayla başlayabilir. Bu durumda daha az mutlu olunmadığı görülür. Bu nedenle evi, dolaplardaki eşyaları her sene gözden geçirip, kullanılmayanlar ihtiyacı olanlara verilmelidir.

Hediye alanı mı, vereni mi daha fazla mutlu eder, iç huzuruna kavuşturur sorusuna her birey kendisine göre cevap verebilir.

Çok fazla su, enerji ve hava tüketiyoruz. O halde bir insan varlığı gezegenin kaldırabileceğinden fazla olunca doğada denge bozuluyor.

İnsan akıllı bir canlı olduğu halde zeki ve mantıklı davranmıyor, alışkanlıklarını değiştirmede zorlanıyor. Böyle gelmiş, böyle gitmez diyenler soruna dokunursa yanıyor. Zira birilerinin çıkarına değiyor.

Yetişkinler hem kendi, hem de çocuk ve torunlarının geleceği için daha mantıklı, zekice kararlar alıp uygulamaya çaba göstermelidir.

Çevre, hava ve ses kirliliğine karşı bilhassa Türkiye’de caydırıcı kurallar gerekiyor.

Alışveriş merkezleri seçenek fazlalığı sunuyor. Bu nedenle kendi kendine disiplin alışverişte sınır koyma zorlaşıyor. Bir eşyaya sahip olma insanı kısa sürede güvende hissettiriyor.

Azla yetinmeye örnek olan köylerde geçirilen çocukluk anılarıdır. Büyüklerin sahip olduğu giyecekler sayılı ve ihtiyaca göreydi.

Kadınlar şalvar cebinde bir mendil ve anahtar taşırlardı. Bugün ise çanta taşımayan kadın görülmez.

Çocukların eğitiminde rol alan anne, önce azla yetinmeye kendisinden başlamalı.

Aşure ayı atmadan değerlendirmeye, emsali olmayan güzel bir örnektir.

Gerçekler masal, hikâye ve tarihte gizlidir, önemli olan okuyup anlamaktır. Kaybetmeden önce kıymet bilmek bir sanattır, bu da öğrenilir.

 

Hoşça kalın!

Cumartesi, 31 Ekim 2015 21:35

K E N T ve S O K A K

K E N T   ve   S O K A K

Bir mekânda sokak, vücüdumuzdaki kan damarlarına benzer, biri tıkanırsa kan dolaşımı kesintiye uğrar ve felç olur. Tıkanıklık acilen açılmazsa özürü kalır.

Bulgaristan ve Romanya’da küçük kent sokaklarında evlerin önünde oturacak iletişim bankları spontan sohbetlere sahne oluyor. Didim-Yeşilkent sahilde de böyle bir ortam var.

Komşularım siteyi fazla tanıtma diyor, ama Berlin Turizm fuarında dağıtılan kataloglarda adı geçiyor, aynı zamanda komşuların üçte birinin diğer üç mevsimde Avrupa’da yaşıyor olması tanıtılmasını kaçınılmaz yapıyor.

Gerek Berlin gerek Didim gazetesinde hiç değilse caddelere ad verilmesi gerektiğini köşe yazılarımda dile getirmiştim.

Bu konuyu Facebook’ta açınca, komşulardan çeşitli düşünceler geldi. Çoğunluk bir insan adı konunca komşular hizmetini tanıyor olmalı, siteye diğer hizmet edenleri incitmemek gerektiğini yazdılar.

Sitede dikkatini çektiğim komşular II. Caddeye verilen

Kaya Ali Baylan adını bile farketmemişlerdi, ama çevresiyle ilgilenenler çok olumlu buldu. Çoğunluğu saygıyla, Kaya Bey’e sağlığında böyle onur yaşatıldığı için çok olumlu karşıladı.

Kaya Ali Baylan’dan arsayı aldığım yanılmıyorsam 1975 yılıydı, 1979 yılında ev yaptırma protokolünü mimar Erdal Baylan’la imzaladığımda 9 ev model olarak bana gösterilmişti. Denizden çıkan herkes bir taş çıkartarak, plajı düzenlemeye böyle başlamıştık.

Kaya Bey, hâlâ yardım ediyor. Mangal yakmaya teşebbüs eden biri bu Yaz hani yasak diye yazılı uyarı yok deyince, yazdığım levhayı birlikte astık. Yağmur yağınca düştü, sabit levhalar emsali olmayan sahil korusunu koruyacaktır.

Bilhassa giriş Yeşilkent Caddesinde ve diğer üç caddede trafik ve uyarı levhalarına acilen ihtiyaç vardır, sorumlulara duyurulur.