17 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Özlem Kurdoğlu

Özlem Kurdoğlu

Özlem Kurdoğlu Hakkında

Web sitesi adresi:

Pazartesi, 18 Ocak 2016 09:51

ASIL SİZ-BİZ AYIRIMI

ASIL SİZ-BİZ AYIRIMI

Geçtiğimiz ayın sonunda bir mahkeme kararının haberini duydum. Çarşı davasının sonucu açıklanmış ve tüm "sanık"lar beraat etmişti.

Bu karar şu demek: Aslında ülkemiz halen bizlerin.

Belli ki firavun istese de adaletin tecellisini her cephede engelleyemiyor.

Gençlikte yıllarca birlikte okuduğumuz, şimdi ise firavunun partisine mensup bir sınıf arkadaşım var. Bu yorumumu duyunca şaşırmış çünkü benim normalde insan ayırmadığımı  biliyor. Hemen sordu: "Bizler kim? Sizler kim?"

Görünüre bakarsan kutuplar gani.. Yobaz-laik, o partili- bu partili, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, paralel-eşkenar, ayrıcalıklı-sıradan, hatta son zamanda doğulu-batılı, terörist-vatansever, cahil-akademisyen ve saire...

Ama gerçek siz-biz bunların hiçbiri değil.

Bu ülkede asıl ayırım, kendi kendini değneksiz yönetebilenler ve yönetemeyenlerden oluşuyor.

"Bizler" kendimizi dizginler, bazı girişimleri daha baştan izana aykırı bulup kendi kendimize izin vermeyecek kadar dirayet gösterirken...

"Bizden olmayanlar" bizim bu halimizi nasıl ederim de istifade ve istismar amaçlı olarak kullanırım diye bakıyor.

Özellikleri şöyle: Sınır duyguları yok. Ortak sağduyu gereklerini ruhu dışına çıkartarak çarpıtıyorlar. Başkalarını bağlayıp kendilerine zıvanadan çıkacak serbest alan yaratmaya bakıyorlar.

Kanuni, ahlaki, mantıki, felsefi, dini hiçbir yasaya uymuyorlar. Uyuyormuş gibi göstermekte ve kitabına uydurmakta ustalaşıyorlar sadece. Fikri ve iradi özgürlüğü, kendilerinden başka herkesin yaşamını tıkar ve onları harcar biçimde kullanıyorlar.

En önemli özellikleri de şu: Aslında kendi güçleri yok. Bizlerin gücünü bizlere karşı kullanıyorlar.

Şimdi merak ediyorum, acaba bizleri kendi gücümüzle kendimize yok ettirmeyi başarabilecekler mi?

Yoksa neyin gerçekten önem taşıyıp taşımadığını çözüp milletçe sağ kalabilecek miyiz?

Orasını önümüzdeki dönemde hep beraber göreceğiz artık.

 

 

 

AYARI HAKEDENE ÇEKECEKSİN, ISIRABİLDİĞİNE DEĞİL

Kurtuluş Savaşı zamanlarında bu ülke ancak savaşarak kurtulurdu.

Bu zamanda ancak ülkece savaşa bulaşMAyarak kurtulur, iç veya dış.

İnsanımız firavunu besliyor, firavun yemek dağıtıyor sanıyor.

İnsanımız kendi çalışıyor çabalıyor, ama sırf birbirinden korktuğundan dolayı, geçimini firavunun sağladığına inanmış durumda.

Dahası var: Doğuda insanlarımız ölüyor. Onları öldürenlerin temel sebebi, güç mücadelesini insan doğasının temel yapısı saymaları. Ya ben ya sen anlayışı gereği, vatanperverlik icabı taraf seçiliyor. "Hem sen hem ben"in imkanlı olduğuna inançları yok. En edepsizimiz hangimiz çıkarsa o kazansın mantığı üzerinden, sürü gütme manevralarının bir parçası olarak, gövde gösterisi için, uzun vadeli sevk ve idare planlarının bir parçası olduğu için yapıyorlar bunu. Erkek, kadın, hamile, genç, yaşlı, oğlan çocuğu, kız çocuğu filan da ayırmıyorlar.

Bu arada sosyal medyada tuhaf, kanırtıcı bir paylaşım: "Doğu insanlarını yitiriyor, batı insanlığını"...

Niye ki? Muktedir saçmalıyor diye batı niye insanlığını yitirsin?

İnsanları toplu harekete davet etmeyi anlıyorum, ama toplu olarak asıl yapılması gereken şey yaygın tutum takınmaktır ve bu tutumu akıllıca kararlaştırmaktır.

Bunu atlayarak sırf miting üstüne miting yapıp kör kör tepki yükseltmek, bu ülkeyi tepsiyle firavuna sunmak demek değil mi? Böyle ortamda insanların vicdanına meydan okuyup toplulukları gaza getirmek, firavun için halka saldırma bahanesi sunmak olmuyor mu?

Bir dakika şimdi arkadaş, eğer ki "Kimsenin canı yanmasın diyerek zafer kazanılmaz" diye iddia edeceksen, o zaman doğudaki ölümlere olan tepkini de buna göre ayarlayacaksın.  Biraz tutarlılık lütfen.

Yok eğer benim gibi sen de ne doğudakilerin, ne de başka kimsenin canı yanmadan ülke yola girebilmeli diyorsan, o zaman da duyarlı insanları bir araya çağırıp toplayıp, meydanlarda firavuna öldürtmeyeceksin.   

Gezi mi? Ha işte o bambaşka bir toplumsal ruh haliydi. O ruh toplumda doğduğu zaman zaten kimseyi yana yakıla sokaklara davet etme gereği DUYULMAZ, o zaman da duyulmamıştı.

Gezi sırasında herkes kendiliğinden insiyatifini devreye soktu, katılımcıların her biri o ruhu kendi adına yakaladı. Kimse kimsenin vicdanına seslenip kanırtmak, harekete ittirmek zorunda kalmadı. İşte o frekansın tekrarını yakalarsa toplumumuz, zaten önünde firavun filan duramaz.

Öte yandan, Gezi'nin taklidini oluşturabilmek için ite kaka yapılmış çağrılar da ancak kolay hedef teşkil edecek yetersiz bir ivme toplayabilir. Yoksa ülkemizi ve doğulu-batılı tüm insanımızı firavun baskısından kurtarma bakımından aynı sonucu vermeyecektir.

Kitleler birlik olduklarında kazanabileceklerini zaten seziyor. Bugün bu sezgiyi doğru yönendirebilmenin anahtarı, HANGİ HAYAT MANEVRASINDA ve TOPLU TUTUMDA birleşeceğimize dair DOĞRU DAMARI yakalamaktır. Yoksa aramızdan en duyarlılarımızı meydanlarda toplayıp telef ettirmek değil.

Ajitasyon tuzağına ayağımızla yürümeyelim arkadaşlar, kimi neye davet ettiğimize aman dikkat.

 

 

HİÇBİR ŞEY GÖSTERİLDİĞİ KADAR KÖTÜ DEĞİL

Rusya sağolsun, İşid artık yok. Geriye sadece isminin imajı ve psikolojik etkisi kaldı.

 

Ama ülke kocabaşlarının hepsini tepeden yöneten %1 elit üyeleri, dünyanın çeşitli yerlerinde patlamalı, ölümlü sahneler düzenletiyor ve bundan İşid'i sorumlu tutuyor. İşid de üstlendiğini ilan ediyor. Yoksa aslında İşid'in tek başına tüm dünyada bomba eylemleri düzenleyecek operasyon gücü yok. Bu güce sadece %1 elit ve onun "seçilmiş" gibi gösterilen uzantılarının işbirliği sahip.

 

Bütün bunların amacı tüm dünyada tüm halkların havaya uçma korkularını kullanarak sıkıyönetim devletleri oluşturmak. Bu sayede sivil bireyleri güvenlik bahanesiyle iyice ablukaya alıp hayatlarının her saniyesini borç ekonomisi boyunduruğu altında yönetmek.

 

Bu tarz korku ve drama değeri yüksek, insanların rol olarak değil gerçekten ölüp harcandığı, ama sorumlu ilan edilen veya üstlenen terörist grubun aslında %1 elit ve uzantılarınca yaratılmış bir düzmece olduğu olaylara "sahte işaret bayrağı" (false flag) olaylar deniyor.

 

Bu false flag olayları daha çok duyacağız gibi görünüyor. Ama %98,9'umuz tüm bunlara rağmen hayatta kalacak.

 

İşte o hayatın düzgün birşey olmaya devam etmesini istiyorsak, abartılmış güvenlik masallarını halklar olarak uyanık şekilde karşılamamız lazım. Çünkü uykuya bırakırsak işin ucu kölelik ve tükeniş.

 

Televizyonu, radyoyu, basını, medyayı dinlerken aklınızda tutun: Söyledikleri her üç şeyin beşi ya direkt yalan (elim sürçmedi ciddiyim), ya da zararınıza yönlendirme içeriyor.

 

Tavsiye: Kökü tröst destekli kaynaklardan 24 saat yağan sıvalama haberlere asla direkt inanmayın. Borç ekonomisi altına girmenizi sağlayacak akıl çelici reklamlara da kulaklarınızı kapatın.

 

Hele de savaş, pedofili, yaşam biçimi müdahalesi, adaletsizlikler gibi hassas konularımızı kaşıdıkları zaman hemen zihninizi toparlayın. Kafanıza sürekli kaygı-panik-öfke sokmalarına karşı uyanık olun.

 

Bilin ki en kötüsüne gelip hakikaten bize bunların bazılarını yaşatmaya kalkışsalar bile, bir şekilde üstesinden geleceğiz ve hayatımızı insan gibi hale geri getireceğiz. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

 

Biz de dahil olmak üzere tüm dünyada insan malzemesi değişti, artık eski sosyal mühendislik modelleri sökmüyor. Korkudan beslenenlerin son açlık çırpınışları bunlar, sakın unutmayın.

 

Not: Günde 23 saat 59 dakika onların gevezelik bombardımanı altında yaşarken bunu bir dakikadan fazla akılda tutmak güç olabilir. Ama kendinizi bırakmayın çünkü hayatınız söz konusu.

 

Pazar, 22 Kasım 2015 11:14

BORÇ = SEMER = ABARTIK İTAAT

BORÇ = SEMER = ABARTIK İTAAT

 

Sosyal medyada bir paylaşım gördüm, firavun zamanlarından.

"Sen haklısın Musa. ama karnımızı firavun doyuruyor," demiş köle halk.

Köle halkın anlamadığı şu: Firavun yemek dağıtmıyor.

Sadece halkın kendi kendini, birbirine saldırmadan beslemesini ORGANİZE ediyor.

Kendini besleyen yine halkın kendisi. Çalışıyor çabalıyor.

Firavun senin ekmeğini vermiyor ey halk, sen ona ekmeğini veriyorsun.

Demek ki asıl anahtar, halk arası KARŞILIKLI GÜVEN ortamını firavuna gerek kalmadan tesis etmekte.

"Nesine güvenecem" diye başlamayın hemen... Biliyoruz, kimsenin frekansı öyle hemen ilk elden birbirini tutmuyor.

Önce şu içimizdeki "Iyy, benden uzak dursunlar" hissinden başlamamız lazım.

Çünkü birbirimize iğrenerek baktığımız sürece hiçbirimize hayat yok bu dünyada.

Bireylerin birbirine olan güvensizliği yatay sırt gibi birşey, gören "elit" anında semer atıyor.

Hemen elinde hediye gibi görünen şeylerle yanaşıyor. "Sana şu şu yardımı desteği vericem." Karşılığında istediği şey abartık bir itaat, ama öyle sunmuyor. Borç vericem, ödersin diye sunuyor.

İşte o borç da asla bitmiyor, nasıl oluyorsa o semer ömürler boyu taşınıp gidiyor. Ömür bitip ölsen de o yatay sırt dikelmiyor, sen yaşarken bizzat kendin dikeltmediğin sürece.

Nasıl mı bitmiyor borç? Nasıl mı dikeltilir o sırt, atılır o semer?

Yanıtı bulmak için şu muhabbete bir göz atın:

Bankacılar : Üzgünüz, tüm paranızı kaybettik.

Biz : Peki ne çözüm getireceksiniz?

Bankacılar : Hiçbir çözümümüz yok. Bize daha fazla para vermeniz gerekecek.

(Bu noktada hade lenn demeyi başarırsak iyi. Yoksa sonraki yanıt korkutucu. Çünkü araya kendilerini durup dururken, beleşten sokmuş oluyorlar ve hayatlarımız gereksiz yere kontrolden çıkıyor.)

Biz : Nereden bulacağız daha fazla parayı?

Bankacılar : Borç almanız gerekecek.

Biz : O kadar parayı bize kim borç verir?

Bankacılar : Biz borç veririz.

Biz : Ama hani tüm paramızı kaybetmiştiniz?

Bankacılar : Kaybettik. Ama siz bize biraz daha para vereceksiniz, biz de size onu borç vereceğiz.

NOT: Bu gerçek hikayedir. Dünyada finansal sistem halen böyle dönüyor. Biz de yiyoruz, çünkü onca işin gücün arasında durumu ayrımlamak zor oluyor.

SONUÇ: Uyanalım artık.

Hayatta haybeye semer taşımaktan başka yapacak işlerimiz var, onlara başlamanın zamanıdır.

 

Çarşamba, 28 Ekim 2015 08:22

SEÇİM ÖNCESİ ÖNEMLİ HATIRLATMA

SEÇİM ÖNCESİ ÖNEMLİ HATIRLATMA

 

Aramızda kimsenin uzun 29 Ekim tatili tuzağına düşeceğini sanmıyorum. Oyların çoktan ayarlandığına dair fuat avni söylentilerini uygulamaya kalkacaklar mı, bariz oy kapkaçlarından yine medet umacaklar mı onu da hep beraber göreceğiz.

Yalnız dikkat edelim, ne olursa olsun seçim sonrası herhangi bir kışkırtmaya kapılmayalım. Bize toplumdaki kendi "karanlık oy"cularımızın hedef gösterilmesine karşı uyanık olalım.

Sebebi de şu: Ortada korku ve aşağılanma duyguları içinde yaşayan bir kitle olduğu sürece...

Ve dünyada da böyle kitleleri sömürmeye hazır büyük şirketsel yapılar olduğu sürece, bizimki gibi toplumların başına tayyip gider mayyip gelir, bırakırsak çaktırmadan yerleşip sonra belalı hale gelen yeni bir profille daha toplumca uğraştırırlar.

Zaten hayatta gereğinden fazla korktuğu ve nefret ettiği için beyni kilitlenmiş "karanlık oy"cular, üzerlerine gidildikçe daha çok defansa geçecektir. Bu tarz insanlara suçlamada bulunmak, boğulmakta olan birine o anda bale dersi vermek kadar işe yarar en fazla.

Dahası, yok Türk ile Kürdü, olmadı Alevi ile Sünniyi, olmadı uzun burunlu ile kısa burunluyu birbirine saldırtmak için kızıştırmaya çalışanlara, aradıkları kozu vermemek lazım. Ölümlerin kontrolden çıkıp insanların sapır sapır harcanması onların zaten en çok sevinerek istediği şey olur, hem de tüm insanımız pahasına. Aman ha.

Sonuç 1: Tamam tayyipten hiç hazzetmeyin, ama adamı TAKINTI haline de GETİRMEYİN. Yoksa ondan nefret etmekle uğraşırken gerçekleri gözümüzden rahat kaçırırlar. Onun pozisyonundaki herkesin "global büyük şirket kuklası" olduğu gerçeğini unutmayın, hedefi şaşırmayın.

Sonuç 2: Kendi cahillerimizi hedef haline getirmenin, kendi Kürtlerimizi veya Lazlarımızı veya Alevilerimizi vs.. hedef etmekten farkı olmadığını unutmayalım. Her beyin bu dünyayı kendi hızıyla çözer.

Malesef ki bizim toplumun %30'u bayağı yavaş çıktı, ama yapacak birşey yok, eldeki malzeme bu. Onları baskılayıp olan kapasitelerini de dumurlamak yerine, kendi hızlarına bırakmanın bir yolunu bulmamız gerekiyor.

Kreatif olmamız lazım. Yapılmamış birşeyleri yapılır hale getirmemiz lazım. Canlı ekosistemi yok etmeden çalışan bir ekonomi döngüsü meydana getirmemiz lazım.

Önümüze engel çıkaranları da şiddetsiz yoldan, zarar vermeden, ekarte etmemiz lazım.

 

 

 

 

MERKEZİ YÖNETİMLER VE BORÇ EKONOMİSİ

 

Her geniş insan toplumunda, eninde sonunda bir grup elit psikopat diğer tüm vatandaşları kontrolü altında topluyor, doğru mu?

Belki yola iyi insanlar olarak çıkıyor olabilirler, ama geniş kitleleri kontrolde tutmanın ve diğer elitler arası güç alışverişi ilişkilerinin uzun vadeli gerekleri, bu insanları zamanla psikopata çeviriyor, doğru mu?

Bu yüzden şöyle bir genelleme pekala yapılabilir mi: Otoriter merkezi hükümetler, başkalarını harcamamaya özen gösteren iyi insanlardan oluşmaz?

Peki şimdi bunların elinden enerji ve yiyecek tekelini aldığımızı düşünün?

İnsanları kontrol etmek için, ödenmesi matematiksel olarak imkansız borç yükleri altına sokuyorlar, doğru mu? Peki bu borçların altına bizi sokan "başkasını etkileme" ihtiyacımızı kontrol altına aldığımızı düşünün?

Sağlığımız gösterdikleri kadar tehlike altında değil, aslında hastalıklarımızın çoğunu mevcut dünya düzeni oluşturuyor ve geri kalan hepsinin tedavisi doğada var...

Sağlık korkusundan kurtulduğumuzu düşünün?

Normal hayat akışını borçsuz yaşamayı başardığımızı düşünün?

Yiyecek ve enerji ihtiyaçlarımızı yerel olarak karşılayabildiğimizi? Hayatta kalmak için kimseyi ikna etmek, etkilemek, elinden parasını almak zorunda olmadığımızı?

Sırf sağkalımla yetinmek zorunda olmadığımızı? "Başkasını başarıyla yontabilmek"ten çok daha farklı yaşam alanlarında, kendimizi geliştirmek için vaktimiz olacağını düşünün.

Enerjimizi bizi çok daha güzel doyurabilecek şeylere ayırabileceğimizi düşünün.

Kimseye saldırmak, savunmak zorunda kalmayacağımızı. Karşılıklı güven ortamlarının nihayet kurulabileceğini.

Bana öylesi çok daha yaşanası bir hayat olur gibi geliyor. Hatta gerçek anlamda hayat ancak öyle mümkün olur gibime geliyor.

Şimdiye kadar burnumuza hayat diye dayatılan şeyden %99'umuz pek fazla yararlanamadık, doğru dürüst tat alamadık çünkü.

 

EKMEK GERÇEKTEN ASLANIN AĞZINDA MI ACABA?

Amerika'da kendi arazisinde kamp yapan insanların başına yetkililer musallat olmuş.

"Yağmur suyu toplayamazsınız yoksa hapis cezası veririz..." Hadi ya?

"Elektrik su bağlatmak zorundasınız..." Niye ki?

Niyesini söyleyelim: Artık insanlar elektrik ve su için para ödemeden yaşanabileceğini fark ederse, borçsuz ve yularsız varolunacağını ayrımlar ve buna alışırsa...

%1 Elit nüfusun, %99 dünya nüfusunun sürekli kanını emdiği "borç ekonomisi"nin temel taşları çöktü demektir.

Hele bir de insanlar bolluk imkanlarına uyanıp parkları, bahçeleri, sokakları meyve ağaçlarıyla, yenebilir yeşilliklerle donatmaya başlarsa...

%1 Elit'in geri kalan herkesten hiçbir farkı kalmayacağı yola girildi demektir.

O noktadan sonra dünyadaki herkes yeterince zengin, özgür, bolluk içinde yaşam sürebilir demektir.

Yağmur suyu üzerinde bile hak iddia edecek kadar cüretkarlaşmaları bundan işte.

Bizde de benzer girişimleri görebiliriz yetkililerden... Başka ülkelerin halkları da görebilir... Kendi araziniz üzerinde bağımsızlaşmaya yöneldikçe önünüze aptal yasaklar ve mantıksız sınırlama tehditleriyle çıkabilirler.

Ama fark etmez, çünkü yaslanacakları tek dayanak insanları psikolojik olarak inandırabilmek olur.

İnsanlar ürkmeyi reddettiği, omuz silkip hayatına devam ettiği ölçüde bu tiplerin etkisi sönecek ve bitecektir.

Şu geçim denen şeyi gereksiz ve keyfi yere herkes için zorlaştıranlara öteden beri kızmışımdır zaten... Ama öylelerine sorgulamadan eyvallah diyen ve ömür boyu debelenmeyi kader sayanlara daha da fazla kızmışımdır.

Nasıl kızmayayım, ülkece halimize bakın mesela: Şimdi biz bütün bu betona, zehire ve ateşe geçim için mi izin veriyoruz, seyirci kalıyoruz?

İyi de, geçimin anlamı olması için önce hayatta olmamız gerekmiyor muydu?

Ekosistem olmadan insan yaşamı sürdürülemez. Nokta.

Ya aklımızı başımıza toplayıp ağaçlarımıza, tohumlarımıza, suyumuza, imkanlarımıza sahip çıkmayı başaracağız..

Ya da çocuklarımızın geçim diye bir derdi kalmayacak çünkü varlık sürdürecekleri yaşanabilir nitelikte kara parçası bulamayacaklar.

Bir gayret beyinleri çalıştıralım, şu hesabı yapalım artık.

 

Çarşamba, 16 Eylül 2015 14:11

SORULAR

SORULAR

1- Binalar otobüsler yakılıyor, "kamu mallarına zararlar veriliyor"  hem de bol bol. Peki son olaylarda hiç biber gazı, toma lafı duyduk mu?

Hani nereye gitti o bol keseden ortalığa saçılan biber gazları? Niye kuduruk provokatif kalabalıkların üzerine tomalar, zehirli basınçlı sular gitmiyor şimdi? Berkinler, Ali İsmailler, Ethemler kadar sinirine dokunmuyor mu silahlı güçlerin, o sokaktaki yıkıcı tipler?

Yoksa birileri onları kendi eliyle ortalığa saldı da, kendi işini bozmamak için mi elletmiyorlar kudurukları?

 

2- Ne yani, bunca şeye "geçim" adına mı seyirci kalıyoruz, cüret veriyoruz?

İyi hadi geçinelim bakalım şimdi.

 

3- "400 milletvekilim olmayınca sizi milletçe yavaş yavaş öldürme işini rahat yapamıyorum, verin yoksa sizi daha hızlı öldürürüm..." Sen hangi milleti tehdit ediyorsun arkadaş?

 

4- Yok terörün son çırpınışlarıymış da, şu kadarı bombalanmış da, paniğe kapılan terör örgütü bilmem ne... 35 yıldır aynı zokayı yutmaktan mideniz bulanmadı mı halen ey halkım?

 

5- Bir yandan Cizre'yi bombalarken, bir yandan o topçu kışlası saçmalığını yeniden hortlatıp emrivaki yapabileceğine inanıyor mu birileri gerçekten?

Anlıyorum inattan başka çıkış bırakmadılar kendilerine gerçi, ama...

Bu halk o betonarmelerin hepsini nizami yoldan kafalarına geçirmeyecek mi nasılsa?

6- Öfkeler saraya yönelmesin diye başka tarafa kaydırmak zorunda olan biri olsanız, acele ve panikten başka ne gaflar yapardınız?

İnsanımızda sağlam bir çoğunluk neyin ne olduğunun farkında. Ne yapılmaya çalışıldığını görüyor, metanetini koruyor. Sadece çare bulamıyor, gerilim içinde bekliyor. İyi haber: Bu memleketin tarihinde ilk kez, silahlı emrivakiye karşı birbirimizi çaresiz bırakacak o yönsüzlük ve itaat hali YOK halkımızda. Bu vartayı milletçe atlatacağız. Yeter ki tepemizin doğru noktada atmasını, gaza gelmekle karıştırmayalım.

SONUÇ: Bize hep ne yapaMAyacağımız anlatıldı. Ondan olsa gerek, aslında neler yapabileceğimizi bilmiyoruz, bulmamız lazım.

Tüm halkına büyükbaş mal muamelesi yapmayı gelenek edinmiş bir devlete hitap ediyoruz.

Üstelik bu gelenek 13 yıl öncesinden başlamıyor, ta ezel ervahtan başlıyor ve sadece Atatürk zamanında ara verilmişti bu geleneğe.

Anlaşılan o ki bazı haklar, bazı saygılar verilmez alınır; biz talep etmesini bilmediğimiz sürece vermemekte ısrar etmeleri ondan.

Hadi, en uç noktada şeyden bile artık sarsılMAmaya şu anda karar verelim.

Öyle ki meydanı çalkantı üretenlere bırakmayacak kadar kafa salimliği bizde kalsın.

Lazım olacak.

 

Pazartesi, 31 Ağustos 2015 16:37

ANKARA VE ANTALYA OY KAPKAÇLARINI UNUTMAYALIM

ANKARA VE ANTALYA OY KAPKAÇLARINI UNUTMAYALIM

Hepimize adres değişimi için son günün geçtiğimiz Cuma olduğu bilgisini hangi ak-maaşlı yaydı merak ediyorum. Duyuru: Oy kullanmak için adres bildirimi 10 Eylül'e kadar yapılabiliyor.

PEŞİNİ BIRAKMAMAK İÇİN HERKESİN VAKTİ VAR.

Bu arada geçen seçimlerde Seçsis konusunda ciddi endişelerim vardı.

7 Haziran’da sınır tanımazlar oylarını kafalarına göre şişiremeyince, seçim mekanizmamızın bir şekilde sağlıklı çalışabildiği, öyle çok fazla oy hırsızlığı yapılamadığı hissi gelmişti sanki...

1 Kasım seçimleri ile ilgili endişelerim de umuyorum ki yine boşa çıkacak.

Ama bu arada, 30 Mart seçimlerinde çalınan ANKARA ve Antalya oylarını ASLA unutmamak gerekiyor.

7 Haziran'ı kurtaran en büyük etken, oy kapkaçını engellemek için sandık başında çok iyi organize olunmasıydı.

1 Kasım için de aynı şekilde uyanık olup, rehavete kapılmamak lazım.

Ayrıca 1 Kasım'da oy sayımı geceyi bulacak... Oy kapkaççıları yine elektrik kesintileri oluşturup çok şeyi değiştirmeye kalkabilir. Aman dikkat.

Bu noktadan sonra aradaki fark, sınır tanımazların milletçe huzurumuzu daha fazla ne dereceye kadar bozabileceğini belirleyecek.

Bu millet gerektiğinde her saçmalayana eninde sonunda haddini bildirir.

Ama gönül ister ki hep birlikte hayatımıza gerektiği şekilde devam ederken, bizden imkansız itaatler isteyenleri ezip geçmek zorunda kalmayalım.

Çünkü karmaşada gözden kolay kaçsa da önemli olan, olabildiğince çoğumuzla birlikte, olabildiğince azımız harcanarak hayatta kalmaktır ve gerisi hikayedir aslında.

Ancak kendini mazlum görenlerimiz, bu kez "memleketini ve insanını satarken iyot gibi açığa çıkmışlığın" mazeret kaldırmaz, bahane götürmez ağırlığıyla karşı karşıya.

 

Perşembe, 20 Ağustos 2015 08:53

SAĞKALIM İÇİN GEREKENLER

SAĞKALIM İÇİN GEREKENLER

 

Birazdan diyeceklerim size ilk duyuşta "radikal" fikirler gibi gelebilir.

Yine de lütfen bir an için düşünün, "hadi yahu olabilir mi ki?" bölgesinde biraz evirip çevirin.

Diyelim ki eskiden dünyada yokluk vardı. Herkes yiyeceğini barınağını zorlukla buluyordu, soğukta zorlukla hayatta kalıyordu.

Diyelim ki artık dünyada bolluk var. Ki var.

Herkesin ortaya makul bir miktar çaba koyup, karşılığında da rahat rahat hayatta kalabileceği kadar bolluk var diyelim. Ki var. Hem de her anlamda.

Buna rağmen toplumun %1'ini oluşturan elitlerin emrinde çalışıp, toplumun %99'unu cebren yoklukta tutmaya devam etmek nasıl gereksiz bir mecburiyettir?

Diyelim biraz akıllıca planlamayla toplumdaki herkesin günlük elektrik-su ihtiyacını bol bol karşılamak mümkün. Hatta karşılığında her ay elektrik-su faturası ödenmesine bile gerek kalmayacak şekilde, ağaçta yetişir gibi serapa özgür enerji ve suya ulaşma şansı var. Ki bugün durum gerçekten böyle.

Ona rağmen yine de eski model kısıtlı yönteme devam etmek nasıl bir gereksizliktir?

Radikal gerçek: Bugün elektrik-suyun, tıpkı soluduğumuz havanın ücretsiz olarak üretilmesi gibi, tüm halka ücretsiz olarak ulaştırılması için gerekli imkanlar mevcuttur. Sadece kullanılmıyorlar. Keyfi sebeplerden dolayı kullanılmıyorlar. %1 elitin keyfi sebeplerinden dolayı kullanılmıyorlar. Kullanmaya veya fikri yaygınlaştırmaya kalkanın karşısına, %1 elitin politik ve/veya silahlı engelleri çıkıyor.

Anlayacağınız, mesela aslında bizim kaçak elektrik gibi bir ülke sorunumuz yok. Elektrik pekala hepimiz için bedava olabilir. Aslında bizim, tıpkı soluduğumuz hava gibi, elektriğimiz suyumuz için, tohumumuz için, ülke içi ekosistemimiz için kimseye hiçbir para borcumuz olmadığını anlamaya ihtiyacımız var sadece.

Aynısı benzin parası için de geçerli. Artık ulaşım için petrole de, türevlerine de, asfalt otoyollara da ihtiyacımız yok. %1 elit bu gerçeğin farkında ve bunun geri kalan %99'a yayılmasını elinden geldiğince geciktirmeye çalışıyor.

Çünkü onlar insan kitlelerini ancak şimdiye kadar yaşadığımız kısıtlı şekilde düşünmeye devam edersek KONTROL EDEBİLİR. Başka türlü ellerinde insanları itaate zorlayacak hiçbir koz bulamazlar. İşte bundan ödleri kopuyor.

O %1'i oluşturan elitleri de hedef göstermiyorum, yanlış anlaşılmasın. İnsan tabiatı gereği onların yerinde hangimiz olsak, geri kalan %99'a aynısını yapmaya kalkışırdık.

Yalnız sıkıntı şu ki, aynı insan tabiatı gereği elit melit hep beraber yolun sonuna geldik. Çünkü bu halimizle ekosistem bitiyor ve ekosistemsiz insan yaşamı mümkün değildir.

Çözüm için kimsenin kimseye düşman kesilmesine, hedef bellemesine filan gerek yok. Bu insanlık çapında bir gelişim meselesi. Gerçekte ciddiye almak zorunda olmadığımız şeyleri ayrımlamayı ve bırakmayı başarmamız yeterli.

Yöntemlerimizi değiştirip ekosistemimizi verimli kullanmak ve bolluk içinde, kimseye fatura-borç ödemek zorunda kalmadan yaşamak için, eski alışkanlıklarla düşünmek haricinde,  önümüzde hiçbir engel yok aslında.