19 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan Hakkında

Web sitesi adresi:

Cuma, 23 Mayıs 2014 17:03

MUHALİF OLMAK

MUHALİF  OLMAK

 

Muhalif olmak yaşama ilişkin temel haklardandır. Muhaliflik olmak alışılmışlıkları aşan güzellikleri talep etme ve yaşama geçirmek için çaba harcama hakkıdır. Bu aynı zamanda birey özgürlüğünün kaçınılmazıdır. Farklı bir açıdan bakarsak;istediği gibi yaşama hakkı. Bu hak doğuştan kazanılan haklardandır. Bunun için birilerinin izini vermesi söz konusu değildir. Aynı hak tüm bireyler için geçerli olduğu için bazı kurallara bağlanması doğaldır. Kurallar yasalarla belirlenecek ve kurumlar tarafından da güvenceye alınacaktır. Bu doğal hakkın kullanımı için;"İstanbul, Ankara,İzmir başta olmak üzere pek çok ilde tartışma ve forum toplantıları ile ilerleyen Birleşik Muhalefet Hareketi çağrısı Forum süreçleriyle tartışmalarını büyütüyor."

Birleşik Bir Muhalefet Hareketi İçin Çağrı

Ülkemizin ve halkımızın geleceğinin gerici Erdoğan zihniyetince teslim alınmaya çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz.

 

Yolsuzlukları, hırsızlıkları, ahlaksızlıkları ile tüm rezillikleri apaçık ortaya dökülmüş Erdoğan yalan, algı çarpıtmaları ve açık faşist baskılarla ayakta kalmaya çalışıyor.

 

İktidar baskı, şantaj ve tehditlerle karşısındaki tüm direnme mevzilerini yok etmeye, kendisine karşı olan herkesi, her kesimi sindirmeye, hayatın her alanını gerici-dinci bir örtü ile kuşatmaya çalışıyor.

İnternet üzerindeki yasaklardan MİT yasasına, Cumhurbaşkanlığı seçiminden önümüzdeki genel seçimlere Erdoğan diktatörlüğünün yeni süreci inceden inceye tasarlanarak hayata geçirilmek isteniyor.

 

Önlenemez gibi görünen bu süreci durdurmanın mümkün olduğunu, birlikte mücadele ettiğimizde başarabileceğimizi tarihsel Haziran direnişimizde hep birlikte gördük, dosta düşmana gösterdik.

 

2013 Haziranında sokaklarda, barikatlarda, Taksim'de Gezi'de birlikteydik. İktidarın vahşi şiddetine karşı mevzilerimizi Park forumlarına taşıdık, mahalle meclislerinde bir arada durmaya devam ettik. Bu Daha Başlangıç şiarı etrafında saflarımızı sıklaştırdık. Ama hepimiz biliyoruz ki bize bundan daha fazlası gerek. Gücümüzü birleştirecek yeni, daha büyük, daha iyi ve daha kapsamlı örgütlenmiş ortak zeminlere ihtiyacımız var. Mücadeleye Devam şiarımızı ancak böyle etkin kılabilir, ortak hedefler etrafında güçlü biçimde kenetlenmeyi ancak böyle başarabiliriz.

 

Bu nedenle tam da şimdi, bu zeminde bir araya gelerek ezilenlerin, emekçilerin mücadelesindeki dağınıklığı ve parçalanmışlığı aşmak, hep birlikte ortak bir siyasal güç yaratmak, yarınımızı egemenlerin pençesinden kurtarmak için harekete geçmek zorundayız.

 

Birlikte olursak başarabiliriz. Ekmeğimizi, emeğimizi, mahallelerimizi, parklarımızı, derelerimizi, kimliğimizi birliktelikten aldığımız güçle layığınca savunabiliriz.  Özgürlük alanlarımıza hep birlikte sahip çıkabiliriz. Hayatımızı zindan etmeye yeminli kıyıcı hırsız diktatörden ve ahlaksız avanesinden hesap sorabiliriz. Evet, birlikte tıpkı Haziran'daki gibi büyük bir güçle direnebilir, karşı koyabilir, hayatımızı zindan etmeye çalışanların kabusu olabiliriz. Birlikte olursak daha fazlasını da yapabiliriz. Hayal denilen şeyi gerçekleştirebilir, hayatı ve ülkemizi yeniden örgütleyebilir, geleceği bambaşka biçimde yeniden kurabiliriz.

 

Bunun için ülkemizin örgütlü-örgütsüz tüm kesim ve bireylerininin doğrudan katılıma dayanarak gelişen, her düzeyde eşitlikçi, özgürlükçü, dayanışmacı olan, cinsiyetçi ve türcü ayrımcılıklara temelden ve tavizsiz karşı duran, doğayla uyumlu, bağımsızlıkçı, kamucu, emek eksenli, farklı inanç topluluklarının ve inançsızların hak ve özgürlüklerini eşit güvenceye alan sözde değil gerçek bir laiklikten yana, Kürt halkının demokratik iradesinin önündeki her türlü engelin kaldırılması ve halkların özgürce, eşitlik, kardeşlik ve barış içinde birlikte, bir arada yaşama olanakları için gerekli kanalların sonuna kadar açılmasını savunan bir mücadeleyi, fikirden eyleme tüm mücadele alanlarında hayata geçirmek, birleşik bir muhalefet hareketi içinde hep birlikte büyütmek için yeni bir adım atıyoruz.

Birleşik bir muhalefet hareketinin olanaklarını tartışmak, böylesi bir mücadele zeminini birlikte kurmak üzere, hep birlikte düşünmek, birlikte sormak, birlikte yanıtlar aramak ve bulabilmek için Birleşik Muhalefet Hareketi Forumları'nda buluşuyoruz."

Vatandaşların yaşama hakkını savunması en doğal bir haktır.Bu doğrultuda düşünce açıklaması ve aynı düşünceyi paylaşanlarla bir araya gelmesi demokratik hakların kullanılması kapsamındadır.

Perşembe, 22 Mayıs 2014 16:54

YIKICI MUHAFAZAKARLIK (!) III.

YIKICI MUHAFAZAKARLIK (!) III.

 

"Muhafazakar, sahibi olduğu maddi ve manevi varlıkları korumayı bir yaşam biçimi olarak algılar ve algıladığı biçimde de yaşamını sürdürmek ister. Ancak somut olarak görülen o ki; genel olarak varsıllar maddi varlıklara, yoksullar da manevi varlıklara sahiptirler. Maddi varlıklardan ödün vermek mümkündür ama, manevi değerlerden verilebilecek bir ödün yok(!) En azından inananın verebileceği bir ödün yok. Bu nedenle varsılların direnci ayrıntılı bir biçimde planlanmış, yasal ve kurumsal güvencelerle donatılmıştır. Varsılın direnç esnekliği ödün verebilir olmasındandır. Beklenmedik koşullarda; sıkıştığında kuyruğunu bırakıp kaçan kertenkele gibi davranarak az bir zararla kurtulmayı başarabilir. Böyle bir şansı olmayan yoksulun muhafazakarlığı aldatılmışlık temelinde gelişir. Böyle olunca da, varsıllara bilinçli muhafazakar; yoksullara ise aldatılmış muhafazakar demek yanlış olmaz. Varsıl için muhafazakarlık bir seçenek, yoksullar için ise zorunluluktur.(Ancak, sınıf bilincine sahip oluncaya dek…)" Sermaye yoğunlaşırken yoksulluk yığınsallaşır. Sermaye akarları en yoksuldan en varsıla doğrudur(!) Yaşamı sürdürme zorlaşınca muhalif duruşlarda yaygınlaşır. Bu olgu kürenin her noktasında farklı biçimlerde görülür. Muhalefetin kontrol edilmesi veya baskı altında tutulması şiddetin(devletin uyguladığı) artmasına neden olur.

Yoksulların doyurulması kolaydır. Asıl sorun, varsılların doyurulamamasıdır(!) Kürenin yoksul ülkeleri, küreyi yöneten ülkeleri doyurmaya çalışırken, ülkeler özelinde de ülkenin yoksulları kendi varsıllarını doyurmaya çalışırlar.

Özellikle görece yoksul(gelişmesi engellenmiş) ülkelerde egemenler şiddeti yaşamın her alanında uygularlar. Bunun için otoriterleşen sağcı yönetimler kendi ülkelerini işgal ederek, yaşamın her alanını etkileyen yıkıcılıklarını sürdürürler. Bu yıkıcılıklarına yasalar ve kurumlar eşlik eder. Ayrıca uygulanan baskı aygıtlarının arasında inançlar önemli bir yere sahiptir. Yoksulların yoksunlukları sadece maddi varlıklarla sınırlı değildir. Maneviyat alanında da bilmezliklerinin bedelini ağır bir biçimde öderler. Çünkü onları en çok, koşulsuz olarak en fazla inandıklarıyla aldatırlar ki; burada da yıkıcı muhafazakarlığın inançlar üzerinden yürütüldüğünü görürüz:

"Yöneticiler yeteneksiz, beyinlerinde arıza varsa, akılları daha çok hırsızlığa çalışıyorsa toplumun bozulması da kolay olur. BALIK BAŞTAN KOKAR diyenlerin yanında, BAL TUTAN PARMAĞINI YALAR söylemlerini de duyuyoruz.(……….). Müteahhitler KAZ GELEN YERDEN TAVUK ESİRGENMEZ diyerek yöneticilerin çocuklarının kurduğu VAKIFLARA para ve arsa yardımı ile havuza para aktarıyorlar.

Çocuklar AĞACA ÇIKAN KEÇİNİN DALA BAKAN OĞLAĞI OLUR misali büyüklerini örnek alarak zengin olmanın yolunu buluve-riyorlar. (YAKUP  CEYLAN- Vezirköprü-Özlem gazetesi)"

Herkesin pay sahibi olduğu varlıkların yağmalanması daha koladır. Çünkü varlıklarla kişiler arasında sahiplik ilişkisi dolaylıdır. Bu nedenle doğrudan sahip tepkisi göstermeyebilir:

"Özelleştirme uygulamaları artık stratejik sektörlere yönelmeye başlamıştır. İçlerinde ERDEMİR, PETKİM, TÜPRAŞ, TEKEL, TELEKOM, THY'nın da bulunduğu çok sayıda ulusal ekonomik birikim tamamen neo liberal ideolojik gerekçelerle özelleştirme programına alınmıştır.

ETİ/Seydişehir Alüminyum'un özelleştirilmesi de söz konusu stratejik bağlama oturmaktadır. Zira alüminyum, mevcut değerinin, yani uzay ve savaş sanayi yanı sıra tekstil, kimya, otomotiv, inşaat gibi çok önemli sektörlerdeki mevcut kullanımının ötesinde Bor madeni ile buluştuğunda stratejik bir yeni alaşımın, "milenyum metili"nin bileşeni olacaktır. Bor rezervimizin dünya rezervinin % 70'ini oluşturduğu düşünülünce, alüminyum özelleştirmesinin sözünü ettiğimiz stratejik konumu daha iyi anlaşılacaktır."(M.M.O'nun  09.06.2005 tarihli basın açıklaması)

"Böyle bakınca, ortaya çıkan resim şu: Toplumdaki değişim dinamiğini kendi amaçları için kullanan siyasal iktidar, İslamcı, muhafazakar bir toplum oluşturma çabası içinde. İçki içilmeyen, kadının eve kapatıldığı ve en az üç çocuk yaptığı, biat kültürünün egemen olduğu, farklı kimliklerin reddedildiği, herkesin İslami değerler çevresinde birleştiği bir toplum.

Böyle bir toplum modelinin içinden aynı zamanda otoriter bir düzenin çıkması kaçınılmaz. Cemaate ait bir yaşam biçiminin egemen olduğu, bireye yer bulunmayan bir toplumda demokrasinin yaşaması olanaksız. Muhafazakar baskıcılık, bu toplum modelinin nitelendirici özelliği oluyor. Baskıyı her düzeyde görüyorsunuz. Aile düzeyinde, mahalle düzeyinde, okul düzeyinde, parti düzeyinde, siyasal düzeyde değişik baskılar var.(RIZA  TÜRMEN)

İtaate dayalı bir yapının oluşturulması, otoriterleşmeyi  kaçınılmaz  kılar. Otoritenin başı her konumda güvensizlik eşliğinde suç ortaklığı dayanışmasının ağlarını örer. Eşitsizlik bu noktada da egemendir. Yönetime yakın yandaşlar ballı-börekli ihaleler alırken; tabandaki zorunlu yandaş da kendisi gibi çaresiz yoksulların ürettiği kan ve terle karılmış bir torba kömürle yetinir!

Çarşamba, 21 Mayıs 2014 18:17

YIKICI MUHAFAZAKARLIK (!) II.

YIKICI MUHAFAZAKARLIK (!) II.

 

Muhafazakarlık, var olanı muhafaza etmek için yapılan girişim, eylem ve çabalar bütününden oluşur. Yaratılan bu iklimde genel çoğunluğun çıkarları doğrultusunda oluşabilecek tüm gelişmeler engellendiği için yeni muhafazakarlık yıkıcıdır. Olası pozitif gelişmeler var olanların yararıyla ilişkili olduğu gibi; gelecekte dünyaya gelecek olanların da hak ve menfaatlerinin gaspı anlamına gelmektedir!

Muhafazakarlar, kişisel çıkarlarını toplumun ve ülkenin çıkarlarının önüne koymaktadırlar. Hal böyle olunca belirleyici olan kişisel çıkarlar ve çıkarların uzlaşan ilişkileridir. Çıkar ilişkisi söz konusu olduğunda; din, dil, ırk ve cinsiyet farkları görmezden gelinmektedir. Çıkarın ağır bastığı bu ilişkiler ulusal kaynakların yağmalanmasına göz yumabilir! Bazı yağmalama örneklerini birlikte görelim:

“Kuşadası Limanı'nın 30 yıllık işletme hakkı 28 Nisan 2003 tarihinde 31 milyon 674 bin liradan ihale edildi. İhaleye katılan 3 firmadan Kuşadası'nda kurulu çok ortaklı Limas AŞ 36 milyon lirayla en yüksek fiyatı verdi. İsrailli işadamı Sami Ofer'in oğlu Eyal Ofer'in sahibi olduğu Royal Caribbean Cruise, Avrasya Yatırım ve Ege Ticaret'ten oluşan konsorsiyum 27 milyon, Akfen'de 24 milyon lira önermişti. İhaleyi alan Limas AŞ belirlenen sürede ihale bedelini yatıramayınca Özelleştirme İdaresi, ek süre talebini yerine getirmeyerek şartname uyarınca ihaleyi Egeport Konsorsiyumu'na verdi. İhalenin ikinci firmaya verilmesine yönelik kararın iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle Limas'ın başvurusu üzerine, Aydın 1'İnci İdare Mahkemesi, Özelleştirme Yüksek Kurulu'nun 30.04.2003 gün ve 2003/17 sayılı kararıyla, Kuşadası Limanı'nın işletme hakkının 30 yıllık süreyle, ihale edilmesi işlemini hukuka aykırı bularak iptal etti. İptal kararı uygulanmadı.

Türkiye Denizcilik İşletmeleri tarafından 1991 yılında hizmete sokulan Çesme Limanı, 2003 yılı Haziran ayında Ulusoy Çesme Liman İşletmesi AŞ'ye devredildi. İzmir Vinci İdare Mahkemesi söz konusu satış işlemini iptal etti. İptal kararı uygulanmadı.

ÖYK Seydişehir Alüminyum'un, 25 Temmuz 2005'te Mehmet Cengiz'in sahip olduğu Ce-Ka firmasına satısına ilişkin kararı, 27 Kasım 2007 tarihinde iptal edildi. Bu iptal kararı uygulanmazken, şirketin faaliyetleri devam ediyor.

Hüseyin GÖKÇE/Dünya"

Konu ile ilgili olan sivil toplum örgütleri bütün güçleriyle satışları engellemek için harekete geçerek davalar açmışlardır. Bazı davalar lehimize sonuçlanmasına karşın, bu kez de idare yargı kararlarına uymayarak hukuksuzluklarını sürdürmüşlerdir. İşte bu da yıkıcı muhafazakarlığın belirginleşen özelliklerindendir.

"TMMOB Metalurji Mühendisleri Odası tarafından Seydişehir Eti Alüminyum Tesisleri'nin özelleştirilmesi ile ilgili açılan davalarda verilen yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarını uygulamamaları nedeniyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin Özelleştirme Yüksek Kurulu üyesi bakanlar tazminat ödemeye mahkum oldu. Konuyla ilgili olarak Metalurji Mühendisleri Odası Başkanı Cemalettin Küçük ve TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, 28 Mart 2012 tarihinde TMMOB'de bir basın toplantısı düzenledi.

"TMMOB Metalurji Mühendisleri Odası tarafından Seydişehir Eti Alüminyum Tesisleri'nin özelleştirilmesi ile ilgili açılan davalarda verilen Yürütmeyi Durdurma ve ardından İptal kararları, altı yıldır uygulanmamaktadır. Bu davalarda Danıştay, dava konusu özelleştirme işlemleri sonucunda kamunun zarara uğratıldığını açıkça belirtilmiştir. Eti Alüminyum Tesisleri ve bu tesisle birlikte özelleştirilen baraj, liman, madenler ve sosyal tesislerin tamamı ülkemizde yaşayan insanların ortak varlığıdır. Bu ortak varlığı korumaya dönük yargı kararlarını uygulamayanlar, her şeyden önce toplumsal bir zarara yol açmaktadırlar.

"HKP'nin, Başbakan Erdoğan, Bilal Erdoğan, Konya Valisi, Konya Özel İdaresi İl Genel Meclisi üyeleri, Kredi Yurtlar Kurumu yöneticileri hakkında bulunduğu suç duyurusunda olayın özeti şöyle anlatıldı:

"Konya'da 1 yıl önce açılan TÜRGEV Yüksek Öğretim Kız Öğrenci Yurdu'nun binasının İl Genel Meclisi tarafından 6 Haziran 2013 tarihinde alınan kararla TÜRGEV'e 29 yıllığına bedelsiz olarak verildiği ve onun yerine 200 metre mesafede olan bir başka binaların yurt olarak aylık 160 bin liraya kiralanmasıdır."

"Suç duyurusunda kamu yararı gerekçe gösterilerek TÜRGEV'e verildiği belirtilen yurdun, iç dizaynının ve döşeme masraflarının ise belediyeler tarafından karşılanacağı belirtildi.

HKP suç duyurusunda, kamunun parasıyla TÜRGEV'e bağışlanan yurdun 1 milyon 877 bin TL'ye mal olduğunu belirterek, "Konya'da TÜRGEV'e verilen yurt binasının yapım ödeneği, Vilayetler Hizmet Birliği tarafından karşılandı. 19 Ağustos 2011 tarihinde yapımına başlanan bina 4 Temmuz 2012'de tamamlandı. 1 milyon 877 bin TL.ye mal olan bina teslim edildikten sonra ,TÜRGEV'e verilmeden önce Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) aynı yerin 200-300 metre ilerisinde ve Bosna-Hersek Mahallesi içerisinde özel şahıslardan çok yüksek ücretlerle bina kiralayarak, öğrenci yurdu oluşturdu. Sancak Mahallesi'nde KYK'ya ait olan 378 öğrenci kapasiteli yurda 58 bin 108 TL, Bosna Hersek Mahallesi'ndeki 740 öğrenci kapasiteli yurda ise 104 bin 41 TL aylık kira bedeli ödenmektedir." dedi.

HKP, tüm bunları gerekçe göstererek, "Görevi kötüye kullanma , görevinden   kaynaklı kişi ve kurum kayırma, bilerek ve isteyerek kamu zararına sebep olmak, Kamu kurum v e kuruluşlarının zararına olarak nitelikli dolandırıcılığa neden olmak" suçlamalarıyla; Başbakan Erdoğan, Bilal Erdoğan, Konya Valisi,  Konya Özel İdaresi İl Genel Meclisi üyeleri, Kredi Yurtlar Kurumu Yöneticileri hakkında Konya Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu."

Salı, 20 Mayıs 2014 17:14

YIKICI MUHAFAZAKARLIK!..

YIKICI  MUHAFAZAKARLIK!..

 

Toplum iddia edildiği gibi ileriye doğru gitseydi, solda olanlar mevcut olan (geri) yasa, kurum ve kişileri savunmak zorunda kalır mıydı? Bir insan bile bile kötüyü savunabilir mi? Ne yazık ki, bu sorunun yanıtı evettir. Eğer kitlelere sunulan seçenekler içinde iyi veya daha iyi yer almıyor ise; seçenekler kötü ve daha kötü olunca, kötüyü savunmak zorunda kalanlar, daha kötüye gidişi engellemek istemektedirler:

Eğitimi eğitimsiz bırakmak, sağlığın sağlığını bozmak, güvenliği güvensizleştirerek sadaka toplumu yaratmak. Meslekleri değersizleştirmek, kurum ve kişileri itibarsızlaştırmak. Malları ve onlara sahip olanları yücelterek, üretimden ve yaratıcılıktan uzak bir yapıyı oluşturmak. Yıkıcı muhafazakarlık temelinde kentsel dönüşüm ve çevreyi tahrip eden uçuk projeler yapmak. Bu uçuk projelerin üstlenicilerini hazine güvencesine (ballı börekli soygunlara kapı aralamak) kavuşturmak(!)

55 milyar dolarlık özelleştirme yapıldığı söyleniyor. Özelleştirilen her varlıkta ülkenin tüm vatandaşlarının hakkı vardı. Tüyü bitmedik yetimlerin ve dünyaya gelecek olanların hakkı vardı. Yönetimdeki muhafazakarlar, umutları, beklentileri, varlıklarımızı, ülkemizi ve geleceğimizi tükettiler. Üretenleri ve üretme potansiyeli olanları üretimden yalıtarak yoksun bıraktılar. Üretemeyenler varlıklarını, kendilerini ve yarınlarını tüketirler.

Muhafazakarların yıkıcılığı, karşı olduklarına karşı olabilir .Genel olarak muhafazakarlar pozitif değişim ve dönüşümlere karşıdırlar. Aslında pozitif değişim ve dönüşümlere karşı olmak özünde bir yıkıcılıktır. Ulusların sınırlarını aşarak küresel boyutta kabul gören temel haklar, pozitif gelişim kapsamındadır. Muhafazakar, tekçi(kendine özgünleştirdiği) kabulleri olan kesimlerdir. Tekçi yaklaşımlar "ötekileştirir. Tek inanç, tek dil, tek ırk, tek tür vb. Gelişime, renkliliğe ve çoğulluklara olanak tanımayan yaklaşımlar yıkıcıdır!

Kapitalistin muhafazakarı inandıklarını( çıkarlarını güvenceye alan) yaşama geçirmeye çalışır. İnanç tabanlı muhafazakar inancını yaşama temelinde yaşama müdahale eder veya etmeye çalışır. Ama, burada seçmecidir. Çıkarını gözeten kuralları ön plana taşır. Temel haklara veya sosyal haklara ilişkin kuralları görmezden gelir. Birinde yaşama ilişkin inanışlar, ötekinde inancın belirlediği yaşantılar söz konusudur. Genel olarak bu farklılık birbiriyle çelişmez ve çıkarlar temelinde kesişir.

Dahası, her ikisi de birbirleriyle uyum becerisini gösterirler. Daha güçlü olan belirleyen egemendir. Vesayetin el değiştirmesi yeni bir egemenin geldiğini söylemektedir. Bu nedenle yaşam biçimi inançlı olduğunu iddia edenlerden farklıdır. Yaşantılar farklı mekanlarda sürdürüldüğü için göze batmaz. Yurt dışı olanakları da böyle bir kolaylık sağlamaktadır. Zaten inançlı kişilerin sermaye ile olan ilişkilerinde önce inançlar esner ama bu yığınlardan saklanır.

Eski olmasına karşın yasal bir çözüme kavuşturulmayan Seydişehir Alüminyum  Fabrikası ve bu özelleştirmeye "bonus" olarak verilen Oymapınar Barajı konusu var. Piyasa değeri 1 milyar doların üstünde olan Alüminyum fabrikası 305 milyon liraya Cengiz İnşaata satılmıştı. O Cengiz ki; "Bu milletin a….. koyacağız" diyerek kendisinin ve kendisiyle birlikte olanların terbiyesizliğini tescil etmişti(!) 17 Aralık sonrası ortaya çıkan konuşma kayıtları aynı adamın yetkililere rüşvet verdiği ve havuz medyasına para aktardığı iddialarını gündeme taşımıştı.

Zaten muhafazakar yıkıcılık kentsel dönüşümlerde gerçek yüzünü göstermektedir. Kent yoksulları kentin dışına itilmektedir. Kendilerinin tanımla-dıkları "risk"  kavramı gerekçe olabilmektedir. Aynı çıkarcı ve duyarsız yaklaşımlar çevre olayında da gündeme gelmektedir. Rant için yağmalanan çevredeki öteki canlılar(hayvanlar bitkiler ve doğal yapılar) hiç dikkate alınmamaktadır. Temel yaklaşım, ağaçların ve hayvanların insanların hizmetinde ve tasarrufunda olduğunu kabul eden  sakat yaklaşımdır.

Soma ile ilgili yüzkarası gelişmelerde aynı kapsamda ele alınmalıdır. Ancak yazı fazla uzamasın diye devamını ikinci yazıya bırakıyorum.

Perşembe, 08 Mayıs 2014 18:25

DİRENİŞ

DİRENİŞ

Çok uluslu emperyalist tekeller ile, onların işbirlikçileri(buna yönetenlerin bir kısmı da dahildir) çıkarlarının çakıştığı anlar, kimi uluslar için ihanet anaforlarının başladığı anlardır. İhanet, kişi veya grup çıkarları için ,ülke çıkarlarını göz ardı etmektir. Bir sıradan bireyin istemesi halinde bile ülkesine ihanet etme olanağı bulunmamaktadır. Yani, ihanet bir olanak ve mevki sorunudur.

Bugüne dek genlerimize dek işleyen bir söylem var. "Bu ülkenin bir çakıl taşını bile yabancılara vermeyiz(!)" Doğrudur, bir çakıl taşı vermediklerinin tanığı olduğumuz gibi; kimlere nelerin verildiğini de bilmekteyiz. Örneğin; Süleyman Demirel seçim propagandaları sırasında: "Kör kuruşun bile hesabını veririz!" demesine karşın; İLKSAN'ın parasını Kemal Ilıcak'a verdiğinde nedeni sorulunca; "Verdiysem ben verdim" diyebilmiştir(!)..Tüm kayıplarımız dayatmacalara kayıtsızlığımızla ve yanılgılarımızla başlamıştır. Üretilmiş abartılı korkularla üstümüze geldiklerinde, 'yılana sarılmak' zorunda kalmışız...

Dünya ekonomik sistemindeki ilişkiler eğer eşitler arasında değilse, mutlaka güçlü olan tarafa hizmet eder. Hemen hemen her koşulda yardım, karşı yardıma dönüşür. Yardım yüzey akıntısı, karşılığı ise, dip akıntısıdır. Dip akıntısı her koşulda yüzey akıntısından çok çok fazladır.  Burada bir eşitsizlikten söz ediyoruz ki, farklı gelişmişlik-veya gelişmemişlik- düzeylerini gösterir. Farklı gelişmişlik yapıları var olduğu sürece, güçlünün her koşulda karlı çıkması kaçınılmazdır. Türkiye'nin 1947'lerden buyana emperyalizmle girmiş olduğu ilişkilerin sonuçları belgelerle kanıtlanmaktadır. Kendi kendine yetebilen bu ülke, öz güçlerini(yer altı-yer üstü ve insan kaynağı)kullanabilseydi bugünkü yapı ile karşılaşmayabilirdi! Hiç kuşkusuz, bugünkü yapıyı savunacak olanlar vardır. Her şey onlardan yana iken, böyle bir savunma yapmaları yadırganmayabilir. Asıl yadırgatıcı olan, kendi ülkesinde sürgünde yaşayanların ,işsizlerin, hiçbir güvencesi olmayanların da aynı şeyleri savunuyor olmalarıdır. Örneğin 2006 yılı verileri ile saptanan gerçek şu: Dünyanın 500 zengini sıralamasında yer alan 21 zenginimizin geliri, 30 milyon vatandaşımızın (alt gelir dilimleri) gelirine denk(!)..

Dünya genelinde tanık olunan şey, askeri darbelerden sonra genellikle sol partilerin iktidara geldiğidir.1960 darbesinden sonra seçimlere katılan gerçek bir sol parti (kendine sol diyenler hariç) olmadığından, seçim sonuçları için bir şey söylenemez. Ama, 12 Mart ve 12 Eylül için bu genel ilkenin tekrarı beklenebilirdi. Oysa, son iki darbeden sonra da daha tutucu olan partiler iktidara gelmiştir. Üstelik, 12 Eylül'den sonra ; sağa, sağdan alternatifler üretilmiştir. Bunu vurgulamamızın nedeni; sağın mevcut yapıyı kendi seçenekleri içinde sürdürme yanlısı olmalarıdır. Kendi çıkarlarına olduğu sürece  eşitsiz ilişkilerin sürmesinden yana tavır koymaktadırlar. Ancak gerçek bir sol iktidar,21 kişinin gelir eşiti olan 30 milyonun hakkını savunacağından dolayı, iç ve dış egemenlerin çıkarları bozulacaktır. Bu nedenle ABD "Milli Kurtuluş Savaşları atom bombasından daha tehlikeli bir silahtır" (Kontrgerilla ve MHP-s,12) diyerek kendileri ve işbirlikçileri için  tehlikeli olacak olanı gösteriyor. Bunun için de şöyle bir çözüm öneriyor: "Bütün mesele,  'anarşi tırmanıyor' fikrini yaygınlaştırarak ,  eli sopalı iktidar ihtiyacını kuvvetlendirmektir." (Agy-s,37) İşte bu gerekçe darbelerin iç ve dış nedenlerini gözler önüne seriyor. Ayrıca dış nedenlerin belirleyici olduğunu da kanıtlıyor. Yani, sözün özü; D A R B E L E R İ M İ Z İ N  K Ö K Ü  D I Ş A R I D A .  Bunu görebilmek için sadece bakılması gereken yerlere bakmak yeterlidir.

Günümüzde seyircisi olduğumuz sivil darbenin alt yapısı da dış güçlerce tezgahlanmıştır. Balyoz ve Ergenekon davalarının sahte delillerinin dışarıda üretildiği ileri sürülmektedir. Bu girişimler bazı kurum ve kişileri itibarsızlaştırınca, istenen mevziler kolaylıkla ele geçirilmiştir.

Sivil darbe, yasa ve hukuk tanımazlıkla sürdürülmektedir. Sandık seçimin namusudur dendi ama, gereği yerine getirilmedi.

Çarşamba, 07 Mayıs 2014 18:00

DİRENİŞE DÖRTLÜKLER…

DİRENİŞE  DÖRTLÜKLER…

Yaşam her zaman su gibi akıp gitmiyor, en azından; emekçiler, yurtseverler, namuslu ve temiz insanlar için. Bu nedenle  "DİRENME" toplumun büyük bir bölümü için kaçınılmaz oluyor! Çünkü direnmek yaşamı sürdürmenin ön koşulu oluyor.

 

Pimini çektiler bir kez ihanetin

Ürkütülmüş tay gibiydi ayrılıklar

Başıboş bırakınca karanlıklarını

Vurgun yedi körpe filizlerle güller!..

 

Ülkemizin tarihi asırlarca süren direnmelerin tarihidir. Direnenleri itibarsızlaştırmak için, eşkıya, çapulcu, komünist, hain gibi kavramlar kullanılmıştır.

Son belirlemede askerler sermayenin hizmetindedir. Ve kürenin tüm askerleri de kürenin egemenlerinin hizmetindedir. Bu nedenle ülkemizde on yıllık periyotlarla yapılan darbelerde  askerlere rol verilmiştir.

 

Düşünmenin kapısındaydı süngülü nöbetçiler

Düşünenler genellikle bir kazaya kurban gittiler

Soluklarımız düğümlendi seçeneksizdi  acılı türküler

Yiğitlerimizi kancık pusularda  işbirlikçiler  öldürdüler

 

Sistem egemenlerin çıkarlarını güvenceye almayı ön plana alınca, hizmetindeki bilinçsiz emekçileri, kendisine karşı olan emekçilere karşı kullanır! Yöneten azınlıklar;  yasalarıyla, kurumlarıyla çoğunlukları yönetmenin bir yolunu bulurlar.

 

Çıkarcıların kışkırttığı aldatılmışlar

Bizden iken yürüdüler üstümüze

Dahası bizleri hoyratça ezmek için

Kendi tenlerini de çiğneyip geçtiler.

 

Direnmek, devrimcilerin varlıklarını sürdürmesi ve yaşama tutunabilmesi için TEKYOL'dur. Yaşamını sürdürmek için direneni sadece art niyetli çıkarcılar suçlayabilir!

Biz düğün gibi kavgalardan gelmekteyiz

Paylaştığımız umuttur açmazlar kuytusunda

Ayrılıklarla nişanlı ölümlerle sözlü hayatımız

Bu taşan bizden ve içimize sığmayan içimizdir!

 

Devrimci geleneğe sahip çıkan dürüst, namuslu ve yürekli insanlar, emeğin ve insanlığın bayrağını taşımayı bir onur saymışlardır. Bu onurlu insanların yığınla örneği var. Üç Fidan'da bunlardandır…

 

Yenilgilerle öğrendik direnmeleri

Birlikte göğüs gererek ölümlere

Kazanma umudumuz vardı hep

O yenilgileri sürmeseydiler üstümüze.

 

Devrimcilerin kavgası kazanıncaya dek sürer.Mevzi yenilgiler kesin bir son değildir çünkü yaşam sürdükçe kavgası da devam eder.

1960 darbesi ağırlıklı olarak iki kutuplu dünyadaki çatışma ve sürtüşmelerin yeni dengeler kurma girişimleridir ama, içeride de Menderes Hükumetinin kanunsuzlukları ve yolsuzlukları gerekçe olarak gösterilmiştir. Ama sonuçta yine emekçiler yükün altına gitmiştir.

1961 Anayasası'nın tanımış olduğu hakların kullanılması için gerekli düzenlemeler yapılmadığı gibi; TRT ve Üniversite gibi yarı özerk kurumların  özerkliği Süleyman Demirel korosu eşliğinde itibarsızlaştırılmıştır. 12 Mart darbesine zemin hazırlanırken kullanılmıştır. Bu darbe askerlerin sol göstererek sağ vurdukları bir darbedir. Bu yöntemle toplumdaki uyanış bir süreliğine bastırılmıştır!

 

Vurgun yemiş baharları yaşadık,

Ve tanık olduk gençlerin yok edilişine

Çığlıkların böldüğü gecelerde diken üstündeydik

İşkencelerde hoyratça parçalandı yüreklerimiz!..

 

"ÜÇ  FİDAN" bu darbeden sonra kitabına uydurularak yok edilmiştir. Yok edişler sadece onlarla sınırlı kalmayıp; önder ve militan kadrolar, yaratılmış gerekçelerle yok edilmişlerdir. Buna Nurhak çatışması denmiş, buna Kızıldere kapanı denmiştir(!)

 

Ve bu bitişlerdeki çoğalmalarımız…

Çözülürken güçlenmeler eşliğindedir!

Umutla bir olmaya akan çağlayanlar,

Denize akarların dönülmezliğindedir!

 

En uzun, en kalıcı ve en yıkıcı darbe 12 Eylül darbesiydi. Aynı anda birden fazla değişken kullanıldı. Bizli konuşmalar yerini benli konuşmalara bıraktı.  Faşist darbeyi kalıcı kılmak için toplumun genleriyle oynadılar. Toplumu inançlar üzerinden şekillendirme (taban buna uygundu) doğrultusunda  kurumsal yapılanmalar gerçekleştirildi…

 

Bir umut gövertirdik kaygılara inat…

Yaşamı yaşanılası kılmak adına kavgamız;

Elinden tutarak yoksulun, çaresizin,

Gül goncalarını yeşertmek için sevdalılara!..

28 Şubat en çok ondan yakınanlara hizmet etmiştir. Yeni bir rejimin omurgasını inşa etmenin yollarını açmıştır. Egemenler koalisyonu yeniden biçimlendirilmiş ve cemaatler ittifaka dahil edilmiştir. İttifakın cemaat kanadı bürokrasiye de egemen olunca, paylaşım savaşı kaçınılmaz hale gelmiştir. Paylaşım özürlü yapı tek tek ortaklarını devre dışı bırakmıştır.

 

Gözyaşlarıyla yıkanmış yürek saflığında;

Aydınlık emzirecek göğüsler uyanır sabahlara…

Umut aşklarda, umut sevdalardadır artık!

Başka yolu yok, kurtuluş kavgadır artık!

 

Şimdi toplum nereye gideceğine karar verme aşamasına gelmiştir. Eskiden askerlere yaptırılan darbeler artık , erk kullanan siviller eliyle uygulanmaktadır. Hal böyle olunca, çözüm sokağa doğru kaymaktadır. GEZİ böyle bir başlatandır. Ancak gezi katılımcıları öncelikle ağ türü yatay örgütlenmeleri hızlandırmalıdır.

 

Uykulara göz kırpmayan kavgada,

Soyundu yalnızlıklar birlikteliklere.

Dişiyle, tırnağıyla tutunup yaşamaya;

Çekti barikatlarda düşenleri gönderine!..

 

Ülkesi, halkı ve insanlık için, onurlu bir yaşam için, sağlıklı ve yaşanabilir bir çevre için çaba harcayanları saygıyla selamlıyor ve aramızdan ayrılanları özlemle anıyoruz!

 

Cumartesi, 03 Mayıs 2014 14:09

ÜÇ FİDAN

ÜÇ FİDAN

Deli-dolu sağın bulutlar ağdı salkım saçak... Mayıs'ın yarı ısıtan güneşi bulutlarla savaşıyordu. Güneşin kavgacı makası abanınca ak bulutların yumuşak karnına, körpe kızıllıklar dökülüp saçıldı dört-bir yana... Yıllarca geciken suskunluğun utancı yanıp söndü kırgın yüreklerden yürüyerek pembeleşen yanaklara. Baharında gencecik bir kız hüzün yükledi bakışlarına. Yaşamadığı günleri yaşıyor gibiydi sanki. Hüzün dudaklarında acılı güllere dönüşüyordu. Goncasında baharın en acı yeşili vardı; umudun, geleceğin ve yarınların... Geçmiş günlerde yaşayan bir dede anımsadı en direşken ve acılı günlerini. Sildi alnında acıyla karılan ter tomurcuklarını, sildi göz pınarlarından taşan yakıcı gözyaşlarını... Ve kendi kendine mırıldanmaya durdu:"Yazık oldu üç fidana!" derken sakladı çevresindekilerden ıslak bakışlarını. Bakışlarında geçmişin silinmeyen derin izleri vardı."Hiç yaşamasaydım" dediği anları anımsadı. Deniz'in, Yusuf'un ve Hüseyin'in hapishanedeki son gecelerinin görüntüleri akmaya durdu beyninin ekranından:"Yürürken, beton döşeme üzerinde sürüklenen prangaların çıkardığı korkunç gürültü gecenin sessizliğinde yankılanıyor. Koridordaki subaylar odaya doluşuyorlar. Denizle Yusuf son kez ayakta konuşuyor ve öpüşüyorlar."

Kitle acı, hüzün ve kıvançla olgun başaklar gibi dalgalanıyor. Binler, on binler hep bir ağızdan haykırıyor:"Deniz... Yusuf... İnan... Savaşa devam!"

Yaşlı adam Deniz'in idam sehpasına doğru gidişini anımsıyor Deniz idam sehpasına doğru yürürken:"Allah'a ısmarladık. Cezaevindeki bütün devrimcilere selam. Onları benim için tek tek öpün." diyor. Davanın tanığı olan ihtiyar, idam anını yeniden yaşıyor:"...Sehpanın altında normal yükseklikte bir masa ve üstünde bir tabure (...)Elleri arkasından bağlı.(...) Gardiyanların yardımıyla masanın üzerine çıkıyor. Masanın üzerinde bulunan tabureye kendi kendine çıkarak, tepesinde bulunan ilmiği başına geçirmek istiyor. İlmik iki kattır, dardır ve sıkılmıştır. Kafası girmiyor. Bir gardiyan ilmiği açıyor, genişletiyor, Deniz'in kafasına takıyor. Çift ilmik Deniz'in boğazına asılıyor."

Kitleler yeşil ekinler gibi dalgalanıyor. Gencecik bir kız gırtlağını yırtarcasına haykırıyor ve kitleler o haykırışı tekrarlıyor:"Deniz... Hüseyin... Ulaş... Kurtuluşa kadar savaş!"Halit Dede sağanağa dönüşen gözyaşlarını siliyor. Islak ve acılı gözyaşları kanatıyor insanlık onuru için çarpan yorgun yüreğini. Omuzlarına abanan yükü karşılayan devrimci direnci ayakta kalmayı sürdürmesini sağlıyor. Halit Dede sürdürüyor acıya belenen onurlu anımsamalarını. Deniz'in gür sesi, deli -dolu gür ve berrak bir ırmak gibi gümbür gümbür akıyor beyninden yüreğine..."Yaşasın... Tam bağımsız Türkiye. Yaşasın... Yaşasın... Yaşasın işçiler, köylüler. Kahrolsun Emperyalizm"

Yalınkılıç bulutlara dalan güneş öfkeliydi. Kızıllığını yüklediği fotonlar şaşkın bir koşturmaca içindeydi. Bir ölüm kemirmekteydi bedenlerini. Polislerin koşullandırılmışlıklarını kusuyordu kin yüklü bakışları. Bir kızgın rüzgâr serin okşayışlarıyla kucaklarken bedenleri, Halit Dede

İzlemeyi sürdürdü anılarını:" Ali Elverdi, sehpanın karşısında, ağzında sigara, arkaya doğru kaykılmış, ellerini arkasına bağlamış, kahraman bir eda takınmak çabası içinde, donuk ve duygusuz bir bakışla ipte sallanan Deniz'i seyrediyor.(...) Deniz 50 dakika ipte kalıyor. İpi bir bıçakla kesiyorlar. Ölüyü, boynunda kesilmiş ilmikle, yere serili bir bezin üzerine koyarak götürüyorlar."

Bir çocuk elinden kaçan balonun ardından koşuyor. Çocuğun ardından da babası. Üçlü bir kovalamaca polis barikatında son buluyor. Aşılmaz barikatı sadece balon geçebiliyor. Çocuk şaşkın, polisler duyarsız, baba uzlaşmadan yana!

Halit Dede sürdürüyor anımsamalarını:"...Duydum Deniz'in sesini, diyor Yusuf. Bu sözleri söylerken, Deniz'in tutumundan kıvanç duyduğunu anlatmak ister gibi gülüyor"

"Yusuf, babasına, köy halkına ve akrabalarına yazdığı bir mektubu ona uzatıyor. Mektubu infaz savcısı alıyor.

"Yusuf infaz savcısına:

-Mektuplarımı babama verirsiniz değil mi?

-Elbette veririz. Bize güvenin yok mu?

-Yok, tabii, size güvenim yoktur. Mektubumu vermezsiniz.

-Merak etme vereceğim."

Halit Dedenin anımsadığı, infaz savcısının sözünde durmayıp Yusuf'u haklı çıkardığıdır. Mektubun suç içerdiği gerekçesi ileri sürülüyor!

Rüzgâr, güneş ve bulutlar kıyasıya bir savaşa tutuşmuşlardı. Kitleler dizginlenemez bir sel gibi akıp gitmekteydi. Sloganlar ve haykırışlar sürerken; Halit Dede Yusuf'un asılış anına döndü:"Yusuf sehpanın altında, yüksek ve yürekli bir sesle şunları söylüyor: Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler Amerika'nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler, Kahrolsun Faşizm!" Halit Dedenin gözlerinden iri damlalar yakıcı akışıyla yuvarlanıp gidiyor. Derin bir soluk terk ederken ciğerlerini, sönen sigarasını yeniden ateşliyor titreyen parmaklarıyla... Hüseyin'in son sözleri geliyor usuna:  "Ben hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bundan sonra bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm."

Halit Dedenin mendili sırıl sıklam olmuştu. Dilinde duyumsamaktaydı gözyaşlarının acısını. Ama o, granit bir yontu gibi dimdik ayakta durmayı sürdürüyordu. Halkından korkanların acizliğine acıyor ve üzülüyordu. Yasal gerekçelere dayandırılmak istenen cinayetin sanıklarına acıyordu. Ölülerden bile korktuklarını anımsadıkça sinirleniyordu. Üç gencin ölüsünü de ayırarak, cenazeleri üçer mezar ara ile gömerek bir şeyler yaptıklarını sanıyorlardı!

Çiseleyen gözlerle baktı böğrü kanlı ak bulutlara …Yarınlar kararıyor ve sanki güneş sönüyordu. Kanadı kırılmıştı umudun…Acı dalga dalga büyürken yaralı yüreğinde; Deniz'in son sözleri yankılandı kulaklarında:

"Yaşasın Türkiye'nin bağımsızlığı!

Yaşasın Marksizm'in, Leninizm'in yüce ilkeleri!

Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!

Kahrolsun emperyalizm!

Yaşasın işçiler ve köylüler"

Sanki yutan bir karanlıktı kayıplar!..

Topunu kaçırarak ardından koşan çocuk hüznünden sıyrılmıştı. Dudaklarında  rengarenk bir gonca gülücük…bakışlarında beliren ışıldayan umutla bakıyordu Halit Dedeye!..

Cuma, 02 Mayıs 2014 17:27

EMEKÇİNİN BAYRAMI

EMEKÇİNİN BAYRAMI

Demek ki sadece bayram hakkını tanıdım demek yetmiyor. Evet, Didim’de emeğin bayramı barışçı bir ortamda ve kardeşçe kutlandı. Aslında büyük kentlerimizde de aynı şekilde ve gerçekten de bir bayram havası içinde kutlanabilirdi. Bütün sorun paylaşmak ve tahammül etmekle olanaklıydı.

 

Salı, 29 Nisan 2014 17:13

SUÇ ALGISI.

SUÇ ALGISI.

Suç, toplumda istenmeyen eylem ve olayların toplumsal algısıdır. Bu nedenle suç algısı görecedir. Algı şöyle açıklanıyor; " Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak"

Suçluyu toplum koşulları yarattığı için, suçu toplumun egemenleri belirler. Yani suçu sistemler üretir ama muhataplarının sırtında kaldığı için hesabı da suçu işleyenlerden sorulur. Toplumsal olay kişiselleştirilerek toplum arındırılmak istenir.

Suçun ne olduğuna kazananlar karar verdikleri sürece, kaybedenler suçlu olmaktan kurtulamazlar!

Dalga oluşumu ile suç oluşumu benzeşir. Dalganın oluşumunda belirli bir mekân ve dış etkenler etkili olmasına karşın; su moleküllerinin tümü olayın belirleyen objelerindendir, dalgada tepeye ulaşan su kütlesinin tümü değil, sadece bir kısmıdır. Dalga olarak adlandırılan şey, belirli bir düzeyi aşan kabarmalardır. Toplumda suç olarak tanımlanan şey, normali aşan olay, olgu ve davranışlardır.

Bir objektif, rüzgârı es geçerek dalgayı gösteriyor ise; toplumda da sistemler es geçilerek bireyler bağlamından koparılarak suçlu ilan edilir.

Suç ortaklığı suç algısını değiştirirken, suçun ortaya çıkmasını da engeller. Suç dayanışmasını ve dengesini bozacak önemli bir şeyin olması gerekir. Nitelik sıçramaları önemli etkenler arsında yer alır ama bilinçli algı da önemli dönüştürücülerdendir. Aynı zamanda neden ve niçin soruları da yadsınmamalıdır.

Körü körüne kabullerin yarattığı bir başka körlük de görmeden ve bilmeden inanmaktır. Ama sığ sığınmalar bir gün işe yaramayabilir. Yani, "ay bacayı savuşur" ki, o zamanda "keşke" ler para etmez.

Kendine ait olmayanları almak genelde suç sayılır. Hakkı olmadan almak veya kabul etmek bireyin kendisini suçlu görmesine neden olabilir. Böyle bir algı tepkisizliğe neden olabilir.

Yaşadığımız koşullarda bir biçimde suça bulaşmış olan kişiler suçu suç olarak görmek istemiyor; suçluyu suçsuz görerek kendisini aklamaya çalışıyor! İçine attığı utanç ile yüreğini karartarak yaşamını sürdürmeğe çalışıyor.

Suçu suç olmaktan çıkaranlar sonuçta bir çaresizliğin tutsağıdır. Yığınların bu dönüşümün tutsağı olmaktan kurtulma şansları yok. Buna karşın varlıklarını sürdürmeleri efendileri için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Çünkü onlar dayanılan bir taban (parti kitlesi), yani oy kitlesidir. Efendilerin varlıklarını sürdürmeleri, sürekli olarak kazanmaya devam edebilmeleri, kaybedecek kitlelerin varlığı kaçınılmaz gözükmektedir. Bu nedenle istihdam sorununu çözmek yerine bağımlı yoksulların var olması tercih edilmektedir. İşsizliğin ve yoksulluğun ortadan kaldırılması için çaba harcanmamaktadır. Zaten yığınlara yardım adı altında verilenleri de vergi mükellefleri ödemektedir. Hiçbir yetkili cebinden tek kuruş ödememektedir.

Suçun suç olmaktan çıkabilmesi için aynı anda çok farklı değişkenin devreye sokulması gerekir. Yeni belletmeler, eski belletilenleri silmelidir(!)

Alın teri, göz nuru, helal kazanç; üretim yapılan ortamların değerleridir. Eğer toplumda üretimsizlik egemen kılınır ise; bireyler mevcut varlıklarını tüketerek yaşamlarını sürdürürler. Mevcut varlıkların tüketimine onur, şeref, namus ve gelecek de dâhildir! Bu nedenle üretimsizlik sadece yoksulluğun ve işsizliğin nedeni olmakla kalmaz, geleceği de yok eder! Böyle bir süreçte suçun biçim değiştirmesi kaçınılmazdır. Çünkü yapıya egemen olanlar varlıklarını, kendilerinin belirledikleri yeni değerler üzerinden sürdürürler. Yeni değerler her koşulda eskilerle çelişir. Bu çelişkiler eskiler aleyhine (namus, dürüstlük, sadakat) değişir. Erk kullanarak iş bağlamak şimdi iş bilirlik olarak kitlelere belletiliyor. Rüşvet almak kanıksanmış, erk kullanmanın veya iş bitirmenin gereği olarak görülüyor. Hal böyle olunca suç kavramı ve algısı da değişiyor!

Pazar, 27 Nisan 2014 22:56

YAŞAM BİÇİMİ

YAŞAM  BİÇİMİ

Yaşam biçimi birikimler, olanaklar ve istemler karmasından oluşur. Geçmişin istemleri geleceği şekillendirir. Geleceği belirleyenler şimdileri en iyi şekilde kullananlardır. Buradaki iyi tamamen görecedir. Çünkü kazanmalar kayıpları kaçınılmaz kılar. Yani sorun bir paylaşım sorunudur.

Herkes paylaşımdan aslan payı almak ister ama sadece bazı(erk kullananın yakını)  bireyler amacına ulaşır. Burada bilgi ve yetenek belirleyici etkenlerdendir ama nihai belirleyen değildir. Çünkü belirleyici, paylaşımı belirleyendir yani, erk kullanandır(!) Hile ve sahtekârlık belirli bir büyüklüğe eriştikten sonra elde edilen bir konum değildir. Ancak büyüklerin hile ve sahtekârlık yapma olanak ve ölçekleri büyür. Çünkü hile ve sahtekârlık konum kazandırır.

Konumu güçlenen ya yönetenlerin yanında veya yakınında olanlardır. Dahası, aynı kesimde yer alanların yasa yapma ve kurumlar oluşturma ayrıcalıklarından söz edilebilir. Bir yetkili kanunsuz emrinin yerine getirilmesini isterken; "(25.03.2014). 2) Efkan Âlâ: "Yaa kardeşim, biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız (...)"Burada görülen şu: Hukuk sermayenin ve egemenlerin süpürgesidir. Gerektiğinde pisliklerini ve ihtiyaç duyduklarında da istemediklerini temizlerler! Tekrar başa dönersek, hile ve sahtekârlık yaşama yaklaşma biçimidir. Bu biçimin algısında rol modeller yakınlardan (babalar) olabilir. Bu noktada bir siyasetçimizin yıllar önce söylediği sözleri anımsamakta yarar var; "Babalar hırsızlığı çocuklarından değil, çocuklar babalarından öğrenirler." Şimdi dikkatlice çevremize baktığımızda kimlerin, kimlerden hırsızlık öğrendiğini görebiliriz.

İkinci olarak gördüğümüz şu: Yaşam algısındaki yolsuzluk, hırsızlık ve sahtekârlık ufaktan başlayıp kartopu gibi yuvarlandıkça büyüyen bir şey. Daha da ilginç olan; küçük hırsız yakalandığında büyük hırsızlar tarafından cezalandırılır(!) Hırsızlık ve yolsuzluk onu yapanları güçlendiriyor, elleri ve kolları daha da uzamaya başlıyor! Konum güçlendikçe olanaklar da artıyor. Artan olanaklar daha büyük boyutlarda hırsızlık ve yolsuzluğun yolunu açıyor! Kurbağa kazana konduktan sonra altının ateş yakılınca su yavaş yavaş ısınmaya başlıyor. Kurbağa ortama alıştığı için haşlandığı zaman da olayın farkına varamıyor. Yani, toplumun bazı olay ve olguları kanıksaması söz konusudur. Dahası bazı sözcüklerin içerikleri de değiştiriliyor. Toplumun olay ve olguları kanıksadığını söyledik. Bu noktada şu saptamayı yapmak gerek; Sürekli olarak itaat edenlerin muhafazakâr olmaktan başka seçenekleri olamaz! Sermaye yandaşlarının hak ve yetkileri, emekçilerinde görev ve sorumlulukları var. Sermaye adına yönetenlerin ise; yetkileri ve sorumsuzlukları var!