23 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Özlem Kurdoğlu

Özlem Kurdoğlu

Özlem Kurdoğlu Hakkında

Web sitesi adresi:

Pazartesi, 16 Şubat 2015 16:00

İDAM ÇAĞRILARINA DİKKAT

İDAM ÇAĞRILARINA DİKKAT

 

Tecavüzcüler ve yobaz vatandaşlarımız nedense birbirini kolluyor. Sosyal düzeyde de, adli yargı düzeyinde de sanki aralarında bir çeşit biraderlik müessesesi kurulu.

Ortak talepleri de aynı: "Benim beynim rahat etsin diye sen ömrün boyu kendini sansürleyerek yaşa... Yoksa minibüs demem, sokak ortası demem, evinin yatak odası demem, dayanamayıp kendi koyduğum kuralı çiğner aşarım."

İyi de biz de ömrümüz boyu sizi pışpışlamakla uğraşamayız ki arkadaş.

Bu dünya hepimizin birden rahatının sığacağı kadar büyük aslında, ama sen bu kadar dikenli saçaklı halde yayılırsan, ortada hiç ben olmasam bile kendi evrenine sığamazsın.

Hadi bakalım madem öyle hodri meydan, maneviyatı kuvvetli olanımız kazansın.

***

Bu arada, tecavüzcüler için idam geri gelsin diye seslenen arkadaşlarım, aman tuzağa dikkat.

Bir tweet okudum, demiş ki: "Bu ülkeye idamı getirseler Erdal Eren'in, Deniz Gezmiş'in yolundan gidenleri asarlar, tecavüzcüleri değil!"

Haklı.

Hatta bana öyle geliyor ki fırsatını bulsalar belki askerlerimizi filan asmaya kalkarlar, hem de sorgusuz sualsiz, tıpkı hapiste de bahaneye bile ihtiyaç duymadan tuttukları gibi.

Veya baklava çalan çocukları, veya Çarşı üyelerini, "ibret olsun, darbe girişimi yaptı," filan diye kulbunu takarak...

Veya hatta tecavüze uğrayan kadınları, ölmeden kurtulan #ÖzgecanAslan 'ları suçlu ilan edip asmaya kalkar bu kafa, "cilve yapmıştır" diye hedef göstererek.

O yüzden gözünüzü seveyim şu idam çığırtkanlığının gazına gelmeden önce iki kere düşünün.

Kimin eline nasıl bir silah vereceğinize iyi bakın.

Olan yine bizim çocuklara olur çünkü, zorbalara değil. Aman ha.

 

 

Cuma, 06 Şubat 2015 10:48

BOLLUKTAN KORKANLAR KİM?

BOLLUKTAN KORKANLAR KİM?

 

Hani biz ağaç dikelim, ortalığı yeşertelim diye uğraşıyoruz ya...

Tohum bombaları hazırlamak, uygun arazi-iklim şartlarını öğrenip kollamak filan...

Emri yüksek yerden alan birileri de sürekli ortalığımızı kelertmeye uğraşıyor hani...

Bakın Antalya'da biri, mahallesindeki moloz yığınları üzerine onlarca meyve fidanı dikip yaşatmış.

Bu ağaçlar yetkililer tarafından fark edilir edilmez büyük bir vazifeşinaslıkla "suç" ilan edilmiş.

İşyerlerine danışıklı gelen denetimler olur ya hani... Gözünün üstünde kaş var deyip bir şekilde ceza yazacak, milimetrik eksiklik filan arayıp bulurlar ille...

Aynı hesap, bu ağaçların da "kolluk kuvveti nezaretinde sökülmesine" ve yerine FİDAN DİKİLMESİNE karar verip resmi yazı göndermişler.

Yahu arkadaş, ne fidanı? Zaten ağaç var işte, bırak da yaşasın? Ama yook amaç üzüm yemek değil ki, bağcı dövmek.

Oturup sinirlenmenin alemi yok, bari eldeki malzemeyi inceleyelim. Bu düşmanca hareket tarzının sebebinin şu olabileceğinden şüpheleniyorum:

--> Eğer herkes böyle örnekleri takip eder de ortalık yiyecek veren ağaçlarla donatılırsa...

--> Hatta masuz yüksek tutulan maliyet kırılıp, enerji de güneşten gelmeye başlarsa...

--> Bu tarz doğal bolluk kaynakları serbestçe topluma yayılırsa, insanlar artık aç-susuz kalmamak için sürekli PARA ÖDEMEK zorunda hissetmeyecek demektir.

--> Hatta daha doğal beslenme ve daha az stres yaşama sayesinde insanlar daha az hastalanacak, uzun vadede sağlık ve belki sigorta harcamaları da düşecek demektir.

--> Hatta insanların kafası da daha dingin olacağı için, hayattaki doyumunu birbirine aşık atmakta aramayacak, sürekli pahalı ıvır zıvır satın almaya para yettirmek zorunda hissetmeyecek, ota köke takside filan girmeyecek demektir.

--> Zamanla insanlar "gerçek" ihtiyaçlarının nelerden ibaret olduğunu fark edecek, aslında insan insana pahalılığı zorla dayatıyor olmasa normal hayatın çok daha makul maliyetlerle mümkün olduğunu çözecek demektir. Yani gerçekten değmeyen şeyler için kendini tüketmeyi bırakacak, enerjisinin daha büyük bölümünü kendini geliştirmeye ayırmaya başlayacak demektir.

--> Oysa ihtiyaç karşılamak için daima yüksek meblağ ödeme beklentisinin KAYBOLMASINA devletler göz yumamaz!

--> Çünkü büyük insan sürülerini "sürdürülebilir itaat" bölgesinde ancak bu sayede zaptedebiliyorlar.

Bu yüzden "yetkililer", çeşitli bahanelerle HİÇBİR ŞEYİN BOLLAŞMASINA izin vermemeyi birinci görevleri olarak edinmişler gibime geliyor.

Ne dersiniz haklı mıyım acaba şüphelerimde?...

"Yahu yeni mi fark ettin," deyip geçeceklere ise şunu sorayım:

Bir daha akşam sofralarında eş dost ahbap ile bir araya geldiğinizde, sohbet niyetine sıralayıp iç bayıltacağınız onca veryansının tek sebebinin, işte bu durumları boş geçip devamına izin vermeniz olduğunu da hesaba katacak mısınız peki?

Bitmek bilmez şikayetlerinizi dinlemekten kulakların da beyinlerin de istiap haddi fazlasıyla doldu da artık, ondan diyordum hani.

 

 

 

 

 

Perşembe, 22 Ocak 2015 17:11

DİK DURAN SIRT SEMER TUTMAZ

DİK DURAN SIRT SEMER TUTMAZ

 

Dinler hakkında, devletler-hükümetler hakkında, yiyecek-su hakkında, eğitim sistemleri hakkında, birer insan olarak bu hayatta neler yaptığımız hakkında tüm bildiklerinizi şöyle bir sorgulayınız arkadaşım.

Saldırmadan, yargılamadan, altında birşey aramadan, ama kararlılıkla, sakin sakin, usul usul sorun.

Bariz de görünse, basit de görünse sorun çekinmeyin.

Sorun geçin, dilinize zihninize yapışmadan, üstünde çok da fazla durup boğulmadan.

Yeterince gerçekse sorgudan etkilenmeyecektir.

Ama sizi harcama pahasına sırtınızda duran ne kadar semer varsa, basit sorular karşısında dökülüp devrilecektir.

Başkalarına bakarak hizalamayın kendinizi. Çünkü herkes bunu yaparsa o zaman hatalar da birbirinden örnek alınır. Hataları hep birlikte sürdüren toplum haline gelinir.

Sadece kendi kendinize sorun. Yanıt ya o anda gelir, ya da bir süre içinde gelir, tanırsınız.

İşte o yanıtlara göre de hiza tutturun.

Gerçek hedef herkesin birbiri kadar önemli olduğu (ne daha az ne daha fazla), olabildiğince kimsenin ayazda bırakılmadığı, sürdürülebilir yaşam tarzı edinmektir.

"Niye ki?" deyiverdiğinizde yanıtı "yapmazsan döverim de ondan" diyen birileri veriyorsa eğer, hiç tınlamadan uzaklaşın.

Çünkü gerçek de, yaşam da başka tarafta demektir ve o yanıtı veren bununla başa çıkaMAyacağını gayet iyi bilir.

Ona vampirlesin diye kendinizi tepsiyle sunmadığınız sürece mama bulamaz, ancak kendi kendini iptal edinceye kadar debelenir durur.

Bırakın onu kendi haline, kumda oynasın.

Siz yönünüzü yaşama dönün, çekin uzaklaşın öte tarafa, huzurunuza bakın.

O size ekmeğinizi vermiyor, aslında siz ona ekmeğini veriyorsunuz, unutmayın.

 

Çarşamba, 14 Ocak 2015 16:31

YAŞAMAK İZNE BAĞLANMAZ

YAŞAMAK İZNE BAĞLANMAZ

--> Zeytin mi elektrik mi sorusu aslında "Hayatta kalacak mıyız yoksa milletçe eritilip öldürülecek miyiz?" sorusuyla eşdeğerdir.

--> Elektrik üretimimiz aslında kendimize yeterli. Fazlasını üretip dışarıya satmak için doğamızı harcamamız, para kazanmak için kendi akciğerlerimizi ve hayati sağkalım organlarımızı bozdurup harcamaya benziyor.

--> Kanun dediğin toplumların iyiliği için, güvenliği ve bekası için çıkarılır. Toplu ve yavaş intiharla ölünsün diye kanun çıkarılamaz, itaat beklenemez.

--> Hesler ile tüm suya el koyma, sınırsız ağaç kıyımı, nükleer sevdası, her karış toprakta maden arama, yerel tohuma karşı mantıksız yasaklamalar bir araya geldiğinde tablo şu: Bırakırsak yapacakları şey bu ülke topraklarını hızla yaşamsız ve kuru kaya parçalarına çevirmek.

--> Bu uygulamalara izin verirsek ülkemiz toplumunun cebine para girmeyecek. Tersine, ülke insanımız her şekilde tüm varlığını harcaması için kandırılacak ve bu arada sürdürülebilir yaşam ortamını da kaybedecek.

--> Büyükşehir insanı tohumdan topraktan biraz daha uzak bir yaşam biçimi olduğundan dolayı, tehlikeyi ancak biraz daha dikkatle bakarak görebilir.

--> Milletçe özgüven sorunumuz var. Yaşamak için birtakım "yukardakilerden" izin koparmak zorunda olMAdığımıza inanamıyoruz. Halbuki at binenin kılıç kuşananındır. Şu dönem milletçe ezikliği üzerimizden atabilirsek sağ kalacağız.

--> Sonuç: İnsanımızı saldırganlığa davet etmiyorum, "sakin ama amansız güçte kararlılığa" davet ediyorum. Birincisi kaybetme reçetesidir, ikincisi ise asla yenilmez.

 

Yaşayacaksak, yaşamımıza sahip çıkmak için gün bugündür.    

 

DIŞ BORÇ BELASININ ALTINDAN NASIL KALKILIR

 

Dünyanın bizimki gibi kendine sahip çıkamayan ülkelere yaptığı şey,

Tepelerine ülke halkını kendinden hissetmeyen ve özde benimsemeyen birilerini oturtmak,

Onların marifetiyle önce ülke insanının elini ayağını kesip sakatlamak, sonra o halde üretim yapamıyor diye borçlu ilan etmek,

O borcu da yıllar geçtikçe faizlendirmek, bu arada üretim yaptırtmamak için de her türlü baskıya devam etmek şeklinde gerçekleşiyor.

Peki bu kendine sahip çıkma işi nasıl mı olur?

1- Gerçekten borçlu musun değil misin, kayıtlara olaylara verilere bakarak buna kendin karar vereceksin. Dışarıdakinin söylediğini sorgusuz itaatle kabullenmeyeceksin.

2- Gerçekten borçlu olduğuna karar verdiğin şeyi yerde bırakmayacaksın. Hile ile borçlandırıldığını keşfettiğin şeye de hadi ordan diyeceksin, asla kabul göstermeyeceksin.

3- Üretim yaptığından emin olacaksın. Görüntüye yatırım yapıp üretiyormuş hissi veren şeylere kanmayacaksın. Gerçekten ortada eskiden olmayıp, senin gücünle var hale gelmiş ve insanın fikirsel/bedensel rahatlamasını sağlayan bir ürün var mı yok mu emin olacaksın.

(Doğru dürüst üretim yapmaya reel olarak başlarsak, insanlığa gerçek katkı anlamındaki borcumuzu gayet makul bir sürede uça uça ödeyip bitirebileceğimiz gibi, üstelik eski "kendi kendine yeten ve besleyebilen ülke" konumuna da rahat bir akışla geri dönebiliriz.)

4- Yaşamını sırf başkalarına bakarak hizalamayacaksın. Beynini kullanıp gerçek ölçütleri birbirine çatarak kendin karar verecek, uygulayacaksın. Gerektiğinde hata yapmaktan çekinmeyeceksin. Çünkü hata yoktur, tecrübe vardır. Her hata bir beyne bir daha sefere ne yapMAması gerektiğine dair işaret sunar. Hepsini hesaba katıp sonunda İSABET tutturma gücü bu dünyaya gelmiş HER BEYİNDE mevcuttur.

Ey Türk insanım... gördüğün gibi büyükbaş mallığı kabul edene yaşam hakkı yok.

Ya silkinip gerçeğine sahip çıkacaksın,

Ya da gücü yeten seni biçip geçecek, kendine kullanacak.

Karar senin.

 

"AÇ-SUSUZ BIRAKILMA KANUNLARI" TANINIR MI?

 

Arkadaşlar, devir kafalarımızdaki yanlış eşitlemeleri kırma ve doğrularını kurma devri.

Şimdiye dek kanun eşittir, mutlaka uyulması gereken şey idi.

Çünkü kanunlar insanların bir arada uyum içinde yaşaması için çıkarılırdı.

Artık günümüzde kanunlar, koca insan topluluklarını tuzağa gönderip toplu halde yok etmek amacıyla çıkarılabiliyor malesef.

Bu yüzden artık kanun eşittir, önce aslından-astarından emin olunup, ancak mantığı varsa tanınacak ve uyulacak şey haline geldi.

Bu yaklaşım herkesin aklına gelir mi? Gelmez. Öyleyse aklına gelen gelmeyene söylesin.

Kendimize ve birbirimize soralım: Hepimizi hasta, aç ve susuz bırakacak kandırmacaları yasadan sayıp itaat etmek ne kadar tutarlı? Ne kadar mantığı var? Kanuna uymak için önce hayatta olmamız gerekmiyor mu? 

Görünen o ki bundan sonra idareci geçinenlerin tepeden inme yaptığı hiçbir düzenlemeyi, arkasındaki mantığını sorgulamadan kabullenme lüksümüz yok. Aksi halde kendilerine göre nedenler yüzünden toplu olarak yok ettirecekler hepimizi de kendilerini de.

Siyasi kapkaççılar ne derse desin, o zeytine bu topraklarda yaşamın bekası adına sahip çıkılmak, o yerel tohumlar yaşatılmak zorunda. Artık iş ölüm kalım sınırına gelip dayandı.

Özetle şu son dönemde paçavra gibi her kademeye sokuşturulan, "YAŞAMSALLIĞA AYKIRI VE SAĞKALIMIMIZI TEHLİKEYE SOKAN" yasalara karşı uyanık kalmalıyız.

Yerel tohumumuzun elimizden alınma yasasını tanıyamayız.

Suyumuzun elimizden alınma çabalarına kabul gösteremeyiz.

Zeytinimizin elimizden alınma manevralarına itibar edemeyiz.

Türk Milletinin aleyhine çalışacak mantıksız şeyleri irade olarak göremeyiz.

Sorgulamadan, aslı-astarından emin olmadan gereksiz itaatkarlık, gereksiz çekingenlik ve gereksiz temkin, bu devirde hepimize toplu ve yavaş intihar getirir.

 

Salı, 11 Kasım 2014 16:50

ZEYTİNYAĞI NEDEN HAYATİDİR

ZEYTİNYAĞI NEDEN HAYATİDİR

Zeytini yok etmeye çalışan bir irade tarafından sana ister iş sunulsun, ister emeklilik garantin verilsin, fark etmez.

Eğer zeytinyağın (ve onun gibi birkaç doğal unsurun daha) olmazsa, gelirinden veya emekliliğinden birşey anlamadan kansere yakalanırsın.

Ömrünün son demlerinde ailenin tüm parasını tıp ticaretine kaptırır, zamanını hantal tedavilerle iyice zehirlenip yavaş yavaş, sürüne sürüne öldürülmeye ayırırsın.

Çünkü zamanımızda rafine karışık yağ, teflon, gdo'lu yiyecek, antibiyotikli-hormonlu et, besin değeri düşmüş sebze-meyve ve yüksek karbonhidrat ile beslenme...

Artı her biri ayrı kanserojenlikte çeşit çeşit kimyasal temizlik ve kozmetik ürünleri kullanma alışkanlıkları toplumumuza yerleş(tiril)miş durumda.

Kendini saygın addeden elit gruplar, dünya üzerinde hakir görüp beğenmedikleri milletleri çeşitli şekillerde silmeye kararlıdır.

Bizim siyasi kapkaççı yöneticilerin asıl derdi de termik santral filan değil, böyleleriyle yaptıkları anlaşmaların gereğini bir şekilde yerine getirmektir.

Bu bizim iklim kuşağında, insanımızı nezleye yakalanır gibi kansere yakalanmaktan kurtaran birkaç şansına unsurdan biri de zeytinyağı sevmemiz, rağbet etmemizdir.

Diğerleri de doğal kaynaklarımızdan, yerel tohumlarımızdan gelen DNA koruyucu unsurlarımızdır. Ve bildiğiniz gibi bizim siyasi kapkaççılar, yine kendi öz tohumumuzu da halkımıza yasaklama çabası içindedirler... Tabii eğer yersek. 

Zeytin ve diğer koruyucu unsurlarımız elimizden alınırsa insanımız gittikçe sıklaşan biçimde kanser tanısı alacak; can pazarcıları yavaş yavaş, süründüre süründüre, hatta tüm parasına tedavi için el koyarak halkımızın yaklaşık yarısını önümüzdeki iki dekat içinde eritme fırsatı bulacaktır.

Gidişatı bu farkındalık içinde gözlemleyiniz.

 

Çarşamba, 05 Kasım 2014 09:59

STALİN'İN TAVUKLARI

STALİN'İN TAVUKLARI

Bu hikayeyi bilmeyen var mı?

Stalin'in dünyanın en sadist diktatörlerinden biri olduğu bilinir. Günün birinde bir tavuk getirilmesini emreder. Tavuğu alıp herkesin gözünün önünde tüm tüylerini yolar. Sonra da serbest bırakır.

Tavuk yoluk haliyle önce dışarı kaçar, soğukta üşür, derisi acıdığı için çalıların arasına sığınamaz. Geri içeri girdiğinde aynı sebepten şöminedeki ateşe de yaklaşamaz.

En sonunda Stalin paçalarının arasına biraz yem atar, tavuk gelip onları gagalar ve biraz önce kendisini yolan adamın paçaları arasına sığınır.

"Halk dediğiniz işte bu tavuk gibidir," der Stalin. "Tüylerini yolup serbest bırakırsınız, o zaman hepsini bir avuç yemle yönetmek mümkün olur."

Tanıdık geldi mi?

Geçenlerde bir arkadaş dikkatimi çekti: Yönetim kademelerimizde veya sözü geçen, etrafında insan toplayan oluşumlarımızda anası-atası Türk olan neredeyse hiç kimse yok gibi...

Ben şimdiye dek fark etmemiş, önemsememiştim bu veriyi. İnsan ayırmam çünkü, niyeti düzgün olduktan sonra Yahudiymiş, Amerikalıymış, Zimbabweliymiş diye bir ayırım dikkatimi çekmezdi.

Hatta yönetim kademelerimizde ve insanların rağbet ettiği diğer oluşumlarımızda uzun vadede öldürülmeyip de sağ kalan bir tek tane anası-atası Türk kişi görebilsek, yine de önemsemezdim.

Ama Stalin'in tavukları verisi ile bu gözlem birleşince ortaya şu sorun çıkıyor: Arkadaşlar, başımıza gelenlerin en büyük sorumlusu aslında bizim Türkoğlu Türk karakter profilinin, kendisine Büyükbaş Sürüsü muamelesi yapılmasına ses çıkaramayacak kadar uysal tabiatta olması.

Hayatta sürekli tüylerimiz yoluk vaziyette sığınacak yer arıyor, acıdan rahatsızlıktan kaçacağım derken soluğu bizleri yolanların paçalarının arasında alıyoruz.

Yani Stalin'ler sizi o market raflarına sıra sıra dizdikleri yapış yapış bozuk yağlarla.. zehirli tarım ilacı yüklü hibrit ürünlerle.. düşük dozda radyasyonlanmış paket paket konservelerle.. hormonlu antibiyotikli genetiği yamuk etlerle.. çikolata kılığına sokulmuş plastikten hallice yağ kalıplarıyla.. güya temizlik yaparken hepimizi zehirleyen çeşit çeşit deterjan ve kozmetiklerle.. hastalık palavraları uydurup ikna ettikleri ağır metal yüklü gereksiz aşılarla.. obez astım ülser kanser edip, parkinsona alzheimere kaptırıp... Sonra da hastane kapılarına koştuğunuzda bir de tomografi, gereksiz ameliyatlar, gereksiz pahalılıkta ilaçlar, kemo, radyoterapi gibi düşünülebilecek en hantal ve verimsiz tedavi yöntemleriyle... Evire çevire yumurtasından, sütünden, etinden, kanından, tüm yaşam enerjisinden yararlandıkları, onun dışında da tamamen hiçe saydıkları garibim hayvanlar gibi muamele edecekler...

Ve sizler de sırf başka nereye sığınacağınızı bulamadığınız için buna kabul göstereceksiniz öyle mi?

Böyle yaşanmaz arkadaşım. Evet, sağ kalınır belki, o da bir süre için.

Ama o sağkalıma "yaşam" denmez.

 

 

 

Pazartesi, 22 Eylül 2014 16:37

BAKIN DÜNYA NEREYE GİDİYOR

BAKIN DÜNYA NEREYE GİDİYOR

 

İnsanlar yavaş yavaş, daha az tüketici olmanın daha fazla özgürlük anlamı-na geleceğini fark ediyor...

Şimdiye dek havadan yükümlülükler üretip zihinlere pompalama yoluyla onları sürekli "para borçlu olduklarına inandırmayı başaran", bu sayede de hiyerar-şide yüksekte kalanlar, yani vahşikapitalistler bu gidişatı görüyor.

İşte bu yüzden daha "vazgeçilmez" tüketim unsurlarına geç kalmadan el koymaları gerektiğine karar vermişler. Hes'ler her yerde, insanların sularına el koyma girişimini oluşturuyor.

Uluslararası ilişkilerdeki ikna edicilikleriyle uzanabildikleri her yerde doğa yok edilip çöl ve betona çeviriliyor. Böylece uzun vadede geriye kalacak hayatla bağ-daşan tüm mekanları kontrole alabilmeyi umuyorlar. Hem de kimin nefes alıp alamayacağına kendileri karar verecek kadar kesin ve kesif bir kontrol hayal ediyorlar.

Bu hayale ulaşabilirler mi? Bırakır-sak evet.

Önlerindeki tek engel biziz. Kimseyi hedef görmeye, saldırmaya filan gerek yok. Yatay sırtla gezmeyelim yeter, ki boyuna semer atılmasın. Farkındalığımıza sahip çıkalım. Çünkü görünen o ki far-kındalığı olmayana yaşam da yok artık.

Perşembe, 21 Ağustos 2014 15:39

ŞEHİDİMİZİ PROVOKASYONA HARCATMAYALIM

ŞEHİDİMİZİ PROVOKASYONA HARCATMAYALIM

 

Döndü dolaştı yine Mehmetçiklerimiz kurban edilmeye başlandı. Şehitlerimiz milletçe içimizi yakıyor.

Bu arada bir tehlike daha baş gösteriyor:

Filler tepişiyor çimenler eziliyorken, çözümü fillerden birine yandaş olup öbürüne saldırmakta göremeyiz.

O kalekollar, karakollar kocabaş birileri gizlice uyuşturucu üretip yasakmış gibi yapmaya ve dünyaya satmaya devam etsin diye kuruluyor, yalan mı?

Tabii ki bölge halkı kendisine bundan başka geçim bırakmayan otoriteye tepki duyacak baş kaldıracak. Tıpkı Soma civarında madenden başka geçim bırakılmaması gibi bu.

Bizler Liceliye de Somalıya da aynı insani hislerle destek çıkıyoruz.

Bölge halklarının zorla tehlikeye atılmasına karşı çıkıyoruz.

Sorunu kökünden çözeceksek bir grup insanı öbüründen üstün veya aşağı görerek çözemeyiz.

Kökten çözüm tepemizde oturup insanları nasıl birbirine kırdırarak para istiflerim diye düşünenlerin önünü kesmektir.

Yoksa köşeye sıkışan av pençe salladı vay edepsiz ezelim şu hergeleyi diye yaklaşım olmaz.

Şehitlerimizin gerçek katillerini gözden kaçırmayın!

 

İşi edebiyata ve ajitasyona dökerek HEDEF ŞAŞIRTANLARA KANMAYIN!