19 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey

İlter Gözkaya-Holzhey Hakkında

Web sitesi adresi:

Pazartesi, 27 Temmuz 2015 16:52

Yeşilkent’te Ekmek Parası

 

Yeşilkent’te Ekmek Parası

Yeşilkent tüm Akdeniz ve Ege kıyılarında en güzel, adına yakışır şekilde yemyeşil tatil cenneti. Bu güzellikten hem istifade eden, hem doğayı koruyan site sakinleri aidatları ile işçi tutarak siteyi ve plajı temizletiyor. 1996 yılında plaj halka açıldı, Altınkum’daki yığılma önlemeye çalışıldı, ama hizmet ve kontrol getirilmedi. Yıl 2015, hâlâ plajı, siteyi iki dernek korumaya çalışıyor. Plajlar halka ait diyen devlet hizmet de getirmesi, hiç değilse derneklere destek olması gerekirdi. Verdiği vergi ve kullanma cezalarıyla köstekliyor. Durum çığrından çıkmıştı, bir hafta önce izinsiz, kanalizasyona bağlantısı, elektrik ve suyu nereden aldığı belli olmayan seyyar satıcı işletmeleri Aydın Büyükşehir Belediyesi talimatı ile kapatan Didim Belediyesi’ne site halkı TEŞEKKÜR ediyor.

Komşular arasında konuşmada gelen gideni aratmasın arzusu var.

Şöyle ki:

İşletmelerde çalışanların emniyetten temiz kâğıdı olsun, şiddete eğilimli olanlara, şu anda yasağı delmiye çalışanlara fırsat verilmmemesi. Hijyen kontrolü, çalışanların sağlık kontrolünden geçmesi.

Kendi müzikleriyle, plajda halka müzik zevklerini dikte edip, müziği işkence haline getirilmesine izin verilmemeli.

Fiat kontrolü sıkı yapılıp, kontrol edilebilmesi için marka satılarak alışveriş yapılması.

Bağırarak satış, egsozu filitresiz traktörle hava ve ses kirliliği yapan, siteyi dolaşanlara da izin verilmemesi, 27 sokak ve dört caddede çıkan karbondioksit / dizel-is hesaplanabilir. Dışardan gelenlere plaj ve sitede park ücreti uygulanması, böylece koruma mümkün olur. Tanınmış Alaçatı plajına rezerve yapmadan gidilemiyor.

Sitede bulunan İmar ve Güzelleştirme ve Çevre Gönüllüleri Derneklerini, site sakinlerini bilgilindirmeden tepeden inme kararlar alınmaması, emeğe saygıyı gösterir.

Plajda sigara içmek yasaklanmalı, filmlerde bulutlayıp kapatılan sigara içmeyi anneler küçük çocuklarının önünde içip, izmariti kuma gömüyor.

Yıllardır ekmek parası diye duygu sömürüsüne karşı halk kendi kendine konuşup, korkudan ses çıkarmadan tahammül ediyor. Şikâyetleri gazeteci diye bana getiriyor. Sen neden şikâyet etmiyorsun deyince, başıma belâ mı alayım, diyerek işletmecilerden korktuklarını dile getiriyorlar.

Didim sahilde en uzun sınırı, yüzölçümü olarak en geniş turizm kentidir.

-2-

Yıllardır site sakinlerin emeği ile yapılmış küçük bir plaja bu kadar kalabalığı sokarda, düzen ve otorite buna izin verirse yine Aziz Nesin’lik olur.

Ne demişti hatırlayalım, kedileri bir çuvala doldurursan birbirlerini tırmalarlar.

Bütün işletmeler aynı şeyleri satmasın, örneğin biri gözleme yapıyorsa, öteki çay yapsın, diğeri yalnız soğuk içecek satsın. Kazanç yaparken çıkardığı çöpe sahip çıksın.

Yeşilkent-Demiryollarına kadar Zümrüt Sitesi, RED Restoran önü halka plaj olarak açılmalı. Aynı zamanda Gaye2-Yeşilkent harabeye kadar olan güzelim doğal plaj alanları çöplük olarak kullanılıyor. Pislikten çoğalan karasinek yuvaları temizlenip halka plaj açmak varken bu küçücük plaja, 40 yıllık emeğe sahip çıkmak büyük bir ilçeye yakışmıyor.

Halkı birbirini şikâyete zorlayan bir sistemden ziyade, sıkı bir kontrol uygulaması adaletli yaşamayla iş yeri açar, işsizlere düzenli iş verir.

Halktan derlediğim bu yazımın ciddiye alınmasını, ilçeyi idare

eden sorumluların Aydın Büyükşehir Belediyesi’ne iletmelerini

önemle rica ediyorum.

Hoşça kalın!

 

Perşembe, 23 Temmuz 2015 11:54

D i d i m‘ e T u r i s t B e k l e n i y o r

D i d i m‘ e   T u r i s t    B e k l e n i y o r

Yerel gazetelerin verdiği bilgi ve haberlere göre Didim turizme hazırlandı. İlçede turistten çok mülteci var. Artık Didim’de liman olduğu için Avrupa’ya ulaşarak sığınmak isteyenler Ege denizinde kurtarılıyor.

Okullar tatile girdi, yaz kursları, sergiler açılıyor. Okuma sevdirmeye yönelik projeler arka arkaya uygulamaya konuyor.

Uzmanlar Ramazan ayında oruç tutanlara dikkat edilmesi gereken bilgiler veriyor. Türkiye genelinde din ve ibadette zorlama örnekleri duyuluyor. Ramazan ayında yiyip, içtiklerinden dolayı 10 kg mermer taş atılan bir dizi oyun setinde yaralanan, ölen oyuncu olmadı diye şükrediliyor.

Elbette, Didim de tüm Türkiye gibi gözünü kulağını açmış, kurulacak bir koalisyon hükümeti konusunda haberleri dikkatle basın ve medyadan takip ediyor.

Yaz tatilimi geçirdiğim Yeşilkent sitesi bu dünyanın cenneti denebilecek kadar sakin, yemyeşil, tertemiz. Çöpler zamanında alınıyor. Seyyar satıcıların bağırmasına engel olan duyarlı iki dernek dayanışma içinde. Traktörden çıkan karbondioksitle havamızı kirleten, bağıranlardan karpuz almıyor. Avrupa uyum kanunlarına göre traktörün yerleşik mekânlara girmesi yasağı anlaşılıyor, fakat kuralları uygulamada sorun var.

Ezan sesi dahi çok cızırtılı bir mikrofonla kuvvetli açılırsa ses kirliliği yapar. Pazar yerinde bağırma yasak edildi. Avrupa Birliğinin yaptığı gürültü listesinde ilk sırada Türkiye’nin yer aldığı bilinci buraya ulaşmış.

Didim’in çok iyi çalışan belediyesi var. Daha kapısında güler  yüzle karşılayan şikâyet, istek, öneri masasında elemanlar vatandaşı karşılıyor. Bekleme kâğıdında sizden önce kaç kişi olduğu yazıyor. Didim Belediye Başkanı A. Deniz Atabey (CHP) Çocuk Akademisi mezunları töreni gibi renkli etkinliklere katılarak öğrenim, eğitim ve sanatı desteklendiğimi gösteriyor.

Turizm ile sağlığın iç içe olduğu anlaşılan aydın, düşünür, kentin gerçek sahipleri derneklerde gönüllü görev alıyor ve Devlet Hastanesinin eksiklerini tamamlıyor. Ege’nin emsalsiz denizle kaynaşmış, ahenkli rüzgârı bilhassa Astma gibi hastalara tavsiye ediliyor. Türkiye Yardım Sevenler Derneği, Didim Şubesi Başkanı Deniz Baylan, Avrupalı Yurtdışı Türkleri her türlü ilk yardımın yapılacağı kurulu bir hastahane bulacaklar, endişe etmeden Alman dostlarını da davet edip, gelsinler diyor.

Turizm Derneği Başkanı Ercüment Alkaner genelde turizmde Türkiye’nin yakın komşularındaki savaşların korku yarattığı bir kriz var. Ama Didim’in kendi özgü müşterisi var. Yerleşik İngilizler eşini dostunu getiriyor. Havasından ve denizinden etkilenen İstanbullu, Almanca denilen Türk müşterisi var.

Şu ana kadar kriz pek etkilemedi, diyor. Dilin adı Almanca, herhalde Almanca konuşan Türkleri kastediyor.

Müşteri ve Almanca denilen kavramları gazetede okuyunca hayli kafam karıştı. Yalnız Almanya’da değil Türkiye’de de Yurtdışı Türkler tanımında dil kargaşası var. Türk ama bizden değiller, nihayet müşteri işte der gibi bir algı var.

Yurtdışı Türkleri ciddiye alınırsa, Didim’e getireceği pozitif davranışlar olabilir. Şimdiye kadar konuştuğum çok sayıda Avrupalı, yaz tatilini burada geçirenler organize olalım, yerleşik İngilizler gibi biz de Didim’e hizmet edelim fikrine çok açık davranıyor. Bu düşüncemi ilettiğim Mavi Didim Gazetesi sahibi yayın yönetmeni Ergun Korkmaz, her türlü yardıma hazır olduğunu, söyledi. Teori, düşünce benden organize olmak, öncü olmak ikinci nesle kalıyor. Sitemizin kurucu ilk mesli artık yaprak dökümünde, kalanlar da sessiz, sakin son yıllarını hap ve ilâçlarla uzatarak emekli nesil dinlenmek istiyor. Ev sahiplerinin üçte biri yurtdışı Türklerini oluşturuyor. Turizmcilere Almanya Eyalet sistemini hatırlatıyorum. Onaltı eyalet arka arkaya aralıklarla yaz tatiline giriyor. Amaç turistik yerlerde yığılma olmasın, hizmette kalite düşmesin. Altı hafta süren tatil çok önceden plânlanıyor.

Sevgili okurlarım, Didim’de çok modern oteller de var. İkinci nesil Batı Avrupalı Türkler artık yalnız akraba ziyareti yapmıyor. İnternette otel adreslerine ulaşılabiliyor.

Kısacası Didim’de konuklarına hoş geldin, diyen bir mentalite var. Batı Avrupa’da öğrendiğiniz olumlu eğitim ve öğretim kuralları burada uygulamak şartıyla. Hava, ses kirliliğine karşı duyarlı olmak, sahilleri temiz tutarak iyi örnek olmanız bekleniyor. Burası Türkiye kavramını, bazı yerli Türkler gibi negatif anlamda kullanmadan, Avrupa’da tanıdığınız komşu, arkadaş ve dostlarınızı yaşanacak, tatil yapılacak cennet gibi bir ülkeye davet edebilirsiniz.

Hoşça kalın!

 

Pazartesi, 06 Temmuz 2015 17:02

G ü ç s ü z l e r i n G ü c ü

G ü ç s ü z l e r i n    G ü c ü

Türkiye’de partilerin eşit haklara sahip olmadığı bir seçim sonunda koalisyona doğru yol alınıyor.

Emekli yaz tatili geçirdiğim Didim-Yeşilkent’te terör mağduru göçe zorlanan Adıyaman’dan gelen işçiler yıllardır en zor işlerde çalışıyor. HDP’nin meclise girmesini güçsüzlerin gücü olarak algılıyorlar. Uzun zamandır tanıdığım bu işçiler ilk defa açıkça politikada düşüncelerini, dini inançlarını korkmadan söylüyor. Yalnız bu partiyi seçen veya üye olan komşular değil tüm Türkiye genelinde HDP Eşbaşkanı Demirtaş’ın seçim tarihine pozitif geçtiğine inanıyorlar. Bağırıp, çağırmadan, birilerini gücü ile tehdit etmeyen ve konuşmalarında nesnel, sağduyulu tavrıyla etkiledi.

Genel olarak sosyal demokrat, lâik sisteme inanan ve demokrasi yanlısı insanlarda bir rahatlama görülüyor. Kuralların işleyeceği bir sistemde istikrar sağlanır. Seçim günü gönüllü

bir ordu sandık başında görev aldı. Vatandaş oyuna sahip çıktı. Az da olsa şikâyet var, buna rağmen başarılı bir seçim yapıldı. Seçmen, seçilenlere yasama, yürütme ve yargıyı tek elde toplama girişimini durdurun, yasama ile yürütme ayrışmalıdır, dedi.

Türk halkının çoğunluğu uzlaşma yanlısı, koalisyondan korkulmamasını istiyor. Demek ki demokrasinin ilk basamağı, seçme ve seçilme hakkının önemi çok iyi anlaşıldı. İkinci basamak demokraside katılıma doğru gidiliyor. Bunda sosyal medyanın çok pozitif etkisi var.

Akademisyenlerin, kanaat öncülerinin, gazeteci ve politikacıların fikirleri medya ve basın aracılığıyla duyuluyor. Ben en aşağıdakileri, hayat üniversitesi bitirenleri dinliyorum. Yaz hocam yaz, demokratik haklarını kullanan gençler öldürüldü, özürlü kaldı ve bazıları hâlâ tutuklu, içim yanıyor. Bilhassa hukuk kavramının uluslararası düzeyde uygulama sağlanmalıdır.

Seçim günü site çok sakindi, akın akın seçmeye gittiler. Diyarbakır’da yaralı ve hasta olanlar bile doktor izini alarak  seçmeye gitti. İlk yardım arabaları seçmenleri seçim sandığının bulunduğu okullara taşıdı.

Uzlaşma yoluyla koalisyon hükümeti kurulmasını isteyenler özgürlük, parlamenter rejimin işlemesi, milli iradeye inanıyorlar. Rüşvet, yolsuzluğa son verilmesi ve çoğulcu bir demokrasi umudu yükseliyor. Vatandaş denetimi halka her konuda örnek olacak. Çevre ve ses kirliliğine, haksızlığa uğrayanları görünce susmayacak, bana ne demiyecek.

Senelerdir yazılarımda Türkiye’de adeta zehir gibi

algıladığım BOŞ VER, kavramının artık kullanılmıyacağına ben de candan inanıyorum. Aynı şekilde burası Türkiye sözü kötü anlamda değil, olumlu olarak kullanılacak.

Demokrasi rejimine inananların umudu uyandı, bu umudun gerçekleşmesi için bireyler, herkes çalışacak, emek vermeye devam edecek.

Ateş çemberi içinde ülkede barışın sağlanması gerek. Ana muhalefet partisi CHP, HDP’ye verdiği desteğe rağmen durumunu korudu. Ona göre de beklenti, uzlaşmayı sağlaması umutları gerçek yapabilir. Türkiye komşularıyla dostluk ilişkileri kurmalıdır.

Cumhuriyet Gazetesi’ne gösterilen dayanışma seferberliği devam ediyor. Yazarlar, sanatçılar, akademisyenler, kişisel destek mesajlarını basından öğreniyoruz. Basın örgütleri, muhalif partiler, sivil toplum kuruluşları, sendikalar omuz omuza imza topluyor, Cumhuriyet Gazetesi binası önünde sorumlu benim diyerek nöbet tutuyor.

Sevgili okurlarım, daha güneşli günler göreceğiz!

Yurtdışı Türkler için Anavatan’ın bağımsız, barış içinde yaşaması hayat sigortasıdır. Çocuklarımız yapılan hatalar için Avrupa’da sorumlu tutulmayacak. Türkiye tarihinden güç alırsa, Dünya’ya örnek bir ülke olabilir. Dostlar, akrabalar huzur içinde yaşar. Genç nesiller babavatanda bulduğu huzur ve adaleti anavatanda da bulur.

Hoşça kalın!

 

Pazartesi, 29 Haziran 2015 10:40

D A Y A N I Ş M A K R İ Z D E

D A Y A N I Ş M A    K R İ Z D E

Bir dolap devrilmesin, bir duvar yıkılmasın, dayansın diye destek konur. Duygusal davranılırsa ilk kızgınlıkta şefin önüne istifa dilekçesi  dayatılır. Babasına güvenen genç arkasını ailesine dayar.

Dayanışmada ise iki yönlüdür, karşılıklı yardımlaşma anlaşılır. Birey veya toplum birbirine, zor duruma düştüğünde yardım eder.

Sel, deprem, yangın, şiddet ve savaş mağdurlarına ilk ihtiyaçları götürülür. Ülkeler arasında, felâketin olduğu mekânda önceden bir düzen yoksa gelen materiyal dağıtımında kaos yaşanır, ihtiyaç sahiplerine ulaştırmada sorun olabilir. Dayanışmacılık toplumbilim dalıdır. Hangi ortamda kim kime yardımsever davranır, bilimsel olarak inceler.

Scobel, her hafta perşembe günü, saat 20:15 3SAT tv’de güncel bir felsefe konusu ele alır, uzman ve bilim insanlarıyla tartışmada uyarı yapılır, varsa hata dile getirir. Bu yazıma başlığı oradan aldım. Okul gibi, her zaman bu kanalı  izleyince, Türk özel televizyon yayın durumuna üzülür, karşılaştırmayı zihnimde geriye iterim. Zira bu kanal üç ülkenin birleşik devlet kanalıdır.

Küresel çağda, iletişimin hızlı olduğu zamanımızda yardımlaşma da gelişti. Nepal’da deprem olmadan Berlin-Potsdam deprem merkezi uyarı yapıyor. Ama ülkeleri idare edenler hazırlık önlemlerini ekonomik nedenlerden dolayı almıyor, alamıyor.

Dayanışma önce çekirdek ailede, akrabada başlar ve daire genişler. Artık fotoğrafımızı bile kendimiz çekiyor, kimseye muhtaç olmadan tek başına bir evde oturup, yaşamı mümkün kılıyoruz. Bilhassa sosyal devlet sisteminde dayanışma duygusu zayıflar. Bu nedenle empati duygusu sürekli etik derslerinde işleniyor.

Akdeniz, savaştan kaçan sığınmacılara mezar oluyor. Durum, dayanması zor, tahammül edilmez hale geldi. Avrupa topluluğu adeta Berlin duvarını Avrupa sınırında yeniden inşa edemediğine üzülüyor. Türkiye ve diğer komşu ülkeler milyonlarca sığınmacıyı alırken, zengin Avrupa yüzbinleri günlerce konuşuyor. Halkı korkuya, kine, düşmanlık duygularına sürüklüyor, hatta sığınmacılar için açılan sığınaklar yakılıyor. Almanya’da yakma geleneği, Türklere yakılan insanlarıyla çok acılar verdi. Bu nedenle olsa gerek Türk asıllı milletvekilleri yalnız fikirle değil, bizzat sığınma evlerine giderek sığınanlara yardım ediyor.

Göçmenin, yabancının, sığınmacının ve müslümanın olmadığı kentte protesto yürüyüşü yapanlar çok az da olsa, yılanın başını tehlikeden, zehirlemeden önce öldürmeli.

-2-

Bunun bilincinde olan politikacılar, öncüdüşünürler karşı yürüyüşe geçip halkı uyarıyor. Açıklayıcı toplantılar yapıyor.

Avrupa dayanışma krizini aşabilirse, içinde yaşayan göçmen kökenli insanların katkısıyla mümkün olacaktır. İstatistikler Almanya’da her dört vatandaştan birinin göçmen kökenli olduğunu gösteriyor. O halde geleceğe karamsar bakmaya gerek. Fransız, İngiliz, Polonya adları din ve alfabe benzerliğinden ve çok eskilere dayandığından dolayı çoğunluk topluma kaynaşmış görülüyor. İçişleri bakanın adı fransızca da olsa göze batmıyor. Ama kaynaşmayan türk, arap, İslâm dininden gelen adlara alışmak oldukça fazla zaman alacağa benziyor.

Bir yandan savaştan kaçıp Avrupa Birliği ülkelerine gelmek için ölümü göze alan sığınmacılar, diğer yandan Avrupa ülkelerinde doğup büyüdüğü halde ölümü göze alarak savaşa giden gençler. Savaşa gidenler için sıkı önemler alınıyor, pasaportları ellerinden alınıp seyahat hürriyetleri kısıtlanıyor. Ama hâlâ okullarda bazı öğretmenler göçmen çocuklarını hor görmeye, sınıf arkadaşları önünde küçük düşürmeye devam ediyor. Başarılı, üniversite bitirmiş göçmenlerin Almanya’yı terketmesini önlemek için çare aranmıyor, işsizlere iş yeri bulmak için yeterince proje üretilmiyor. İşyerlerine, devlet dairelerine, okul ve çocuk yuvalarına orantılı olarak göçmen vatandaşlar göreve alınmıyor. Öne sürülen önyargılarla, tarihte yapılan hatalar tekrarlanıyor, eşit paylaşıma engel olunuyor. Basın ve medyada göçmen kökenli alman vatandaşlara kapılar kapatıldığı için, gücü elinde tutan sorumlular göçmen kökenlilere karşı yapılan önyargıları kışkırtarak besliyor. Televizyonda, film branşında yalnız önyargıyı destekliyecek göçmenlere söz ve rol veriliyor. Göçmenlere, yabancılara karşı fikir yürütenler yanlış dayanışma ile toplumda kin ve nefret tohumları atıyor.

Türk işçileri yıllarca müslümanlara karşı yürüyüşe katılan Doğu Almanya kökenliler için dayanışma parası ödedi. Göçmenlerin doğuda bulunan kentlere seyahat ve yerleşme özgürlüğü için projeler üretmeli, ki onları tanımadan sokağa çıkıp protesto yürüyüşlerine katılmasınlar.

Geçenlerde bir veli, oğlumun öğretmeni hep doğu kentlere sınıf gezisi yapıyor, deyince olsun diye cevap veriyorum.

Danyanışma olumsuz yönde olursa tarihte büyük felâketler yaratmıştır. Aynı grup, parti, inisiyatifte başkan ve yönetim hataları hoş görülüp, alkışlanırsa dayanışma olmaz. Bu kendi çıkarları için susmak ve taraf tutma anlamına gelir, ayrı bir yazı konusudur.

Hoşça kalın!

Not:

 

Okul gibi bir TV kanalı, 3SAT’ı izlemenizi tavsiye ediyorum.

Salı, 23 Haziran 2015 12:35

ÇÖZÜM LÂİKLİK

 

Mayıs ayında yahudileri ölüme mahkum eden toplama kamplarının kurtarılışı anıldı. Yetmiş yıldan sonra Almanya kendi tarihi ile hesaplaşıyor. Kurtarılan insanların neler yaşadığını anlatmaları için son şans. Zira en genci 80 yaşında. Bu ayda tarih dersleri için çok detaylı materyal hazırlandı. Televizyonda görsel kaynak, belgesellerden başka çok etraflı kitaplar yazıldı.

Lâik devletin en belirgin gelişmiş ülkesi Avrupa'da Fransa'dır. Almanya bu konuda geri kalıyor. Kilisenin devletle yaptığı antlaşma kanunu çok eskiye dayanıyor (Reichskonkordat, 30.07.1933).

Din konu olunca yapılan tartışmalar da Almanya'da din ile devlet işlerinin ayrılmasında daha alınacak yol olduğunu gösteriyor. Türkiye'de de parti liderleri her fırsatta seçimden önce dini konu yapıyorsa, demek ki lâik devlet tam yerleşmemiş.

Eski, 2006 yılında vefat eden Yahudi Cemaati Başkanı Paul Spiegel, Yahudi İnanç - Yahudi Yaşam, kitabinde yahudi inancına sahip olanların hepsinin aynı yapılamıyacağını anlatırken gruplara ayırmada oldukça zorluk çekiyor.

Bu gruplardan liberal yahudiler kavramını bu yazımda liberal müslümanlar anlamına uyarlıyarak tartışmaya açmak istiyorum. Hukuk devletiyle uyarlı, insan haklarına saygı gösteren bir inanç. İnancını mutlaka dış görünüşüne yansıtmayan, kadın erkeğin aynı değerde, eşit haklara sahip olduğu bir cemaat. Cenaze törenlerinde kadınları arka plâna atmayan, kadın erkek birlikte dua edebilen, icabında kadın imamın öne geçebilmesi. İslâm konu olunca göze görülen, söz sahibi kadınlar inancını kıyafeti ile vurguluyanlar ancak basın ve medyada gösteriliyor. İslâm konferansına yalnız dinî ad taşıyan dernek ve kuruluş temsilcileri davet ediliyor.

Liberal kelimesi de lâiklik kavramı gibi fransızcadan bir çok dillere girmiştir. Ekonomideki anlamını bir kenara bırakırsak, bu yazımda liberalizm, insanın haksız ya da gereksiz sayılan bütün zorlamalara ve baskılardan kurtarılmasını savunan öğreti olarak kullanıyorum.

Aslında modern İslâm anlayışını liberal kavramı yerine Euro-İslâm adı altında reform edilmesi gerektiğini Almanya'da ilk ortaya atan Prof. Dr. Bassam Tibi'dir.

 

Okullarda dinler hakkında bilgi veren etik dersi, aynı zamanda insan ilişkilerine açıklık getirir. Küsme, barışma, ahlâk bu derste işlenir.

Böylece dinlerin birleştirici yönleri öğrencilere öğretilir. Uygulamalı din dersi insanları ayırır, herkes kendi dininin daha iyi, daha üstün olduğunu savunur.

Üçüncü sınıfta bir öğrencimin sınıfa girer girmez ilk yaptığı iş başörtüsünü çıkarmak olurdu. Teneffüslerde avluya çıkınca babası görür korkusuyla başını tekrar örterdi.

Sosyal Demokrat Partisi (SPD) Berlin Eyalet Milletvekili ve mecliste parti grup başkanı Read Saleh, müslümanlar için cami vergisi teklif ediyor. Argümanı çok inandırıcı, böylece ülke dışından dini güç kullanılmasın, Almanya kendi kararlarını hür bir biçimde uygulasın.

Bu durumda liberal anlayışı inancında olanlara karşı haksızlık olur. Hem demokratim, hem de dini inancım var, diyen müslümanlar içinde çoğunluğu teşkil eden bu grup sesini çıkartmalıdır. Bunlardan Türkiye'den gelen göçmenler lâik devlet anlayışında eğitim, öğretim gördükleri için susuyorlardı. Din Tanrı ile kul   arasındaki özel inançtır. Ama bu kadar çok tartışılan zamanı doğru kullanmak gerekir.

Geri gelmeyen iki şey vardır; ağızdan çıkan söz, geçen zaman.

İlgi duyan ve şimdiye kadar susan, ama tahminime göre çoğunluğu teşkil eden sesler ortaya çıkmalı. Bilim insanları, din bilimcileri, eğitmen öğretmenlerin sesi çıkmalı diye düşünürken Lâle Akgün'ün radyoda sesini işittim.

Çocuklarımızın, öğrencilerimizin geleceği için liberal iman anlayışında olanların artık susmadan organize olması gerekiyor. Bu grubun katılmadığı bir öğrenim programı noksandır. Geçenlerde bir dost bayan okurum cenaze törenlerine gitmediğini söyledi. Bir rüyam var, kadın erkeğin eşit muamele gördüğü törenler olsun.

Bir kişi rüya görürse, rüya olarak kalır. Ama çok kişi aynı rüyayı görürse, gerçek olur.

Kuran'da inançta zorlama yoktur, diyor. Buna uyarak Batı'da yaşanan modern yaşamda müslümanların da yaşayamıyacağı hiç bir kural yoktur. Şiddet uygulanmadığı muddetince her insan kendi inancını hür olarak yaşayabilir.

Hoşça kalın!

Bu konuda okumaya devam ettiğim kitap:

Paul Spiegel, Jüdischer Glaube - Jüdisches Leben, liberales Judentum, sayfa 24-33, Ullstein - Verlag

ISBN 3-550-07575-8

Dinledğim ve okuduğum radio programı (arşiv):

Deutschlandfunk, 15.05.2015 saat 9:35 ve 18.05.2015 saat 9:35 Gesprächreihe Aus Religion und Gesellschaft,

Lâle Akgün, Welchen İslâm wollen wir? Teil 1+2

Okunması gereken kitap:

Bassam Tibi, Euro-İslâm, Wissenschaftliche Buchgesellschaft

 

ISBN 978-3-896-78651-7-

Cuma, 12 Haziran 2015 08:03

B U T A R Z B E N İ M

B U   T A R Z   B E N İ M

Yazıma bu başlığı bir televizyon moda yarışmasından aldım. Yayın bana yıllar önce, seksen yıllarında bir başkonsolos hanımı ile yaptığım konuşmayı hatırlattı. İzlediğim şahane bir defilede tasarımcı Türk olduğu halde mankenlerin hepsi bir makineden çıkmış gibi sarışın kızlardı. Berlin Başkonsolusu eşine mankenlerin içinde neden Türk kızı olmadığını sordum. Bana verdiği cevap yıllarca zihnimde kaldı.

“Türk kızları yürümeyi bile beceremez.”

Avrupa’dan bir Türk kızı Dünya güzeli seçilene kadar böyle düşünüldü. Türk oldukları için değil, kızların yetiştirilmediğini önce Avrupa keşfetti. Bahsettiğim televizyon yayınında kızlar yürüyüşü ve modayı öğreniyor.

Aile Bilgisi dersi moda ve dikiş bölümünde bana zevklerle renklere karışılmaz, önemli olan uyum ve birbirine yakıştırmaktır. Gittiğin ortama, topluma ve zamana uyma önemli, diye öğretilmişti. Düğünde giyilecek bir kıyafet, öğleden sonra çaya giderken giyilemez.

Bu yayında juri üyelerin zevklerine uymazsa, katılımcılar iyi not alamıyorlar. Renk uyumu da onların zevki olmalı, yoksa iyi not, yıldız alamıyor. Ayrıca yayının adı İşte benim Stilim olarak değiştirildi.

Kanallar arasında gezinti yaparken bu yayına rastladığımda Frankfurt’lu kızımız Tümay Tali yarışmada dışlanma, hor görmeyle karşı karşıya kalmıştı. Bir juri üyesinin başlattığı mobing gruptaki katılımcı kızlar tarafından desteklendi. Neticede Tümay kendi isteğiyle asaletiyle yarışmadan ayrıldı.

Yarışma oyun kuralı yanlıştır, SMS ile eleneni izleyiciler seçse ekranda rakipler arasında yıkıcı, ezici kavga olmaz.

Her konu uzmanı jüri üyesi olamaz, zira jüri üyesi bir öğretmen gibi adaletli davranmak zorundadır. O zaman saygı uyandırır, katılımcılara not korkusuyla zorlanan saygı gerçeği yansıtmaz. Jüri üyesinin beğenmediği durumda yarışmacı teşekkür etmek zorunda değildir.

Bilhassa yurtdışı Türkleri çok üzüldü, facebook’ta yapılan yorumlardan aldığım izlenime göre yarışmada haksızlık, ayrımcılığa mağruz kalan Frankfurt’lu kızımız ayrıldıkta sonra yayını izlemediler. Tümay’dan ismini yazmak için izin aldım, zira modayla ilgili tasarımcı ve işverenlere çağrıda bulunmak istiyorum. Sponzorlar manken olmak isteyen, moda dergilerinden Tümay ve diğer ilgi duyan kız ve erkekleri desteklemeleri için çağrı yapıyorum. Meslek Yüksekokulu müdürü Nihat Sorgeç bu konuda öncü olabilir.

Sosyal medyada yapılan yorumların hepsini okuyamadım 300’den sonra saymayı bıraktım. Bir de yorumcuların birbirlerine yazdıkları vardı. Avrupa’dan yorumlar yapıcı ve nesnel yazıldı. Küfür yoktu, seviye düşürülmemişti. O sayfada kendimi gençler arasında kara tahtaya geçmiş bir öğretmen olarak görerek, mümkün olduğu kadar denge sağlamaya çalıştım.

Felsefe konuları modern hızlı internet hayatı ile gelişiyor.

Dünya’da devletleri idare eden politikacılar dijital demokrasiye kulak vermezlerse, yeryüzünde barış sağlanamaz, diyorlar. O halde gençlerin sesi dinlenmezse üniversite ve yüksekokullarda da huzurlu öğrenim yapılamaz.

Gençlerin sesi olarak, bahsettiğim yayınla ilgili sosyal medyada okuduklarımı özetlemeye çalışıyorum.

Özel Türk televizyonlarına Avrupa’dan reklâm veren işverenler şartlı vermelidir. Yalnız yayınlar Türkiye’de hazırlanmasın, kalite olsun. Avrupa’da Türk işverenlerin hepsi yüksek tahsil yapmıştır. Jüri üyelerinden en az biri çok iyi ingilizce bilmeli, ki Avrupa’dan katılanlara dilde yardımcı olsunlar. İngilizce artık Dünya dili olmuştur. Hitap ettiği ülkenin dili de gerçeğe uymalı. Yurtdışı Türkleri iki dilde yaşıyor.

Tümay bu yarışta ayrımcılığa uğramış, bu olay Almanya’da yaşayan Türkleri çok üzmüştür. Yıllardır Almanya-Avrupa’da haksızlığa uğrayan bir azınlık toplumunda yaşadıklarının benzerine bu yayında karşılaştılar.

Okulda Türkçe görmediği halde Türkçesi çok iyiydi. Tümay’a hep iyi konuşamadığı ima edilmiştir. Halbuki juri üyelerinin birinden daha iyi Türkçe konuşuyordu.

Bu yayında Almanya’da öğrencilere kavga değil, tartışma dili öğretildiği görüldü. Kavga karşındakini bağırarak baskı altına alıp, duygusal ezer ve yıkar. Tartışma ise doğru yolu gerçeği bulmak için nesnel yapılır. Türkiye’de kutuplara ayrılmış, kavgalı toplumu destekleyen, körükleyen böyle yayınlara izin verip, gençlerin ve okula giden öğrencilerin evde olduğu öğleden sonra yayınlanması tehlikelidir.

Televizyon diğer teknoloji araç ve gereçler gibi, doğru kullanılırsa okuldur. Her yaşta toplum öğrenmeye devam eder. Bu nedenle sorumlu okurlarımın bu yazıyı ilgili kurum ve kuruluşlara bildirmeleri, sorumluları göreve çağıracaktır. Gezinti esnasında böyle yayınlara rastlayan insanlar Türkçe bilmese dahi, o ülkenin aynasını görür. Yurtdışında o ülke hakkında bilgi almak isteyenler, seyahate çıkmadan önce kanallar arasında bir kanaate varmak ister ve gezinti yapar.

Ayrıca yalnız bu yayında değil, Dünya’da baş parmak yanlış gösteriliyor. Roma İmparatoru baş parmağı yukarı gösterince ölüm fermanını açıklıyordu. Bunun tarihini başka bir yazımda anlatmak istiyorum.

Goethe’nin Renkler Öğrenimini (Farbenlehre) okumadığımı farkettim.

Sevgili okurlarım, bu yazıyı okuyunca elbise dolabınıza bir göz atın, tarz mısın değil misin, sorusunu Türkiye’de tatil yapacaklar mutlaka duyacaklardır. Türk televizyon izleyicisi haftada tam 26 saat bu yayınla oyalanıyor.

Aslında çok faydalı olabilecek böyle bir yayının kalitesini düşürüp, izleyici hiçe saymak, halkı düşmanlık duygularla oyalamak affedilemez. Yıkım ve zararı yıllar sonra görülecektir. Biz eğitmen ve öğretim üyelerinin görevi bugün uyarmaktır.

Bu yayını Tümay ruhen köşeye sıkıştırılınca izlemeye başladım, o ayrılandan sonra izlemedim. Amacım Türk halkının sabrını tespit etmekti. Yayını izlerken de Aziz Nesin’i çok özledim. Ne demişti:

“Kedileri bir çuvala doldurursanız, birbirlerini tırmalarlar.” Elenme oyun kuralıydı, önemli olan nasıl elendiği. Mobing Almanya’da bireyi kanunla korur. Kavganın genç ve öğrencilere kötü örnek olması önlenmeledir.

Yarışmaya katılanlardan birisi: “Düşmanımın üzüldüğünü, yıprandığını görmek benim başarımdır, buna seviniyorum,” diyor ve yarışmaya devam edebiliyor. Sabrın bittiği yer olmalıydı, bu yarışmacı çıkarılmalıydı.

Yurtdışı Türklerinin hem yaşadığı ülkelerde, hem de Türkiye’de barış ve dostluğu sağlıyacağına inanıyorum, yalnız EGETÜRK’ü anavatana götürmeyecek.

İyi insanlar hiç bir önlem almazlarsa, kötüler amacına ulaşır.

 

Hoşça kalın!

Perşembe, 28 Mayıs 2015 16:34

Ö Ğ R E T M E N İ M İ N H A T I R A S I

Ö Ğ R E T M E N İ M İ N    H A T I R A S I

Berlin’de organize olarak üçüncü yaşgününü kutlayan

Öğretmenim İnisiyatifi her ayın ilk hafta Cuma günü Berlin-Kreuzberg Familiengarten’da toplanmaya devam ediyor. Zaman zaman makalelerimde ve haber olarak yazdım, kalıcı olursa örnek olur, diye düşünüyorum. Toplanmanın amacı sohbet etmek, birlikte samimi bir ortamda çay içmek. Sohbetin konuları ise torunlar, uzun geçen emekli yaz tatili, aramızda gezegenimize tamamen veda eden arkadaşlar.

Bu öğretmenler otuz kırk yıl tek maaşla çalışmış, ama çevirmen, ilk nesle danışmanlık, okulda yapılan sınıf gezilerinde refakatçilik te yapmıştır. İçlerinde, uyumun yetişkinlerden başlaması gerekir, diyerek veli derneklerinde, veya Yüksek Halk Okulları’nda yetişkinleri organize ederek, okuma yazma ve almanca kursları verenler var.

Berlin’de kurulan derneklerin çoğunda bu öğretmenlerin katkısı ve teşviki, öncülüğü rol oynamıştır. Ayrıca ilerleme ve kendini yetiştirme öğrenimine Berlin Kültür ve Bilim Senatörlüğü teşvikiyle hiç ara vermeden devam etmiştir.

Kısacası inisiyatifde çoğunluğun ben tükendim, yalnız sohbet etmek, çay içmek yeterlidir, bana dokunma demesi normal. Burada bir başkan yok, başkan gibi davranan da yok, grupta muhalif tavra yer yoktur, deyip nokta koyanlar anlayışla karşılanır. İnisiyatifi başlatan dört kişi organizeye ve yazılı elektronik posta ve Yüz Kitabı’nda (facebook) grubu bilgilendirmeye devam ederek, ki içlerinden birisi hasta olursa diğerleri devam edebilsin. Aynı zamanda yollanan bilgiler tek kişide kalıp kaybolmaz. Emekli Öğretmenler İnisiyatifi kurma fikrinin babası Azmi Durmuş, aynı zamanda Türk Sosyal Demokrat Derneği’nin Berlin-Spandau ilçesinde ilk kurucularındandır.

İnisiyatif büyük grupta benim hâlâ enerjim var, kitap yazıyorum, gazete ve dergide makale yazıyorum, resim yapıp sergi açıyorum, beynime gıda olmadan yaşayamam diyen, okurseverler her ayın üçüncü Cuma günü, ulaşımı herkese eşit mesafede ve sahibinin de öğretmen olduğu cafe-restoran Berlin-Charlottenburg Smyrna’da toplanıyor. Buraya o gün herkes elinde okuduğu kitapla geliyor. Ya kitabı okuyun tavsiye edin, diyor veya oku ama tavsiye etme araştır, sonucuna varıyor. Konuşmalara verilen bilgilere sınır konmadığı gibi Türkiye, Almanya ve elbette Dünya’da cereyan eden güncel konulara dokunuyorlar. Önemli buldukları yazıları dosyalıyor, bir deftere günün sözünü yazıyorlar.

Azmi Durmuş’un tanıttığı Hampher’in Hatırası kitabını bir günde okudum, hem sadece 112 sayfa ve ebadı küçük olduğu için, hem de oldukça heyecanlı, sürükleyici, şaşırtıcı olması okumamı hızlandırdı.

Kitabı 1991 yılında çeşitli yayınevleri yayınlamış, fakat inandırıcı olmadığı için yayın durdurulmuş. Bu nedenle gerçekten akıllı, okumada temeli sağlam olan okumalıdır. Yarı cahil biri okursa, kışkırtıcı, nefret besleyici, düşmanlık tohumlarına dayanarak kavga ve savaştan beslenen kişi ve kuruluşlara fırsat verilmiş olur.

Araştırma amacı ile yazıyorum, sömürgeci politikanın Dünya’da açtığı yaraları anlamak, bugün yaşanan savaşların kökenine inebilmek için gerekli olduğunu düşünüyorum. Tarihte büyük imparatorlukların nasıl yıkıldığı konusunda bir kanıt oluşturuyor.

Kitap Hampher isimli bir İngiliz Ajanının Hatıraları, İslâmı Nasıl Yokedelim, alt başlığı ile yazılmış. Gizli kalması şart olan, belge niteliğindeki içerik, gerçek olmasına şüphe getiriyor. Kitap önce İngilizce sonra farsçaya, farsçadan türkçeye çevrilmiş. Hikâye 1710 yılında İstanbul’da başlıyor, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde olan Irak ve Arap ülkelerinde devam ediyor. Yazar hakkında sağlam bilgiye ulaşılmıyor.

Kitapçık yedi alt bölümde işleniyor. O zaman din birleştirici rol oynadığı için din konusunda odaklanmış.

Büyük Britanya Sömürge Bakanlığı’nın gönderdiği iyi tahsil görmüş, güzel yakışıklı kadın erkek ajanları, ekipler halinde çalışıyor. İslâm dini bilgileri, İslâm ülkelerinde konuşulan dilleri öğreniyor. Halkın arasına girerek zayıf ve kuvvetli taraflarını tespit edip, rapor halinde elçilikleri vasıtasıyla gönderiyorlar. Sömürgeleri kaybetmeme, yarı sömürgeyi sömürge ülke durumuna getirme, sınırları genişletme amacını güdüyor.

Toplumun kuvvetli yönlerini zayıflatma, ülkelerin zayıf yönlerini kullanarak yıkmak, o devleti yok etme şartları bakanlığın elinde bulunan gizli kayıtlar, ajanlar çağrılarak Büyük Britanya Sömürge Bakanlığı’nda görüp okunabiliyor, görev taksimi orada yapılıyor. Sonra eğitilmiş ajanlar ülkelere tekrar gönderiliyor.

Bu kitabı okumayı tavsiye etmediğimi vurgulamak istiyorum. Ama sömürgecilik tarihi hakkında araştırma ve inandırıcı ciddi yazılar okunmasını tavsiye ediyorum. Zira tarih bugünü anlamayı kolaylaştırır.

İngiliz Casusu Lawrense, 1988 yılında doğdu.

Oxfort Üniversitesi’nde tahsil yaptı. Hatıralarını yazdı ve hatta filmi çevrilerek doğru, gerçek olduğu kanıtlandı.

İyi ve kötü, gece ve gündüz gibidir. Doğru yolu bulmak için gereklidir. Sorun düşmanın gizli olması, ortaya çıkarıp deşifre edilememesidir. Açık düşmana karşı koymak ta açık olur.

Gezegenimizde mutlu ve barış içinde yaşamak ancak ve ancak dostlarla mümkündür.

 

Merakla ve hoşça kalın!

Çarşamba, 20 Mayıs 2015 17:13

K U R U N T U Y A K A P I L M A

K U R U N T U Y A    K A P I L M A

Bırakın, kuşkuya düşmeden çalışalım. Bu, hayatı çekilir yapan tek olumlu bir işlevdir. Voltaire (1694-1778)

Durup dururken bir insan şüpheci, evhamlı kuşkulu olmaz. Buna sebep geçirilen kötü deneyim, eğitim, basın ve medyada duyulan olumsuz haber ve olayların etkisi olur. Empati duygusu, yani kendini başkalarının yerine koyma hastalık derecesine geçerse, evhamlı olunabilir.

Yeni gelin, yatağında tavanda asılı tavayı görünce başlar ağlamaya. Damat ne olduğunu, neden ağladığını sorunca, söyle cevap verir:

“Ya, bu tava ilerde doğacak çocuğumuzun başına düşerse.”

Yukardaki örnekte görüldüğü gibi negatif, olabilecek olayları olmuş gibi hayale dalmak. Böyle olumsuz düşünceler uykuya geçme zamanı uzatır. Bu tutum aşırı olursa uykusuzluğa sebep olabilir.

Kuşku ve şüpheler sonu gelmez bir viraj, dönemeç haline gelmişse, ruh hastalığına geçmeden terapi yapılması gerekir.

Her makale yazarı okurseverdir. Okudukça, tarihe baktıkça gelecek kötü olayları önsezileriyle yazar. Bu durumda okuru, halkı uyarır. Sorumlu toplum öncüleri onu dinler, okur ve önlem alırsa felâketler önlenebilir.

Aşırı evhamlı politikacılar toplumu kendi şüpheleriyle korkutabilir. Halkı kaosa sürükleyebilir. Bir konuda genelleme faydalı olmadan ziyade, kışkırtıcı olur. Bu nedenle yazar, söyler kişiler küçük, ama önemli kelimeleri iyi kullanmalı.

Nobel sahibi çok yönlü yazar Günter Grass, son yıllarda üçüncü Dünya Paylaşım Savaşı’na uyarı yaptığı şiirinde, İsrail’in sebep olacağını yazdı. Herkesi şaşırttı, zira Almanya’nın İsrail’i eleştirmesi tabu yapılır. Devletlerin yöneticileri yazarın sözlerini çok ciddiye aldı, önem verdi. Hatta İsrail Başkanı yazara İsrail’e seyahat yasağı koydu. Yazar aynı şiiri kitaba basımda düzeltme yaptı, İsrail hükümetinin yanlış yaptığını yazdı. Öyle ya o ülkede de kendi hükümetlerine muhalif olan politikacı ve vatandaşlar var.

Genelleme, haklı olunan bir konuda, söz sahibini haksız duruma düşürebilir.

Kuruntu negatif anlamda kurgulamak, endişelere senaryo yazma suretiyle tiyatro ve sinemada dram sanatı üretilir.

Almanca endişelenmek (grübeln), çukur kazma kelimesinden üretilmiştir.

Var olmayan, negatif olayda gerçek hayattan uzaklaşıp, insanı hayal aleminde yaşamaya ve uygulamaya geçirir. Başkasına çukur kazan, kendisi o kuyuya düşebilir.

Paul Watzlawick bir kitabında insanın kendi kendini nasıl mutsuz edeceğini yazmış. Keser hikayesinde bir adamın çivisi var, ama çiviyi  çakacak keseri yoktur. Komşudan istesem, diye düşünür. Birden hatırlar, dün bana kırgın davrandı, ya vermezse, mahcup olurum. Zaten kendini beğenmiş birine benziyor. Kurgusuna devam edince öfkesi de artar. Öfkeyle komşusunun kapısını vurur, kapı açılınca merhaba bile demeden adama senin de, keserinin de Allah belâsını versin, der ve evine döner. Komşusuna şaşırmak, hayret etmek düşer.

Kötü düşencelere dalınca, fark eder etmez bir randevu verip günde belirli bir zaman ayırmalı. Çözüm ve çare bulunmayan problemleri el çırparak iç dünyasında paket yapıp bir kayıkla yollamalı. Evhamlı biri bunu yapabilirse, belki de problemler yoktu, kendisi kurguladı, veya zamanla halledildi.

Kılı kırk yaratan, devamlı düşünüp taşınan, zihnini kendi ürettiği sorunlarla kurcalayan innsana en iyi tavsiye, çalışmak ve spor gibi faydalı bir uğraşıyla engel olmaktır.

Şüpheci insan, negatif duyguları körükler. Dikkatini keşkelere, yaptıkları hatalara verip, hayatı kendilerine ve yakın çevresine zehir ederler.

Duyguları olumlu etkileme her yaşta öğrenilebilir. Çözülebilecek problemler için  güç gerek. Çözülemiyecek sorunlara akılla hükmedip, zamana bırakmayı öğrenmek huzurlu bir yaşam için şarttır. Zaten bazı sorunlar yalnız çözülmez,

o zaman dost, arkadaş veya toplumda birlik olarak halledilebilir.

Herşeyden önce başkalarını ve düşüncelerini değiştirmek zordur, en iyisi değişmeye kendimizden başlamak akıllıca bir yöntemdir.

 

Hoşça kalın!

Cumartesi, 09 Mayıs 2015 11:58

D A K İ K A D E Y İ N C E

D A K İ K A   D E Y İ N C E

Zamanın bütün bölümleri, en kısa zaman dilimi bile altın değerindedir. Doğa felâketlerinde bir kaç dakika büyük zarar açabilir. Bir araba kazası veya depremin oluş süresi üç dört dakikayı geçmez. Uçak düşüşü sekiz saniyede cereyan ediyor.

İkinci Paylaşım Savaşı’ndan önce Adolf Hitler’i öldürme teşebbüsünde olay gerçekleşmedi, zira 13 dakika önce Hitler salonu terk etmişti. Georg Elsner, savaşın gelişini sezer ve kendi hazırladığı bombayı olay yerine yerleştirir.

Münih Belediye binasının zemin katı, 8 Kasım 1939 saat 21:20’de konuşma kürsüsünde bomba patlar. Bir bayan garsonla birlikte yedi Nazi ölür, 50 kişi yaralanır, havanın sisli olmasından dolayı, erken ayrıldığı için ölenlerin arasında Hitler yoktur.

Eylemci İsviçre’ye kaçarken sınırda yakalanır, 9 Nisan 1945 yılında Amerikalılar gelmeden önce ölüme mahkum edilir. Çok işkence görür, arkasında olan örgüt ortaya çıkarılıp, soytarı mahkemesi yapılamadı, zira Almanya harbi kaybetti.

İşkence esnasında her şey yasak edilir, bir tek kanun çalmasına izin verilir. Tek başına hareket ettiği, hiç bir örgüte bağlı olmadığı ortaya çıkar. Suçu komünistlere atmaya çalışırlar. Tüm aile fertleri çocuk ve kadınlar dahil, akrabaları ve yakın dostları (Sippenhaft) tutuklandı.

Antik yunan tarihinde, filozoflar tarihi olayları yazarlarmış. Hatırlanmayan tarih yaşanmış sayılmaz, bir değeri yoktur düşüncesiyle, yazarak kalıcı yapıyorlar.

Hapiste papaz Dr. Martin Niemöller ile karşılaşır.

Niemöller de önce Elser’in tek başına Hitler’i öldürme teşebbüsünü yaptığına inanmaz. Liderin kuvvetini göstermek için bir kurgu olduğunu düşünür. Elser’in Niemöller’den çok bilgilendiği anlaşılıyor. Ne demişti hatırlayalım:

“Önce komünistleri, sonra sosyal demokratları, daha sonra yahudileri götürdüler. Hiç biri değilim dedim, aldırmadım. Sıra bana geldiginde ise koruyacak, benim için isyan edecek kimse kalmamıştı.”

Bu sözü ile tarihe damgası geçmişti.

Elser mahkemede, eylemimle ileride çok sayıda kan dökülmesine engel olmak istemiştim, der. Savaşa engel olup milyonlarca insanı ölümden kurtaracaktı. O yıl mükemmel katliam ölüm fabrikaları kurulacağına dair işaretler vardı.

Hitler başarıya ulaşamadığı 1924 yılı darbe girişiminden itibaren her yıl olay yerinde taraftarlarıyla toplanırdı.

O gün de 1500 kişiye hitap eden iki saat süren konuşması planlanmıştı.

Georg Elsner, 1903 Königsbrunn’da doğdu. Birinci Paylaşım Savaşı’nı çocukluğunda yaşadı. Açlık, bilhassa işçi sınıfının çektiği sefaleti gördü. Ülkesinin adım adım, ikinci harbe gittiğini sezinledi. Daha 1938, yani savaştan bir yıl önce diktatör ölmelidir, diye karar verdi.

Kavgam kitabında Hitler geleceğin karanlığını yazdığı halde Almanların gözü nasıl boyanmış olabilirdi, bunu kavraması çok zordu.

Babası kamyon sürücüsü ve işletme sahibi olan sinirli biriydi. Alkol sorunu olduğu gibi, annesine şiddet uyguluyordu. Yokluk içinde ölüm korkusu ile diğer insanları, savaşın getireceği şiddetten korumayı görev bildi.

Elser kaynakçıydı, bu nedenle bomba yapmayı öğrendi. Büyük bir titizlikle tam otuz gece çalıştı. Hapiste yapılan soruşturmanın raporu 1964 yılında ortaya çıktı.

Bu sene Birinci Paylaşım Savaşı 100., İkinci Paylaşım Savaşı’nın 70. Yıldönümünde tarih güncelleşti. Hitler’i öldürme teşebbüsü filmi çevrildi. 9 Nisan 2015 tarihinden itibaren sinemada gösterilecek filmin adı Elser. Berlin’de yaşayan oyuncu Katharina Schüttler’de filmde görülecek. Kavgam kitabını Hitler 1924 yılında, puç teşübbüsünden sonra girdiği cezaevinde (Festung Landsberg) yazdı. 1925 yılında kitap basıldı. 1945 yılında Amerikalılar gelene kadar her evlenen çifte hediye ediliyordu. Savaş sonunda bu kitabın olmadığı hane kalmamıştı. Sonra herkes okuduğunu inkâr etti, kitap bahçe ve zemin katlara gömüldü. Ocak 2016’da, 70 yıl yasaklı kitap yorumu ile tekrar yayınlanacak. Münih Modern Tarih Enstitüsü kitabın varisiydi. Müdür Magnus Brechtgen, 780 sayfa örijinal olarak basıma, 5000 yorum getirilerek iki cilt yayınlanacağını açıkladı. Yorum şartı kondu, zira yorumsuz halkı kin ve nefrete teşvik etkisi olabilir.

Kavgam kitabının yayın yasağı vardı, ama yorum yapmak şartıyla okuma izni alınıyordu. Almanya’da yorumlarıyla güncelleştiren Serdar Somuncu oldu. Yeninaziler onu rahat bırakmıyorlar, bu nedenle polis korumasıyla okuma günleri yapıyor. Bana dinlemek henüz nasip almadı, okuduğuma duyduğuma göre yorumlarıyla izleyiciyi, kabare oyuncusu olduğu için şaşkına çeviriyor. Onu dinleyen ne yapacağını şaşırıyor. Gülme ile öfke arasında nefesi boğazında düğümleniyormuş.

Serdar Somuncu, 1968 yılında İstanbul’da doğdu. 35 yıldır Almanya’da yaşıyor. Müzik,oyuncu sanatı, rejisörlük öğrenimini Maastricht ve Wuppertal’da yaptı. Katıldığı televizyon kabare yayınlarını kaçırmamaya çalışıyorum.

Aynı zamanda yazar olan Somuncu, Alman toplumuna paralel değil içinde yaşıyan ikinci nesil temsilcilerinden. Kitapların başlığı zaten bir tarihi anlatıyor. Çok sayıda film ve tiyatroda rol aldı. Sayabildiğim kadar 7 ödülü var. Yazdığı kitap sayısı 10, ayrıca sesli okunan kitapları sayısız. DVD, filmlerinden başka sayısız albümleri var.

İkinci neslin başarılarına çok seviniyorum, çocuklarımıza böyle iyi örnekler gerektir.

Serdar Somuncu’ya başarılarının davamını diliyorum.

 

Hoşça kalın!

Pazartesi, 27 Nisan 2015 12:25

E M E K L İ Ç A L I Ş M A K O L U

E M E K L İ   Ç A L I Ş M A   K O L U

Türkiye’de seçim hazırlıkları şov şeklinde yürüyor. Yurtdışı Türklerin seçme hakkı Avrupa’ya da bir hareketlilik getirdi. Arka arkaya partilere paralel olarak parti birlikleri kuruluyor. Hiçbir parti derneğinde emekliler konu yapılmıyor. CHP genel başkanı, bayramda ek maaş vermeyi konu yaptı. Kısır tartışma, daha doğrusu atışmaya dönüştü.

Almanya Sosyal Demokrat Partisinden (SPD) şahane bir haber vermek istiyorum. Arzum Türkiye’de partiler, Avrupa’da kurulan parti dernekleri örnek alırlar. Böylece emekli öğretmen arkadaşlarımdan politik, mantıklı düşünenlerin düşüncesini sorumlulara iletme görevini yerine getirmiş oluyorum. Alman Sosyal Demokrat Emekli Çalışma Kolu yirminci yaşgününü kutladı. Kurucu başkan Hans-Ulrich Klose, Hamburg’ta belediye başkanlığı yapmış, deneyimli bir politikacıydı. Partinin ileri gelenlerinden bazıları partide nesiller ayırımı olur, diye endişelerini dile getirdi. Fakat yirmi yıl sonra haksız oldukları ortaya çıktı.

Bu çalışma kolu partinin sağlam ayakları oldu. Parti programı, seçim kampanyaları, sayısız etkinliklere altmış yaş üstü emeklilerin gönüllü çalışmaları partiye renk kattı. Emekli neslin, nesiller arası iletişim çalışmasıyla politikaya daha fazla genç kazanıldı.

Mecliste emeklilerle ilgili kanun önerileri bu çalışma kolundan çıkıyor, Partide ileri gelen milletvekillerin desteği ile kanunlar meclisten geçiyor. Biz vatanımızın geleceğiyiz diyerek, gerçeğe damga vuruyor. Önce bir eyalette başlayan çalışma Federal Almanya çapında kartopu gibi büyüdü.

Beşinci başkan Angelika Graf, 2011’den beri bu görevde. Konuşmasında kuruluş amaçları hâlâ geçerlidir, diyor. Kurucunun konuşmasından alıntılar yapıyor. Bugün ticaret, öğretim, çevre, şehir gelişmesi, ev kira politikası için papılan emekler geleceğe yatırımdır.

Üyeler savaş sonrası Almanya’da ilk şanslı nesil, iyi tahsil yapmış. Emekli maaşları dolgun olduğu için ekonomi odaklarının da dikkatini çekiyor. İşsiz olan torunlarına parasal yardım ederken, sosyal kuruluşları da desteklemeyi ihmal etmiyor. Ayrıca bu neslin bırakacağı mirasa, ileride şimdiki nesil sahip olamayacak. Zira gençler arasında işsiz sayısı çok.

Dün akşam Onun iyi Hakkı (Sein gutes Recht) filmi, ikinci devlet televizyon kanalında izledikten sonra yerimden kalkamadım. Bu dramda bir tek oğluyla küs olan, dolgun emekli maaşlı birinin hikâyesi anlatılıyor. Demenz hastası, daha hastalığının başında kendi yaşamı hakkında karar verme hakkı elinden alındı.

Yanlış avukat, sosyal danışman, bakıcıya düşerse yaşlılar böyle düzenli sosyal devlette dahi yanıltılıyor. Yine emekli olan eski bir kadın arkadaşı sayesinde oğluyla barışıyor.

Avukat olan oğlu babanın maaş ve mirasını kurtarıyor. Baba alıştığı ev ortamına huzur, bakım evinden geri getiriliyor.

Filmin sonunda avukat, hakim ve diğer uzmanların açıklamasında kanuna uymayan bir eylem yoktu. Buna rağmen şahsın isteği dışında bir yaşama itilebiliyor. Oğluyla küs olmasaydı başına filmdeki olaylar gelmeyecekti. Filmin sonunda oğluyla dargınlığın sebebi ortaya çıktı. Eşcinsel olan oğlu erkek hayat arkadaşıyla yaşadığı için baba evlâdını reddediyor.

Emeklilerin organize olması onların haklarını koruyacaktır. Devlet de emekli maaşı verdiği insanların deneyim ve bilgisinden faydalanacak. Yaşlı nesil toplumda saygı ve sevgi görecek, dışlanmadan gençlerle nesiller arası ilişki gelişecek.

Artık Türkiye’de de ölenlerin çoğu 80 yaşını buluyor. Tıp ve teknolojinin ilermesi ile emekli süresi uzuyor. Buna göre mevcut olan demokrasinin daha iyi demokratlaşması mümkündür. Elbette bir ülke yaşlı insanlarına değer verirse.

Bir daha tekrar etmemesi için son yıllarda Türkiye’de yaşlı, deneyimli, tahsilli insanlara yapılan işkence unutulmamalıdır.

Önümde 20 inci yılında yazılan çalışma kolunun kitapcığı var. Gelecek, biz bugün ne yaparsak odur, yazılı. Diğer yanımda hâlâ özür bekliyorum, diyen Sabriye Okkır’ın açıklaması Hürriyet Gazetesi’nde birinci sayfada duruyor. Eşi Kuddusi Okkır’ın koma halindeki fotoğrafı dimağlardan çıkmayacak.

Bu durumda mucize gücüm olsa, Türkiye’de olan güzellikleri Almanya’ya Almanya’da olan olumlu örnekleri oraya götürmek, isterim.

Benim yaz tatilimi geçirdiğim sitede bir dernek başkanı geçmişte bana negatif anlamda burası Türkiye, Almanya olamaz, demişti. Halk böylesini başkan seçmese, mucize olmadan da iyi ve güzel örnekleri severek yürekte, beyinde anavatandan babavatana veya babavatandan anavatana taşımak mümkün olur.

 

Hoşça kalın!