20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Özlem Kurdoğlu

Özlem Kurdoğlu

Özlem Kurdoğlu Hakkında

Web sitesi adresi:

BU CUMBEY'İN SAVAŞIDIR, TÜRK HALKININ DEĞİL

Bir milletin savaşta olup olmadığına kim karar verir?

Eski tarihte derebeyleri, sultanlar, krallar karar verirdi. Yakın tarihte global şirket güdümlü kukla politikacılar karar verir olmuştu.

Artık yeni bir devirdeyiz. İnsanlar eskiden kendilerini seçeneksiz sayıyordu. Ama şimdi, aklı başkasının eline geçmediği sürece aslında hiçbir şeye mecbur filan edilemeyeceğini görenler çoğalıyor.

Aslında bu devirde fiili olarak KİMSE KİMSEYİ ZORLA BAŞKASINA SALDIRTAMAZ. Halk topluca saldırmayı reddedebilir, kararlı şekilde barışına devam etme tavrı koyabilir.

Ha evet, canlı bombalarla ilgili tehlike gayet gerçek. Ama onlar da bizim sadece terörist saldırı altında olduğumuzu gösterir, savaşta olduğumuzu değil.

Tabii her taraftan telkin yağınca kafası karışanımız çok. Halbuki devreden güdümlü medyayı çıkarın. Bir de birbirinden etkilenen insanların yaydığı haber ve yorumları çıkarın. Geriye kalan yaşam akışının hiçbir yerinde savaş filan yok. Sadece halifelik rüyaları tehlikeye girmiş birinin ego çırpınışları ve yaramazlıkları var.

Yok financial times'miş, yok bilmem hangi yazarmış, televizyon kanalıymış, sosyal medyadaki bilmem hangi trolün ektiği gazlama ifadeleriymiş... hepsi laf.

Bu toprakların insanı savaş istemiyor.

Muhakememize ne kadar sahip çıkar, savaş naralarına hayatımızı ne kadar az kaptırırsak, bu karmaşayı o kadar çabuk çözüme kavuştururuz.

Sırf petrolcü kuklası memleket satanlar öyle diyor diye, yandaş medyalarını da öyle bağırtıyorlar diye, millet olarak kendimizi savaşta saymak zorunda değiliz.

Hayatına ve milletçe hayatımıza sahip çıkmak isteyen tavrını koysun.

 

Salı, 21 Temmuz 2015 11:11

SURUÇ NOTU

SURUÇ NOTU

Gezi'de zaten artık çok fazla olmuştunuz.

Suruç'ta onu da aştınız.

Sizinki korkak cüretkarlığı.

Güya dayatmadan bıktığınız içindi di mi tüm yaptıklarınız?

Baştan da haklılık payınız yoktu, çünkü baskıcıydınız, Atatürk de size bu yüzden şerh koymuştu.

Şimdi kendinizi de solda bıraktınız.

Bunu daha ne kadar tırmandırırsanız,

Düşüşünüz de o kadar ağır ve sert olacak, ince kıyım parçalanacaksınız.

Hadi bakalım saçtığınız ölüme karşı yaşam.

Bak buraya yazıyorum, yaşamla başa çıkamayacaksınız.

...

Cudi dağını yakanlar,

Ve gelin kurtarın diye çağrı yapanlar,

Farklı kişiler mi emin miyiz?

Onyıllardır orada tüm dünyaca çatır çatır uyuşturucu üretiliyor, pahalı kalsın diye yasak tutuluyor, bölge halkının tüm yaşamı da bu çakışmaya kurban ediliyor.

Bilmiyor muyuz? Çoğumuz bilmiyor, ama yapanları ürkütecek kadar çoğumuz da artık BİLİYOR.

O bölgeleri onyıllardır masuz alev alev yanar halde tutanlar, bu kez de askere emir verip topa tutturmuş.

Şimdi çevrecileri çağırıyorlar, hadi gülüm ilgilen. Vicdanın yok mu senin. Filan.

Arkadaş o topunuzu tüfeğinizi de alın, gidin kimi gazlayabiliyorsanız onlara sardırın.

Veya bi uslu durun yahu, bir kere de etrafınızı yakıp kavurmadan yaşayın.

Duyarlı insanların ömrü zaten sizin peşinizden dolanıp dağıttıklarınızı toplamakla, iş makinelerinizin önünüzü kesip katliamınızı durdurmakla geçiyor.

Belli ki bu ısrarınızın sonu yok, ta ki siz kendi kendinizi yok edinceye kadar.

Biz de eğer bir dahaki ormanı yakamayın istiyorsak,

Belli ki sizin gibilerin "mama" kaynağını kökten kurutmamız lazım.

Sürdürülebilir sağkalım mücadelesi öyle mi olurmuş, böyle mi olurmuş görüşelim bakalım.

 

Pazartesi, 06 Temmuz 2015 17:05

GÖSTERİLENLE OYALANMA, SAKLANANA BAK

 

GÖSTERİLENLE OYALANMA, SAKLANANA BAK

Eğer haberler ve gündelik akış insanları sürekli krizden krize sürüklenme hissinde tutarak yaşatıyorsa, gösterilenlerin arkasına dolanıp saklı tutulan açılara bir göz atın.   

BİR HALKI KOYUNLAŞTIRMANIN EN KOLAY YOLU ÖFKESİNİ YANLIŞ HEDEFLERE SAPTIRTIP AKLINI KARIŞTIRMAKTIR.

Son zamanlarda Doğu Türkistan'dı, Uygur Türkleri'ydi, Çin'di derken ciddi miktarda vicdan kanırtılmasına hedef edildik. Bol bol gaz vermeyle toplumdan öfke hasatlamanın dibine vurdular.

Elbette ki soydaşlarımızın başına gelenleri, oralarda olup bitenleri hiçbirimiz görmezden gelmiyoruz. Elinden birşey gelecek olup da esirgeyenimizi tanımıyorum.

Sonuçta Suriyelilerle ekmeğimizi bölüştük. Uygur Türklerimizle de bölüşürüz. Malum birileri sınırdan geri çevirmeseydi Doğu Türkistanlılarla da bölüşürdük.

Ama bu arada dikkat: yoğun ve yaygın Çin düşmanlığı oluşturulmaya çalışılıyor. Turan ordusu kurulmuş diye haber var, Çin düşmanlığı pompalanıyor... noktaları birleştirin.

Suriye olmazsa başka hedefle savaş kışkırtma manevralarına karşı uyanık olalım. Halklar olarak elit takımına ve politikacı gürühuna kendimizi yedirtmeyelim. Gerekirse vicdani red hakkımızı kullanalım.

Vicdani red hakkı, caydırmak ve askerliğe yöneltmek için ağır psikolojik baskı kullandıkları zorlu bir yoldur, ama boş yere başkalarının topraklarına gönderilip gereksiz yere öldürülmekten yine de yeğdir. Erkeklerimiz gereksiz saldırılar uğruna kanlarını dökmek zorunda olmadıklarını bilmeli.     

Toplumca kafamızı bulandırıp önceliklerimizi şaşırtmak için yaratılan kargaşalara kendimizi kaptırmayalım. Koalisyonmuş, erken seçimmiş, o gelmiş bu gitmiş, hepsi hikaye.

Toprağın sağlam mı, suyun halen senin mi yoksa elinden alındı mı, yerel tohumunu ekip üretebiliyor musun, zeytinin halen damarlarını temizliyor mu, petrolü bırakıp doğala yönelebildin mi, çakma faturalar ödeye ödeye tükenmekten başka yol üretebildin mi, işte asıl sağkalımın bunlara bağlı.

Şehrin dört duvarlı mekanları arasındakilere bunları gözden kaçırtmak, unutturmak, dikkatlerini dağıtmak kolaydır.

Uzun vadede sağ kalacak olanlar ise bunları aklında tutan, aldatmacalara rağmen yolu bulup doğru unsurlara sahip çıkanlardır.

 

Cuma, 19 Haziran 2015 08:01

KRİZSİZ EKONOMİ NASIL OLUR

KRİZSİZ EKONOMİ NASIL OLUR

 

Yabancı elitin birisi karşınıza geçip, bundan sonra her küçük su dökmeye gidişten önce benden izin isteyeceksin diye ilan etse takar mısınız?

Peki ya önce size bir bidon su içirtip ondan sonra "tuvalete her gidişten önce benden icazet iste" diye tuttursa?

Hade lennn demez misiniz?

Ekonomik krizin de, dış borç konusunun da aslında bundan hiçbir farkı yok.

Bu adamlar insanları gereksiz dolambaçta yollara mecbur hissettirip, kredi giydirip, havadan borç ve faiz icat ediyorlar.

Bunu da bir zihinlerle oynayarak, bir de kendi üretmemizin önünü politikacılarımıza tıkattırarak yapıyorlar.

Halbuki gerçek ekonomi, olmayan ürünü ve değeri var hale getirip ÜRETMEKLE olur.

Gerçek üretime dayalı ekonomiyi de hiçbir tayyip manevrası çökertemez.

Kafalarımız gerçek değer üretimine çalışmaya başlamalı ki, krizlere karşı bağışıklanalım.

Yapabilen var mı derseniz dikkatinizi İzlanda örneğine çekeyim.

Havadan hayali para ve borç üreten banka sisteminin aslında elinde sadece psikolojik gücü var. İzlanda bunun farkına varmış ve hadi lennn demiş durumda. Kavga etmiyorlar, çatışmada bulunmuyorlar, sadece barışçıl şekilde ve kararlı biçimde "zoka yutmayı" reddediyorlar.

Yani başka çaren yok diye iddia eden vahşikapitaliste basitçe "evet var" deyip yaşam tarzlarına ayar çekiyorlar, üretimlerine bakıp kendi kararlarını çıkartıyor ve uyguluyorlar.

Onları zorlamaya çalışıp havasını alan vahşikapitalist takımı da öööyle bakakalıyor işte.

Zira sadece zokayı yutmayı reddedecek kadar varlık gösteren bir halk karşısında yapabilecekleri hiçbir şey yok.

Bize gelince.. Yatay duran sırtımızı dikeltmezsek sürekli semer atan çıkar ve milletçe çökertene dek üzerimize binmeye devam ederler.

Hayatı üretenler ve kendi adına düşünebilenler yaşarken, biz kenardan seyretmek zorunda kalmaktan yorulmadık mı artık, ne dersiniz.

Korkacak çekinecek vakit kalmadı, gün bugündür.

 

Pazartesi, 08 Haziran 2015 08:33

SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM İÇİN

SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM İÇİN

Neden parklara, bahçelere, yollara, tutunabilecekleri her yere meyve ağaçları dikmiyoruz?

Bu soruya içimizden hiçkimse gerçek ve direkt bir yanıt verebiliyor mu? Kıvırtmadan, devreye hesaplar girmeden?

İnsanların hareketlerini disiplin altında tutmak için kaldıraç olarak masuz sınırlı tutulan kaynakları, yoksunluk ve esareti kullanmaktan başka çaremiz yok mu gerçekten?

Emin miyiz?

Zira bu zamana kadarki yaşam tarzımız itibarıyla yolun sonu göründü. Ya farklı düşünmeye başlarız, ya da hepimize toptan geçmiş olsun.

Sürdürülebilir yaşamla bağdaşan tutum örnekleri dünyada belirmeye başladı. Mesela Fransa Parlementosu insanların suya ulaşımının engellenmesini Anayasaya aykırı olarak ilan etmiş ve karara bağlamış.

Bu ülkede su şirketlerinin suyu kesmesi artık kanun dışı, hem de vatandaşının faturayı ödeyecek parası olmasa bile!

Dünyanın vahşikapitalist vampirlerinden Nestle'nin sahibinin, suyu ticari meta ilan etmeye uğraşmasını hatırlıyor musunuz? Su temel insan hakkı değildir diye iddia edişini?

Ha bak işte dünyada öylesi de var, böylesi de.

Kendi sağduyusunu işitemeyip ille örnek takip etmeye ihtiyacı olan varsa, bari hem suçlu hem güçlüyü değil, insan haklarına saygılı hareket eden örneği seçebilir böylece.

Bu arada bizim Anayasa Mahkemesinin de memleket satan huysuz ergenlerimizin etkisi altında karar öksürmeye başladığı görülüyor...

Neymiş efendim, resmi nikahsız da idare edilebilirmiş. Oldu canım.

Bu devirde halen o kadar aç olan varsa gitsin damacana kullansın, kız çocuklarımızın geleceğini rahat bıraksın.

Ya da biz Türk Milleti olarak bıraktıralım.

 

 

Salı, 26 Mayıs 2015 08:08

SEÇSİS TUZAĞI

SEÇSİS TUZAĞI

 

Bütün bu şarkılarla gezen seçim arabalarına, siyasi reklam yağmurlarına, anket yorumlarına, seçim atmosferine bakıyorum...

Aklıma "aaa bak kuş," diye kandırılıp elinden şekeri alınan küçük saf çocuklar geliyor.

Bütün bunların hepsi birden boşa mı yapılıyor? Bunca insan boşa mı uğraşıp mesai harcıyor?

Evet, Seçsis kullanıldığı sürece bütün bunların hepsi tamamen boş. Hatta zararsız bile değil, zararları da var. Toplu olarak zamanlarımızın boşa harcanmasına, üstü örtülen şeylerin gözümüzden kaçırılmasına hizmet ediyor.

Arkadaşlar, aklımızı dikkatimizi toplayalım, yoksa arada bizzat hayatımız elden gidiyor.

Televizyon reklamlarına, kulaktan kulağa verilen gazlara, psikolojik ayar çekme manevralarına, anket aldatmacalarına, diğer herkesin ne yaptığına filan boşverin.

Kendi kafanızı ellerinizin arasına alıp bir dakika düşünün, odağınızı toparlayın.

Asla unutmayın ki Seçsis sonuçları, siyasi kapkaççıların emriyle veri giren bilgi işlemcilerin insafında. Oylama sonuçlarının takibi, kanıtı, bağımsız üçüncü göz tarafından kontrol altında tutulması MÜMKÜN DEĞİL.

YSK yargıçları da önlerine konan belgeleri hiçbir bilgileri olmadan onaylıyor.

Bu böyle olduğu sürece, seçimle ve sandıkla ilgili geri kalan herşey palavradır, aldatmacadır ve oyalamacadır. Sonuçları gerçeği yansıtmaz, onu kendine yontanlar dahil olmak üzere hiçkimseyi uzun vadede kurtarmaz.

Doğru yere odaklanıp hayatımıza sahip çıkalım, bu haliyle sandığa gereğinden fazla bel bağlamayalım.

Güç oyunlarının görünürde kimde kaldığıyla, kimin psikolojisinin kimlere baskın çıktığıyla ilgili içi boş tiyatrolara kendimizi kaptırmayalım. Güç daima ona kararlılıkla sahip çıkandadır.

Sırf iyi kükrüyor diye etçil canlıya kral diyenin ömrü ise, bir sonraki öğünde kendi yem olana kadardır.

Ya bunu idrak eder ve ıvır zıvır oyunları boşverip yönümüzü YAŞAMA çeviririz... Ya da "aaa bak kuş" deyip memleketi altımızdan yok etmekte sakınca görmeyenlerimiz, kendileriyle beraber hepimizi birden yavaş yavaş siler bu dünyadan.

 

SEÇİM GÜVENLİĞİNDE BÜYÜK SORU İŞARETİ   

Haziran seçimlerinde ister oy çuvallarının üstüne yatalım, ister başlarında bir hafta kamp kuralım.

Gözlemciler tutanakmış, itirazmış, prosedürmüş, süreçmiş diye uğraşırken, iş oy verisini bilgisayara giren bilgi-işlemcilerin ipini kimin çektiğinde bitecek.

Bu konuyu epeydir araştırıyorum ve karşıma çıkan sonuçlar güven verici olmaktan çok uzak.

En belirgin analizlerden biri 2014 tarihli bir makalesinde durumu açıklıkla dile getiren gazete yazarı Ezgi Başaran'dan gelmiş. "Seçsis’in arkasındaki kimseler girilen seçim sonuçlarını istedikleri gibi değiştirebilir, bu değişiklik üçüncü bir parti tarafından takip edilemez ve sonuçlar YSK’daki yargıçlara, bu yargıçların hiçbir bilgisi olmadan, onaylatılabilir."

Çünkü 1- İTÜ Rektörlüğünden gelen bilgiye göre Seçsis'in UYSM (Ulusal Yazılım Sertifikasyon Merkezi) tarafından yapılmış sertifikasyonu yok.

2- Seçsis geriye dönük hesap verebilir bir yazılım değil. Olsaydı girilen veriler değiştirilemez, değiştirilse de bağımsız bir üçüncü göz tarafından tespit edilebilirdi.

3- Halbuki mevcut haliyle Seçsis, başında oturup verileri giren bilgi işlemcinin insafına kalmış durumda. Ve bu bilgi işlemcilerin tamamı, cumbey seçiminden önce cemaatçi oldukları iddiasıyla değiştirilmiş. Yerlerine kimlerin getirildiğini hayal gücünüze bırakıyorum.

Eğer bu analizler doğruysa, BU ŞARTLAR ALTINDA SEÇİM sadece OYALAMACADIR. Sonuçları da toplumun nabzını tutmaz.

Sadece kimlerin NİTELİKLİ KAPKAÇÇILIKTA kendini diğerlerinden daha iyi geliştirdiğini ortaya çıkarır o kadar.

SONUÇ: Haziran Seçimlerine Bel Bağlamayın. Sonuçlarından Etkilenmeyin, Hiçbir Şeyin İşareti Olarak Eşitlemeyin. Çözüm Ancak

1- Sakin Ve Amansız Kararlılıkla,

2- Hiçkimseyi Suçlu İlan Etmeden Toplumca Birbirimize İstisnasız Sahip Çıkmakla,

3- Sürdürülebilir Yaşam Tarzı Oluşturup İdamesini Hep Birlikte Sağlamakla Mümkündür.

 

Salı, 21 Nisan 2015 07:32

BİRBİRİMİZE SAHİP ÇIKMA ZAMANI

BİRBİRİMİZE SAHİP ÇIKMA ZAMANI


Haziran'da ne olursa olsun, bu ülkenin halkı birbirini ne kadar AZ suçlarsa bu dönemden o kadar az travmayla sıyrılır.

Asıl önemli olan, elimizdeki insan ve vatan malzemesiyle en sürdürülebilir yaşam tarzına hep beraber nasıl gidilir, en çok sayıda insan nasıl hayatta tutulur, bunlara odaklanmaktır.

--> Ortada Seçsis gibi "son anda ayar çekilebilir" bir program olduğu sürece, memleket satanlar cüretkar hareket edip siyasi kapkaçı sürdürmenin bir yolunu muhtemelen yine üreteceklerdir. Milletçe birbirimize kızmanın sonu da yok, sonucu da yok.

--> Eğer kendi sıkıntılı mütedeyyinlerimiz gidip gidip kendilerini memleket satanların kucağına atarak korunmaya çalıştılarsa şimdiye dek, bunda bizlerin geldiği (veya getirildiği) gazın da payı olduğunu kabul etmek gerekir.

--> Hiç değilse bundan sonra daha az yargılayıcı olmayı başarmamız lazım. Birbirimize ters gelen özelliklerimizi değil, bizi birlik eden özelliklerimizi ön plana çıkarmamız lazım. Gerekirse kendimizi ergen kardeşi olan yetişkin gibi düşünüp, ara sıra geçinemese de aslında "aile" olanlar gibi yol tutturmamız lazım.

--> Çeşitli argümanlarla birbirine karşı gazlanıp düşman edilme tuzağına karşı uyanık olmayı başaramazsak, bizi sağkalım açısından daha affetmez vartalar bekleyecek. Çölleştirilip Kurutulmuş ve Radyoaktif Ülke tuzağıyla burun buruna kalmak gibi örneğin.

Bizimki gibi, o ya da bu sebeple kendine ve birbirine sahip çıkamayan ülke insanları, kendi kendini dünya üzerinden bu şekilde temizliyormuş demek ki, diye bir tespitte bulunmak zorunda kalmayalım olur mu?..

Haritayı incelediğimde şunu görüyorum: Eğer "nükleer vartasını" 1- ya hiç bulaşmayarak, 2- ya ille kurarlarsa çalıştırtmayarak, 3- ya da ille çalıştırırlarsa hiç değilse düzgün yürütüp suratımıza patlatmadan atlatırsak iyi...

Aksi halde Orta Anadolu'nun büyük bölümü kullanılmaz hale gelir ve tarih olur. Memleketin doğusu ile batısı arasındaki bağ fiziksel olarak kopar. Orta yerinden nükleer baltayla yarılmış bir ülkenin, sosyo-politik olarak nasıl hap diye yutulacak lokma gibi görüleceğini ise hayalimde bile canlandırmayı reddediyorum.

Allah muhafaza öyle bir durumla karşılaşırsak, asıl önemli olan yine değişmeyecek gerçi: Elimizde kalan insan ve vatan malzemesiyle en sürdürülebilir yaşam tarzı hep beraber nasıl olur, en çok sayıda insan nasıl hayatta tutulur, yine onlara odaklanacak geride kalanlarımız.

Ama mümkünse Orta Anadolumuz halen yaşanır toprağımız durumundayken, şimdiden hep birlik olup, yargılamayı suçlamayı filan boşverip, dikkat odağımızı dağıttırmadan başaralım işte şunu.

 

 

 

 

 

Salı, 07 Nisan 2015 18:17

HAZİRAN SEÇİMİ ORTAMINA DİKKAT

HAZİRAN SEÇİMİ ORTAMINA DİKKAT

 

Yorum ortamlarında sık sık rastlıyorum: "Ah şunlara oy verenler yok mu, hep onların yüzünden..." Oysa memleket satanlar artık kimsenin oy vermesiyle değil, Seçsis sonuçlarıyla oynayarak koltuğunda kalıyor.

Fark eden etmeye başladı ki, seçmen tabanlarının yurt çapındaki yüzdesi aslında düşük. Ama bunun açıkça ortaya çıkmasına izin vermemek için gerekli psikolojik altyapıya da, teknik imkana da sahipler.

Muhtemelen Haziran'da da Seçsis sonuçlarını yine kendilerine uygun şekilde kanırtacak ve öyle sunacaklar millete. 

Demem o ki, Haziran'dan sonra mütedeyyin kesimi düşman görme tuzağına sakın düşmeyelim. Çünkü gerçekten oy'a kalsa memleket satanlar çoktan inmişlerdi oradan.

Boş yere birbirimizi suçlayıp ekmeklerine yağ sürmeyelim. Zaman birlik zamanıdır.

Ayrıca aman ha gözünüzü seveyim, eğer kaygı düzeyleri çok yükselir de ortam kıvılcımlaşırsa, kibriti çakıvermekte hiç çekinmeyecektir bazıları...

Milletimizin özellikle daha az tecrübeli, daha kolay gaza gelen toplulukları tehlike altına girebilir... çünkü onları birbirine çatıp kırdırtmak tepedekilerin gayet işine gelen kolay bir çözümdür. Bu ülke bunu daha önce de yaşadı. Çok da ötede bir yere varılamadığını gördü.

Bazımıza içinde bulunduğumuz vartanın çıkışı ancak kan ve ateşten geçiyor gibi görünebilir... Ama bunun doğru olmadığını umuyorum.

1- Uyanık olmak ve durumları olabildiğince kapsayıcı olarak değerlendirmek,

2- Hangi argümanla gazlanırsa gazlansın hiçbir kimseyi/kesimi düşman ilan etMEmek,

3- Öfkemiz tavan da yapsa, tepemiz de atık olsa yine de seçenekleri mümkünse HİÇkimsenin canı yanmayacak şekilde kullanmak,

4- İtaatkarlığın dozunu kaçırmamak, mantığını sorgulamadan hiçbir emre-talimata otomatik kabul göstermemek,

5- Hakkını soğukkanlı, sakin ve amansızca kararlı biçimde aramayı sistematik hale getirmek, uzun vadede milletimizi kurtaracak çizgiyi tutturmanın yolu olabilir.

Derim ki kendimizi sınır tanımazlara yedirtmeyelim, ne olursa olsun çıkışsızlık hissine kendimizi teslim etmeyelim.

 

Salı, 24 Mart 2015 08:39

KEHANET

KEHANET

 

Marketten içeri girdiniz. Reyonların arasında dolaşıyorsunuz. Önümüzdeki birkaç yıl içinde büyük çoğunluğumuz fark edecek ki, aslında onca kalem malın çok azına "gerçekten" ihtiyacımız var.

Zamanla hepimiz arap saçı çözer gibi bunları birbirinden ayırabilmeye başlayacağız. Neye gerçekten ihtiyacımız var, neysiz aslında pekala yapabiliriz, hepsi belirginleşecek. O market sepetleri inanılmaz ölçüde hafifleyecek.

Etrafınızdakilerle eşya yarışına girmekten kendinizi kurtardığınızı düşünün. Kimlik hissinizi nelere sahip olup diğerlerinden nasıl üstte kalabileceğinize bağlaMAdığınızı düşünün. Arabaları artık, en az beş kalemi tekrarlı ve zamlı olmak üzere her türlü gereksiz ödeme dayatmasıyla donatılmış başlı başına bir esaret halinde tutamadıklarını düşünün. İnsanları hasta olduklarına çeşitli şekillerde inandırtıp, yüzde sekseni gereksiz işlemlerden geçirten tıp/ilaç ticaretine artık kanılmadığını hayal edin. Çocuklarımızın geleceği ile ilgili kaygılarımız üzerinde oynayan, onları sorgulama engelli birer makine haline sokup hayattaki vakitlerini ıska hedefler peşinde harcattıran eğitim ticaretine de keza.

Özetle, hayatın birçok alanında gereksiz para ve zaman ödemeleri yapmak zorunda kalmadan varolmak yavaş yavaş mümkün hale gelecek. Çünkü insanlar göz boyamalara değil, gerçeklere odaklanarak yaşam enerjisi tasarrufuna girecek.

Geriye ne mi kalıyor?

Su kalıyor. Aynen öyle. Vahşikapitalist takımı gidişatlara ve trendlere baktığında görebiliyor ki, insanlar uyanıyor ve bir süre sonra hiçkimse ömrünü gereksiz ıvır zıvır satın alabilmek için feda etmeye ikna olmayacak.

Vakit daha geç olmadan su ve tohum gibi "vazgeçilemez" yaşam kaynaklarını tekel altına almak için harekete geçmiş durumdalar. Sırf bizim ülkede değil, bizimkine benzer seviyede birçok ülkede durum benzer halde.

Enerji üretmek için suyun ortadan yok olması gerekmez. Sadece yükseklik değiştirmesi gerekir. Oysa hepimiz görüyoruz ki HESler çevrelerini tamamen kurutup geriye çölleşmiş toprak bırakıyor. Peki onca su nereye kayboluyor?

Yanıt: Yolunu bulabilseler size soluyacağınız havayı bile para karşılığı satmak isteyecek tiplerin kontrolü altına birikiyor. Dünyayı hoşlarına gitmeyen kalabalıklardan temizleyip, geri kalanını da rahat idare edebilme hayalleri kurarak girmişler bu yola.

E şimdiye kadar iyi alıştılar tabii.

Ama onlarca ve bizlerce hep beraber tutturulan yol, sürdürülebilir yaşamla bağdaşık değil işte.

Kızmayı filan bir tarafa bırakıp, insanlık kendi kendini kurutma aptallığına kurban gitmeden şu dünyada nasıl sürdürülebilir yaşam tarzı kurabilir artık, ona bakmak lazım şimdi.