24 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey Hakkında

Web sitesi adresi:

Cumartesi, 24 Ekim 2015 18:30

B E R E K E T L İ T O P R A K

B E R E K E T L İ   T O P R A K

Toprak, üzerinde çeşitli bitkilerin ve diğer canlıların yaşadığı madde. Türlü külte kırıntılarıyla çürümüş örgensel cisimlerden oluşan toz durumuna gelmiştir. Özlü, kara kireçli cinsleri vardır. Gemiciler için karaya ayak basmak toprağa basmaktır. Köylüye toprak verme, işlemesi için arazi tarla dağıtma anlamına gelir. Toprak, hava, su ve ateş doğada bir  bütünü teşkil eder. Bu dört elementten biri yanlış kullanılır, tüketilirse doğanın dengesi bozulur. Doğa insansız yaşayabilir, ama insan doğasız yaşayamaz.

Antik çağda kaplar topraktan yapılır, pişirilirdi. Eskiden köylerimizde de kullanılırdı, toprak tencere delinince o akşam yemeksiz kalmıştık hâlâ hatırlıyorum, annem çok üzülmüştü. Topraktan tandırı da unutmadım, yufka yapma bitince patates, patlıcan közlenirdi. Bebekler toprakla sarılırdı, hafif  ısıtılır tazelenirdi.

Çocukluğumda biriken anılarım benim sadık yârim kara topraktır, sözü ile pekişmişti. Bahçelerde çevremde komşular hep çim ekiyorlar, çok toz oluyor, diye bana da tavsiye ediyorlardı. Ama içimde bir ses hayır diyordu. Ege rüzgârı ve 35 derece üstünde sıcaklıkta ancak ekilen kültür bitkilerini suladık yaz boyunca, su oldukça pahalı. Öyle bir yağmur yağdı ki, işte Sonbahar böyle gelir dedirtti.

Ekim ayını beklemeseydik, bir daha görümiyeceğimiz böyle büyülü manzarayla karşılaşamıyacaktık. Hem toprak bahçede, hem yeşil alanlarda binbir çeşit ot ve baharat aroması ve yağmur sonrası hafif nemli, büyüleyici kokusunu saçıyor. Ege rüzgârının getirdiği ot tohumları yağmurdan üç gün sonra kupkuru, kara sanılan toprağın üstünde yemyeşil yumuşacık bir halı serilir gibi kapladı. Yalnız üstünde değil, içinde ve altında birçok canlıyı barındırır. Sessiz, sağlam, dayanıklı ve bereketlidir.

Aydın ve Didim’de toprağın bereketi, değeri çok iyi biliniyor. Yerli gazetelerde çiftçileri destekleyici haberlere sıkça yer veriliyor.

Gıda topraktan başka yerde yetişmez ilkesinde, bilinçli davranıyorlar. Betonlaşmayı ve jeotermal şirketleri istemiyor. Doğada serbest gezen kümes ve büyükbaş hayvan barındıran çiftlikler kuruluyor.

Köylerde yetişen yerli gıda pazarlarını belediyeler destekliyor. Bitki tohumlarının dış ülkelerden gelmesini önlemek için üreticiler pazara yerli tohumlar sürüyor.

Yağmurdan sonra yalnız bitkiler canlı olduğunu göstermiyor, sümüklü ve diğer böcekler de yollarda ve bahçelerde görülüyor.

Tarımsal üretimi teknolojiyle buluşturan Turkcell de çiftçilerle bir araya geliyor. Çiftçinin hayatına ve işine değer katıyor, semt pazarlarında halkla buluşarak tarım, çiftlik doktoru, ürün ve köy havası servisi Tarımsal Destek Hattı ile halka bilgi veriyor.

Ege farklıdır, yağı, zeytini, meyvesi, sütü ve yoğurdu ile kafası çalışan insanların diyarı olmasından haklı olarak gurur duyuyorlar.

Köy denince benim hafızamda hemen toprak vardır. Bu nedenle bilhassa Türkiye’nin yüzde sekseninin köyde yaşadığı nesli temsil edenler köylerin mahalle yapılmasına çok üzülüyor. Orda bir köy var uzakta, bizim köy, köy enstitüsü kavramları nasıl unutulur. Kanunun geri alınması, tam tersine yolu, elektriği, suyu olan her kapıda araba duran modern köylerin desteklenmesi arzu ediliyor.

Biraz önce yürüyüşte güneşin kırmızı toprak tonlarıyla ufku boyadığını izledim, harabeden geçerken Buket Uzuner’in Toprak romanından şu sözü düşündüm:

“Burası Anadolu, şimdiye kadar hiçbir sır uzun süre saklı kalmadı bu topraklarda. Ne yalanlar, utançlar ve gani günahlar gömülmüş bu mübarek toprakların altına ...”

Eştikçe tarih fışkırıyor Anadolu’da.

 

Hoşça kalın!

Cumartesi, 10 Ekim 2015 12:50

C A H İ L C E S A R E T İ

C A H İ L   C E S A R E T İ

Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır. Betrand Russell

Çevremde karşılaştığım, hayretle izlediğim bazı cahil insanların cesaretine bir ad koymak için bilimsel araştırma ve tespit gerekti. Justin Kruger ve David Dunning bu psikoloji konusunda 2000 yılında Nobel Ödülü aldılar. Bu varsayıma uyan kişiler tanınırsa, kendilerine idareci, öncü rolü verilmesine engel olunabilir. Dernek, oda, site, okul ve firma yönetici olurlarsa topluma oldukça zararlı olup, görevindeki işçileri, üyeleri mutsuz eder. Niteliksiz, cahil insan her şeyi biliyorum zanneder, başka hiç bir insanın sözünü dinlemez. Bu nedenle becerikli, yetkin üyelerden faydalanamaz, zira işbölümü yapamaz.

Kendi yeteneklerini abartır, diğer insanların niteliklerini görmez. Kendinden başka birini övemez. Cehaleti ve akılsızlığı bireyin kendine olan güvenini arttırır.

Niteliksizliği davranışlarına yansır bağırır, hep kendini över, her işe karışır, çok iş yapıyor gibi gösterir. Her şeyi kendisi halletmek ister. İşçileri varsa onun emri olmadan nefes dahi alamazlar, onlara ancak emri benden alacaksınız der. İşe aldığı görevliler, gözü kapalı her dediğini yapmak zorundadır. Sevmediği birini korkutmak amacı olan negatif davranışlar da olabilir.

Cesaret akıldan gelirse cesaretır,

bilgisizlikten gelirse cehalettir. Mevlâna

Üstlerine saygılı, altdakilere baskıcı olur. Başkalarının fikirlerine saygı göstermez, hep başarılarının konuşulmasını arzu eder. Sorulan bir soru, onun başarılarını anlatmasına yönlendirilir, cevap verilmez.

Söylediği bir sözü söylemedim, diye inkâr edip dostunu, arkadasını zor durumda bırakır.

Tek doğru onundur, başka doğruya söz hakkı vermez. İşine gelmezse gerçeği saptırır, karşısındaki insanı yalancı duruma düşürür. Az olan bilgisi ona sanki çok biliyormuş tavrıyla özgüven kazandırır.

Bilgiyi, tahsili ve eğitimi ihtiyaç olarak görmezler. Bu aşırı davranışlar egzersiz yaparak ve eğiterek törpülenebilir. Ama çok bildiğini zanneden insana eğitilmesi gerektiğine inandırılması çok zordur.

Bilhassa yetişkinleri eğitmekte geç kalınmıştır. Bu nedenle anne baba ve öğretmenler çocukları eğitenler dikkat ederse, erken teşhis konup önlem alınabilir.

Buna dikkat edilmezse, site, mahalle, grup liderliği verilirse felâket olur. Toplum için geç kalınmış olur, eline verilen güçle ilerleme kaydedilemez, birlikte çalışmak imkânsızdır.

Problemlere bulduğu çözüm isabetli olmaz. Kendileri gibi düşünmeyeni azarlar, bulundukları makamı kendilerine hak olarak görürler. Bu sendromun adı Dunning-Kruger’dir.

Dernek ve organizelere yardım etmeyi çok severim. Üç veya dört defa aynı kişi dernek başkanı olursa maddi yardımı keserim, manen de destek olmam. Zira kendinden sonra yönetime gelecekleri hazırlamazsa o organize başarılı olmaz.

Berlin’de, Almanya’da ve tüm Avrupa’da çok olumlu çalışan birinci nesil, kurdukları dernek ve partilerin çalışma kollarında türk kökenli politikacıları yetiştirdiler.  Sayıları azımsanmıyacak kadar genç politikacılar, bilgili kendine güvenen, bilmediğini bilen insanlar tarafından bugün Avrupa’da söz sahibi liderlik konumuna yetiştirildi, onlara yükselme imkânı verdiler.

Türkiye’de çoğu insanların hâlâ almancı, gurbetçi diyerek başarılı gençlerin farkına varmadıkları görülüyor.

Cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur. Charles Darvin

Hoşça kalın!

 

Cumartesi, 03 Ekim 2015 11:13

Ş ü k ü r T o p l u m u

Ş ü k ü r   T o p l u m u

Trafikte kırmızı ışıkta durulduğu zaman, Türkiye gelişmiş ülkelerden biri olacak. Ali Sirmen

Kurallar ülkesi Almanya’da ehliyet alan biri, Türkiye’de              uluslararası trafik kurallarına uysa da kaza geçirebilir.

Kavşaktan aşağı yukarı on metre önce uyarı sinyali trafik lâmbasına yaklaşıldığını gösteriyor. Eşim sarıda yavaşlayıp kırmızıda durduğu halde arabamıza arkadan yapısı çok yeni olan bir kamyon çarptı. İzmir-Menemen çıkışı kavşakta sık sık kaza oluyormuş.

Şok, korku içinde yol plânımız alt üst oldu. Artık emekli yaz tatilini sona erdirmek, bir an evvel torunlara kavuşma arzusu öne geçiyordu. Üç ay saunada gibi ter ve sıcaktan sonra yağmur ve serin Berlin havasına özlemiştik.

Kaza anından itibaren Almanca Glück im Unglück sözünü içimde tekrarlayıp durdum. Tam olarak Türkçe karşılığına karar veremedim. Sözlükte Glück kelimesinin anlamına bakınca neden zorlandığımı anladım. Zira yarım sayfa açıklaması var. Köşe yazarlarından Ali Sak’a sordum. Şanssızlık içinde Şans çevirisine  karar verdi.

Türkiye gibi şükür toplumunda çok isabetli bir kavram. Bu duruma da uygun. Bu Yaz geçse de, gelecek yıl arabayla Türkiye’ye geleceklere öğüt olabilir.

Kamyon şoförü elinde su şişesiyle indi ve beni teselli etti. Size ve eşinize bir şey olmadı, ağlamayın diyordu.

Gelen iki trafik polisi saygılı davrandı, doğru detaylı bir rapor yazdılar. Karakolda bize çay ikram edildi, hatta ayrılırken eşimin elini öptüler.

Arabadan inerken eşimin ehliyet ve araba kâğıdını düşüren polisler ararken, yoldan geçen bir yolcu eşimin fotoğrafını tanıdı ve verdi.

Kamyon ciddi bir firmaya ait, sigortası sağlamdı.

Ayvacık Öğretmen Evi’nde arka kapısı camsız açık kalan arabamızda eşyalarımızı korudular, bize çok iyi davrandılar.

Keşan’da aile dostumuzun otelde perişan olmayalım, bayram tatilinde tamirat yapılamaz tavsiyesine uyup, tekrar evimize Didim’e zorunlu dönüş yaptık.

Komşumuz tamirhanede çalıştığı için tavsiyesine uyduk,

bekliyoruz. Neyse, arzu ettiğimiz yağmur ve serin havaya kavuştuk. Bayram tatilini yazarak, okuyarak geçiriyoruz. Ege’de yağmur başlayınca Ekvator’daki gibi dinmek bilmiyor.

Suriyeli sığınmacılara otobüs bileti satmaya izin verilmeyince İstanbul’dan Edirne’ye yirmi saat yürüyüşe geçtiler.

O halde beterin beteri var, diyoruz. Polis bariyeri önünde kemanını çalan suriyeli gencin çığlığı görsel medya yoluyla Dünya’ya iletildi.

Eve gelince bahçedeki bitki ve hayvanlar tekrar suya kavuşunca sevindiler. Sitede yeşil alanda yeni dikilen bitkileri sulama ilk işim oldu. Hele sonra yağmur yağınca bayram ettiler.

Komşular yiyecek içecek getirip, geçmiş olsuna geldiler.

Neler geçmedi ki, bu da geçer.

Televizyonda güzelim hayvanları gördükçe böyle bir bayramda sevinilir mi, diye soruyorum. Madem kutlanıyor görülmesi şart mı, daha görülmez hale getirilemez mi, diye düşünmeden edemiyorum. Kurban kelimesi zaten uyarı anlamında. Ölümden kaçan hayvanları tutacak uzmanlar yetiştiriliyor. Hayvanseverler sesini çıkarıp, hiç değilse insanlık hayvanca kuralları değiştirse. Bıçak bileme gündemde, söze ne hacet var. Kan ve kesim haricinde sakin bir bayram geçirdik.

Yazımın konusuna dönersem, trafik kazalarında herkes şanslı olamıyor. Feridun Zaimoğlu Bolu yolunda bir otobüs kazasında adeta ölümden geri dönüyor. Yaşadıklarını Liebesbrand - Yakıcı Aşk romanında işliyor. Bir heykeltraş gibi Alman güncel edebiyatına çeşitlilik ve renk katıyor. Herşeyini kaybeden insanın beyin gücü kaybolmamışsa birikimiyle yeniden hayata başlayabiliyor.

Netice olarak Türkiye’de trafik dairelerine tavsiyemiz, trafik lâmbalarında kırmızı ışıkta geçenleri ve otoyollarında aşırı hız yapanları gizli kamera ile filmini çekerek kayda alıp, ceza vermektir. Bu kural caydırıcı olduğu gibi, bütçeye katkı sağlanmış olur. Bu kuralın olmadığı hiçbir Avrupa ülkesi yoktur.

 

Hoşça kalın!

Salı, 29 Eylül 2015 16:42

Y A R A L A R K A P A N M A D A N

Y A R A L A R     K A P A N M A D A N

Terör Türkiye'nin her bölgesinde yaralar açıyor. Henüz kapanmayan, zamanın üstüne sünger gibi örttüğü acı, şehit haberleriyle tekrar deşiliyor. Ülke içinde terör, sınırda bir türlü bitmek bilmeyen savaş karşısında sınav veriyor.

Bir fotoğraf bin sözden etkilidir. Bu sözü doğrulayan Bodrum'da insanlığın kıyıya vurduğu, küçük bir çocuk olan Aylan Kurdi'nin cansız bedeni Dünya toplumlarını sarstı.

Akdeniz'in çoktan sığınmacılara mezar olduğunu bilen insan vicdanı sabredip, çaresizlik içinde bekliyor. Silah ticaretinden kazanan ülkeler az sayıda mülteci kabul ederken, müslümanlar kardeştir diyen bazı arap ülkeleri hiç kimseyi kabul etmedi.

Türk basınında ve görsel medyada sığınmacı sayısı yakalandı, diye veriliyor. Sanki kriminel olaylara karışmış da aranıyor, üç yaşındaki çocuk.

Ülkede komşu komşuyu, arkadaş dostunu, akrabaları yakınlarını ihbar etmeleri bekleniyor. Muhtarlara fişleme yetkisi verildiği söylentisi var. Yazılı bir talimat görmüyor gazeteciler.

Doğu Almanya tarihinde aynı ailede, karı kocanın yıllarca eşini fişlediği, her adımını rapora kayıt edip, hükümeti kuran tek partiye bildirdiği yakın tarihte, roman ve filmlere konu oldu. İki Almanya birleşince karanlıkta kalan tarih gün ışığına çıktı ve eşler boşandı, aileler yıkıldı.

Almanya tarihinde Hitler zamanında yahudiler toplama kamplarına, ölüm fabrikalarına bu usül ile götürülmüştü.

Kimin yahudi olduğuna ben karar veririm, diyenler tarihe kara bir sayfa olarak geçti. Hele bunun içine para karışırsa tehlike büyüyor.

Şırnaklı Dündar Sansur'un yazdığı Yara Güneydoğu'da yaşananları, gerçek hikâyeleri kurgu yapılarak roman olarak yazılmış. Adından söz ettirmiş bu kitapta faili meçhul cinayetleri, insanlık dışı her türlü işkence metotlarına maruz kalan halkın hikâyesi. Evlerinden gece yarısı alınmış akrabalarından haber alamıyan aile fertleri, cesetlerini ertesi gün kuyularda arıyorlar.

Acı trajediler yaşanalı çok geçmedi Şırnak'ta 1990-1997 yılları arasında geçiyor. Yazarın şahsen tanıklık ettiği gerçekler, araştırma neticesinde halkın yüzyıllardır dinmeyen yarası anlatılıyor.

Anlatı Botan'da yaşanan terör olaylarında kurunun yanında yaşın yandığı insanların hikâyesi, muhtar beş bin Lira karşılığında sözüm ona terörist olarak ihbar ediyor.

Kitabın amacı tarihe bir ışık tutmak, geçmişten ders alarak tekrarına engel olmak.

Birbirini seven insanların ayrılınca çektikleri ıstırap duygulara hitap ederek ifade ediliyor. Yazar, 1970 yılında Şırnak'ta doğdu. Bölgesel ve ulusal bir çok gazetede köşe yazıyor. Olağanüstü Akşamlar ve Yarım Kalan Bir Mevsim, adlarında iki şiir kitabı var.

Romanın sonunda sevenler buluşur, savaş biter, insanlar  bayram yerinden evlerine dağılır. Tüm tarihe şahit olan Cudi dağına güneşin ışıkları vurur.

Nağmelerde, türkülerde, şiirlerde, ressamların resimlerinde barış vardır.

Her dilde ortak bir sevinç, ortak bir gelecek, tek bir yürek, yüreklerin tek dili barış olmalı ...

Nefret ve kine yer vermeyen sevgiyle özgürce akmalı, coşmalı Dicle.

 

İyi okumalar, hoşça kalın!

Perşembe, 17 Eylül 2015 07:56

K O R K U T A N S Ö Z L E R

K O R K U T A N   S Ö Z L E R

Bazı kelimelerin konuşulması belli bir süre korku yaratır. Üzerinden zaman geçmesi, bazı olayların değişmesinden sonra açık veya gizli yasak kalkar.

Van-Erciş Yatılı Bölge Okulu’na 1963 yılında başarılı yeni mezun öğretmenler tayin edilmişti. Ankara’dan  gönderilen yedi öğretmen dışında öğrenci, personel Kürtçe biliyor ve kendi aralarında rahatlıkla ana dilinde konuşuyorlardı.

Okul ve ilçeleri kurayla seçildi. Şerefli Koçhisar’da da Yatılı Bölge Okulu olduğu halde değişmeyi düşünmedim. Tanıdık ve akrabalar babama kızını doğuya gönderme dedikleri halde, babam benim ısrarıma dayanamadı.

Meslek hayatımın unutulmayacak anılarını orada yaşadım. Ben onların dillerini bilmeden Türkçe öğretiyordum. Tam durumu Almanya’ya gidince anlıyacaktım, daha doğrusu sorun olduğunu. Alman öğretmenlerin Türkçe bilmeden Türk öğrencilere Almanca öğretmesinde gördüğüm sorunlar, anılar beni geçmişe götürdü.

Türkiye’de 1980 yılı darbesinden sonra iltica ederek yurtdışına giden PKK sempatizanları bütün devlet ve özel kuruluşları uyardılar, Türk öğretmenlerin Kürt öğrencilere yardım edemediğini açıkladılar, bazı gençler ve kadın evlerinde Türkçe konuşmayı yasak eden eğitim ve öğretmenleri tayin ettirdiler. Böylece korkulan Kürt, Kürtçe kelimelerine önce alışamadım, Berlin Öğretmen Sendikası’ndan, protest olarak üyelikten istifa ettim. İlk ilgi gösteren protestan kilise din görevlileriyle yapılan toplantılara çağrılmadım, zira biz Türk öğretmenler PKK sempatizanların Türkiye’yi karaladıklarına inanıyorduk.

Zamanla yapılan hataları kavramak için bazı değişimler gerekti.

Kürt sorunu ile PKK terör örgütünü ayrı görmeyi hâlâ, bugüne kadar Almanya’ya anlatamadık. Elçilikler basılıp Alman polisi tehlike ile karşı karşı gelince anlaşılır gibi bir ortamda terör örgütü yasaklandı.

Batı, Kürtlerin çoğunun Türk üniversitelerinde okuduğunu, profesör, doktor, avukat ve büyük ticaretin içinde olduklarını bilmek istemiyor. Parlamento içinde Cumhurbaşkanı dahi oldukları anlatılınca zaten dinlemiyor. Bildikleri Kürt topraklarında yaşamıyor, çoğu Batı Anadolu’da ve Marmara Bölgesi’nde ikâmet ediyor.

Genelleme hem kolay, hem de işlerine geliyor. Türkiye kendi sorununu kendisi tartışmaya açsaydı, bugünkü kavram kargaşası olmazdı. Yani dile yasak, insana işkence yapılmasaydı, Batı mazlum sandığı tarafa destek vermezdi. Dünya, Doğu illerinde baskı altında yaşayan Kürt halkının kurtuluş savaşı olarak görüyor.

Çeşitliliği kabul etmeyip, halkı aynı yapmaya çalışmak, yani asimile etmek geçici bir süre barışı sağlıyor. Etnik gruplar yeryüzünde renklerini kaybetmek istemiyor. İnsan sosyal varlıktır, ama doğaya aittir. Bir tek çiçek cinsini, türünü kaybetmek doğayı eksiltir. Çeşit ve renkleri korurken çeşitli dil ve kültürleri de korumak gerekir. Birbirinin içine giren, aynı olan insan özelliklerine, başka olan özellikleriyle özümlenmezse, karşılıklı saygı ve yaşam hakkı verilmezse, böyle bir sosyal patlamadan kaçınılmaz.

Biriken fazla şişirilmiş bir balon gibi sorun ve tarihte bugüne kadar yapılan hatalar patlak verdi. Doğu ve Güneydoğu adeta savaş alanına döndü. Birçok vatandaşın geçim kaynağı turizm kan, analar, kadınlar, çocuklar ölen şehitlerine ağlıyor. Bir anne aynı günde iki oğlunu kaybedebiliyor, biri asker diğeri terörist olarak.

Kürtlerin yurtiçindeki durumu İngiltere’de İskoçların, İspanya’da Baskların durumu ile aynı olduğu halde çözüm aynı değil. Türkiye’de demokratik ortamı iyi kullanıp, politik oyunlara alet etmemeli. Kürt halkı oy kazanma aracı olarak kullanılmamalıdır. Sorumlular değişik düşüncelere açık olmalıdır. Yurtiçinde sorunu görmezden gelmek, çözümü dışa atmak ülkenin zararınadır.

Dışarıdan gelen çözüm Türkiye için yıkımdır. Bütün halk, ama önce politikacılar doğru kararlar almalı, birbirlerini dinlemeleri gerekir.

Cem Özdemir, Almanya’da Türkler için ne istiyorsak, Türkiye’de de Kürtler için istenmelidir, dediği zaman biraz yadırganmıştı, ama bugün bu ifade çözüme ışık tutabilir.

Hoşça kalın!

Perşembe, 10 Eylül 2015 16:41

U Y G A R T O P L U M

U Y G A R   T O P L U M

Toplumun uygar olabilmesi için, onu teşkil eden bireylerin uygarlık seviyesine ulaşması gerektir. Bireyin düşün ve sanat yaşamıyla eriştiği düzey ve maddi, manevi varlığının tümü medeni olduğunu gösterir. Medeniyete ulaşma aydın olması, yani bir konu üzerinde açık seçik fikir edinmeyle başlar. Gelişme yolunda olan ülkede aydın kişiler karamsarlığa düşerken, diğer bir kesim olanlardan etkilenmiyor gibi görünüyor.

İnsanların birbirlerine olumsuz, kaba davranışları, kurallara uymama inadı toplumda huzursuzluk yaratıyor. Düşünce öncüleri kendileri söylüyor, yine kendileri dinliyor. Ulaşmak istenen vatandaşa ulaşamıyor. Korku, endişe Türkiye’nin içinde  bulunduğu ortam halkı, bilhassa aydınları tedirgin ediyor.

Empati duygusu kaybolmuş gibi görünüyor, bireyin sorunu önemli değil, ona boş ver derken şahsın kendisi sorun görüyorsa o önemli.

Jetler PKK ve IŞİD kamplarını bombalıyor, şehit haberleri geliyor, hükümet kurulamıyor. Su basma, yangın ve kaza haberleri, ünlüler, futbol haberleriyle gölgeleniyor. Haber başlık olarak veriliyor, tam aydınlatılmıyor.

Televizyon yayınlarında kısa haber veriliyor. Politik tartışmalar geç saatlerde yayınlanıyor, kimse dinlemiyor.

Akıllı insanların ulaşmak istediği bir düzey var. İletişim çağında gençlere yetişemeyen bu nesil düşünce üretiyor, çözüm yolları gösteriyor. Toplum bir değişim sürecinde, toplumu teşkil eden bireyler aynı bilgi ve kültür düzeyinde olmadığı için kültür içinde çatışma var. Söylenen söze değil, kimin söylediğine bakılıyor. Sözün anlamına göre hareket edilmiyor, sözün değeri yok oluyor, şayet o sözü söyleyen sevilmiyor, veya değer verilmiyorsa, bir ünvanı yoksa dinlenmiyor. Olumsuz birikimler terör odaklarını besliyor, onları haklı gibi gösteriyor.

Türkiye’de şu anda cereyan eden acı haberlere, tahammül eden bir halk var. Ateş düştüğü yeri yakıyor, insanlar duyarsız davranıyor. Bunda belki yaz tatili geçirilen bir ortamın da etkisi var. Fakat olumsuz durumu, dün bir komşum şöyle bir örnekle anlatmıya çalıştı.

Büyük bir balığı akvaryumda şeffaf bir cam ile ayırarak küçük balıkları duvar olan kısımda dolaştırılıyor. Defalarca küçük balıklara ulaşma çabasında duvara başını vuruyor. Sonra ara cam kaldırılıp küçük balıklar serbest bırakılıyor. Etrafında yüzen küçük balıklara hiç tepki göstermiyen büyük balık sessizce duruyor.

Bu deneyde çaba gösterip de başaramayan insan, boş ver ortamında artık kendi etrafında duvar örerek yaşıyor. Böylece etrafında olanlara tahammül edebiliyor.

Toplumda olumsuz davranışlar birikimi her gün bir köşede patlak verebilir. Normal koşullarda ikinci plâna bırakılan sorunlar konuşulmalı. Fiziksel yoksulluğu atlatmış, sömürülmeyen ve öldürülmekten korkmayan bir insanlık. Eski ve yeni kuşak bu amaca henüz ulaşamadı, genç ve yaşlıları iletişime zorlayan ortak bir konu. Türk insanı ne yaratılış olarak, ne zekasıyla gelişmiş toplumların insanlarından daha kötü değildir. Bazı olumsuzlukların üst üste geldiği bir zaman diliminde birey bilinci, insana değer verme bu ortamda aydınlatıcı olur. Sorumlu politikacılar söylemlerine çok dikkat etmelidir. Kışkırtıcı sözlerden, duygusal davranmaktan ziyade nesnel kalıp, ülkenin geleceği için biraraya gelebilmelidir.

Hoşça kalın!

 

Pazartesi, 31 Ağustos 2015 16:36

Zafer Bayramı

Zafer Bayramı

Günün anlamı ve önemi:

1914 – 1918 Birinci Dünya Savaşı Mondros Mütarekesi,

Sevr Antlaşmasıyla ülke parçalandı.

Mustafa Kemal’ın 19 Mayıs 1919 Samsun’a çıkmasıyla

Kurtuluş Savaşı başladı. Amasya genelgesinden sonra

Erzurum Sivas Kongreleri  yapıldı. 27 Aralık 1919’da

Ankara’ya geldi.

23 Nisan 1920 da TBMM’ini kurdu. Yönetim halkın

iradesi, Kurtuluş Savaşı merkezi Ankara. İlk başarı

doğuda Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Batı cephesinde

1. İnönü ve 2. İnönü zaferleri kazanıldığı halde Yunanlılar

tekrar saldırıya geçti.

Türk askeri büyük bir azimle mücadele etti.

23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 de Sakarya Meydan

Muharebesi ile ilk defa 1699 Karlofça antlaşmasından beri

tekrar toprak kazanılmaya başlandı.

Mustafa Kemal’e TBMM gazi unvanı ve Mareşal

rütbesi verdi.

Sakarya bir dönüm noktası, Büyük Taarruz’a hazırlık.

1922 yılı Ağustosuna kadar büyük bir gizlilikle

Güneydeki Birlikler Batı’ya kaydırıldı.

İstanbul  cephanesinden silah ve cephane kaçırıldı.

İtilaf Devletlerinin tahrip ettiği toplar onarıldı. Yeni

silahlar alındı. Orduya taarruz eğitimi yaptırıldı.

26 Ağustos’ta saldırı başladı. 30 Ağustos’ta düşman

çember içine alınmıştı alınan esirler arasında yunan

Başkomutanı Trikopis’te vardı.

Bu savaş,  Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı

için  Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak

adlandırılır.

Başarı ile sonuçlandı, 9 Eylül 1922 de İzmir’in

kurtulmasıyla  yurdumuz kurtulmuş oldu.

30 Ağustos 1923 te ilk defa Zafer Bayramı Ankara,

İzmir, Afyonkarahisar,  Denizli , Kahraman

Maraş’ta kutlandı. Vatandaşlık bilinci,  yurtta barış

dünyada barış prensibi Türkiye’yi ikinci paylaşım

 

savaşından korudu.

------------------------------------------

Memleketim

Dörtnala gelip uzak Asya’dan,

Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan

bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde,

dişler kenetli,

ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benzeyen

toprak,

bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

yok edin insanın insana kulluğunu,

bu davet bizim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine,

bu hasret bizim.

 

Nazım Hikmet Ran

Çarşamba, 12 Ağustos 2015 13:45

DİDİM BELEDİYESİNE TEŞEKKÜRLER

DİDİM   BELEDİYESİNE   TEŞEKKÜRLER

Yeşilkent’te Ekmek Parası Köşeyazım (28 Temmuz 2015), Yeşilkent Sakinleri Plaj Temizliği İstiyor, haberim

(30 Temmuz 2015), yalnız site sakinlerinin değil, cıvarı sitelerdeki komşuların da dikkatini çekti.

Tuvalet olarak kullanılan antik harabe ve oradan Gaye2’ye kadar alan temizlendiği için Didim Belediye Başkanı ve görevlilerine yerli ve yabancı turistler, yazlıkçıların teşekkürünü iletiyorum. O doğal plajların olduğu yerlere acilen konteyner konup, temiz tutalım, mangal yapılması yasaktır, diye uyarı yazıları asılmalıdır.

Gazeteci olarak amacım halktan derlediklerimi görevlilere, sorumlu makamlara iletip, çözüme yardımcı olmaktır.

Karşılaştığım, gazeteci olduğumu duyan komşular önüme geçip dileklerini, eleştirilerini iletiyor. Onlara istemek kolay, sen vatandaş olarak görevini yapıyor musun, diye soruyorum.

Yüzde doksan çöp kültürü gelişmiş, başkalarının attığı çöpü dahi topluyor. Görünmez yüzde onu maalesef azınlıkta, ama zararı çok, görsel kirliliğe sebep olanlar aynı zamanda yüksek sesle konuşan, bağırıp ses kirliliğine de sebep oluyorlar.

Didim gibi yüzölçümü en geniş, denize en uzun sınırı olan bir kente 64.000 nüfus için verilen hizmetin, yazın 300.000 turiste verilmesi beklenemez. Türkiye’nin her tarafından geldiklerine göre, TV yayınlarında zorunlu spotlarla çöp kültürü eğitilmeli, gürültüye karşı önlem alınmalı. Turistik kentleri doğaya saygı göstermeden, tüketmeye gelmemeleri için uyarı yapılmalı. Yurtdışı Türklerı’ne uyarıyı Dünya’nın her yerine Türkçe bilen okurlara ulaşan Berlin gazetemde iletiyorum.

Ses, hava kirliliğine karşı önlemleri köşeyazılarımda dile getiriyorum. İstenilen seviyeye gelene kadar tekrar edeceğim.

Seyyar satıcıların bağırarak dolaşmasına izin verme hem ses, hem hava kirliliğine sebep oluyor. Yarab, bir karpuz uğruna ne güneşler batıyor. Geçmişte sorumlu olanlar bir karpuz hediye almak için göz yumuyordu. Diğer taraftan haksız kazanca hizmet ediyor. Dükkân kirası, vergi ve elektrik parası ödeyen manav ve market sahiplerine karşı haksızlık yapılıyor.

Yeşilkent plajında bangır bangır müzikle işkence yapan işletmeciye dur dendi, sağ olun. Şimdi sıra teknelerde, halk Ankara’nın bağlarını artık duymak istemiyor. Sitelerde çok sayıda Ankara’dan gelen komşular var. Yok mu bir müzisyen, Didim’in incirini, zeytinini besteleyecek, bekleniyor. Yeri göğü inletmeden çalsınlar.

Kulak doktorları ve müzik öğretmenlerinden bir komisyon kurulup, gürültüye karşı önlem alınmalıdır.

Belediye’nin önüne konacak büyük bir bilgi panosu hem turistleri bilgilendirir, hem de halkı okumaya özendirir. Emlâk vergisi, su veya elektrik borcu ödeyenlere yerli gazetelere ulaşma imkânı verilmeli. Bu önlem anonsları azaltır. Zaten çoğu kez rüzgâr alıp götürüyor, hiç kimse dinlemiyor. Sitemizde iki bilgi panosunu tamir ettirip, sorumluluğu üzerime aldım. Site yöneticileri aracılığı ile etkinlikler yazılı olarak bilgilendirilmeli.

En iyi başkan, üyeleri vatandaşları dernek ve vakıfları katılıma teşvik eden, işbirliği beraber yapandır.

Sitelerde bulunan yönetim ve derneklerle iyi bir işbirliği yapan Belediye kazanır. Yeşilkent’te işletmeciler kendi aralarında ve site sakinleri, derneklerle uyumlu çalışması için kurallara uymalıdır. Zabıta memurları gelip gidiyor, ama ne yapıyorlar bilinmiyor.

Seyyar işletmelerde sağlık kurallarına uyuluyor mu, fiat listesi konmuş mu, halk göremiyor. İşletme sahiplerine, site sakinlerine karşı dışardan gelenleri kutuplaşmasına hizmet edemeyecekleri sabit kurallarla bildirilmeli. Çevre derneği üyesi burada mangal yakmayın diyorsa, bu geçerli olmalı. Kışkırtanlara imkân verilmemeli.

Yeşilkent plajında yığılmayı önlemek için cıvardaki doğal plajlar halka açılmalıdır. Yeşilkent-Gaye2 arası, diğer taraftan Zümrüt Sitesi, Red-Restoran’ın önü Demir Yolları Tesislerine kadar alan bir inşaat makinesiyle düzeltilip, halka açılmalıdır. Bir çuvala kedileri doldurursan birbirini tırmalar.

Sevgili okurlarım, saygıdeğer ilçe büyükleri, bu satırları yazarken dost, duyarlı, emekli öğretmen, komşum Turgut Gülten geldi. Onun ricasını dile getirmekle bir çok emekli öğretmen ve anne babaların sesini iletmiş olacağım.

Her sabah patır patır atış gürültüsüyle uyanıyoruz. Bu kadar turistik tesislerin, yazlıkların bulunduğu sitelere yakın Polis Akademisi yeri başka bir alana kaldırılmalı veya atış alanı ses iletmeyen bir duvarla örülmeli. Daha kolayı atış eğitimini Sonbahar’da turistin az olduğu, okulların başladığı mevsime alınmalı, diyorlar.

Ben emekli öğretmen olarak polis eğitimini takdirle karşılıyorum, fakat tatilde çocukları silah atışlarıyla uyandırmanın hata olduğunu, gazeteci olarak duyurmuş ve sorumlulara çözüm önerisini iletmiş oluyorum.

Hoşça kalın!

 

Alkışlar Yeşilkent Çevre Gönüllüleri Derneği için

Dernek yararına sahilde bağış toplama etkinliği çok başarılı geçti.

Ev yapımı yiyecek ve içecekler, yeni veya ikinci el, yeni gibi giysi ve eşyaları, çocukların el emeği takı ve aksesuarlar, bahçe aletleri, çiçek fide saksı, ev ve bahçe dekorasyon ürünleri, spor ve deniz malzemeleri, el emeği göz nuru elişi ve sanat eserleri, eski ve yeni kitaplar büyük rağbet gördü.

Çevre derneği görsel işler yanında, duygusal komşu iletişim ve ilişkilerinde insanın da doğaya ait olduğunu kanıtlıyor. Büyük bir işbirliği unutulmaz anılara sahne oldu.

Çocuklar, gençler, gelmiş geçmiş dernek başkanları (sitenin yıldızları) yeni yönetimin yetişemediği yerde imdata koştu. Site İmar ve Güzelleştirme Derneği Başkan Ünal Köse ve görevlilerini kardeş dernek için seferber etti.

 

Başkanı Nazan Uğur yönetimi adına emeği geçen herkese sevgiyle hem yazılı hem sözlü olarak teşekkürünü iletti.

Salı, 04 Ağustos 2015 17:02

Üniversite Bilim Kurumu

Ü n i v e r s i t e   B i l i m  K u r u m u

Türkiye’de sahiller dolup taşıyor, üniversite giriş sınavları sona erdi. Yüksek öğrenim yapan çok sayıda işsiz kalan gençlerin sorununa çözüm arayan düşünür, yazarlar konuyu gündeme taşıdı.

Her ilde üniversite açırlırken politikacıların görmediği bir sorunla karşı karşıya kalınıyor. Meslek okulların devamı olan yüksek meslek okulları ihmâl edildi.

Küresel anlamda üniversite bilimsel özerkliğe ve kamu tüzelkişiliğine sahip olmalı. Yüksek düzeyde öğrenim, bilimsel araştırma yapmakla kalmaz, bilgilendirmek amacıyla neticeleri yayınlar. Fakülte, enstitü, yüksekokul ve benzeri kuruluşlardan oluşan bu kurumlar çağa ve ihtiyaca uymalıdır. Aksi takdirde ihtiyaca cevap vermezse gençler ellerinde diplomayla işsizler ordusuna katılıyor.

Üniversite pazarlama ortamında dil ve araçlara dikkat edip, varlıklı ile yoksul arasındaki uçurumu derinleştirmemelidir.

Kelime lâtinceden gelme bütün dünya dillerinde benzer yazılır ve telaffuz ediliyor. Öğretmenler ve bilginler topluluğu anlamına gelir. Tarihte ilk üniversite nerede ve ne zaman kuruldu, tartışmalıdır. Gerçek ipuçları ilk benzeri kurumlar M.Ö. 4000 yıllarında Sümerlerde görülüyor. Binlerce yıl Ortadoğu’da varlığını sürdürüyor. Eski Hindistan ve Çin’de zeki akıllı, becerikli ve bilgili insanları biraraya getiren bilgi üreten ve yayan kurumlar olduğu biliniyor.

Akademik içeriğin oluştuğu ilk üniversite kavrayışının yerleştiği yüksek okullar Platon ve Aristoteles tarafından antik yunan tarihine geçmiştir.

Roma’da magistre veya doctores denilen kişilerin yönettiği hukuk öğrenimi veren kurumlar vardı. Böyle bir okul İstanbul’da 425 yılında kurulmuştu, ancak 1453 yılına kadar sürdü. Ortaçağda 1000 – 1200 yılları arasında sadece rahiplere ders verilir, kiliselere eleman yetiştiriliyordu.

İtalya’da ilk üniversite 1000 yılında Bologna şehrinde açıldı. Hukuk öğrenimi yapmak isteyen öğrenciler okula kendileri hoca tayin ediyor, yetersiz bulurlarsa işlerine son verebiliyorlardı.

Avrupa üniversiteleri ilk başta İspanya’da bulunan İslâm  medreselerini örnek almış, onlardan esinlenmişlerdir. Fakat sonradan farklı yönde gelişmiştir. Kendi kurallarını koyarak bağımsız lâik düzeni yerleştirdiler.

Bugün Batı’da üniversiteler başarı ve icadlarda ilk sıradadır.

Başarının sırrı araştırmaya yer vermesinde, dünyada zeki akıllı öğrencilere kapılarını açmasında aranmalıdır.

Almanya üniversitelerine giriş sınavı olmaması, geçmiş ders yıllarında not toplamına ve kontenjan sayısına bakılması başarı olarak gösteriliyor. Öğrencinin sadece sınavda aldığı puana göre sıkıştırma, yerleştirme tercihte sorun yaratıyor.

-2-

Seçilen meslek beceri ve yeteneğe uymayınca sevilmeyen işi yapmak zorunda olan insanlar yüksekokul diploması da olsa mutsuz çalışıyor. Mutsuz ve huzursuz halini topluma yansıtıyor. Böylece  ruh sağlığı bozulmuş kişilerden oluşan toplum da sağlıksız oluyor.

Üniversitede daha çok kazanç değil hakikat aranmalı. Doğa, sosyal ve kültürel sorunlar karşısında yaşanan çaresizliğe çare bulmalı. Acıyı dindirmek için önyargı ve tabuları aşmalı. Araştırma sonunda bulguları korkusuzca toplumla paylaşabilen üniversiteler başarır.

Bilimin çekiciliği yerini paranın, piyasanın çekimine bırakılmamalıdır.

Sevgili okurlarım, bu satırları yazarken karşı komşumun kapısının önünde tam iki haftadır uçuşan plastik torba ve kâğıtlar var.

O eve giren tüm aile fertleri o çöpleri görüyor, rahatsız olmuyor. Hepsi üniversite mezunu, diş doktoru gibi saygın meslekleri var. Bahçeye girerken ayakkabı çıkartılacak kadar temiz iken, sokağındaki çöpler ya komşu bahçesine uçana kadar veya site işçilerinin süpürmesini bekliyor. Demek ki kişi okul ve hayat üniversitesi bitirirse ancak insan olabiliyor.

 

Hoşça kalın!