22 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan Hakkında

Web sitesi adresi:

Çarşamba, 11 Ekim 2017 10:07

SİYASİ PARTİ.

SİYASİ  PARTİ.

MADDE 3 - Siyasî partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir Devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzelkişiliğe sahip kuruluşlardır.

MADDE 4 - Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışırlar.

Siyasî partilerin kuruluşu, organlarının seçimi, işleyişi, faaliyetleri ve kararları Anayasada nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

Siyasi partilere ilişkin tanım ve gerekliliği yasa ile düzenlenmiş. Bu yasal çerçeve her partinin uymakla yükümlü olduğu noktaları vurgulamaktadır. Her parti temel olarak ülkenin sorunlarının çözüm yollarını üreten ve bunu vatandaşlarıyla paylaşarak onların onayını alma doğrultusunda yarışa katılan kurumsal yapılardır. Parti her koşulda ülke çıkarlarını gözetmek zorundadır fakat bu, ülke çıkarları ile parti çıkarlarının bire bir örtüştüğü anlamına gelmez. Yenilikçi bir partinin istemleri eski düzenlemelerle çatışır.

“Şunu unutmayın; AK Parti demek Türkiye demektir. AK Parti zaafa uğrarsa Türkiye uğrar.”(RTE) Bu yargıya katılmak pek mümkün gözükmemektedir. Özellikle eğitime ilişkin talepler ne demokratik ne de çağdaş değildir. İşte bu noktada ülke yararı ile parti yararı çelişmektedir.

Siyasi partiler ülkenin içe ve dışa açık görünen yüzü olduklarından her parti ülkenin anını ve geleceğini yansıtır. Partilerin ortak yanı, aynı güvencelere sahip olmalarıdır. Bu varsayım partilerin, yasalar önünde eşit olduğunu gösterir. Hiç bir parti ötekilerden daha ayrıcalıklı olamaz. Az taraftarı olan partilerde en az çok üyesi olan partiler kadar değerli ve vazgeçilmez kurumlardır. Hal böyle olunca, bir parti kendisini devletin tek temsilcisi olarak görmeye başladığında, ülkede bir şeylerin ters gittiği sonucunu çıkarabiliriz. Çünkü her partinin devleti temsil etme gücü ve potansiyeli vardır. Bu açıdan sonuca yaklaşıldığında bütün partiler aynı konumda olursa demokratik hayatın vazgeçilmez unsuru olmayı hak ederler. İşte bu demokrasidir. Tek parti kendisini devletle özdeşleştirdiği an demokrasinin ruhuna Fatiha okunmuş demektir.

Siyasi partilerin temel amacı iktidara gelmektir. Bunun için öncelikle iktidara karşı mücadele etmek durumundadırlar. İktidara karşı verilen mücadele sorunlar çevresinde ve çözüm temelinde şekillenir. Fakat, bizim tanık olduğumuz tipik bir örnek var. Bu örneğin benzerini başka bir ülkede görmek mümkün değil. Muhalefetteki bir siyasi parti öteki muhalefet partilerine muhalefet ediyor(!)…

Siyasi partilerin iktidar mücadelesindeki en büyük şanssızlığı, iletişim kanallarına sahip olmayışlarıdır. Yönetenlerin tüm söylemlerine inanmaya hazır yığınların olması, güçsüz iktidarların elini güçlendirmesidir. Bu olumsuzluğa hukuksuzluklar ve haksızlıklarda eklenince geleceğe ilişkin umutlar suya düşmektedir.

Seçimle gelenin seçimle gitmesi ilkesi işlemiyor. Muhalefetin bu olumsuz gerçeği dikkate alarak önlemler alması gerekir. Şu anda yapılması gereken şey; muhalefette yer alan tüm unsurların katılımıyla bir kurultayın yapılmasıdır. Bu kurultayda ortak paydalar temelinde ilkeler belirlenmelidir.


Pazartesi, 25 Eylül 2017 10:27

TEOG

TEOG

Tek par­ti­nin uzun süre yö­ne­tim­de ol­ma­sı, de­mok­ra­tik bir yö­ne­tim için sorun ol­ma­ya­bi­lir. Git­tik­çe oto­ri­ter­le şen bir tek parti söz ko­nu­su ise; so­run­lu bir top­lu­mun var­lı­ğın­dan söz edi­le­bi­lir. Yö­ne­tim­de tek parti ve par­ti­ye tek kişi ege­men ise, ke­sin­lik­le so­run­lu bir top­lum­la karşı kar­şı­ya kal­mak ka­çı­nıl­maz olur.

“Baş­ba­ka­nı­ma, ba­ka­nı­ma bir defa söy­le­rim biter(!)” Sorun bu kadar basit mi acaba?! Ba­kan­lık, kendi ala­nın­da uz­man­laş­mış bir kurum(kişi değil) an­la­mı­na gelir. Eğer eği­tim­de de­mok­ra­tik ve çağ­daş(kit­le­ler ve ulus ya­ra­rı­na) bir de­ği­şik­lik ya­pı­la­cak ise, ön­ce­lik­le bunu li­ya­kat­li uz­man­lar tar­tış­ma­lı. Bu yet­mez, konu ile il­gi­li ku­rum­la­rın ve sivil top­lum ör­güt­le­ri­nin gö­rüş­le­ri alın­ma­lı­dır. Top­lum­da ge­rek­li ve ye­ter­li olum­lu tar­tış­ma­lar ya­pıl­dık­tan sonra; ül­ke­ye iliş­kin so­run­la­rı çöz­mek­le yü­küm­lü olan yet­ki­li si­ya­set­çi­ler en uygun ter­ci­hi yap­ma­lı­dır­lar. Tek ki­şi­nin be­lir­le­miş ol­du­ğu bir karar hiç­bir ko­şul­da de­mok­ra­tik ola­maz. Eğer her şeye kar­şın tek ki­şi­nin ka­ra­rı ge­çer­li olu­yor ise; ne ba­kan­lık­la­ra, ne de par­la­men­to­ya gerek kalır.

Bu­ra­da sorun TE­OGun kal­dı­rıl­ma­sı değil, kal­dı­rıl­ma bi­çi­mi­dir. Bu kal­dır­ma yön­te­mi­ni üçün­cü dünya ül­ke­le­rin­de gör­mek ya­dır­ga­tı­cı ol­ma­ya­bi­lir. Ama asır­lık bir par­la­men­ter sis­tem ge­le­ne­ği olan bu top­lum­da ke­sin­lik­le ya­dır­ga­na­cak­tır. Çünkü sorun çözme adına daha büyük so­run­la­ra so­rum­suz­ca kapı ara­lan­mış oldu:

“Ama büyük bir kar­ga­şa - ka­osun içine yu­var­lan­dı eği­tim.

Aile­ler üç yıl­dır ço­cuk­la­rı­nı TEOG’a ha­zır­lar­ken, ba­kan­lık emre uydu ve kal­dır­dık dedi.

Mah­ke­me­ye veren var mı?

Zerre şüp­hem yok ki, bunu kal­dı­rır­ken, daha büyük eşit­siz­lik, ka­li­te­siz­lik ya­ra­ta­cak­lar.

Zerre şüp­hem yok ki, düşük va­sa­tı her yere ya­ya­cak­lar..”(Orhan Bur­sa­lı)

Hızlı sorun çözme söy­le­mi baş­kan­lı­ğın önem­li ge­rek­çe­le­rin­den bi­riy­di. TEOG bu hızlı çö­zü­mün en be­lir­le­yi­ci ör­nek­le­rin­den biri oldu. Şimdi şu soru so­ru­la­bi­lir; bu hızlı çözüm ül­ke­mi­ze ne ka­zan­dır­dı? Bu olum­suz örnek top­lum­sal ka­zanç bir yana, ne­le­ri nasıl kay­be­de­ce­ği­mi­zi işa­ret et­me­si açı­sın­dan çok önem­li­dir:

“Ne var ki, bugün iti­ba­riy­le CB’nin Hü­kü­me­te, -TV ek­ran­la­rın­dan- ta­li­mat ver­me­si bir yana, TEOG ko­nu­su Ana­ya­sa md. 104'teki yet­ki­le­rin kul­la­nım alanı dı­şın­da.

 

Fakat bu konu, gün­cel uy­gu­la­ma­la­rın va­ha­me­ti kadar po­tan­si­yel teh­li­ke­nin bü­yük­lü­ğü hak­kın­da somut be­lir­ti­le­ri, bir kez daha gün ışı­ğı­na çı­kar­dı. Bu mu­si­bet, 2019 yo­lun­da mu­ha­le­fe­te önem­li bir fır­sat su­nu­yor: İlko­kul­dan üni­ver­si­te­ye kadar, eği­tim ve öğ­re­tim içe­rik ve aşa­ma­la­rı­nı bi­lim­sel ve­ri­ler ışı­ğın­da sis­tem­leş­tir­mek; genç ku­şak­la­rın ge­le­ce­ği­ni, ki­şi­sel iştah ve ini­si­ya­tif­le­rin oyun­ca­ğı ol­mak­tan çı­kar­mak için ortak pay­da­lar oluş­tur­mak.(İbra­him Ö. Ka­ba­oğ­lu.)

Bu olum­suz örnek top­lum­da­ki mu­ha­lif­le­rin bir temel amacı ger­çek­leş­tir­mek için mut­la­ka bir­leş­me­si ge­rek­ti­ği uya­rı­sı­nı yap­mak­ta­dır. Bu bir­leş­me kendi istem ve ide­al­le­rin­den vaz­geç­mek bi­çi­min­de değil, ak­si­ne bu is­tem­le­ri­ni ger­çek­leş­ti­re­bi­le­cek­le­ri or­tam­la­rı ya­rat­mak için ya­pıl­ma­lı­dır. Ge­le­ce­ği kur­tar­mak bu bir­lik­te­li­ğe bağ­lı­dır.

Perşembe, 21 Eylül 2017 09:47

ÖLÜLERE SAYGI.

ÖLÜLERE SAYGI.


Ölüye saygı, yaşayanların kendilerine duyduğu saygıyı gösterir. İnsanlığın gereği insanca davranabilmektir. Aşağıdaki alıntı Atatürk’ün büyüklüğünün ve erişilemez liginin kanıtıdır. Alttaki alıntı da Hırant Dink’ten.Ortalama duyarlı bir vatandaşın bulduğu erişilmez çözümü gösteriyor:

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sessizlik içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

“Şu telefonum benim çaldı Sivas’ın bilmem ne köyünden yaşlı bir amca oğul dedi seni söylediler seni buldum ben. Burada bir yaşlı kadın geldi Fransa’dan bi 10 gün buralarda kaldı dolandı durdu sonra Allah’ın rahmetine kavuştu, bizde aldık onu gömdük, duamızı ettik namazımızı kıldık gömdük. Ama öğrendik ki bu herhalde sizlerdendir. Seni söylediler bende seni buldum bir bak araştır. Adı soyadı şudur kimlerdendir varsa eşi dostu akrabası oğlu kızı buyursunlar biz burda onlara yardımcı oluruz cenazeyi alıp götürmek istiyorlarsa, biz gömdük ama isterlerse alır götürürler. Peki amca ben bakarım dedim Sivaslı bir Efe abim var benim, hemen ona açtım adı soyadı şu. Oğul dedi senin karşı kaldırıma geç dedi oradaki ufak kunduracıya sor git onlar bilir dedi. Gittim sordum böyle birini tanır mısınız. Ya sapet bilmem neydi, Döndü bana o benim “anam” dedi. Dedim senin anan nerede Fransa’da yaşıyor dedi. Dedim Türkiye’ye gelir mi. Abi dedi Türkiye’ye gelir ama dedi İstanbul’a bize ya uğrar ya uğramaz dedi o bizim memlekete Sivas’a gider doğduğu yere bi 15 gününü orada geçirir orada köylülerle sonra dönüşte bana ya uğrar ya uğramaz gider. Bacı böyle böyle dedim bi telefon aldım, hüngür hüngür ağladı tabi. Neyse yolladım tabi dedim gidin. Gittiler ertesi gün kız telefon açtı. Abi geldik doğru anamdır bulduk. Peki getiriyor musun?-Abi ben getireceğim de burada bir yaşlı amca var geldi kulağıma dedi ki,+Ne dedi ? -Başladı ağlamaya +Yahu kızım niye ağlıyorsun ne oldu? Panikledim bişey mi var diye Yaşlı amca aldı, Amca ne yaptın ki? Oğul hiçbir şey yapmadım yavrum hiç bişe yok Ona dedim ki kızım anandır hakkındır alırsın gidersin sen bilirsin ama bana sorarsan bırak “Su Çatlağını Buldu” kalsın. Bu cümle beni mahvetti ben oturdum ağladım su çatlağını buldu! o ne laf yarabbim, o ne edebiyat, o ne dervişlik, o ne Anadolu insanının cümlelerle, sayfalarla anlatılamayacak özdeyişi bu. Geliyor kendi çatlağını su buluyor giriyor.”

Perşembe, 14 Eylül 2017 07:31

TÜRKİYE’DE GÖÇ

TÜRKİYE’DE GÖÇ

Bu­lun­du­ğu yaşam çev­re­sin­de var­lı­ğı­nı sür­dür­mek­ten yana aşı­la­maz so­run­lar­la kar­şı­la­şan bi­rey­le­rin iç göçe ka­tıl­ma­sı an­la­şı­la­bi­lir bir şey­dir. Ana­do­lu’da göçü te­tik­le­yen en be­lir­gin neden kan da­va­la­rıy­dı. Daha sonra hızlı nüfus ar­tı­şı ne­de­niy­le ge­çim­lik ta­rım­sal üre­ti­min yet­mez­li­ği zor­la­yı­cı ne­den­ler­den biri oldu. Ve­rim­siz tarım alan­la­rı­nın yanı sıra ta­rım­da­ki ma­ki­ne­leş­me kır­sal­da büyük bir iş gü­cü­nü açığa çı­kar­dı. Bu­nun­la bir­lik­te kent ya­şa­mı­nın çe­ki­ci­li­ği de önem­li ne­den­ler­den bi­ri­dir.

Bek­len­me­dik doğa olay­la­rı göç­le­re neden ola­bi­lir. Dep­rem bun­lar­dan bi­ri­dir. Ül­ke­miz­de bu­nun­la il­gi­li ye­ter­li ör­nek­le­re tanık olun­muş­tur. Aynı şe­kil­de afet kap­sa­mın­da sel fe­la­ke­ti ve yan­gın­lar­da et­ki­li ol­muş­tur. Sos­yal ve si­ya­sal ne­den­ler­le or­ta­ya çıkan göç­ler­de iç sa­vaş­lar(etnik ve din­sel ne­den­le­re da­ya­lı ça­tış­ma­lar), iş­gal­ler önem­li et­ken­ler­den­dir. Eko­no­mik ne­den­le­rin önde ge­le­ni ye­ter­siz ya­tı­rım­lar ne­de­niy­le is­tih­dam so­ru­nu­dur. Ge­liş­me­miş veya ge­liş­mek­te olan ül­ke­le­rin iç pa­zar­la­rı em­per­ya­list ül­ke­le­re açık­tı , ge­liş­miş ül­ke­le­rin pa­zar­la­rı yok­sul ülke emek­çi­le­ri­ne ka­pa­lı­dır.

 

İç göç­le­rin hızla art­ma­sı, bir­çok so­ru­nu da be­ra­be­rin­de ge­tir­miş­tir. Kent­ler nüfus ar­tı­şı­nın ge­tir­di­ği so­run­la­rı çö­ze­me­miş­tir. Kır­sal­dan kent kır­sa­lı­na akı­şın ardı ar­ka­sı ke­sil­me­miş­tir. Kent kır­sa­lın­da alt yapı so­ru­nu, eği­tim ve sağ­lık so­run­la­rı gü­ven­lik ve iş­siz­lik so­ru­nu bü­yü­müş­tür.

 

Göç, in­san­la­rın doğup bü­yü­dük­le­ri yer­den ay­rıl­mak zo­run­da kal­ma­la­rı­dır. İnsan­la­rın ya­şam­la iliş­ki­li tüm bağ­la­rı­nı ko­pa­ra­rak bir bi­lin­me­ze yö­nel­me­le­ri ha­li­dir dış göç. Böyle bir zo­run­lu­luk için be­lir­le­yi­ci neden iç savaş ve iş­gal­dir. İç savaş evini, kö­yü­nü, böl­ge­si­ni ve hatta ül­ke­si­ni terk etme zo­run­lu­lu­ğu­nu da­ya­tır(!) Bu ağır be­de­li olan ey­le­min adı mül­te­ci olmak yani, va­tan­sız ol­mak­tır. Mül­te­ci olmak, dini, dili, örfü ve adet­le­ri fark­lı olan bir ya­pı­da ya­şa­ma tu­tun­ma ça­ba­sı­dır. Buna eği­tim­li bi­rey­ler­de da­hil­dir.

Beyin göçü ve ser­ma­ye sa­hip­le­ri­nin ül­ke­si­ni terk et­me­si ül­ke­nin kan kay­bı­nı işa­ret eder. Göçen beyin ge­liş­me­miş veya ge­liş­mek­te olan ül­ke­nin kay­be­di­len zen­gin­lik kay­na­ğı­dır. Ye­tiş­kin bir beyin ya­rat­mak için har­ca­nan top­lum­sal ma­li­yet hiç­bir ko­şul­da azım­sa­na­maz. Ye­tiş­miş bir ele­ma­nı işsiz bı­rak­mak, onun ül­ke­si­ni terk et­me­si için ye­ter­li bir neden ol­mak­ta­dır.

Yu­ka­rı­da­ki vur­gu­la­ma­lar­da özel­lik­le yok­sul­luk ve yok­sun­luk­la­rın be­lir­le­yi­ci ol­du­ğu­nu vur­gu­la­ma­ya ça­lış­tık. Yok­sul­la­rın gö­çü­nü an­la­mak kolay, var­sıl­la­rın gö­çü­nü an­lam­lan­dır­mak pek kolay değil. Dünya Zen­gin­le­ri ve Göç Tren­le­ri araş­tır­ma­sı­nın açık­la­dı­ğı so­nuç­lar çok il­ginç­tir: 2016 yı­lın­da 82 bin kişi başka ül­ke­le­re göç­müş. En yük­sek sa­yı­da göç Fran­sa’da olmuş. Göçen mil­yo­ner sa­yı­sı 12 bin. Bu göçün ne­de­ni gelir ver­gi­le­ri­nin yük­sek ol­ma­sı. Göçte en yük­sek oran­lı artış Tür­ki­ye’de gö­rül­müş­tür. Tür­ki­ye’den göçen 6 bin mil­yo­ne­rin ge­rek­çe­si ço­cuk­la­rı­nın eği­ti­mi ve gü­ven­lik ola­rak sap­tan­mış. Bu ge­rek­çe­ler ül­ke­nin için­de bu­lun­du­ğu du­ru­mu yan­sıt­mak­ta­dır. De­mok­ra­tik­lik ve la­ik­lik be­lir­le­yi­ci ne­den­ler. Hu­ku­kun, ada­le­tin ve ana­ya­sa­nın yok sa­yıl­dı­ğı bir yerde gü­ven­lik­ten söz etmek olası gö­zük­me­mek­te­dir.

Ka­zan­ma yüz­de­si yük­sek olan ge­liş­mek­te olan ül­ke­ler­de bazı bi­rey­ler, yaşam ko­şul­la­rı­nın daha iyi ol­du­ğu ül­ke­le­ri(Çin ve Hin­dis­tan­lı mil­yo­ner­ler) ter­cih et­me­le­ri faz­la­ca ya­dır­ga­na­maz.

Sözcü ya­za­rı Nedim Türk­men’in vur­gu­la­ma­la­rıy­la ya­zı­mı­zı nok­ta­la­ya­lım: “Bir ül­ke­nin va­tan­daş­la­rı ne­re­de ise top yekûn ge­lecek en­di­şe­si­ne ka­pıl­mış, doğ­duk­la­rı, bü­yü­dük­le­ri, aşık ol­duk­la­rı, ev­len­dik­le­ri, ço­cuk­la­rı­nın doğ­du­ğu, anne ve ba­ba­la­rı­nın me­zar­la­rı­nın bu­lun­du­ğu (.......), 50 ya­şın­dan sonra terk etme du­ru­mu­na gel­miş ise, bunun so­rum­lu­su kim­dir?”

Cumartesi, 09 Eylül 2017 07:22

ZO­RUN­LU GÖÇ (BİR)

ZO­RUN­LU GÖÇ (BİR)

Do­ğa­nın doğal ku­ral­la­rın­dan bi­ri­dir. De­ği­şim hız­la­nın­ca, geç­miş de hızla uzak­la­şır şim­di­ler­den. Böyle bir ya­ban­cı­laş­ma sü­re­ci­ni ya­şa­mak­ta­yız. De­ği­şim­ler sa­de­ce ya­pı­la­rı değil, de­ği­şen ya­pı­la­rın ta­nım­la­rı­nı da de­ğiş­ti­rir. Ta­nım­lan­ma­mış veya ta­nı­mı gün­cel­len­me­miş hiç­bir şey temel ola­rak yada ön kabul ola­rak alın­ma­ma­lı ve ileri sü­rül­me­me­li­dir. Ya­şa­dı­ğı­mız kü­re­sel­leş­me sü­re­ci ulus dev­let­le­rin bi­çi­mi­ni ve içe­ri­ği­ni de­ğiş­ti­re­rek on­la­ra yeni iş­lev­ler yük­le­miş­tir. Kimi dev­let­ler küre üze­rin­de yer be­lir­le­mek için kul­la­nı­lan ad­res­le­re dö­nüş­tü­rül­müş­tür. Dev­let, ulus­lar üstü ser­ma­ye­nin ko­lay­laş­tı­rı­cı­sı ola­rak bir an­laş­ma plat­for­mu gibi kul­la­nıl­mak­ta­dır. Bu an­laş­ma­la­rın önem­li bir ke­si­mi halk­tan sak­la­nan gizli an­laş­ma­lar­dır. Bunun yanı sıra, kendi emek­çi­le­ri­ni zap­tu­rapt al­tın­da tutan; zor kul­lan­ma te­ke­li­ne sahip olan ve is­te­di­ği ke­sim­ler­den is­te­di­ği kadar ada­let­siz ver­gi­le­ri top­la­yan, kendi gü­ven­li­ği için bi­rey­le­rin öz­gür­lük­le­ri­ni sı­nır­la­yan bir kurum ola­rak ta­nım­la­na­bi­lir. Bu de­ne­tim­siz ya­pı­lar tüm alan­la­rı et­ki­si al­tı­na al­mak­ta­dır ve de­mok­ra­tik bir firen me­ka­niz­ma­sı(de­ne­tim) yok(!)..

Dev­let gün­cel gö­rün­tü­sün­den do­la­yı bu şe­kil­de ta­nım­la­nın­ca, va­tan­daş­lı­ğı da ye­ni­den ta­nım­la­mak ge­re­ke­cek­tir. Va­tan­daş­lık, dev­let ya­pı­sı için­de özgür iradi ka­tı­lım­lı bir ya­pı­da an­la­mı­nı bul­mak­ta­dır. Ancak, ulus dev­let çö­zü­lür­ken, ondan eski iş­lev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­me­si­ni bek­le­mek ola­nak­sız­dır. Yani; eği­ti­mi, sağ­lı­ğı, sa­vun­ma­yı, ada­le­ti, can ve mal gü­ven­li­ği­ni eski be­lir­len­miş­lik­ler doğ­rul­tu­sun­da sağ­la­ma­sı­nı ve bu gö­rev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­me­si­ni bek­le­mek ola­nak­lı gö­zük­me­mek­te­dir(!) Zaten kü­re­sel­leş­me sü­re­ci için­de karar me­ka­niz­ma­la­rı ulus dev­let­le­rin dı­şı­na kay­dı­rıl­mış­tır. Bütçe ve ya­tı­rım ka­rar­la­rı ülke dı­şın­da alın­mak­ta ve il­gi­li hü­kü­met­ler bu doğ­rul­tu­da gö­rev­len­di­ril­mek­te­dir­ler. Bu ba­ğım­lı­lı­ğın da ek­len­me­siy­le, ulu­sal Pazar ege­men­li­ği bazı dev­let­le­rin de­ne­ti­min­den çık­mış­tır. Ama, aynı sü­reç­te ulus üstü ser­ma­ye­nin çı­kar­la­rı­nı yasal ve ku­rum­sal gü­ven­ce­le­re ka­vuş­tur­mak ve yerel güç­ler­le re­ka­bet­te avan­taj­la­rı­nı ko­ru­mak için yasal yap­tı­rım­la­ra zor­lan­mak­ta­dır­lar(kanun hük­mün­de ka­rar­na­me­ler ve yeni ana­ya­sa).Bu yolla yerel ka­yır­ma­lar, teş­vik­ler ve erk ay­rım­cı­lı­ğı ya­pıl­ma­sı­nın önüne ge­çil­mek is­ten­mek­te­dir. Kı­sa­ca vur­gu­la­mak ge­re­kir­se; ulu­sal ve yerel alan­lar­da­ki ser­ma­ye­nin kaçak ve ka­yıp­la­rı­nı ön­le­mek için (eği­tim ve sağ­lık için ya­pı­lan har­ca­ma­la­rın, sa­de­ce ser­ma­ye­nin tur­ni­ke­sin­den geç­me­si için), ge­rek­li dü­zen­le­me­le­rin ya­pıl­ma­sı is­ten­mek­te­dir. Bu is­tem­ler kimi zaman oto­ri­ter ton­lar­da ya­pıl­mak­ta ve şan­taj kok­mak­ta­dır(!)..

Gü­ven­lik, ül­ke­nin ve va­tan­da­şın gü­ven­li­ği­ni öte­le­ye­rek, pazar gü­ven­li­ği­ni ön plana çı­kar­mak­ta­dır. İçi bo­şal­tı­lan kılıf dev­let­ler, ön­ce­lik­li ola­rak pa­za­rın gü­ven­li­ği­ni sağ­la­ma­ya ça­lış­mak­ta­dır­lar. Üs­te­lik, pazar gü­ven­li­ği­ni sağ­la­yan gö­rev­li­le­rin ma­aş­la­rı ve gi­der­le­ri ülke yok­sul­la­rı ta­ra­fın­dan fi­nan­se edil­mek­te­dir. Yani fark­lı bir bi­çim­de ifade eder­sek: mal gü­ven­li­ği va­tan­daş­la­rı­mı­zın can gü­ven­li­ğin­den önde gel­mek­te­dir. Gü­ven­lik den­di­ğin­de sa­de­ce dı­şa­rı­dan ge­lecek düş­man­la­rın sal­dı­rı­la­rı an­la­şıl­ma­ma­lı­dır. Bi­re­yin var­lı­ğı­nı teh­dit eden her şey (iş­siz­lik, sağ­lık­sız bes­len­me, yok­sul­lu­ğun neden ol­du­ğu ge­çim­siz­lik­ler ve gü­ven­ce­siz bir ge­lecek kor­ku­su vb.) yaşam gü­ven­li­ği ola­rak al­gı­lan­ma­lı­dır. So­ru­na bu şe­kil­de yak­laş­tı­ğı­mız­da ;iş­siz­li­ğin, yok­sul­luk ve yok­sun­luk­la­rın da gü­ven­lik so­ru­nu ola­rak ele alın­ma­sı ge­re­kir. Hatta ka­mu­sal var­lık­la­rın ye­ter­siz ve tu­tar­sız ge­rek­çe­ler­le elden çı­ka­rıl­ma­sı da…

Özel­lik­le hal­kın emek ve bi­ri­kim­le­riy­le vücut bul­muş olan ik­ti­sa­di ku­ru­luş­lar, bi­linç­li tah­rip­ler­le bir­lik­te ya­nıl­tı­cı ge­rek­çe­le­rin ar­dı­na sı­ğı­nı­la­rak ha­raç-me­zat sa­tıl­mak­ta­dır. Bu sa­tış­lar sı­ra­sın­da kimi çev­re­le­re çıkar sağ­la­yan­lar ter­cih edil­mek­te­dir. Ay­rı­ca erk ay­rım­cı­lı­ğı uy­gu­la­na­rak yakın çev­re­le­re hak­sız ka­zanç­lar sağ­lan­mak­ta­dır. Da­ha­sı, özel­leş­tir­me­ler son­ra­sın­da tek­no­lo­ji ye­ni­le­me­le­ri ya­pıl­ma­mak­ta, ek is­tih­dam sağ­lan­ma­mak­ta ve mül­ki­ye­tin yay­gın­laş­tı­rıl­ma­sı sav­la­rı ger­çek­leş­ti­ril­me­mek­te­dir. Blok sa­tış­lar­la te­kel­leş­me­le­re, ça­lı­şan­lar azal­tı­la­rak is­tih­dam da­ral­ma­la­rı­na neden olun­mak­ta­dır. Aynı sü­reç­te ka­mu­sal alan da­ral­mak­ta ve bi­rey­le­rin ya­şa­ma ka­tı­lım ola­nak­la­rı do­lay­lı bir bi­çim­de el­le­rin­den alın­mak­ta­dır!..

Bir yan­dan dev­let elin­de­ki hiz­met ku­rum­la­rı­nı elden çı­ka­rır­ken, öte yan­dan bu hiz­met­le­ri pa­ra­lı hale dön­dür­mek­te­dir. Dev­let ge­ri­ye kalan iş­lev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­mek için ağır­lık­lı ola­rak do­lay­lı ver­gi­le­ri ve emek ge­lir­le­rin­den alı­nan ver­gi­le­ri ön plana çı­kar­mak­ta­dır. Emeği ile ge­çi­nen­ler ve emeği ile ge­çi­nen­le­rin sır­tın­dan ge­çi­nen­ler­den olu­şan bir yapı ege­men kı­lın­mak­ta­dır!.. Ülke yok­sul­la­rı ön­ce­lik­le sırt­la­rın­dan ge­çi­nen ege­men­le­ri­ni ve sonra da aç­la­rı­nı do­yur­mak zo­run­da­dır­lar(!) Bu ol­gu­lar ışı­ğın­da va­tan­daş­lı­ğı ye­ni­den ta­nım­la­mak ka­çı­nıl­maz hale gel­miş­tir.

Pazartesi, 28 Ağustos 2017 08:18

DİN ve MİLLİYETÇİLİK SAR­MA­LI

DİN ve MİLLİYETÇİLİK SAR­MA­LI

Mil­li­yet­çi­li­ğin ve din­ci­li­ğin geç­mi­şi gün­ce­lin­den daha de­ğer­li­dir. Bu ne­den­le geç­miş­te­ki altın çağı(ger­çek­li­ği tar­tış­ma­lı olan) ge­le­ce­ğe ta­şı­mak ça­ba­sın­da­lar(!) Mil­li­yet­çi­le­rin her şeyi sa­de­ce büyük değil, en bü­yük­tür; din­ci­le­rin her şeyi sa­de­ce doğru olan değil, tar­tış­ma­sız doğru olan­dır(!) Buna kar­şın, mil­li­yet­çi­ler din so­su­na bu­la­nır­ken; din­ci­ler­de mil­li­yet kok­tey­li­ne yö­nel­mek­te­dir­ler. Bu sap­ma­la­rın ne­de­ni ola­rak pay­la­şım­dan pay alma is­te­mi be­lir­le­yi­ci­dir. Her iki ke­sim­de ser­ma­ye­nin ken­di­si ola­bi­le­ce­ği gibi, mut­la­ka onun hiz­me­tin­de olan­dır. Top­lu­mu dü­zen­le­yip yön­len­dir­me­de bu pa­ra­met­re­ler be­lir­le­yi­ci­dir. Dü­zen­le­me­nin do­zu­nu ege­men­ler çı­kar­la­rı­na göre ayar­lar­lar.

Din ve mil­li­yet­çi­lik soyut de­ğiş­ken­ler­dir ve maddi de­ğer­le­ri kont­rol eden­le­rin hiz­me­tin­de­dir­ler. Maddi de­ğer­le­re ege­men­ler el koy­mak­ta, ma­ne­vi de­ğer­ler­de yok­sul­lar sahip çık­mak­ta­dır­lar. Ol­ma­ya­nı var say­mak te­mel­li bi­lim­sel­lik­ten uzak yak­la­şım­lar aynı şe­kil­de ol­ma­yan­lar­dan bes­len­mek­te­dir­ler. . Din ve mil­li­yet­çi­lik ön ka­bul­le­ri olan inanç te­mel­li yak­la­şım­lar­dır. Fark­lı ela­man­lar gibi gö­zük­me­si­ne kar­şın, her ikisi de aynı kü­me­nin ele­ma­nı­dır. Aynı kü­me­nin ele­man­la­rı ka­çı­nıl­maz ola­rak ortak özel­lik­ler ta­şır­lar. Daha açık bir bi­çim­de ifade eder­sek; bu iki fark­lı kav­ram bir bi­ri­nin içine geç­miş­tir. Her ikisi de öte­ki­ne karşı ge­çir­gen­dir. Ortak omur­ga­la­rın­da ise, bilgi ye­ter­siz­li­ği yatar.” Bu ikili sar­mal top­lum­la­rın aç­ma­zı­dır ve on­la­rı çık­maz so­ka­ğa sü­rük­ler.

Tar­tı­şıl­ma­yan şey­ler “kut­sal” ka­te­go­ri­si­ne so­ku­lur. Ama kut­sal­lar de­ği­şi­min ve ge­li­şi­min ayak ba­ğı­dır. Bu ko­nu­da Melih Cev­det ile il­gi­li bir an­la­tı var. Melih Cev­det’e; Din­de­ki hu­ra­fe­ler ayık­lan­ma­lı­dır.” Den­di­ğin­de şu ya­nı­tı verir:  Neyi ayık­la­ya­cak­sın, zaten dinin hepsi hu­ra­fe­dir! Der. Melih Cev­det’e ka­tı­lan­da olur, ka­tıl­ma­yan­da. Ama bu söz ko­nu­su ala­nın so­run­lu ol­du­ğu­nu gös­te­rir.

Son za­man­lar­da ko­mü­nist­le­rin, sol­cu­la­rın yurt­se­ver ol­ma­dı­ğı ileri sü­rül­mek­te­dir. Sol­cu­lar top­lu­mun vic­da­nı­dır. Bu du­yar­lı­lık­la­rı ne­de­niy­le onlar yurt­se­ver­dir­ler. Yurt­se­ver­lik­le mil­li­yet­çi­lik aynı somut ol­gu­lar­dan ha­re­ket et­me­le­ri­ne kar­şın; biri soyut de­ğer­le­re ve üre­til­miş söy­len­ce­le­re yö­ne­lir­ken, yurt­se­ver­ler(sol­cu­lar) somut maddi de­ğer­le­ri temel alır­lar. Bu de­ğer­le­rin ko­run­ma­sı; ken­di­le­ri, halk­la­rı, ül­ke­le­ri ve dünya in­san­lık aile­si ya­ra­rı­na­dır. Aynı za­man­da tüm in­san­la­rın(sö­mü­rü­cü­ler ve iş­bir­lik­çi­le­ri hariç) adil pay­la­şı­mı­nı ger­çek­le­yecek bir yö­ne­tim bi­çi­mi­ni ön­gö­rür­ler. Sol­cu­la­rın kendi çı­kar­la­rı için ül­ke­le­ri­ni sat­tık­la­rı gö­rül­me­miş­tir. Onlar ül­ke­le­ri­ni, ül­ke­le­ri­nin tüm var­lık­la­rı­nı, do­ğa­sı­nı, ha­va­sı­nı, su­yu­nu ve top­ra­ğı­nı ko­rur­ken yurt­se­ver­lik­le­ri­ni ka­nıt­la­mış olur­lar. Dönme ol­ma­yan sol­cu­la­rın hır­sız­lı­ğı(hangi değer adına olur­sa olsun), na­mus­suz­lu­ğu, ya­lan­cı­lı­ğı, if­ti­ra­cı­lı­ğı yok­tur. Bu ko­nu­lar­da suçu sabit olan­la­rın bile adil yar­gı­lan­ma­sı­nı is­ter­ler. Bu on­la­rın in­san­la­ra ve hu­ku­ka say­gı­la­rı­nın ka­nı­tı­dır. Ya­şa­mın mer­ke­zi­ne ada­le­ti ko­yar­lar.

Hal böyle iken şimdi ger­çek sol­cu­la­ra sal­dır­ma­nın ne­de­ni nedir? Bir, en çok kork­tu­ğu ke­si­mi yıp­rat­mak is­ti­yor ola­bi­lir­ler. İkin­ci­si de kit­le­si­ni yalan yan­lış uy­du­rul­muş öy­kü­ler üze­rin­den sol­cu­la­ra karşı kin­len­di­re­rek ke­mik­leş­tir­mek is­ti­yor ola­bi­lir­ler. Amaç ne olur­sa olsun, din ve mil­li­yet­çi­lik kişi grup ve sınıf çı­ka­rı için kul­la­nıl­ma­ma­lı­dır.

De­mok­ra­tik ol­ma­yan ik­ti­dar­lar var­sıl­lık­la­rın gü­ven­ce­ye alın­ma­sı için yok­sul­lu­ğun yö­ne­til­me­si­ni temel po­li­ti­ka ola­rak be­nim­se­miş­ler­dir. Bu po­li­ti­ka­la­rı­nın temel gücü ne yazık ki, yok­sul­lar­dır!

Cumartesi, 19 Ağustos 2017 07:45

6. KURULUŞ YIL DÖNÜMÜ.

6. KURULUŞ YIL DÖNÜMÜ.


“Siyasi partiler sosyal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır.” Siyasi partiler ülkede geçerli olan yasalar uyarınca kurulan oluşumlardır. Bu oluşumlarda aynı düşünceyi paylaşan insanların yer alması doğaldır. Burada tanık olduğumuz çelişki; en zengin ile en yoksulların aynı parti çatısı altında yer almasıdır. Geçmiş dönemlerde bu birlikteliklere ortak payda bulmak kolaydı çünkü; ülke çıkarı ülkenin vatandaşlarının çıkarını ifade etmekteydi. Aynı ülkenin vatandaşları için ortak varlıklardan söz edilebilirdi. Günümüzde ortak varlıklar hızla elden çıkarıldı. Yaklaşık olarak bu ortak varlıklardan 59 milyar dolar para alındı, bu paraların nerelere harcandığı bilinmiyor. Aynı şekilde deprem vergisinden toplanan 90 milyara yakın paranın nerelere ve nasıl harcandığı da bilinmiyor. Bütün bunlar denetimlerin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.

Artık ülke çıkarından söz etmek(bizim için) güçleşti. Ülke varlıkları elden çıkarılınca geriye kişi ve şirket çıkarları kaldı. Siyasi partilerde şirketlerin ve güçlü kişilerin kolaylaştırıcısı görevini üstlenmiş oldular.                                                                                                                                      Bundan tam 16 yıl önceydi (14 Ağustos 2001’de), AKP kuruldu. Partinin kurucu Genel Başkanı Erdoğan, Ankara Bilkent Oteli’nde üzerinde “Aydınlığa açık, Karanlığakapalı” yazılı  panonun önünde kamuoyuna şöyle sesleniyordu:
Aziz milletimiz… Bugün, önemli bir gün… Bugün Türk siyaset tarihine
“lider oligarşisinin çöktüğü gün” … “tekelci bir anlayışa dayanan liderlik yerine kolektif aklın temsilcisi olan bir liderlik anlayışının geçtiği…”
… parti içi demokrasi(nin)… egemen olduğu... her yönüyle şeffaf, seçmenin sorgulamasına ve denetimine açık, yepyeni bir siyasal örgütlenme modelinin kurulduğu… Koltuğa değil, hizmete sevdalı insanların kurduğu AK Parti’nin doğum günü... Kutlu olsun!
… Partide asla bir “Lider Diktatoryası” oluşmayacaktır…
Partimizin Türk siyaset hayatında getireceği diğer öncü bir tavır ise siyasetçilik makamını bir “kolay servet ve imtiyaz aracı” aracı olarak görme hevesine son verecek oluşudur.
Parti yönetiminde… her görev için seçim… Milletvekilliği ve belediye başkanlığı gibi seçimle belirlenen görevler için aday tespitinde bütün üyelerin katılacağı ön seçim ve teşkilat yoklaması…
Ben ve arkadaşlarım… “İkinci” hatta “Üçüncü sınıf” bir demokrasi modeliyle yönetilmek bu büyük milletin alın yazısı değildir, diyoruz.
Hak kısıtlamaları, özgürlük ihlalleri ve işkence nedeniyle başka ülkelerden azar işitmek bu ülkenin kaderi değildir…
Bizler bu gidişe dur demek için geliyoruz.
... bizler... global ölçekteki ilişkilerde de son derece rasyonel davranacağız.
… “Avrupa Birliği Üyeliğine “EVET” diyoruz.
… Türkiyeli insanları, yabancı ülkelere göç etmeye yönelten yoksulluk ve yoksunluklardır. Gidilen o ülkenin siyasal ve ekonomik standartlarının Türkiye’ye taşınmasıyla bu zorunluluk ortadan kalkacaktır.
… ulaştığı ekonomik refah düzeyiyle, hukuk, eğitim, adalet sistemleriyle, … yüksek standarttaki demokrasisiyle Avrupa’yı insanımızın ayağına getirmeyi hedeflediğimiz için AB Üyeliğine “EVET” diyoruz…
Diyaloğa, hoşgörüye açık, uzlaşmacı ve birleştirici bir dil kullanmayı kendisine ilke edinen partimiz…
İnsanlığın bugüne kadar keşfettiği en mükemmel yönetim biçimi olan “Demokrasi” adını verdiğimiz siyasal sistemin uzun ve sancılı doğuş sürecine çağını aşan görüşlerle değerli katkılarda bulunmuş bir düşünür olarak, Voltaire’in şu etkileyici deyişi bu zorlu yolda en ciddi kılavuzlarımızdan biri olmaya adaydır:
“Sevgili Dostum, sizin görüşlerinize katılmıyorum. Ancak bu görüşlerinizi rahatlıkla ifade edebilmeniz için canımı bile vermeye hazırım”…
(Hüseyin Besli ve Ömer ÖzbayRecep Tayyip Erdoğan Bir Liderin Doğuşu. İstanbul: Meydan; 2010; s. 285, 377 Aktaran, Erdal Atabek)

Bu parti programının ilan edilmesinin üstünden 15 yıl geçti. Şimdi soru şu: Bu programın ne kadarı uygulanabildi? Duyarlı seçmenin görevi bu soruyu sormaktır. Eğer yanıt alabilirse, aldığı yanıtı yaşanmış gerçeklerle test ederek yeniden tavır belirlemesidir. Bu yaklaşım hem bizim için hem de geleceğimiz için gerekli olandır!


Çarşamba, 09 Ağustos 2017 14:34

SEVDALI DÖRTLÜKLER...

SEVDALI DÖRTLÜKLER...

Düşünsel üretiler mevcutların üstüne eklenen güzelliklerdir. Sanatsal üretiler dünya insanlık ailesinin ortak değeridir.

Bahar açılımlım, gül yüzlüm, nar tanem…

Sorumsuzca yüreğimin közüne üfleyensin.

Bedenim yanıp kavrulurken göverensin!

Cemrelerle erkenci filizlere can verensin!

Düşünce ve yaratı temelli değerler her mevsim açılan çiçeklerdir. Yaşamın gökkuşağını üretir üretken beyinler. Hegel der ki; “Sanat dalları maddesi olandan olmayana doğru yükselir.” Burada öncelikli olarak vurgulanan müzik ve şiirdir.

Kış ortasındaki bahardı ve umut dolu yarınlardı.
Açıldı güneşli gülüşü ve bakışları yıldızlandı!
Kanatlandı annesinin güvenli avuçlarındaki elleri,
Sevincini sevdim çocuğun, yüreğim çiçeklendi!

Yaşamlar yeni ve farklı istemlerle çiçeklenir. İstemler düşlenenlerdir ve düşler geleceğin gerçekleridir. O nedenle umut biterse, yarınlarda olmaz!

Bahar soluğunu istemle kucaklar bedenin

Bu sevmeler sevilmeler sana özgü

Karanfil donunda dudakların ıslak

Sıcacık arzularla sürgüne durur tenin

Sanat her koşulda üretmek değil, sadece üretirken yaratmaktır. Özgünlüğü, özenilerek yaratılmışlarla başlar. Sanatçı üretirken aklını ve yüreğini de işe katar.

Mevsimsiz açan kız çiçeğidir bu...
Örselenir umudu vakitsizliğinden.
Ve siner kokusu kılcallarına yaşamın,
Cemresiz uyanmıştır kış uykusundan.

Yaşamak sürekli olarak bir yaşam kavgasının içinde olmaktır. Yaşam kavgasında yenilgiler olabilir ama, mücadele bitmez. Çünkü kaybedenler mücadeleyi bırakanlardır.

Cumhuriyetin kazanımları yaşam güvencemiz ve geleceğimizdir. Yarınlarımıza sahip çıkmak da öncelikli insanlık görevimizdir!

Salı, 08 Ağustos 2017 12:27

KENTLERİN SONBAHARI.

KENTLERİN SONBAHARI.

Sonbahar kavramı varlıklar için kullanılabilir. Doğan, büyüyen varlıklar, bu olgunun gereği olarak kaybederek yok olabilirler. Özellikle kentler söz konusu olduğunda şu atalar söylemini anımsayabiliriz: “At, binicisine göre kişner!” Kentler yönetenlerinin dünya görüşünü ve hayat tarzını yansıtır. Tarık Şengül; “İnsansız kentleşme!” makalesinde kentlerimizin genel görünümünü yansıtan saptamalar yapıyor: “ Eskiden ekonomi fabrika ve işyeri demekti. Ekonomik kriz fabrika ve işyeri çalışamaz hale geldiğinde toplumsallaşır, tepkiye neden olurdu. Bugün geldiğimiz aşamada, kentin kendisi rant yaratan koca bir fabrika olarak çalışıyor. Görünen o ki şimdi bu büyük fabrika bir bütün olarak tekliyor. Diğer bir anlatımla, artık işveren ya da devletin karşısında işini kaybetmiş işçilerden söz etmiyoruz. Karşımızda kentini kaybeden yurttaş var.(TARIK ŞENGÜL-BİRGÜN-05.08.2017)

Kentleşme bir gelişim barındırır bünyesinde. Bu nedenle gelişmiş ülkelerde kent nüfusu sürekli olarak artar. Ülkemizde bu artma, kırsaldan kentlere gecekondularla sürdürülmüştür. Kentler bünyesine katılanları kentlileştirememiştir. Kentlere göçenler alışkanlıklarıyla ve inançlarıyla kentleri kuşatmışlardır. En hızlı zenginleşme yoksulların sırtından elde edilir. Kent yoksulları kent egemenlerini semirtmişlerdir. Örgütlü cehalet devlet olanaklarını kısır çıkarları için kullanınca çarpık kentleşme kaçınılmaz olmuştur. Yeni egemenler kısa yoldan kazanmak için ölü yatırımları(inşaat) tercih etmişlerdir. Bu tercihler, kentlerin elden gitmesinin önemli nedenlerinden biridir. Yoz kültür kendisini yok etmek üzere kurulmuş saatli bomba gibidir. Tekrar Tarık Şengül’e dönelim:

“Bu direnişi etkisizleştiren üç temel dinamikten söz edilebilir. Birincisi, kentsel yapılı çevrenin ve bu çevrenin üretimden doğan rantların ekonomik büyüme strateji açısından hayati bir öneme sahip olmasıdır. İkinci neden kentsel rantların siyasetin finansmanın en önemli kalemi haline gelmesidir. Üçüncü olarak, toplumun geniş bir kesiminin ya bu rantlardan pay alma beklentisiyle, ya da yaşam kaygıları içinde kentlerde yaşanan bu yıkım ve talana karşı tavır almamasıdır.”(T. Ş)

Toplumdaki paylaşım temelli bölünme iyiye doğru gitmediğimizi göstermektedir. Bir toplumda yaşama egemen olanlar yaşam mekanlarını emekçilerin sırtından yaratırlar. İnanç temelli bir yaşam tasarımı özünde ideolojik bir yaklaşımdır. İdeoloji, yaşama ilişkin istem ve beklentiler toplamıdır. Yaşamın merkezine inancı koyduğunuz zaman inanç ideoloji olmaktan kurtulamaz. İnancın belirlediği kent tasarımında, ibadet merkezleri başköşeye konur. İnanç temelli yaşamın yeniden üretilmesi için inançlı kitlelerin varlığı kaçınılmaz olur. Bütün bunlar yeni açmazlara kapı aralar:

“Artık üretilen yeni yapılı çevre için talep yaratılamıyor. Bu durumu görmek için AVM’lerin, iş merkezlerinin, konut sitelerinin doluluk oranlarına bakmak yeterli. Kamu yatırım ve ihalelerinin inşaat sektörü ve kentsel yapılı çevrenin üretime sağladığı desteğin de, kamu kaynaklarındaki daralma nedeniyle sürdürülmesi mümkün görünmüyor.”(T.Ş)

“Mesele, siyaset bu büyük krizi okuyabilecek mi? Bu soru ve yanıtı önemli, çünkü işçinin mücadelesinin önünde sendikalar yürürken, kentini kaybeden vatandaşın önünde kimin yürüyeceği hala belirsiz!”(T.Ş)

Biz yapılanların halkın yararına olmasını istiyoruz ama onlar kendi yararlarının halkın yararına olduğuna inanıyorlar. Ülkede istihdam temelli gerçek yatırımlar yapılmamaktadır. Vitrinlik yatırımlar belirli kişilerin(az sayıda) her koşulda kazanması için araç olarak kullanılmaktadır. Yollar, köprüler, hava alanları ve şehir hasta haneleri bazı kişilere eşitsiz fırsatlar yaratmaktadır. Bu nedenle bozulmanın hızlanması kaçınılmazdır.

 

 

Salı, 01 Ağustos 2017 12:04

YARGILAYANLAR.

YARGILAYANLAR.

Gazeteci görevini gerektiği gibi yapınca iktidar ile arasının açılması normaldir:                                                                    “Gazetecilik ise sorgulamak, şeytan avukatlığı yapmak, biraz kafa tutmak ve her daim öküzün altında buzağı aramaktır.
Bu yüzden de Ahmet Şık’ın Cumhuriyet davasında yaptığı savunma, iktidar nezdinde hoşnutsuzluk yaratmış olsa da, tam anlamıyla “gazetecilik” denen bu tuhaf mesleğin tanımıdır.(Aslı AYDINTAŞBAŞ)”

“Tarih göstermiştir ki siyasi davaların kazananları o davaların sanıklarıdır. Tarihte böyle bir davanın savcısı olup da sonradan hayırla yâd edilen kimse yoktur. Bu tarz davaların iddianameleri birer hukuki ucube olarak kayıtlara geçer. Ne delili delildir ne de akıl yürütmesi akıl yürütme.(ÖZGÜR MUMCU)”

“Yargının adil olup olmadığı kararların yönüne değil, içeriklerine, hukuki gerekçelendirilme ölçütlerine, müsnet suçların gerçekte sabit olduğunu saptayacak delillerle kanıtlandırılıp kanıtlandırılmadıklarına, kararı veren yargıçların yürütme veya hehangi bir başka güce bağımlı olup olmadığına yani tarafsızlıklarına bağlıdır.(ALİ SİRMEN)”

“Adalet olmadığı gibi inandırıcılık gibi bir kaygı da yok, niye olsun. Dert inandırıcılık olsa, FETÖ üyeliğinden yargılanan sanığın savcı, Fethullah Gülen’in gerisinde bol miktarda el pençe divan fotoğrafları bulunan, 17 Aralık’tan sonra “Ak Parti gider pak parti gelir” dediği program kaydı Beyaz TV arşivinde bulunan sağ kol Hüseyin Gülerce’nin tanık olduğu, tarihe “parkeci-pideci” diye geçecek bu iddianameyi geri çevirirdi.(ÇİĞDEM TOKER)”

Yani insanı diğer yaratıklardan kesin ayran, esas insanı insan yapan eylemler bütünü.
İnsanoğlu düşünmeye cesaret etmeseydi, içinden çıkan olağanüstü akıllar ve kolektif bilinçler sayesinde ayrıcalığını koymasaydı, doğanın sıradan yaratıklarından farkı olmazdı. Her yaratık gibi, kendi döngüsü içinde yaşayıp giderdi. Nitekim büyük çoğunluk öyle yaşıyor.(ORHAN BURSALI)”

Akın Atalay: “Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri olmaktan kaynaklı uğradığımız ağır haksızlık ve mağduriyetin üzerimde yarattığı en küçük bir pişmanlık ve korku yoktur. Ben asıl bu haksızlığın sorumlularının büyük korku yaşadıkları kanısındayım. Bizleri baskı, tehdit ve hapisle korkutamazlar.”
Murat Sabuncu: İddianamede birçok manşet yer alırken, 16 Temmuz tarihli gazetedeki “Çözüm Demokraside” başlığının yok sayıldığına dikkati çektikten sonra: “4 yıllık manşetlerimizi inceleyip 1500 manşet, 14-15 bin haber arasından cımbızlanan haberlerin sorgulanması için savcının bulduğu tanıklar FETÖ ile yan yana olmuş, emirerliği yapmış kişiler, bilirkişi ise bir mühendis!”
Kadri Gürsel: “Burada karşınızda ‘üyesi olmamakla birlikte, terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım ettiğim’ için değil, bağımsız, sorgulayıcı ve eleştirel bir gazeteci olduğum için, taviz vermediğim için bulunmaktayım. FET֒nün adı henüz ‘Cemaat’ iken ve bu cemaat ile AKP iktidarı birlikte çalışırken benim bu yapıya,bakışım negatif olmuştur ve hiç değişmemiştir. AKP’nin de bu ittifakın kurbanı olabileceğini çeşitli vesilelerle ifade ettim. Bütün öngörülerim gerçekleşti.”

Siyasi yargılamalarda sadece yargılayanlar değil, yargılayıcıları yönlendirenlerde yargılanmaktan kurtulamaz!

AHMET ŞIK: “Bu yüzden söyleyeceğim o ki, dün gazeteciydim. Bugün gazeteciyim. Yarın da gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Yani hakikati boğmak isteyenlerle aramızdaki bu uzlaşmaz çelişki hiç bitmeyecek.

Bu karanlık günlerde ihtiyacımız olan daha fazla hakikat kaybı değil. Her şeyden çok ve daha fazla gerçeklere ihtiyacımız var. Bu yüzden hakikate kendimden daha fazla saygı duymaya da, inkarcı biat kadrolarına dahil olmayı reddetmeye de devam edeceğim.

Bunun için bir bedel ödemek gerektiği ortada. Ama sanmayın ki bu bizi korkutuyor. Ne ben, ne de dostları olmaktan onur duyduğum “Dışarıdaki Gazeteciler”, her kim olursanız olun hiç birinizden korkmuyoruz. Çünkü zorbaları en çok korkutanın cesaret olduğunu biliyoruz.

Ve zorbalar da şunu bilsin ki, hiçbir zalimlik, tarihin akışını engelleyemez.

Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet (HABER MERKEZİ)”