24 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan Hakkında

Web sitesi adresi:

Salı, 21 Kasım 2017 08:08

HALK İLE HALKA KARŞI(!)...

HALK İLE HALKA KARŞI(!)...

Dik­ta­tör­lük­ler­de ve bas­kı­cı re­jim­ler­de yö­ne­ten­le­rin en büyük yar­dım­cı­sı ya­lan­lar ve o ya­lan­la­ra ina­nan­lar­dır(!) Bu yön­tem­le halkı halk­la bas­kı­la­mak ola­nak­lı olur. İna­nan­lar yı­ğın­laş­tık­ça sü­rü­ye dö­nü­şür ki; bu her ko­şul­da yö­ne­te­nin veya yö­ne­ten­le­rin elini güç­len­di­rir.

Bir kişi veya gru­bun çı­ka­rı­nı bir kısım halka, on­la­rın çı­ka­rıy­mış gibi kabul et­tir­mek ya­la­nın ba­şa­rı­sı­dır. Ya­nıl­tı­lan halk kendi çı­ka­rı­nı gö­re­mez hale gelir. Kendi çı­ka­rı­nı gö­re­me­yen kit­le­ler, çı­kar­cı­la­rın çı­kar­la­rı­nın gü­ven­ce­si olur­lar. Bu olum­suz ge­liş­me yı­ğın­la­rı de­mok­ra­si­den ve la­ik­lik­ten vaz­geç­me­ye yö­nel­tir. İnsan­lar; “Bin­di­ği dalı kesme.” ay­maz­lı­ğıy­la çı­kar­cı­la­ra hiz­met et­me­yi sür­dü­rür­ler.

 

Yalan in­san­lı­ğın baş­lan­gı­cın­dan bu­ya­na bir ya­nılt­ma aracı ola­rak kul­la­nıl­mış­tır. Ya­la­nın önem­li iş­lev­le­rin­den bi­ri­de iti­bar­sız­laş­tır­ma­yı amaç­lar. İti­bar­sız­laş­tır­ma en olum­suz ey­lem­ler­den bi­ri­dir.

İti­bar­sız­laş­tır­ma­nın ge­rek­li ol­du­ğu anlar ola­bi­lir. De­ğiş­me­si ge­re­ken eski ya­pı­yı de­mok­ra­tik ola­rak ve kit­le­ler le­hi­ne aşmak için, onun ye­ter­siz­lik­le­ri­ni sı­ra­la­mak kit­le­le­ri ikna etmek için ge­re­ke­bi­lir. Bu ön açıcı ve po­zi­tif bir iti­bar­sız­laş­tır­ma­dır. Yeni ya­pı­lar ge­nel­lik­le kit­le­le­rin ya­şan­tı­sı­nı olum­lu yönde et­ki­ler.

İtibar den­di­ği zaman bi­rey­le­rin, ku­rum­la­rın ve ku­rum­lar bi­le­şe­ni olan dev­le­tin iti­ba­rın­dan söz edi­le­bi­lir. Ge­nel­lik­le iti­bar dö­nü­şüm sü­reç­le­rin­de önem­li iş­lev­ler üs­le­nir­ler. Po­zi­tif iti­bar top­lum­la­rı ileri ya­pı­la­ra ta­şır­ken; ne­ga­tif iti­bar­sız­laş­tır­ma­nın yapı bo­zu­num­la­rı­na neden ol­du­ğu­nu gö­rü­rüz. Bu tür bir ge­ri­ye gi­diş­te ön­ce­lik­le temel hak­la­rın kı­sıt­lan­dı­ğı­na (karşı yı­kım­lar) tanık olu­ruz.

Kü­re­sel­leş­me ol­gu­su böyle bir dö­nü­şü­mün ürü­nü­dür. Eski ya­pı­la­rı(de­mok­ra­tik olan) ser­ma­ye­nin is­tem­le­ri doğ­rul­tu­sun­da dö­nüş­tür­mek için kul­la­nı­lan araç­lar için­de iti­bar­sız­laş­tır­ma ön sı­ra­ya otur­mak­ta­dır. En başta mu­ha­le­fet olmak üzere; ki­şi­ler, ku­rum­lar ve dev­let­ler iti­bar­sız­laş­tı­rıl­mış­tır.

Böl­ge­miz­de­ki ül­ke­ler­den Irak ve Su­ri­ye bu şe­kil­de iti­bar­sız­laş­tı­rıl­mış­tır. Irak’ın iti­bar­sız­laş­tı­rıl­ma­sı aynı za­man­da Sad­dam’ın iti­bar­sız­laş­tı­rıl­ma­sı sü­re­ci ile bir­leş­ti­ril­miş­tir. Esat’ın Eset’e dö­nüş­tü­rül­me­si gün­cel ör­nek­ler­den bi­ri­dir. Üstte vur­gu­la­nan “karşı yıkım” sü­reç­le­ri mil­yon­lar­ca in­sa­nın ya­şa­mı­nı yi­tir­me­si­ne neden ol­muş­tur.

Kişi ve ku­rum­la­rın iti­bar­sız­laş­tı­rıl­ma­sı ile il­gi­li ör­nek­le­ri ül­ke­miz­de gör­dük. Eği­tim ku­rum­la­rı, sağ­lık ku­rum­la­rı, gü­ven­lik ku­rum­la­rı iti­bar­sız­laş­tı­rıl­mış ve on­la­rın ye­ri­ne ül­ke­ye değil, ken­di­le­ri­ne hiz­met edecek ya­pı­lar oluş­tu­rul­muş­tur. Aynı olum­suz süreç için­de yargı ba­ğım­sız­lı­ğı tar­tı­şı­lır hale gel­miş; hu­ku­kun üs­tün­lü­ğü te­me­lin­de de­mok­ra­si ve la­ik­li­ğin gü­ven­ce­si ol­ma­sı ge­re­ken AYM ve YSK gö­rev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­ti­re­me­miş­ler­dir.

Ki­şi­ler açı­sın­dan en gü­ven­ce­siz bir dö­ne­mi ya­şa­mak­ta­yız. Mu­ha­le­fet­te olmak her türlü suç­la­ma­nın oda­ğın­da olmak an­la­mı­na gel­mek­te­dir. Fe­tö­cü­ler­le mü­ca­de­le adı al­tın­da fe­töy­le hiç­bir il­gi­si ol­ma­yan de­mok­rat ve yurt­se­ver in­san­lar işsiz bı­ra­kıl­mış­tır. Ki­şi­le­rin şah­sın­da tüm aile çev­re­si de ce­za­lan­dı­rıl­mış­tır!

Bu gibi sap­ma­lar ger­çek fe­tö­cü­le­rin hak et­tik­le­ri ce­za­la­rı al­ma­la­rı­nı tav­sat­mak­ta­dır. Bu olum­suz ge­liş­me­le­re en çok fe­tö­cü­le­rin se­vin­di­ği ke­sin­dir. Hiç il­gi­si ol­ma­yan ki­şi­le­rin fe­tö­cü­lük suç­la­ma­sıy­la iti­bar­sız­laş­tı­rıl­ma­sı karşı yı­kı­cı­lı­ğın tipik ör­nek­le­rin­den­dir.

Kişi par­ti­si­ni gö­re­me­yen ve an­la­ya­ma­yan­lar ko­lay­ca öz­gür­lük­le­rin­den vaz­ge­çe­bi­lir­ler.

Pazartesi, 20 Kasım 2017 09:05

ACİL GÖREV

ACİL GÖREV

Ki­şi­sel so­run­lar değil, ülke ve ül­ke­nin ge­le­ce­ği söz ko­nu­su ol­du­ğun­da görev he­pi­mi­zin omuz­la­rı­na biner. Önü­müz­de­ki seçim veya se­çim­le­rin ül­ke­nin son se­çi­mi ol­ma­ma­sı için mu­ha­le­fe­tin ak­lı­nı ba­şı­na dev­şir­me­si ge­re­kir. Eğer mu­ha­le­fet çö­zü­me akıl­cı ola­rak yak­la­şır ise; se­çim­le­ri kendi le­hi­ne çe­vi­re­bi­lir. Bunun için önce bir mu­ha­lif­ler ku­rul­ta­yı dü­zen­len­me­li­dir. İlke­le­rin be­lir­le­ne­ce­ği kong­re­de her üç seçim için­de ön yok­la­ma ka­ra­rı alın­ma­lı­dır. Ön se­çim­le­re tüm mu­ha­lif­ler ka­tıl­ma­lı­dır. Ön se­çim­le be­lir­le­nen aday­lar des­tek­len­me­li­dir. Aynı ko­nu­da Rıza Tür­men şu öne­ri­de bu­lu­nu­yor: “Si­ya­sal parti ve sivil top­lum tem­sil­ci­le­rin­den olu­şan bir yü­rüt­me ku­ru­lu oluş­tu­ru­la­bi­lir. Bu kurul ortak ça­lış­ma st­ra­te­ji­si­ni be­lir­ler. Ör­ne­ğin, de­mok­ra­si ve insan hak­la­rı­nın önün­de­ki en önem­li en­gel­ler­den biri OHAL KHK’leri. Ana­ya­sa ve Av­ru­pa İnsan Hak­la­rı Söz­leş­me­si’ne açık­ça ay­kı­rı olan bu KHK’lerle yüz bin­ler­ce insan mağ­dur edil­di. O zaman OHAL’in kalk­ma­sı için nasıl bir kam­pan­ya yü­rüt­me­li­yiz? Ku­rul­da bu ve buna ben­zer bir­çok konu tar­tı­şı­la­bi­lir. Böyle bir or­tak­lık pro­je­si be­nim­sen­di­ği tak­dir­de, sa­de­ce mü­ca­de­le yön­tem­le­ri değil, de­mok­ra­si­yi inşa edecek ortak pro­je­ler üze­rin­de de ça­lı­şı­la­bi­lir. Ör­ne­ğin, yeni bir ana­ya­sa­nın da­ya­na­ca­ğı temel il­ke­ler üze­rin­de ortak bir ça­lış­ma ya­pı­la­bi­lir. Kemal Kı­lıç­da­roğ­lu’nun yü­rü­yü­şü bir dönüm nok­ta­sı oldu. Bir top­lum­sal di­ri­liş ya­rat­tı. Bu di­ri­liş de­mok­ra­si mü­ca­de­le­si­nin ba­şa­rı­ya ulaş­ma­sın­da en önem­li etken. Şimdi bu di­ri­liş rüz­gâ­rı­nı ar­ka­mı­za ala­rak, ortak bir amaç, ortak bir he­ye­can, ortak bir çaba çev­re­sin­de bir­leş­me­li­yiz”.(RIZA TÜR­MEN)

Mu­ha­le­fe­tin aynı cep­he­de yer al­ma­sı­na karşı çıkan ke­sim­le­rin iti­raz­la­rı nor­mal ko­şul­lar için­dir. Oysa mu­ha­le­fe­tin ça­ba­sı nor­ma­le dön­mek için­dir. So­ru­na parti, grup veya top­lu­luk ola­rak bak­ma­yıp, bu mev­cut ya­pı­la­rı ya­rın­la­ra ta­şı­ya­cak or­ta­mı ya­ra­ta­bil­mek­tir. Fark­lı­lık­la­rın ken­di­ni ko­ru­yup ge­liş­tir­me ça­ba­sı nor­mal ko­şul­lar için­dir. Şu anda nor­mal ko­şul­lar­da ol­ma­dı­ğı­mız dik­ka­te alın­dı­ğın­da, nor­mal dışı se­çe­nek­le­rin dik­ka­te alın­ma­sı kabul edil­me­li­dir. Fark­lı­lık­la­rı­mı­zı nor­mal ko­şul­lar­da sür­dü­re­bi­le­ce­ği­miz ger­çe­ği­nin bi­lin­ciy­le ha­re­ket et­me­li­yiz.

De­mok­ra­si­ler­de ku­ral­dır; “Se­çim­le gelen, se­çim­le gider.” Se­çim­le gel­me­si­ne kar­şın se­çim­le git­me­me­yi plan­la­yan­lar, bunun ge­re­ği olan tüm hukuk dı­şı­lık­la­rı göze almış de­mek­tir. Bunun en yakın ör­ne­ği Ha­zi­ran se­çim­le­ri­dir. O se­çim­de milli irade ik­ti­da­rı gö­rev­den almış ve ye­ri­ne mu­ha­le­fe­ti işa­ret et­miş­tir. Bu sonuç kabul edil­me­miş ve mu­ha­le­fe­tin be­ce­rik­siz­li­ğin­den ya­rar­la­nan ik­ti­dar yeni bir seçim da­yat­mış­tır. Se­çi­me git­me­den ya­ra­tı­lan kaos bir kısım seç­me­ni ye­ni­den ik­ti­dar par­ti­si saf­la­rı­na yön­len­dir­miş­tir.

İkti­dar kay­gan ze­min­de pa­ti­naj ya­pa­rak ge­ri­ler­ken 16 Nisan re­fe­ran­du­mu ya­pıl­mış­tır. Bu re­fe­ran­dum­da oyun için­de kural de­ğiş­ti­ri­le­rek so­nuç­lar et­ki­len­miş­tir. Bu yakın geç­mi­şin ör­nek­le­ri dik­ka­te alın­dı­ğın­da, önü­müz­de­ki se­çim­ler­de yeni yol­suz­luk­la­rın ya­pıl­ma­ya­ca­ğı­nı kimse ga­ran­ti ede­mez. Bu ne­den­le, hızla seç­men kit­le­si­ni kay­be­den ik­ti­dar kar­şı­sın­da mu­ha­le­fe­tin tüm ola­nak­la­rı­nı so­nu­na dek kul­lan­ma­sı ge­rek­mek­te­dir. Ön­ce­lik­li ön­lem­ler için­de tüm mu­ha­le­fe­tin to­par­lan­ma­sı ge­rek­mek­te­dir. Mu­ha­le­fet, OHAL’siz bir seçim he­def­le­me­li­dir. Ba­ra­jın tüm­den kal­dı­rıl­ma­sı doğ­rul­tu­sun­da çaba har­ca­ma­lı­dır. Seçim Ya­sa­sı ile Si­ya­si Par­ti­ler Ya­sa­sı­nı de­mok­ra­tik bir içe­ri­ğe ka­vuş­tu­rul­ma­lı­dır. Mu­ha­le­fet ül­ke­yi ve ya­rın­la­rı­nı kur­tar­mak için mut­la­ka ha­re­ke­te geç­me­li­dir. Mu­ha­le­fet­te yer alan­lar ço­ğun­lu­ğu oluş­tur­duk­la­rı­nın bi­lin­ciy­le ha­re­ket et­me­li­dir!...

Pazartesi, 13 Kasım 2017 09:51

PARTİ DEV­LETİ.

PARTİ DEV­LETİ.

Nor­mal bir süreç ya­şa­ma­dı­ğı­mız için tanım ve kav­ram­lar fark­lı şe­kil­de al­gı­la­tı­yor. Ör­ne­ğin: “Se­çim­le gelen se­çim­le gider.” İlkesi” de­mok­ra­si­nin temel ku­ral­la­rın­dan bi­ri­dir. Se­çim­le gel­me­si­ne kar­şın se­çim­le git­me­mek için çe­şit­li (hukuk dışı) yol ve yön­tem­ler de­ne­yen­le­rin de­mok­ra­si ile il­gi­si­nin ol­ma­dı­ğı ke­sin­dir. Aynı şe­kil­de se­çim­le gelen bi­ri­ni gö­rev­den almak an­la­şı­la­bi­lir gibi değil. Bu­ra­da gö­rev­den alı­nan ki­şi­nin yanı sıra ona görev ve­ren­le­rin(seç­men­ler) iş­lev­siz kı­lın­ma­sı­dır. Kı­sa­ca vur­gu­lar­sak, biat kül­tü­rü de­mok­ra­si ile bağ­daş­mı­yor, milli irade ise sa­de­ce sözde ka­lı­yor:

“Si­ya­sal İslam için, as­lın­da tek bir “öteki” var: Bu “öteki” ay­nı­laş­tır­ma ar­zu­su­na di­re­nen; si­ya­sal İsla­mın dı­şın­da kalan her­ke­si kap­sı­yor

Ger­çek­tey­se bu “öteki” par­ça­lı­dır. Ay­nı­laş­tır­ma pro­je­si­ni, kadın hak­la­rı ve fe­mi­nist di­re­niş, top­lu­mun hâlâ la­ik­li­ğe sadık yüzde el­li­si, Kürt si­ya­si ha­re­ke­ti, ko­mü­nist­ler, hatta bir “kâr ma­ki­ne­si” ola­rak ser­ma­ye­nin koy­du­ğu sı­nır­lar teh­dit edi­yor.

Bu ger­çek­li­ği yad­sı­ma­nın yal­nız­ca bir yolu var o da, “her şeyin bir­bi­ri­ne bağlı” ve di­re­nen her­ke­sin ar­ka­sın­da bu “öteki”nin üst ak­lı­nın ol­du­ğu­na inan­mak. Bu da “Si­ya­sal İslam’ı hep aynı so­ruy­la meş­gul ol­ma­ya mah­kûm edi­yor: “Ada­mın ar­ka­sın­da­ki ada­mın ar­ka­sın­da kim var?” Bu mah­kû­mi­yet­ten kur­tul­ma ça­ba­sı da “öte­ki­ni” yok etme sap­lan­tı­sı­nı bes­li­yor. (...) çok par­ti­li de­mok­ra­tik ya­şam­da, ik­ti­dar­da­ki güç, ik­ti­da­rı kay­bet­me­yi ken­di­si açı­sın­dan bir var­lık ve yok­luk so­ru­nu ola­rak gör­me­ye baş­la­dı­ğın­da, de­mok­ra­si­nin temel ku­ral­la­rın­dan biri olan ik­ti­da­rın el de­ğiş­tir­me­si­ne ola­ğan­dı­şı, yani kabul edi­le­mez bir ni­te­lik at­fet­me­ye baş­lar. Mu­ha­le­fe­tin ik­ti­da­rı de­mok­ra­tik yol­lar­dan de­vir­me­ye ça­lış­ma­sı, suç olur. Her taşın al­tın­da darbe gi­ri­şi­mi ara­nır.”(ERGİN YIL­DI­ZOĞ­LUCUM­HURİ-YET)

Ülke nü­fu­su­nun ya­rı­ya ya­kı­nı ya­şa­ma iliş­kin tüm hak­la­rı­nı tek bir ki­şi­ye gö­nül­lü ola­rak dev­re­din­ce, ön­ce­lik­le so­run­lu bir ya­pı­yı işa­ret eder. Bu çorak bir top­lum­sal ya­pı­nın yan­sı­ma­sı­dır. Hu­ku­kun ve ana­ya­sa­nın ol­ma­dı­ğı ku­rum­la­rın iş­le­til­me­di­ği bir yapı söz ko­nu­su­dur. Parti ken­di­si­ni dev­let­le öz­deş­leş­ti­ri­yor, bu yet­mi­yor ve par­ti­ye tek kişi ege­men olu­yor. Böyle olun­ca da en küçük mu­ha­le­fet ha­re­ke­ti bile düş­man ola­rak ni­te­len­di­ri­li­yor:

 

“Hal­bu­ki çok par­ti­li de­mok­ra­tik ya­şam­da, ik­ti­dar­da­ki güç, ik­ti­da­rı kay­bet­me­yi ken­di­si açı­sın­dan bir var­lık ve yok­luk so­ru­nu ola­rak gör­me­ye baş­la­dı­ğın­da, de­mok­ra­si­nin temel ku­ral­la­rın­dan biri olan ik­ti­da­rın el de­ğiş­tir­me­si­ne ola­ğan­dı­şı, yani kabul edi­le­mez bir ni­te­lik at­fet­me­ye baş­lar. Mu­ha­le­fe­tin ik­ti­da­rı de­mok­ra­tik yol­lar­dan de­vir­me­ye ça­lış­ma­sı, suç olur. Her taşın al­tın­da darbe gi­ri­şi­mi ara­nır.”

“Beka, bugün, ye­ni­den ya­pı­lan­dı­rı­lan dev­let ve ye­ni­den inşa edil­mek is­te­nen me­de­ni­yet­le ik­ti­dar­da­ki var­lı­ğı­nı devam et­tir­me­ye ça­lı­şan kli­ğin ve onun da­ğıt­tı­ğı im­kân­la­rın ba­ğım­lı­sı olan­la­rın so­ru­nu­dur. Tür­ki­ye’de Er­do­ğan par­ti­si­nin ger­çek bir beka ve var­lık so­ru­nu ol­du­ğun­dan kuşku yok. Daha fazla baskı, daha fazla şid­det, daha fazla hu­kuk­suz­luk­la bu kor­ku­la­rı­nı de­fet­me­ye ça­lı­şı­yor­lar. Bunu ya­par­ken kendi beka en­di­şe­le­ri­ni daha da de­rin­leş­ti­ri­yor­lar.

Bu ki­şi­sel en­di­şe­ler ger­çek an­lam­da dev­let­te beka so­ru­nu­nu or­ta­ya çı­ka­rı­yor! Hele bir parti ken­di­si­ni dev­let­le öz­deş­leş­tir­di­ğin­de öteki par­ti­le­re gerek bı­rak­ma­dı­ğı­nı var­sa­yı­yor. Sonra tek adam­lık gün­de­me gel­di­ğin­de parti bir ki­şi­nin par­ti­si olu­yor. Böyle bir par­ti­den de­mok­ra­tik yö­ne­tim bek­le­mek hayal olur. İşte bu nok­ta­dan sonra dev­le­tin be­ka­sı bir ki­şi­nin var­lı­ğıy­la öz­deş­leş­miş olur(!)” (AHMET İNSEL-CUM­HURİYET)

 

 

Bütün bu olum­suz ge­liş­me­ler dik­ka­te alın­dı­ğın­da so­ru­nun, grup­sal var­lık­la­rı sür­dür­mek değil ül­ke­nin ge­le­ce­ği ile il­gi­li ol­du­ğu­nu an­la­mak gerek.

Cumartesi, 11 Kasım 2017 08:31

CUMHURİYET…

CUMHURİYET…


Cumhuriyete karşı olanlar yabancılarla (işgalciler) işbirliği yapmaktan geri durmamışlardı. Bu olumsuz eylemleri sürdürenlerin devamı olanlar bugün cumhuriyetin değerlerini yok etmeye çalışmaktadırlar. Cumhuriyetin kurum ve kazanımlarını yok etmek için artık devlet olanaklarını da kullanmaktadırlar. Kurumların önde geleni parlamentodur. Parlamentoyu işlevsiz kıldığınızda cumhuriyetin kanadını, kolunu budamış olursunuz. Milletvekili sayısını artırmanın hiçbir anlamı olmaz:                                                                                                                               “Cumhuriyet, ulusun iradesinin somut olarak yansıdığı Millet Meclisi’dir; hukukun üstünlüğüne dayalı hukuk devletidir; çağdaş, bilimsel eğitimdir; kadın-erkek eşitliğidir; kurumları güçlü bir kamu yönetimidir; ekonomik bağımsızlık için sanayileşmedir; bilimin yol göstericiliğidir; yurtta ve dünyada barış kararlılığıdır. Bunları tamamlayan çok önemli bir özelliği daha var Cumhuriyetin: Cumhuriyet, siyasette ve devlet yönetiminde doğruluk, dürüstlük ve erdemin adıdır; kısaca, ahlaktır.”

“Gün, yok edilmek istenenlerin, Cumhuriyetin değerlerini savunanların, solcuların ve barışçı Kürt siyasetçilerinin bir büyük özgürlük, adalet, eşitlik ve barış düzlemi için bir araya gelmesinin günüdür. 
Bu bir araya gelmenin dünyanın demokrasi ve barış güçleri tarafından da destek göreceği ve Türkiye’yi Cumhuriyet ile ulaştığı saygın ülke konumuna yeniden yükselteceği de çok açıktır. 
Bu nedenlerle Cumhurbaşkanı seçiminde AKP’nin karşısına “Cumhuriyet yeniden” denilerek çıkılmalıdır;”(Yakup Kepenek-Cumhuriyet.)

Birlikteliğe ilişkin vurgu önümüzdeki seçimlerde dikkate alınması gerekendir. Farklılıkların birlikteliği, bu farklılıkları gelecekte de sürdürebilmenin güvencesidir. Çünkü birliktelik aynılığını yitirmek anlamına gelmez.

İktidar bileşenlerine baktığımızda kabaca şunları görürüz: İktidara el koyanlar, sermaye, borçlular ve suçlular. Sermayenin temel karakteri, kendisine dokunmayan yönetimleri meşru görmesi ve kutsamasıdır. Çağımıza damgasını vuran küreselleşmedeki belirleyici düzenlemeler sermayenin güvencesidir. Bunları kabaca şöyle sıralayabiliriz: Özelleştirme, esnekleştirme, kuralsızlaştırma ve bunları gerçekleştirmeyi önceleyen itibarsızlaştırma var. Eğitimde, sağlıkta, orduda ve sosyal güvenlikte bu olumsuz yaklaşımın sonuçlarını görmekteyiz;

“Sermaye ‘törpülenmiş’ daha ‘demokratik’ bir başkanlık sisteminin ve sulandırılmış bir laikliğin destekçisidir, fazlasının değil. TSK için ‘törpülenme’ de önem arz etmemektedir yeter ki ordunun sistem için rolü ordu lehine revize edilsin. Mevcut tablonun Türkiye halkı için tek olumlu yanı, ordunun rejim bekçiliği ile laik düzeni koruma iddiası arasındaki mesafenin net bir biçimde açılmasıdır. Bugün laikliği kazanma mücadelesi apoletlilerin değil halkın iradesinin -hem de onlara rağmen- başaracağı bir iştir.”(GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN-BİRGÜN)

Yarınlarda onurlu bir şekilde var olmak, onun gereğini yerine getirmekle olanaklıdır. Bunun için mutlaka uzlaşmak, anlaşmak ve bir mücadele birlikteliği yaratmak gerekmektedir. Birlikte hareket etmek ödün vermek gibi gelebilir ama bu potansiyel kazançlar için kaçınılmazdır. Ayrıca bu pozitif bir ödündür; ülkemiz için, yarınlarımız için ve çocuklarımız için yapmamız gereken çok şey var. Yeniden Anadolu’ya yerleşmek farz oldu. Özgür Mumcu’nun önemle vurguladığı şeyleri dikkate alarak: “Adına Anayasa Mahkemesi denen, kendini hâkim zanneden insanlar topluluğu OHAL hakkında verdikleri kararla Türkiye’de hukuk devletinin tabutuna çiviyi çakmıştır. Adına YSK denen iktidar organı, mühürsüz seçimde almış olduğu kararla memleketteki seçim güvenliğini buruşturup çöpe atmıştır.” Ülkenin geleceği için bunların yeniden düzenlenmesi gerekmektedir!

Cuma, 03 Kasım 2017 13:41

İ T İ B A R…

İ T İ B A R…

 

İtibar kulağa hoş gelen bir sözcük ama irdelenmesi gerek. İtibarın algısında istenildik, güven, özenti, saygı ve sevgi var. Güven tüm beklentilerin kaynağı olarak değerlendirilebilir. Saygı ise, olumlu algıların ürünüdür. Evrensel olan temel hakların yaşama geçirilmesi saygı ile hoşnutluğu yani, sevgiyi besler. Güven olgusu kararlı ve tutarlı bir yapı için öngörülebilirliği içerir. Pozitif beklentiler itibar olgusunun saygınlığı ile ilgilidir.

İtibar bir “tür” milliyetçiliğinin ürünüdür. Hayvanlar için itibar güçlülüğü işaret eder. Bitkiler için itibar ender olmak ve görkemliliktir. Cansız varlıklarda itibar, insanların onlara biçtiği değerlerle ilgilidir. Değerin ise, az bulunurlukla ve güç elde edilmekle ilişkisi var. Değerli olan az bulunur olan ve benzerlerinden çok farklı olan(yaratı katkısı) şeyler için yapılan bir değerlendirmedir.

İnsan türü için itibar, kişiler için olabilir, kurumlar için olabilir, devletler için olabilir. Ayrıca bireylerin ustalıkla akılla ve yüreklerini katarak ürettikleri şeyler için değer anlamında bir itibardan söz edilebilir. Ulusların varlıklara ve yaşamlara karşı saygın davranışları da aynı kapsamda değerlendirilebilir.

Kişi için itibarsızlık, onursuz davranışları nedeniyle saygınlığını yitirmesidir. Güvenirliği olmayan kişi saygın değildir. Hırsızlık, dolandırıcılık, yolsuzluk, yalancılık, aşırı çıkarcılık, haksızlık, hukuksuzluk kişilerin itibarını yerle bir eder.

Bir demokratik hukuk devletinde bir kurumun güvenirliğini yitirmesi o kurumu itibarsızlaştırır. Kurumlar için itibarın ölçüsü; yaşama ilişkin temel haklara karşı saygıdır. Bu saygı bireylerdeki güveni artırır.

Devlet için itibar laik ve demokratik olmakla başlar. Demokratik devlette fırsat eşitliği, laik devlette ise inanç özgürlüğü söz konusudur. Bu nedenle laiklik inancın güvencesidir. Aynı zamanda hukukun üstünlüğünü yaşama geçirmeyen bir devlette itibardan söz etmek güçleşir. Örneğin; Kurtuluş Savaşı ve yeni bir cumhuriyetin kuruluşu devlete çok büyük itibar sağlamıştır.

Bir ülkede hak, hukuk ve adalet gözetilerek adil paylaşım yapılır ve fırsat eşitliği gözetilerek liyakate önem verilirse, o ülkede devletin itibarı sıradan vatandaşların itibarları toplamından oluşur. Herhangi bir ülkede anayasal düzene karşı devlet gücü hukuka aykırı kullanılıyor ise, muhalif vatandaşlara sözde yargı pusuları kuruluyor ve kişiler temel haklardan yoksun bırakılıyor ise, o koşullarda itibardan söz etmek mümkün olmaz. Bu tür olaylar öteki devletler tarafından dikkatlice izlenir. Bu gibi olayların yarattığı algılar sonuçta ülkeye fatura edilir. Bu şekilde yitirilen itibarlar gerekliliği tartışmalı yol yapımı, hava alanı inşası veya köşk veya saray yapımlarıyla geriye kazanılamaz aksine; bu girişimler son itibar kırıntılarını da silip süpürür:

Aykut Erdoğdu, : “Müteahhitlere 2018 yılında, 6.2 milyar lira garanti ödemesi yapılacak. Garantiler birçok bakanlık bütçesini geçti. Bu ödemeler önümüzdeki yıllarda bütçeye çok daha büyük yükler getirecek” dedi.

Ulaştırma projelerine verilen garantiler için 3.6 milyar, şehir hastanelerine verilen garantiler için ise 2.6 milyar olmak üzere 2018 yılı bütçesinde 6.2 milyar liralık ödenek ayrıldığını belirten Erdoğdu yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Yap-işlet-devret modeli ile ve halkın cebinden kuruş çıkmadan yaptırıldığı söylenen projeler hizmete girdikçe ödenecek garanti rakamları katlanarak büyüyecektir. Dövize endeksli olduğu için, bu ödemeler önümüzdeki yıllarda bütçeye daha da büyük yükler getirecek. AKP'nin şehir hastaneleri, köprüler, otoyollar ve tüneller gibi rant projelerine verdiği garantilerin birinci yıl ödemesi, şimdiden bakanlık bütçeleriyle yarışır hale geldi.” Erdoğdu, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki yüklenici firmaya 2018'de yapılacak garanti ödemelerinin 29 ayrı bakanlık bütçesinden daha büyük olduğunu belirterek “Mega projelere ödenecek garanti tutarı, 5 Gümrük Bakanlığı, 5 TBMM, 4 Başbakanlık bütçesine denk” dedi.

 

Saygı, kendi dışındakilere karşı duyulan duygu ve davranışların karşılığıdır ki; bu itibarı işaret eder. Bir yönetimin kararlılığı, tutarlılığı ve güvenirliliği yok ise; itibarının olması mümkün değildir!

Çarşamba, 01 Kasım 2017 08:39

İÇİ BAŞKA DIŞI BAŞKA

İÇİ BAŞKA DIŞI BAŞKA

Si­ya­si ik­ti­dar iç po­li­ti­ka­da bö­lü­cü, dış­la­yı­cı; dış po­li­ti­ka­da gö­rü­nür­de mil­li­ci bir tarz ge­liş­ti­ri­yor. Özel­lik­le Or­ta­do­ğu düz­le­min­de ABD ve Ba­tı­lı em­per­ya­list­le­re yük­sek per­de­den kafa tu­tar­ken, içte em­per­ya­liz­me karşı ilk kur­tu­luş sa­va­şı­nı baş­la­tan M.​Kemal Ata­türk’e ol­ma­dık ka­ra­la­ma­lar, in­ci­ti­ci söz­ler sarf edi­li­yor.

An­ka­ra’da bir cami açı­lı­şı ya­pı­lı­yor, söz dön­dü­rüp do­laş­tı­rı­lıp Cum­hu­ri­yet dö­ne­min­de baş­ken­tin ca­mi­ler­den yok­sun bı­ra­kıl­dı­ğın­dan söz edi­li­yor. Sahi, anti pa­ran­tez, Cum­hu­ri­yet ön­ce­si küçük bir Ana­do­lu ka­sa­ba­sı gö­rü­nü­mün­de­ki An­ka­ra’da mi­na­re­le­ri gök­le­re uza­nan ca­mi­ler vardı da; az buçuk tarih bil­gi­si olan biz­ler mi far­kı­na var­ma­dık?

Yine 29 Ekim günü, ik­ti­da­rın en üst erki ta­ri­hi­mi­zin 19 Mayıs ve 23 Ni­san­lar­dan baş­la­tıl­ma­sı­na karşı çı­kı­yor; ta­ri­hi­miz­de yep­ye­ni bir devir açan­lar do­lay­lı ola­rak eleş­ti­ri­li­yor.

Baş böyle ya­par­sa, ayak ta­kı­mı durur mu? Kimi mec­zup sa­tı­rı eline alıp, güpe gün­düz Ata’nın hey­ke­li­ni yık­ma­ya yel­te­ni­yor. Ki­mi­le­ri sabah akşam Ata­türk’ü dik­ta­tör ola­rak ilan edi­yor. Beyaz cam otu­rum­la­rın­da; Kur­tu­luş Sa­va­şı sı­ra­sın­da Yunan or­du­su­nu kur­ta­rı­cı ilan edip, An­ka­ra’yı düş­man gös­te­ren İski­lip­li Atıf Ho­ca­lar ale­nen övü­lü­yor.

Ulu­su­mu­zu in­ci­ten ve bölen bu tür söy­lem­ler yo­ğun­la­şır­ken, si­ya­si ik­ti­dar, ABD em­per­ya­liz­mi­ne karşı “2.​Kurtuluş Sa­va­şı” verme adına Irak ve Su­ri­ye’de, as­ke­ri mü­da­ha­le­ler dâhil, yoğun bir fa­ali­yet yü­rü­tü­yor.

“Mil­li­lik” adına yü­rü­tü­len bu dış po­li­ti­ka kim­se­ye güven ver­mi­yor. Çünkü em­per­ya­liz­me karşı mü­ca­de­le­de ba­şa­rı, içte Ata­türk’ün yap­tı­ğı gibi ulu­sal bir­li­ği sağ­la­mak­la müm­kün­dür. Si­ya­si ik­ti­dar ve onun başı, ter­si­ne Ata­türk’e sal­dı­ra­rak ulusu kamp­la­ra ayı­rı­yor. Gerçi sözde Ata­türk’e zaman zaman övgü ya­pı­lı­yor­sa da bunun gös­ter­me­lik ol­du­ğun­da her­kes hem­fi­kir.

 

M.​Kemal Ata­türk ve dev­rim­le­ri Tür­ki­ye’yi Tür­ki­ye yapan ha­mu­run ma­ya­sı­dır. O’na ve dev­rim­le­ri­ne karşı çıkıp; içte re­ji­mi de­ğiş­tir­me ey­lem­le­riy­le ABD em­per­ya­liz­mi­ne karşı ba­şa­rı şansı yok­tur. Ulu­sal bir­lik­ten yok­sun si­ya­set­ler enin­de so­nun­da em­per­ya­liz­me tes­li­mi­ye­ti ge­ti­rir. Bu­gün­kü sıcak dış po­li­ti­ka­da ba­şa­rı sağ­la­ya­bil­mek için, Ata­türk’ü ka­ra­la­ma­yı bir ke­na­ra bı­ra­kıp, Ata­türk’te bir­leş­mek ge­re­kir.

Salı, 31 Ekim 2017 14:17

SEÇENEKSİZ KALMAK!

SEÇENEKSİZ KALMAK!

Değerli okurlarım; bizler kötü değil, kötü durumdayız. Bizler kötü durumda iken elimizde olanlar mevcut muhalifler. Bunlara gerek duymadan sorunu çözebiliyorsak SORUN YOK! Eğer sorunu çözmek için onlara ihtiyacımız var ise, o zaman başka bir seçeneğimiz yok. Bunun için en akılcı olarak, olabilirlikleri tercih etmek kaçınılmaz bir öncelikli görevdir!

Normal koşullarda solun sağ ile aynı yola girmesi beklenemez. Vurgulandığı gibi, normal koşullarda böyle bir davranış normal sayılmaz. Ancak koşullar normal değilse; çözümlerinde normal olması beklenemez! Üstelik bu bir son seçenek ise, sol ile sağ bir temel sorunu çözmede birlikte hareket etmez ise; birlikte gelecekten vazgeçmek durumunda kalırlar. Çünkü sorun, bir “olmak ya da olmamak” sorunudur. Bu durumda “olmak” hiç olmamaya tercih edilebilir. “Denize düşen yılana sarılır!” özdeyişi anımsanmalı. Şu anda denize düşmüş durumdayız. Kurtuluş istemsiz birliktelikleri zorunlu kılabilir. Böyle bir birliktelik ömür boyu sürecek bir evlilik değildir. Çünkü, kurtuluş sahiline ulaşıldığında herkes kendi yoluna gidecektir. Varsayalım ki, bir emperyalist devlet tarafından işgal edilmişiz. Ülkede var olan farklı gruplar kurtuluş saflarında yer almayacak mı? Fransız komünistleri yurtseverleri ve faşistleri Alman işgaline karşı birlikte mücadele etmediler mi? Ufak tefek kayıplar dışında ne komünistler faşist oldu, ne de faşistler komünist oldu. Şu anda bizim için emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin işgali söz konusudur. Bu nedenle de birlikte mücadele kaçınılmazdır. Biz birlikte mücadele ederken kimlerle birlikte olduğumuzu unutamayız. Bizimle yola çıkacak olanların geçmişte neler yaptıklarını unutmayacağımız gibi, hoş görmeyeceğimizde kesindir. Zaten içinde bulunduğumuz acil durum dışında sorun algılamamız ve sorun önceliklerimiz kesişmemektedir.

Deniz Yıldırım, konumuz açısından şu değerlendirmeyi yaptı: “Öyleyse yapılacak olan bellidir: İYİ Parti’yle uğraşmak yerine, bu partiyle özellikle seçim güvenliği gibi konularda asgari işbirliğinde bulunmak; fakat önerdiği siyasal çıkış reçetesinin yetersiz/denenmiş olduğunu, çare olmayacağını gösterecek şekilde halkın karşısına gerçek çare ve alternatif olabilecek siyasetlerle çıkmak. Yani artık aslolan kendi durduğumuz yeri güçlendirmektir.

Artık Saray Rejimi’ne karşı milliyetçi-muhafazakar ve piyasacı bir alternatif var; bu siyaset AKP ve MHP bloğunu zayıflattığı, iktidar bloğunun ittifaklar krizini derinleştirdiği ve tabanda parçalılık yarattığı oranda yararlıdır; fakat yetmez. Bu parçalılıkta ve çok açık ki derinleşecek siyasal kriz ortamında başka bir seçenek de görünürleştirilmelidir. Öyleyse şimdi Halkçı-Demokratik ve Kamucu alternatifi güçlendirmenin ve “gerçek çıkış bu kurucu siyasette” mesajını strateji, siyaset ve kadrolar bakımından yaratmanın zamanıdır.”

 

Muhalefetin uygulayacağı esnek politikalar anlık değişimleri hesaba katarak yoluna devam etmelidir. Ülkenin öncelikli sorunu çözüldükten sonra herkes kendi yoluna gidebilir. Ama temel tercih, her grup kendi açısından ülke sorunlarını çözmeyi amaçlamaktadır. İnsanlarımızın, insanlık onuru ile bağdaşır bir yaşam koşuluna kavuşturulması öncelikli hedeftir. Bu doğrultuda atılan ciddi ve güvenilir girişimler desteklenmelidir.

Perşembe, 26 Ekim 2017 08:45

HAYIRIN HAYIRLI BİLEŞENLERİ…

HAYIRIN HAYIRLI BİLEŞENLERİ…

 

Hayır cephesi seçimlere gitmeden önce birlikteliğin hangi temelde sürdürüleceğini belirlemelidir.

Bunun için önce bir hayırcılar kurultayı yapılmalıdır. Bu kurultayda önce ortak paydalar belirlenmelidir. Mevcut gidişe dur deme temelinde ortak ilkeler saptanmalıdır. Kişi belirlemeden önce ilkeler belirlenmelidir. Muhalefet kurultayında belirlenen ilkeleri dürüstçe ve içtenlikle kabul edecek kişiler aday olarak saptanmalıdır. Adaylar tek kişi yönetimine son vereceğini ve yeniden parlamenter sisteme dönüşün yollarını açacağını taahhüt etmelidir.

Muhalefet Haziran seçimlerinde çoğunluğa ulaşmıştı. Muhalefet blokundaki çürük unsurlar bu olanağı değerlendirmediği için bugünlere geldik. İktidar gücünü azınlığın eline verip şiddete dönüştürmeden sorunların çözümüne akılcı yaklaşımlar gerekir. 1994 Yerel Seçimleri kendisine sol diyen kesimler tarafından sağlıklı değerlendirilmediğinden, İstanbul ve Ankara kaybedilmiş, arkasından da genel seçimler 2002’de kaybedilmiştir. Bu hatalardan ders alınarak tekrar edilmemesi için ben ilkelere ilişkin saptamalarımı hayırcılarla paylaşmak istiyorum:

-Barışı, eşitliği ve kardeşliği; adil paylaşımı yaşama geçirmek için,

-Din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin hak adalet ve eşitlik temelinde bir toplum kurmak ve Anadolu’yu yeniden yerleşime açmak için,

-Meclis eski işlevine döndürülecek, milletvekili sayısı makul düzeye çekilecek.

-Ulusun sırtına yük olan saray boşaltılacak ve Çankaya’ya dönülecek.

-Liyakat sistemi ödünsüz olarak uygulanacak.

-Tüm üst düzey görevliler işe başladığında mal varlığı beyanında bulunacak.

-Yargı normal konumuna döndürülecek, tutuksuz yargılama esas alınacak. Yargıya güvenle birlikte seçim güvenliği sağlanacak.

-Milli Eğitim çağdaşlaştırılacak. Bilimsel eğitim temel alınacak.

-TSK eski saygın konumuna kavuşturulacak.

-İstihdam sorunu çözülecek.

-AYM ve YSK yeniden düzenlenecek.

-Çalışanlara insan onuruna yaraşır bir yaşam düzeyi sağlanacak.

-Tarımın ülke ihtiyaçlarını karşılaması için gerekli destekler sağlanacak.

-Yolsuzlukla mücadeleye gereken önem verilecek ve tespit edilen yolsuzlukların hesabı sorulacak ve halktan alınanlar halka verilecek.

Kadın ve erkek eşitliği yaşamın her alanında güvenceye alınacak.

-Laiklik ilkesi ödünsüz olarak uygulanacak.

Bu ilkelere farklı ve gerekli eklemeler yapılabilir. Ancak; olmazsa olmaz olan, tek adam yönetimine karşı çıkmak ve bütün olanaklar kullanılarak parlamenter sistemi işler hale getirmektir. Bu ve benzeri gerekli ilkeleri kabul edenler muhalefetin adayı olmalıdır. Bu doğrultuda yerel seçimlerde, genel milletvekili seçimlerinde ve cumhurbaşkanı seçiminde farklı taktik ve stratejiler uygulanmalıdır. Bunun için partiler aday ismi belirlememelidir. Adaylar olabildiğince ortak olarak saptanmalıdır. Koşullar elverdiğince aday belirlemelerinde halkın katılımı sağlanarak ön seçimler yapılmalıdır. Söz konusu olan ülkemizin geleceğidir.

Pazar, 22 Ekim 2017 14:15

GİDİŞ HOŞ DEĞİL!...

GİDİŞ HOŞ DEĞİL!...

.

Din ve mil­li­yet­çi­lik ön ka­bul­le­ri olan inanç te­mel­li yak­la­şım­lar­dır. Fark­lı ela­man­lar gibi gö­zük­me­si­ne kar­şın, her ikisi de aynı kü­me­nin ele­ma­nı­dır. Aynı kü­me­nin ele­man­la­rı ka­çı­nıl­maz ola­rak ortak özel­lik­ler ta­şır­lar. Daha açık bir bi­çim­de ifade eder­sek; bu iki fark­lı kav­ram bir bi­ri­nin içine geç­miş­tir. Her ikisi de öte­ki­ne karşı ge­çir­gen­dir. Ortak omur­ga­la­rın­da ise, bilgi ye­ter­siz­li­ği ve ki­şi­sel ye­ter­siz­lik­ler­le, ayağı yere bas­ma­yan is­tem­ler yatar.

 

Bu ül­ke­de yüz­ler­ce fetö var fakat, bun­lar­dan biri uygun ortam bul­du­ğun­da sahne alır. Ta­ri­hi­miz bu şe­kil­de öne çıkan den­siz­ler­le do­lu­dur”

 

Sü­mük­lü va­azın ar­ka­sı­na ta­kı­lan­la­rın akıl­lı­lı­ğın­dan, ye­ter­li­li­ğin­den ve yet­kin­li­ğin­den söz edi­le­mez; is­ter­se en yük­sek ma­ka­mı bir bi­çim­de ele ge­çir­miş olsun. Bu gibi ki­şi­le­re biat eden­ler ya ye­ter­siz se­çe­nek­siz­ler ya da çı­kar­cı­lar­dır.

Ül­ke­miz için fetö son yüz­yı­lın gel­miş geç­miş en büyük ha­ini­dir. Ha­in­li­ği sa­de­ce ül­ke­si­ne karşı değil, aynı za­man­da in­san­lı­ğa kar­şı­dır. Aynı zaman ke­si­tin­de fark­lı kul­var­da olsa da, onun­la aynı amaca yü­rü­yen­ler­de ül­ke­le­ri ve in­san­lık ya­ra­rı­na ha­re­ket et­me­miş­ler­dir. Kendi çı­kar­la­rı­nı ina­nan saf ve temiz in­san­la­rın is­tem­le­ri ar­dı­na sak­la­ya­bil­miş­ler­dir. Da­ha­sı bi­rey­sel çı­kar­la­rı­nı ina­nan kit­le­le­rin çı­ka­rıy­mış gibi on­la­ra kabul et­tir­miş ol­ma­la­rı­dır.

 

Sü­mük­lü va­azın(ların) ar­ka­sı­na ta­kı­lan­lar için be­lir­le­yi­ci olan çıkar, hırs ve yet­mez­lik­ler­dir. Bu yet­mez­lik ön­ce­lik­le eko­no­mik­tir. Dev­şir­me­ler sos­yal sta­tü­sü düşük olan ya­pı­dan dev­şi­ril­miş­tir. Bu­ra­da­ki be­lir­le­yi­ci et­ken­ler­den bi­ri­de dev­şi­ri­len­le­rin yaş­la­rı­dır. “Ağaç yaş iken eği­lir!” öz­de­yi­şi, insan çocuk iken dev­şi­ri­lir bi­çi­min­de uyar­lan­mış­tır. Söz ko­nu­su olan ye­ter­siz çev­re­le­rin ye­te­nek­li(zeki) ço­cuk­la­rı­dır. Bu ye­te­nek­li fakat reşit ol­ma­yan ço­cuk­la­ra su­nu­lan ola­nak­lar on­la­rı tut­sak al­ma­ya yet­mek­te­dir. Bu du­rum­da aile rı­za­sı da dev­re­ye giren bir ko­lay­laş­tı­rı­cı­dır. Bi­lin­ci çar­pı­tı­lan bu ye­te­nek­li ço­cuk­lar fark­lı amaç­lar için kul­la­nı­la­bi­lir araç­la­ra dö­nüş­tü­rül­mek­te­dir­ler. Bu olum­suz dö­nüş­tür­me sü­re­cin­de çar­pı­tıl­mış eği­tim ve inanç te­mel­li korku kul­la­nı­lır.

“Ege­men­lik­le­ri­nin her gün biraz daha pe­kiş­me­si için çaba gös­te­ren­le­rin en temel, belki de bi­ri­cik si­la­hı kor­ku­dur. Başka isim­ler, başka adlar da ve­ri­le­bi­lir belki; aslı esası yıl­dır­mak, sin­dir­mek­ten başka bir şey de­ğil­dir. Kor­ku­yu yay­ma­nın in­san­la­rın üs­tü­ne ka­ra­ba­san gibi çö­kert­me­nin yolu, aklın ko­va­lan­ma­sın­dan, hu­ra­fe­nin yay­gın­laş­tı­rıl­ma­sın­dan geç­mi­yor mu? Hu­ra­fe teh­dit­ler­le ken­di­ni yay­gın­laş­tı­rır, kor­ku­yu ce­ha­le­tin ge­çir­gen yü­ze­yin­den insan bey­ni­ne sız­dı­rır­ken yal­nız­la­şan birey, ken­di­ni koyu ka­ran­lı­ğa sı­ğı­nır­ken bulur.” (GÜRAY ÖZ)

Eği­tim­siz­lik ve çar­pı­tıl­mış öğ­re­tim­le bir­lik­te la­ik­lik­ten uzak­laş­mak top­lu­mu ce­ha­le­tin ve ca­hil­ler­den ya­rar­la­nan­la­rın ku­ca­ğı­na atar. Bu ülke bu şe­kil­de yö­ne­til­me­yi hiç hak et­me­mek­te­dir. Cum­hu­ri­yet dev­rim­le­rin­den ve­ri­len her ödün bizi ka­ran­lık­la­ra sü­rük­le­mek­te­dir. Oysa in­san­lık da­va­sı­nın özü, in­san­lık onu­ru­na ya­ra­şır bi­çim­de ya­şa­ma­nın kural ve ku­rum­la­rı­nı ya­ra­ta­cak or­tam­la­rı ha­zır­la­mak­tır.

Eği­tim, is­ten­dik dav­ra­nış­lar ka­zan­dır­mak; öğ­re­tim, ge­rek­li bil­gi­ler­le do­nat­mak­tır. La­ik­lik ise, dinin öz­gür­leş­me­si­dir.

Pazar, 22 Ekim 2017 14:11

ÜLKE İÇİN YA­TI­RIM.

ÜLKE İÇİN YA­TI­RIM.

Zü­bük­le­şen Tür­ki­ye’de, OECD’nin yap­tı­ğı ve “Ya­rı­nın bilim in­san­la­rı hangi ül­ke­den çı­ka­cak?” so­ru­su­nun so­rul­du­ğu araş­tır­ma­da Tür­ki­ye’nin son sı­ra­da ol­du­ğu­na dair ha­ber­le İstan­bul müf­tü­sü­nün “İstan­bul’da en az on bin yeni ca­mi­ye ih­ti­yaç var” ha­be­ri­nin aynı gün çık­ma­sı te­sa­düf de­ğil­dir, te­sa­düf­se de muh­te­şem bir te­sa­düf­tür. Bilim, akıl, ay­dın­lan­ma, eği­tim, “Zü­bük­leş­me­nin sal­ta­na­tı’nda ih­ti­yaç du­yu­lan şey bun­lar de­ğil­dir, ih­ti­yaç du­yu­lan şey daha çok cami, daha çok kubbe, daha çok mi­na­re­dir; çünkü sa­hi­den de rejim açı­sın­dan “mi­na­re­ler süngü, kub­be­ler miğ­fer/ca­mi­ler kış­la­mız, mü­min­ler asker’dir.”

Bu alın­tı BİRGÜN ya­za­rı Fatih Yaşlı’dan. Aziz Nesin’in aynı adlı ünlü ki­ta­bı­na gön­der­me ya­pı­yor. Es­ki­den bu sap­ta­ma sa­de­ce ye­te­rin­ce ge­li­şe­me­miş ka­sa­ba­lar için­di. Peki şimdi ne oldu? Olan şu; kır­sa­lın göçü(se­çe­nek­siz­lik­ler ne­de­niy­le) kent­le­ri ku­şat­tı. Kente gö­çen­ler plan­sız­lık ve du­yar­sız­lık­lar ne­de­niy­le kent­ler ta­ra­fın­dan özüm­se­ne­rek bün­ye­ye ka­tı­la­ma­dı. Aynı me­kan­da­ki bu ayrık duruş eko­no­mik ta­bir­le “kötü pa­ra­nın iyi pa­ra­yı kov­ma­sı” ile so­nuç­lan­dı ve kent­ler yavaş yavaş kır­sal­laş­tı. Kır­sa­lın ye­ter­siz ya­şan­tı­sı­na yeşil ışık ya­kan­lar bu işten ne­ma­lan­dı­lar. 12 Eylül top­lum di­na­mik­le­riy­le oy­na­dı, Türk İslam Sen­te­zi ce­hen­ne­me giden yolun taş­la­rı­nı dö­şe­me­ye baş­la­dı. O gün eki­len to­hum­la­rın ha­sa­dı 28 Şu­bat­la bir­lik­te ya­pıl­dı. Nur gibi bir proje par­ti­si dün­ya­ya geldi.

Son yıl­lar­da kamu ya­tı­rım­la­rı gö­rül­mez oldu. Ya­pı­lan­lar­da yan­daş­la­ra ballı bö­rek­li yap­tı­rıl­dı. Köp­rü­ler, hava alan­la­rı ve Şehir Hasta ha­ne­le­ri mü­te­ah­hit­le­re rü­ya­la­rın­da gö­re­me­ye­cek­le­ri ola­nak­lar sağ­la­dı.

“Araç ba­şı­na 35 dolar artı KDV’den günde 40 bin araç tra­fik ga­ran­ti­si ve­ril­di­ği­ni, 2035’e kadar ge­çer­li ol­du­ğu­nu yaz­dı­ğım ilk yazı 23 Nisan 2016 ta­rih­li. Şimdi mem­le­ket der­di­ni dert eden her­kes, eksik geçen ara­cın büt­çe­ye ma­li­ye­ti­ni hesap edi­yor. Bu he­sap­la­rı daha çok ya­pa­ca­ğız.”(Çiğ­dem Toker)

Kamu ya­tı­rım­la­rı, ül­ke­nin ön­ce­lik­li so­run­la­rı­nı çöz­me­ye yö­ne­lik ol­ma­lı. Sorun çözme adı al­tın­da yeni so­run­lar ya­rat­mak­tan ka­çı­nıl­ma­lı­dır. Ül­ke­nin en ön­ce­lik­li so­ru­nu is­tih­dam, eği­tim, sağ­lık ve gü­ven­lik­tir. İşsiz­lik doğru ya­tı­rım­lar­la gi­de­ri­le­bi­lir. Üçün­cü hava alanı üçün­cü köprü ve ben­ze­ri ya­tı­rım­lar sorun çöz­mek bir yana hal­kı­mı­zı uzun sü­re­li borç­lar al­tı­na sok­mak­ta­dır. Osman Gazi Köp­rü­sü için 40 bin araç gü­ven­ce­si ve­ril­miş ama gün­lük geçiş adedi 21 bin, 19 bin araç­lık bir ya­nıl­gı var. Bu pa­ra­yı Er­zu­rum’um en ücra kö­yün­de­ki va­tan­daş­lar öde­mek zo­run­da­dır. Kırk bin araç gü­ven­ce­si veren her kim ise bi­rin­ci de­re­ce­de so­rum­lu­dur. Bu ya­nıl­gı­yı görüp de mü­da­ha­le et­me­yen yö­ne­ti­ci­ler­de so­rum­lu­dur. Ne yazık ki, bu ko­nu­da tek bir örnek yok; ha­va­ala­nı, köp­rü­ler ve kent has­ta­ne­le­ri aynı şe­kil­de hak­sız öde­me­le­re neden ol­mak­ta­dır.

Saray. ül­ke­nin ön­ce­lik­li bir so­ru­nu de­ğil­di. Saray için har­ca­nan pa­ra­lar ül­ke­nin ön­ce­lik­li so­run­la­rı­nı çö­ze­bi­lecek dü­zey­de idi. Ancak bu­ra­da; “İti­bar­dan ta­sar­ruf edil­mez(!)” den­mek­te­dir. Bi­ri­le­ri­nin sır­tın­dan ka­za­nı­lan­la­rı, ba­zı­la­rı­nı hoş­nut etmek için (kendi çı­ka­rı­nı gö­ze­te­rek) har­can­ma­sı iti­ba­rı do­ğu­ru­yor. İtibar, ağır­lık­lı ola­rak maddi var­lı­ğa da­ya­lı, plan­lan­mış hoş­nut edici ey­lem­ler­dir. Zeka’da bu var­lık kap­sa­mı­na girer. İtibar; say­gın­lık, hoş­nut­luk ve güven al­gı­sı oluş­tu­rur. İti­ba­rı ta­nım­la­ma­ya ça­lı­şır­sak: Her­han­gi bir obje veya ol­gu­nun iz­le­yi­ci­si üze­rin­de bı­rak­tı­ğı etki tekil iti­ba­rı, iti­bar­lar bi­leş­ke­si ise kurum veya ülke iti­ba­rı­nı be­lir­ler. Her ko­şul­da iti­bar ait ol­du­ğu ya­pı­nın en sı­ra­da­nı­nın iti­ba­rı­na denk­tir. Gelir da­ğı­lı­mı­nın adil ol­ma­dı­ğı ya­pı­lar­da iti­bar ezici bir ay­rı­ca­lı­ğı işa­ret eder.

“Dün­ya­da zerre kadar iti­ba­rı ol­ma­yan Hol­lan­da Baş­ba­ka­nı, Kral ile ya­pa­ca­ğı gö­rüş­me­si­ne bi­sik­let­le gi­der­ken, bizim Cum­hur­baş­kan­lı­ğı’nın araç fi­lo­sun­da­ki taşıt sa­yı­sı 268'den 306'ya çı­ka­rı­lı­yor.(Murat Mu­ra­toğ­lu,Sözcü,20 Ekim 2017)

“Bir top­lum­da­ki en önem­li güven un­su­ru, top­lum için­de ya­şa­yan bi­rey­le­rin kendi hak ve öz­gür­lük­le­ri­ne saygı du­yul­du­ğu­na olan inanç­la­rı­dır.”(Hik­met Çe­tin­ka­ya)

Sayfa 1 / 31