23 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan Hakkında

Web sitesi adresi:

Pazartesi, 31 Temmuz 2017 13:35

DÖRDÜNCÜ KUVVET(!)

DÖRDÜNCÜ KUVVET(!)

Voltaire şöyle demiş:”…hükümetler hatalı iken haklı olmak çok tehlikelidir.” Bu gerçeği saptayan genel bir değerlendirmedir. Gerçeklerin dillendirilmesi bir iktidarı rahatsız ediyorsa o ülkede doğru gitmeyen bir şeylerin ve aksayan bir yargının olduğu söylenebilir. Basının görevi kamu adına araştırma ve soruşturmalar yaparak iktidarı halk adına denetlemektir.

Halk için görev yapan basın emekçileri gerçekleri savunma yükümlülükleri olduğunun bilincindedirler. Bu nedenle görevlerini onurluca yaptıkları için bazı çıkarcıların tekerine çomak sokmaları bağımsız olmayan yargı tarafından ve haksız olarak yargılanmalarına neden olur. Bu gibi hallerde yargılayanların yargılandıklarına tanık olunur. Ahmet Şık’ın savunması yargılayan ve suçlayan bir savunmadır:

“Ahmet Şık’ın ortalığı ayağa kaldıran ve yabancı basında da yer alan tarihi savunması da unutulmayacak türden. Ne diyor Ahmet Şık? “Gazetecilik faaliyetlerini suçlama konusu yapmak, totaliter rejimlerin ortak özelliğidir. Tecrübemle biliyorum ki mesleki faaliyetlerim nedeniyle her siyasal iktidarın ve her dönemin yargısının ‘kötüsü – suçlusu’ olmayı başardım. Kızıma bırakacağım bu mirastan gurur duyuyorum.

Biliyorum, bu iktidar
ın da, yargısının da benimle ilgili sorunları var. Çünkü gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Bugün, Türkiye’de yaygın bir şekilde olduğu gibi siyasal iktidara, çeşitli güç odaklarına değil hakikatin gücüne sırtımı dayayarak gazetecilik yapıyorum.”(Birgün Pazar eki)

Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay’ın, iddianamedeki tüm suçlamaları çürüten  savunmasının son sözleri şöyle:

“Bilinsin ki, burada verilecek nihai karar bizimle ilgili görünse bile gerçekte öyle olmayacaktır. Biz, bugünün muktediri öyle olmasını istediği için aylardır tutukluyuz. Ne kadar daha sürecek bilmiyorum. Ama bildiğim şeyler de var. Esareti kabul etmeyiz, onurumuzdan, haysiyetimizden, insanlığımızdan vazgeçmeyiz. Korkuya teslim olmayız. Gazeteciliğe, halkın bilgi edinme hakkına zarar verecek bir ödün vermeyiz, veremeyiz. Onursuz bir özgürlüğe razı olmayız. Böylesi bir düşüklükten herkesin uzak olmasını dilerim. Sizler vereceğiniz nihai kararla, iktidardakilerden farklı düşünmenin, eleştirinin, muhalefet etmenin, gazeteciliğin suç sayılıp sayılmayacağına da karar vermiş olacaksınız…”

Haksız yargılamalarda suçlananlar haksızlıkları dillendirdiklerinde yargılayanlar yargılanır. Özgür Mumcu’nun vurguladığı gibi; “Delil yetersizliği değil, delil yokluğu söz konusudur(!)” Cumhuriyet yazarlarını Fetö ile ilişkilendirmek olacak gibi değildir. Arşivlere girildiğinde bu gerçek görülebilir. Bu yapılmıyor ve Fetö’nün mutemet adamları gizli tanık oluyor ise, gerçeği söylemek ve haklı olmak suçlu olmakla eşanlamlı hale gelir. Ahmet Şık basılmadan toplanan kitabı İmamın Ordusu ile ilgili yazısında şunları yazmış: “Kitapta Fethullah Gülen’in hayatına ilişkin de uzun anlatımlar yer alıyor. Erzurumlu bir vaizken giderek küçük bir devletçik haline dönüşen bir cemaatle ilgili Ahmet Şık’tan çok önce yazılmış pek çok yazı ve kitapta da var bu bilgiler. Bu bilgiler arasında ilginç notlar da var elbet. Başta Yeni Asya çevresindeyken daha sonra ayrılıp Necmettin Erbakan’a yanaşan Gülen’in daha sonra onunla da bir savaşa girişmesi, MHP ile çatışmalar yaşaması vb. gibi olgular, cemaatin nasıl ince ince örgütlendiğine dair ayrıntılar.” Bu adamı Fetöcü’lükle suçlamak için ya çok gözü kara olmak ya da çok çaresiz kalmak gerek.

 

 

Cuma, 21 Temmuz 2017 13:56

KURULUŞ SÖYLENCESİ(!)…

KURULUŞ SÖYLENCESİ(!)…

Kurucu iradenin kuruluş efsanesine gerek duyduğunu biliyoruz. Kurucu irade dayanaklarını kuruluş mitinden almak durumundadır. Kurtuluş Savaşı sürecinde milli irade doruk noktasına ulaşmıştır. Bu kapsamda yer almayanlar, ülkeyi işgal edenlerle işbirliği yapan vatan hainleridir. Bu hainlerin sayısı önemli bir yekûn teşkil etmemekteydi. Bugün toplumun büyük kesimi Fetö darbesine karşıdır. AKP kitlesi içinde yer alanların büyük bölümü de darbeye karşıdır. Fakat ABD’ye uşaklık eden Fetö’nün kalkışmasını kuruluş söylencesi yapmak isteyenler yanılmaktadırlar. Zaten darbelerin gücü bir söylence yaratmaya yetmez.

AKP bir kuruluş söylencesi yaratmak için çaba harcamaktadır. Bunun için haklı ve yeterli nedenlerin olması gerektiği kesindir. İktidar için mücadele eden bir ittifakın taraflarından biri ötekine darbe yapmaya kalkışınca ve bu kalkışma bastırılınca ortaya bir kuruluş gerekçesi çıkmaz. Çünkü devlet yerli yerinde durmaktadır. Fetö ile mücadele gerekçesiyle OHAL ilan edilmesine karşın, cumhuriyet değerleri ile ve demokratik muhalefet ile mücadele edilmektedir. Böyle bir mücadele her koşulda demokratik olmayacağı için, haklı bir söylence olması da mümkün değildir.

Kurucu iradelerin ortaya çıkış süreçleri özel konumlar gerektirmektedir. Kurtuluş savaşı veren ülkeler her zaman böyle bir olanağı yakalar. Bir devletin ilk kuruluş aşaması için söylence kaçınılmazdır. Üçüncü durum ihtilal sonraları içindir. Doğal olarak ihtilal süreci yaşanmış bir öykü ile kuruluşunu perçinler.

Darbe ile ihtilal kavramları karıştırılmaktadır. Darbeler sınıf içi iktidar mücadelesi olduğu için sistemle köklü bir sorunu yoktur. Bir biçimde yönetimi devralan dinamik sadece kendisine kolaylık sağlayacak yenilikler ya da değişiklikler yapabilir. İhtilal, aynı bünyedeki sınıflar arası iktidar mücadelesidir. Hatta ideolojik olarak aynı yolda yürümelerine karşın.                                                                                                  Devrim, mevcut yapıyı, konumu veya sistemi köklü biçimde değiştirme eylemidir. Devrimin anlam ve algısı pozitiftir. Çünkü değiştirilen şeyin daha iyi, güzel ve yararlı olduğu varsayılır. Bu nedenle insanlık açısından geriye gidiş eylem ve girişimlerine devrim denemez. Bu konuda genel çoğunluğun temel hakları ve çıkarı belirleyicidir. Devrimin kuruluş söylencesini devrim sürecindeki eylemler yaratır.

“Siyaseti dost-düşman ikiliği üzerine kurmaktan, “Ya bizdensin ya onlardan” demekten ve toplumu tam ortadan ikiye bölerek kendilerinden olmayan herkesi terörist ilan etmekten başka çaresi bulunmayan, buradan bir iktidar teknolojisi türeten rejimin 15 Temmuz üzerinden ne kapsayıcı bir anlatı inşa etmesi ne de milli bir gün icat etmesi mümkün. Başaramazlar.”(FATİH YAŞLI)

“Toplumun bir yarısını ancak diğer yarısına düşmanlık üzerinden seferber edebilen bir rejimin, “yeniden doğuş”a, “kuruluş”a ya da “kurtuluş”a dair bir hikâye, bir mitos üretmesi mümkün değildir. Buradan “milli mücadele” de “milli birlik beraberlik” de çıkmaz, buradan çıkacak olan Guantanamo’dur, tek tip elbisedir, süreklileşmiş olağanüstü haldir.”(FATİH YAŞLI)

Cumhuriyet Gazetesinden Ali Sirmen, Fetöcülerle yapılan mücadelenin inandırıcı olmadığını şöyle vurguluyor: “Aslında OHAL FETÖ ile mücadelede değil, bütün muhalifleri sindirmede, biat etmeyenleri susturmada, medyayı, yargıyı hizaya sokmada kullanılan bir araçtı. OHAL iktidarın onsuz olmazıydı artık. FETÖ ile mücadele OHAL’in bahanesiydi sadece.
Zaten AKP, FETÖ ile mücadeleye niyetli de değildi.
Zaten AKP, FETÖ ile mücadele de edemezdi.
Aslında AKP her tarafı sarmış olan FET֒nün oluşturduğu tehdidin büyüklüğünün ve ciddiyetinin farkında. Ama her şey o kadar iç içe geçmiş durumda ki FET֒nün nerede bittiğini, AKP’nin nerede başladığını saptamak çok güç.”(ALİ SİRMEN)

 

 

Pazartesi, 17 Temmuz 2017 10:51

DARBE DİNAMİKLERİ.

DARBE DİNAMİKLERİ.

Son zamanlarda darbe sözcüğü en çok kullanılan bir sözcük. Bu sözcük çok farklı anlamlarda kullanılmaktadır. En son tanık olduğumuz darbenin üzerinden bir yıl geçti.

Darbe yönetenler arasında süren bir iç mücadeledir. Bu iç mücadelede bir sistem sorunu yoktur. 2013’te ortaya çıkan yolsuzluk(17-25) girişimi, ülkeyi yöneten odaklar arasındaki paylaşım temelli bir iktidar mücadelesidir. Fetullah Gülen’e verilen şeyler ve sağlanan kolaylıklar sonrasında ülke yönetiminin de kendisine verilmesi gerektiğine inandı. İktidar olanaklarını paylaşmak istemedi. Erdoğan’ı devre dışı bırakmak için başlattığı girişim amacına ulaşamadı. İşte bu mücadele sürecinde yönetimi paylaşan iki odak çatıştı. Bu çatışmada yasa dışı tüm yol ve yöntemler kullanıldı. Devlet olanaklarını kullanan ve kontrol eden Erdoğan karşısında Gülen’in fazla bir şansı yoktu. Buna karşın taraflar karşı tarafı yok etmek için kontrol ettikleri güçleri kullanmaya giriştiler. Darbe bu süreçte iktidardan ve olanaklarından yoksun bırakılan kesimin darbeye yönelmesi ile sonuçlandı. Büyük olasılıkla bu iki gücüde kullanan  güç sonuçsuz bir darbe girişimini tercih etti. Darbeyi bastıran taraf bir Pirus zaferi kazanırken kan kaybetti.                                                                                                                                                                                                            Aynı yollarda yürüyüp, aynı yağmurlarla ıslananlar planlanan amaca erişmeden neden çatıştılar? Bu çatışma en tipik darbe örneklerinden biridir. Bu saptamadan sonra darbeyi tanımlayabiliriz. Darbe, yönetimde söz sahibi olan odakların paylaşım temelli çatışmalarıdır. Bu çatışmalar tamamen egemen sınıf içinde geçer.

2002’den sonra yönetimde söz sahibi olan kesimler içinde ordu, sivil toplum örgütleri, sendikalar ve partiler var. İttifak içinde olan partiler aynı yaklaşımları benimseyen ve farklı adlar altında örgütlü olan inanç temelli gruplardır. Yönetenler ittifakı öncelikle eğitimi sonra sağlık kesimini ve orduyu itibarsızlaştırmışlardır. Ordunun itibarsızlaştırılmasına uydurulan kılıf vesayettir. Planlı bir süreç sonunda ordu tamamen etkisiz hale getirilmiştir. Kurgularla açılan davalarla Atatürkçü subaylar devre dışı bırakılmıştır.

Şimdi sivil toplum olgusunu irdeleyelim. Sivil olarak nitelenen oluşumlar iktidar karşıtlığı temelinde gelişirler. Bu tür oluşumlarda temel amaç mevcut bir sorunun çözümüdür. İktidarın(siyasi partilerin) varlık nedeni toplumla ilgi tüm sorunların çözülmesidir. Bu doğal beklenti gerçekleşmeyince çözüm temelli sivil oluşumlar ortaya çıkar. Yani sivil olan mevcut otoriteye karşın haklı bir gerekçeyle ortaya çıkar. Bu açıklamalar ışığında sivil toplum örgütlerini tanımlayabiliriz: Bir sorun çevresinde ve çözüm temelinde bir araya gelen, herhangi bir otoriteden emir ve direktif almayan ve ast-üst ilişkisi olmayan eşitlerden oluşan topluluk sivildir. Bu tanıma uyan sivil oluşumlar hemen hemen her koşulda darbeye karşı olurlar. Bu bağlamda Fetö’ye karşı olmak insanlığın gereğidir. Fetö gerekçesiyle temel hakları kısıtlayan veya yok sayan tüm girişimlere karşı olmak aynı kapsamdadır.

 

 

Cuma, 14 Temmuz 2017 13:03

OHAL’lik Haller(!)

OHAL’lik Haller(!)

Cumhuriyet ve Birgün gazetesinde yayınlanan ve birbiriyle ilişkili olan iki yazıdan alıntılarla bir Türkiye fotoğrafı sunmak istiyorum sayın okurlarıma:

“Erdoğan, önceki gün Uluslararası Yatırımcılar Derneği’nin toplantısında sermaye temsilcilerine seslenmiş; “Olağanüstü hali biz iş dünyamız daha iyi çalışsın diye yapıyoruz. Grev tehdidi olan yere OHAL’den istifade ile anında müdahale ediyoruz. Diyoruz ki hayır, burada greve müsaade etmiyoruz, çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz” ifadelerini kullanmıştı.

İşçi federasyonları bu ifade duyduğu tepkiyi dillendirerek: “Grev tehdit değil, anayasal bir haktır!” demişlerdir.

DİSK Genel Başkanı Beko, dün yazılı açıklama yaparak, “Erdoğan bu sözleriyle OHAL’in kimlere hizmet ettiğini açıkça ve samimiyetle ifade etmiştir. Bu açıklamalar malumun ilanıdır ve bir dizi itirafı barındırmaktadır” dedi.

» Anayasa açıkça yok sayılmıştır. Anayasa’nın 104’üncü maddesine göre, Cumhurbaşkanı devletin başıdır ve bu sıfatla Anayasa’nın uygulanmasını gözetir. Cumhurbaşkanı’nın görevi anayasal bir hakkı tehdit olarak ilan etmek değil, uygulanmasını gözetmektir. Öte yandan OHAL’in amacı 667 sayılı KHK’de açıkça belirtildiği gibi “darbe teşebbüsü ve terörle mücadele çerçevesinde alınması zaruri olan tedbirler ve bunlara ilişkin usul ve esasları belirlemektir.” Grev hakkının bu kapsamda değerlendirilmesi hukuka ve Anayasa’ya açıkça aykırıdır.”

Türk-İş: Grev anayasal haktır
Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay da yazılı açıklamasında,
“Grev hakkı, işçilerin büyük mücadeleler sonunda elde ettiği bir haktır. Onayladığımız uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmıştır. Anayasamızın da güvencesi altındadır. Greve müdahale, bazı kötü niyetli işverenleri cesaretlendirecek, işçi hak ve özgürlüklerine karşı olumsuz tutumlarını sürdürmeye neden olacaktır” ifadelerini kullandı.”(BİRGÜN)

“Darbe girişiminin arkasındaki karanlık emelleri engellemenin en etkili yolu Türkiye’nin bir an önce olağan bir döneme geçmesi ve milli menfaat konularımızı içeren reform gündemine yoğunlaşmasıdır: Bu çerçevede Demokrasi ve Milli Birlik içinde güçlü bir Türkiye için önceliklerimiz:

Erkler arasında denge ve denetime, güçlü parlamentoya, bağımsız ve tarafsız bir yargı sistemine dayalı çağdaş demokrasi düzeni;

Demokratik standartların ve küresel rekabetçiliğinin en etkin kaynaklarından biri olan AB sürecini kararlılıkla sürdürmek;

Başta eğitim, toplumsal cinsiyet eşitliği ve çalışma hayatı standartları olmak üzere tüm sosyal alanlarda çağdaş bir yaklaşımla ilerlemek;

Dijital dönüşümü gerçekleştirerek, sanayi devrimini tüm boyutlarıyla ele almak; bilim, teknoloji ve inovasyon yetkinliğini hızla geliştirmektir.

Ülkemiz karşıtı siyasal örgütlenmelere ve FETÖ, PKK ve DAEŞ gibi tüm terör odaklarına karşı en etkili mücadele, bu alanlarda milli birlik ve toplumsal çoğulculuk anlayışı ile hareket etmektir.

Başta düşünce ve ifade özgürlüğü olmak üzere bireysel, kültürel, siyasal ve ekonomik alanlardaki özgürlüklerin erdem, gurur ve uluslararası etki kaynağı olduğu bir Türkiye, 21. yüzyılda hızla yükselen bir ülke olacaktır. TÜSİAD olarak bu süreçte evrensel demokratik ilkelerin ve Cumhuriyet değerlerinin savunucusu olmaya ve bu yönde emek vermeye devam edeceğiz"(CUMHURİYET)

 

 

Perşembe, 13 Temmuz 2017 14:03

10 TALEP

10 TALEP

Ankara’dan İstanbul’a yapılan yürüyüş tam anlamıyla büyük bir başarıdır. Mitingin organizasyonu başarılı bir uygulamadır. On binleri aşan bir kitlenin gereksinimlerini aksatmadan karşılayan kadro başarılıdır. Tekrar tekrar vurgulandığı gibi, bu sadece Berberoğlu’nun hapse gönderilmesi ile sınırlı değil ama sözü edilen olay bardağı taşıran son damladır.

Sürekli olarak milli iradeden söz edenler, milli iradeye karşı en büyük saldırıyı gerçekleştirmişlerdir. Bir vekilin cezalandırılması ve onun yapması gereken görevden alı konması, milli iradenin ayaklar altına alınmasıdır. Tutuklanan vekilin şahsında seçmenlerinin ve rejimin (seçme ve seçilme güvencesi) cezalandırılmasıdır. Öte yandan toplumsal açıdan en olumsuz sonuç, sisteme güven duygusunun sarsılmasıdır. İşte bu noktada CHP yapması gerekenleri zamanında yapmamıştır. Bu eleştiriye karşın, Kemal Bey parti başkanı olarak başlattığı yürüyüşten bir lider olarak çıkmayı başarmıştır.                                                                                                                                                  Hikmet Çetinkaya Kılıçtaroğlu’nun taleplerini yazmış. Bu talepler şuanda ülkemizin hemen çözülmesi gereken acil sorunları. .
On maddelik “Adalet çağrısı”nı açıklarken yüz binler ayağa kalkmıştı.
“1- 15 Temmuz’u lanetliyoruz. FET֒nün siyasi ayağı ortaya çıkarılmalı.
2- 20 Temmuz sonrası bir sivil darbeye dönüşen OHAL hemen kaldırılmalı.
3- Yargı bağımsız olmalı. Adil yargılanma hakkı eksiksiz uygulanmalı.
4- OHAL mağduriyeti giderilmeli. Mağdurlar sivil ölüme terk edilmemeli.
5- Örgütle ilgisi olmayan, muhalif olduğu için atılanlar göreve dönmeli.
6- Mesleklerini yaptıkları için tutuklanan gazeteciler serbest bırakılmalı.
7- Mühürsüz seçimle gelen gayri meşru anayasayla ülke yönetilmemeli.
8- Parlamenter sistemdeki vesayet kalkmalı laiklik aşındırılmamalı.
9- Toplumsal eşitlik sağlanmalı. Kadınlar her alanda özgür olmalı.
10- Saldırgan dış politika bitmeli. Adalet dış ilişkilere de hâkim olmalı.”

Biz ülkemizi seviyoruz. Ülkemizin onurlu, dürüst, çalışkan ve özverili insanlarını çok seviyoruz. Bu güzel insanları severken; din, dil, ırk, cins ve milliyet gibi bir ayrım yapmadan, sevgi ve saygıyla herkesi kucaklıyoruz. Hırsızlarla, düzenbazlarla, yalakalarla bir işimiz olmaz çünkü; bu gibi varlıklar insanca yaklaşımları hak etmezler! Onlar çıkarlarının kölesi olarak her zaman yönetenlerin yanında yer alırlar. Ve yönetenler onlarla olan işleri bittiğinde birliktelikleri de biter ve buruşturulmuş bir mendil gibi çöpe atılırlar! Bu nedenle onlara hiç ama hiç saygı duymayız!...

 

Şimdi solun önemli bir görevi var. Kürt sorununu çözmek için onlarla birlikte hareket etmenin yollarını bulmalıdır. Aynı zamanda CHP ile birlikte hareket etmeli ve gerektiğinde onların yanlış yapmalarını engellemelidir. Bunun için daha çok çaba harcaması kaçınılmazdır ama sola düşen görevde bunu başarması ile ilgilidir. Bu hiç kolay olmayacak ama, zorluklar var diye görevden de kaçılmayacak

Çarşamba, 12 Temmuz 2017 10:03

DEVLET SÖNERKEN!...

DEVLET SÖNERKEN!...

Normal koşullarda toplum devleti önceler. Devlet bireylerin özgür iradi katılımla yer aldıkları ve amaç ortaklığının belirleyici olduğu bir  yapılanmadır.                                                                                                       “Çağdaş demokratik ulus-devlet yapılanmasında da ideal olarak toplumun devlete önceliğinden söz edilir. “Sivil toplum” olgusu, böylesi bir önceliğin karşılığı olmaktan başka bir şey değildir aslında. 
Ancak despotik, otoriter, totaliter devlet yapılanmalarında bu ilişki kurulumu tersine döner ve devlet, topluma ön gelir. Toplum, devlette erir; ondan ayrışık, özerk, bağımsız bir varlık taşımaz hale gelir. 
Bir bakıma hiç olmayacak olmuş, “toplumsuz devlet” ortaya çıkmıştır. 
Devlet, belli şartlar ve gereklilikler sonucu toplumun kendisi üzerinde kendi rızasıyla var ettiği bir “mecburiyet” olmaktan öteye geçmiş, bir “mahkûmiyet”e dönüşmüştür.” (Fatih Atay)

Devlet otoriter bir yapıya evrilirken kitlelerden rıza üretmek kolaylaşır. Özellikle yazılı ve görsel medyanın büyük bölümü tek merkezden yönetilince doğru bilgiye erişim zorlaşır. Algı yönetimleriyle kitleler yönlendirilir. Gerçeği dillendirmek isteyenler farklı biçimlerde suçlanırlar. Bu nedenle 170 kadar gazeteci kamusal bir görev yaparken suçlanarak tutuklanmışlardır(!)

“Otoriter popülist iktidarlar bölücüdür. Toplumu ortadan yararlar. Sadece kendilerine destek verenleri milletten sayıp geri kalanı milletten ihraç ederler. Bir defa milletin parçası değilseniz hukuk size farklı, iktidarın gerçek millet diye değerlendirdiklerine farklı uygulanacaktır. Bunun da büyük bir adalet boşluğu yaratacağı açık.”(ÖZGÜR MUMCU)

Yandaş görünümlü suçlular yargılanmazken muhalif olan suçsuzlar yargılanmaktadır.

“Yargıda, emniyette, sokakta, evde, şiddet gören ve buna isyan eden kadınlar içindir.
Kindar ve dindar bir gençlik yerine, kinden, öfkeden, şiddetten arınmış, bilgiyi, ilmi önemseyen, yaratıcı ve vicdanlı bir gençlik içindir bu yürüyüş.
Yol geçireceğiz, uydu kent kuracağız, kömür çıkaracağız diye katledilen ormanlar içindir; rant uğruna vatan toprağını satanlara sesimizi duyurmak içindir.
Bu yürüyüş, laikliği kazanmak içindir. Eğitimden toplumsal yaşama, yaşamın her alanında sürdürülen karşıdevrimi durdurmak içindir.”(ZEYNEP ORAL)

Bilinçsiz “rıza” ile oluşturulan parti devleti kaçınılmaz olarak yerini tek kişiye bıraktı(!) Üretmeyen insanların bütçeden yemlenmesi bağımlı yoksulların ortaya çıkmasına neden oldu. Kurumlar, kuruluşlar, yasalar tek kişilik iradeye tabi oldu. Partinin kemikleşmiş doğal tabanı %15 dolayındadır. Tabanın yanı sıra, borçular, suçlular ve çıkarcılar %40’ları aşan bir belirleyici kitleye ulaşmaktadır. Normal bireyler için ve demokratik yapılar için bu oluşum yok hükmündedir! Parti devletinde duruma hakim olan kişi partide ve ülkede tek söz sahibidir. Parti ülkeye ve kişi de partiye sahip olduğu için devlet sönmüştür(!) Oysa devlet parti devletine, parti tek kişilik bir örgüte dönüştürülmemeliydi. Bu çağda yok edilen devlet tek parti ile ve parti tek kişi ile yönetilemez!

 

 

Salı, 04 Temmuz 2017 14:43

BAĞIMSIZ YARGI.

BAĞIMSIZ YARGI.

Yargının bağımsızlığı yasal ve kurumsal konumu ile, iktidar ile olan ilişkileri sürecinde ortaya çıkar veya çıkmaz.  Hakim veya savcılar iktidardan yana değil hukuktan yana olur ise, bağımsızlıktan söz edilebilir. Burada yargı bağımsızlığı yargıcını özgürlüğünde somutlaşıyor gibi. Öteki gelişmiş ülkeler yargı bağımsızlığı konusunda hangi yol ve yöntemleri uyguluyor ise, bizlerinde aynı yöntemleri uygulamamız gerekir iken, Muamelat ve ukubat dersleri bu ülkeyi ortağın gerisine taşır.

Biz gelişmiş ülkelerdeki yol ve yöntemleri uygulamamız gerekirken tam tersi bir yol izlemeyi seçtik.2010 Referandumu ile(uygulama biçimi demokratik değildi) anahtar teslimi fetöcülere verdik. Fetöcüler yap işlet mahvet yöntemi uyguladılar. Ta ki, işin ucu ortaklara uzanıncaya dek. Aynı yollarda aynı yağmurlarda ıslanmalarına karşın bir paylaşım savaşına tutuştular. Yargının bağımsızlığının ortadan kaldırılması ve bir cemaate teslim edilmesinden rahatsız olduklarında yeniden değişikliği gündeme getirdiler. Her değişiklik bir farklı paylaşım demektir. Bizim örneğimizde paylaşımdan ortağına pay vermemek tercih edildi. 2017 Referandumu bu kez yapıyı (yargıyı) tek kişinin denetimine bıraktı. Artık yargının bağımsızlığı değil, yargı mensuplarının taraflılığı gündeme geldi. Bu noktada yargıçlar ne kadar güvencesiz kaldılar ise; adalet o oranda aranır oldu. Öncelikle muhalifleri saf dışı bırakmak için demokratik olmayan yöntemler benimsendi. Dokunulmazlıklarla ilgili aymazlığın ucunun kendilerine dokunacağını(Kılıçtaroğlu) görünce adaleti sokaklarda aramaya yöneldiler yani, halka döndüler:

“Bu erdemlerden nasibini almamış olanların, çıkış yolunu, ciddi muhaliflerini çok alışık oldukları bir yöntem olarak “sıfırlamak” için yargıyı yandaşlaştırmak olarak görenlerin eline düşmüş olmak, temel insan haklarınızı kullanırken bedelini özgürlüğünüzle ödemek zorunda kalmak ne korkunç bir şey… Bir de bunun yanında sizi hoşnut kılacak kararları verene değin yargıç ya da savcıları değiştirip durur “tabii hakim” ilkesini de rafa kaldırırsanız yeme de yanında yat… Ne kadar rahat söylüyorlar: “Ya taraf olacaksınız ya da bertaraf…”, “İtaat et, rahat et…” Onuru, vicdan, özsaygı, sevgi, şefkat, merhamet, adalet vb. insanı insan yapan duygular çöpe…

Böyle bir toplumda yaşanmak isteniyorsa diyecek ne kalıyor ki…”(NOYAN UMRUK-ABC) Devleti’nin hukukun üstünlüğüne inanmadığı biliyor.

Fikri Sağlar içinde bulunduğumuz durumu şöyle özetliyor:

“Hukuk devleti olmaktan çıktığının farkında.

O nedenle adil yargılama yapılmıyor.

Savcı ve hâkimler tarafsız ve bağımsız değil. Aksine bir kişiye bağlı…

Mahkemelerde oluşturulmayan “Adalet” toplumsal barışı yok ediyor!..

Barışın olmadığı yerde şiddet vardır!!..

Adaletin insan onuru için en büyük değer olduğunu unutursak, hele hele, şiddetin oluşmasına müsaade eden bir yönetimi sürdürürsek, orada yaşam olmaz!..

Adalet insan yaşamı için bu kadar hayati önem taşır!..”

Devlet demokratik olma niteliğini yitirdiği için yasal güvencelerden ve anayasal haklardan söz etmek mümkün değil, parti devletinde “ADALET” arayışı kaçınılmazdır. Her yer “HAZİRAN” olmalı ve “HAYIR” yoldaşlığı pekiştirilmelidir.

 

 

 

Perşembe, 29 Haziran 2017 11:27

ÇAN KİMİN İÇİN ÇALIYOR?

ÇAN KİMİN İÇİN ÇALIYOR?

Çanlar kimin için çalıyor sorusunun yanıtını bulmak gerekiyor.

Bir zamanlar İngiltere’de geçtiği söylenen bir öykü var. Öykü şöyle: Kilisenin çanı bir kez çaldığında, bir kişinin öldüğünü duyururmuş. Çan iki kez çaldığında saygın bir kişinin yaşamını yitirdiğini haber verirmiş. Çan üç kez çaldığında ülkenin önde gelen bir kişisinin öldüğü anlaşılırmış. Çan dört kez çaldığında, kralın yaşamını yitirdiği anlaşılırmış.

Bir gün bir kentte sıradan bir vatandaşın davası görülmüş. Dava sonucunda yargıç adil bir karar vermemiş. Bir süre sonra bir çan sesi duyulmuş. Halk kimin öldüğünü merak ederken, ikinci çan sesi duyulmuş. Hangi saygın kişi öldü derken, üçüncü çan sesi duyulmuş. Acaba ülkenin hangi saygın kişisi öldü diye endişelenirken, dördüncü kez çan sesi duyulmuş. “Eyvah kralımızı kaybettik” diye üzülmeye başlamışken; çan beşinci kez çalmaya başlar. Bu kez halk “Kraldan daha önemli olan ne var?” sorusunu sorarlar.

Halk olayı öğrenmek için kiliseye yönelir. Kiliseye vardıklarında o gün yargılanan kişinin çanı çaldığını görürler. Halk çanı çalan kişiye; “Kraldan daha önemli olan şey nedir?” diye sorunca şu yanıtı alırlar: “Adalet öldü!” Ülkenin en önemli kişisi kral iken, adaletin ondanda daha önemli olduğunu anlarlar.

Aslında adalet hava gibi, su gibi yaşamın olmazsa olmazlarındandır. Yaşamın olmazsa olmazlarından biri olmaz ise yaşam yaşanmaz olur. Adalet de yaşam için olmazsa olmazlardandır. Adaletsiz yönetimler sorunların kaynağıdır yani, adaletsizlik sorunun ta kendisidir. Adalet adil yargılanma ile başlar. Yargılama adil değilse adaletten söz edilemez.

Yargının bağımsızlığının önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Yargı bağımsızlığının temelinde kuvvetler ayrılığı var. Kuvvetler ayrılığı yargının herhangi bir makamdan emir almamasının güvencesidir. Yargı herhangi bir makam veya kurumdan emir aldığı an bağımsızlığını yitirir. Adaletin olmadığı yerde ot bitmez. Adaletin olmadığı bir toplumda anayasa yoktur, hak yoktur, hukuk yoktur ve devlet yoktur!

Yurtseverlik tüm yurttaşlarını farklılıklarına rağmen(ve onları koruyarak) onları bir arada tutabilmektir. Hukuk devleti tüm kurum ve kurallarıyla vatandaşlarının doğuştan sahip oldukları haklarını koruyarak, onların güvenlik içinde yaşamalarını sağlamaktır.

Söz konusu olan, anayasal güvenceye kavuşturulan demokratik hakların savunulmasıdır. Yürüyüş için “lütuf ”tan söz edilmesi ne yasal, ne de mantıklı bir yaklaşım değildir. Çünkü muhalefetin ne yapacağına ve nasıl yapacağına iktidar karar veremez. Muhalefet yasal haklarını yasalara uygun olarak kullanır. Yürüyüş de anayasal bir haktır. Bu hak şiddete başvurmaksızın kullanılır ve bu hakkın kullanımını iktidar güvenceye alır.

 

 

Pazar, 25 Haziran 2017 18:39

ADA­LET...

ADA­LET...

Ada­let her ko­şul­da onur­lu bir yaşam için ka­çı­nıl­maz ola­rak ge­rek­li olan­dır. Yar­gı­la­yan için ve yar­gı­la­nan için ge­rek­li olan­dır. Ça­lı­şan için, işsiz için; umut­la­rı çö­zü­len için ge­rek­li­dir. Ev ha­nım­la­rı için, ülke bi­re­yi olan­lar için ge­rek­li­dir.

Terör ne­de­niy­le Fran­sa’da da OHAL uy­gu­lan­mak­ta­dır. Fran­sa’nın emek­çi­le­ri, aka­de­mis­yen­le­ri, sen­di­ka­cı­la­rı, bü­rok­rat­la­rı hiç­bir ge­rek­çe gös­te­ril­me­den işten atı­lı­yor mu? De­mok­ra­tik hak­la­ra iliş­kin yargı yol­la­rı ka­pa­tıl­mış mı? Mu­ha­le­fet teh­dit al­tın­da mı? Uy­gu­la­ma­lar­da ve har­ca­ma­lar­da key­fi­lik­ler var mı? Bütün bun­la­ra evet demek müm­kün değil. Ay­rı­ca ana­ya­sal hak­lar de­mok­ra­tik bir bi­çim­de kul­la­nı­la­bi­li­yor mu? Ulus­la­ra­ra­sı bel­ge­ler­de di­ren­me hakkı 1215 Magna Carta Bil­di­ri­si ile baş­lar. 1776 Ame­ri­kan Ba­ğım­sız­lık Bil­di­ri­si ikin­ci sı­ra­da yer alır. 1789 Fran­sız İnsan ve Yurt­taş Hak­la­rı Bil­di­ri­si temel me­tin­ler­den­dir.1945 Bir­leş­miş Mil­let­ler Ev­ren­sel İnsan Hak­la­rı Bil­di­ri­si bas­kı­ya karşı di­ren­me hak­kın­dan söz eder.

 

“De­mok­ra­si­ler­de, ik­ti­dar­lar, yal­nız­ca va­tan­da­şın di­ren­me hak­kı­na saygı gös­ter­mek­le mü­kel­lef ol­mak­la kal­ma­yıp aynı za­man­da bu hak­kın kul­la­nıl­ma­sı­nın önüne en­gel­ler çı­ka­cak olur­sa, onu ön­le­mek­le de yü­küm­lü­dür­ler. Yoksa ken­di­le­ri ana­ya­sa­yı ihlal suçu iş­le­miş olur­lar.

Ama bu nok­ta­da ‘Eğer ik­ti­dar bu de­mok­ra­tik ger­çe­ği an­la­ya­cak ka­fa­da olmuş ol­say­dı, zaten di­ren­me hak­kı­nın kul­la­nıl­ma­sı­na, Ada­let Yü­rü­yü­şü’ne bile gerek kal­maz­dı ki!” de­di­ği­ni­zi işi­tir gibi olu­yor ve doğ­ru­su ve­recek yanıt bu­la­mı­yo­rum.

Doğru söze ne denir ki...”(ALİ SİRMEN)

Aynı ko­nu­da Rıza Tür­men şun­la­rı söy­lü­yor: “Yü­rü­yüş­le il­gi­li ola­rak ik­ti­dar ta­ra­fın­dan ya­pı­lan ‘Ada­let so­kak­ta aran­maz’ eleş­ti­ri­si, yan­lış bir görüş. Dev­let ya­sa­la­rı­nın üs­tün­de başka ya­sa­lar ol­du­ğu es­ki­den beri kabul gören bir dü­şün­ce. Dev­le­tin ya­sa­la­rı­nın ve po­li­ti­ka­la­rı­nın üs­tün­de de­mok­ra­si­nin, ada­le­tin ev­ren­sel il­ke­le­ri ve etik de­ğer­ler var­dır. Gü­nü­müz­de bu de­ğer­ler ve il­ke­ler ulus­la­ra­ra­sı an­laş­ma­lar­da hukuk normu ni­te­li­ği ka­zan­mış­tır. Ada­let duy­gu­su­nu, insan hak­la­rı­nı çiğ­ne­yen bir ik­ti­da­ra karşı di­re­niş, ada­le­tin ev­ren­sel il­ke­le­ri­ne ve etik de­ğer­le­re bağ­lı­lı­ğın bir gös­ter­ge­si. Ya­sal­lık ve meş­ru­iyet her zaman ör­tüş­mez. Dev­le­tin ya­sa­la­rı ve uy­gu­la­ma­la­rı, de­mok­ra­si ve insan hak­la­rı­nın ev­ren­sel il­ke­le­riy­le çe­li­şi­yor­sa, ya­sal­lık ve meş­ru­iyet bir­bi­rin­den ay­rı­lır. Di­re­niş meş­ru­iyet ka­za­nır. De­mok­ra­si­ler­de, yurt­taş­la­rın, ik­ti­da­rın hukuk dışı uy­gu­la­ma­la­rı­na boyun eğ­me­yi red­det­me hakkı var­dır. Yurt­taş­la­rın bu hak­la­rı­nı kul­lan­ma­la­rı de­mok­ra­si­yi canlı tutar. De­mok­ra­si ve hu­ku­kun ku­ral­la­rı için­de kal­mak is­te­yen bir ik­ti­da­ra yan­lış­la­rı­nı dü­zelt­me ola­na­ğı verir.” (RIZA TÜR­MEN)

Ya­şa­mın ol­du­ğu her or­tam­da di­ren­me var­dır çünkü; ya­şa­mın ken­di­si var­lık sür­dür­me te­me­lin­de ge­li­şen bir di­ren­me­dir.

Ka­ran­lık­lar (ge­ri­ci yö­ne­tim­ler) kü­re­yi ku­şa­tı­yor ama, kar­şı­tı­nı da ya­rat­ma se­çe­nek­siz­li­ği ile karşı kar­şı­ya…Ka­ran­lık ko­yu­laş­tık­ça in­san­lı­ğın şa­fa­ğı­na yak­la­şı­yo­ruz. İnsan­lar kü­re­sel ya­şa­mın her ev­re­sin­de en zeki ve en vahşi var­lık­lar ol­muş­lar­dır. İnsan­lı­ğın ön­ce­lik­li gö­re­vi, vah­şe­ti yer­yü­zün­den sil­mek­tir. Bunun için her ko­şul­da bi­li­min ay­dın­lı­ğı­na tu­tun­mak ge­re­ki­yor.

Şimdi ada­le­ti so­kak­lar­da ara­mak zo­run­da ka­lı­şı­mız, araş­tı­rıp so­ruş­tur­ma­dan evet di­yen­le­rin ül­ke­nin ça­tı­sı­nı ço­cuk­la­rı­nın ve to­run­la­rı­nın ba­şı­na yık­ma­la­rıy­la baş­la­mış­tır.

 

Dev­let güç yo­ğun­laş­ma­sı­nın ör­güt­lü bi­çi­mi­dir. Bu gücün mut­la­ka kont­rol edil­me­si ve va­tan­daş­la­rın bu güç­ten ko­run­ma­sı ge­re­kir. De­mok­ra­tik ya­pı­lar­da bu yo­ğun­laş­mış güç ya­sa­lar ve ku­rum­lar ara­cı­lı­ğıy­la da­ğı­tı­la­rak fren ve denge me­ka­niz­ma­la­rı dev­re­ye so­ku­lur. İşte bunun için cum­hu­ri­yet kim­se­siz­le­rin kim­se­si­dir ve bu ne­den­le la­ik­lik onur­lu ve özgür bir ya­şa­mın gü­ven­ce­si­dir.

Çarşamba, 21 Haziran 2017 15:02

MADDE 138.

MADDE 138.

 

MADDE 138. ? Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.

Anayasamızın bu açık hükmü öncelikle yetkili ve sorumlu olanları uyarıyor. Kılıçtaroğlu bu uyarıyı ilgili makamlara yönlendiriyor. Partinin grup toplantısını yürüyüş mekanında yapan Kılıçtarolu’nun uyarılarını alıntılayarak okurlarımla paylaşmak istiyorum:

“Anayasa'nın 138'inci maddesini hatırlatan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a aynı madde üzerinden yanıt vererek, "Ben, buna uyuyorum. Zaten öyle bir yetkim de yok benim. Bu düzenleme, iktidar sahipleri için getirilmiştir. Sıradan vatandaş zaten nasıl talimat verecek hakime? Senin hükümetinin mahkemelere genelge gönderdiğini, talimat verdiğini ben ispat edersem görevinden onurlu ve namuslu bir insan gibi istifa edecek misin? Ben de şu sözü veriyorum. Ben ispat edemezsem siyaseti bırakacağım" dedi.(……)                                                                                                                             “Kılıçdaroğlu, "Adalet tarihi yazıyoruz. Soruyorlar. 'Neden bu yürüyüş?' Bu soruyu sorana, şunu sormak isterim. Sen adaletten ne anlıyorsun? Nedir senin için adalet? Bir haksızlığa uğradığın zaman mı adaletsizlikten söz edeceksin yoksa herhangi bir insan haksızlığa uğradığında, hep birlikte adaletsizlikten mi söz edeceğiz? Bütün peygamberler adaletten yana olmuştur. Adalet, bu kadar soylu bir kavramdır. Ben, kendim için yürümüyorum. Ben, adalet arayan bütün mağdurlar için yürüyorum. Kim adaletten şikayetçiyse adalet istiyorsa adalet beklentisi içindeyse ben onun yanındayım ve onun hakkını sonuna kadar savunacağım. Bu, benim insanlık görevimdir. Adalete karşı durmak değil, adaleti savunmak insanlığın bir görevidir" diye konuştu.”

“Diyorlar ki 'Adaleti niye yürüyerek, arıyorsunuz?' Şunu söyleyemiyorlar. Memlekette adalet var da biz onun için mi yürüyoruz? Adalet olmadığı için yürüyoruz. Adalet olsa niye yürüyelim? Adalet olsa hepimiz huzur içinde oluruz, adaletsizlikten şikayet etmeyiz. Adaletin olmadığı bir yerde ne yapacağız? Yürüyoruz, haklarımızı arıyoruz"

"'Neden izin almadılar?' diyorlar. Adaleti savunmak için kimseden izin alınmaz. Adalet, Allah'ın emridir. Adaletin doğru dürüst işlemediğini hepimiz biliyorduk; ama çökmemişti. Yine birileri adaleti savunuyordu. 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra yüz binlerce insan sokağa indi. Kimse, 'Niçin sokağa indiniz?' diye sormadı; çünkü onlar demokrasiyi ve bayrağı savunuyorlardı.”

“ 'Milli irade' diye bağıranlara karşı neden 'Milli iradeyi hapsedemezsiniz' diyemiyorsunuz? Anayasa Mahkemesi'nin değerli üyeleri, buna uymak zorundadır. Verdiği karara sahip çıkmak zorundadır. O kararın arkasında durmak zorundadır. Eğer diğer hakimlerin yaptığı gibi siz de çay toplamaya meyilliyseniz söyleyeceğim bir şey yok; ama 'Biz yargıcız, onurluyuz, hukuk okuduk, Anayasa'yı savunuyoruz' diyorsanız saraya bakmayın. Saraydan gelecek talimata göre karar vermeyin. Onurunuzla ilkenizle durun. Biz de size saygı gösterelim ve bu saygıyı biz göstereceğiz. Siz de kararınızı verin bir an önce, onu bekliyoruz" diyerek tepkisini gösterdi.

Temel haklar birilerinin lütfuyla yaşama geçirilmez(!) Bu hakları tüm varlıklar varoluşlarıyla birlikte kazanırlar. Genellikle temel haklar insan temelli olarak (tür ayrımcılığı yapılarak) dillendirilir. Oysa tüm varlıkların var olma hakkı her koşulda gözetilmelidir ve insanlara yaraşanda budur!...