19 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan Hakkında

Web sitesi adresi:

Çarşamba, 14 Haziran 2017 11:26

SO­RUN­LAR ve SO­RU­LAR.

SO­RUN­LAR ve SO­RU­LAR.
So­ru­la­rın öne­mi­ni vur­gu­la­mak açı­sın­dan şu sap­ta­ma­yı ya­pa­bi­li­riz; “Az soru so­ra­nın ger­çe­ği de az olur!” So­ru­lar ger­çe­ğe eriş­me­nin yol­la­rın­dan bi­ri­dir. Ge­rek­ti­ği zaman ge­re­ken so­ru­yu sor­mak bir bi­linç işi­dir. Bi­linç­li ki­şi­le­rin ilk so­ru­la­rı­nın mu­ha­ta­bı ken­di­le­ri­dir. Bu ki­şi­ler ya­nıt­la­ya­ma­dık­la­rı so­ru­lar için kay­nak­la­ra baş­vu­rur­lar. Ön­ce­lik­li olan kay­nak­lar canlı kay­nak­lar ve ya­zı­lı kay­nak­lar­dır. Canlı kay­nak­lar­da kime hangi so­ru­nun so­ru­la­ca­ğı bi­lin­me­li­dir. Ya­zı­lı kay­nak­lar ise; ki­tap­lar, ra­por­lar araş­tır­ma ve so­ruş­tur­ma do­kü­man­la­rı­dır.
Soru sorun te­mel­li­dir. Her soru bil­gi­len­me­yi amaç­lar. Bilgi sorun çözer. Çözüm veya çö­züm­ler bir so­ru­yu son­lan­dı­rır­ken, yeni so­ru­la­rın or­ta­ya çık­ma­sı­na neden olur. Sorun, soru, bilgi ve çözüm bi­le­şen­le­ri ge­liş­me­nin ve de­ği­şim­le­rin ger­çek­leş­ti­ril­me­si­ne katkı sunar. Yaşam, so­ru­lar ve çö­züm­ler bü­tü­nü­dür.
Sorun, ya­şa­mın doğal aka­rı­na engel olan ne­den­ler­dir. Çözüm ise, en­gel­le­ri or­ta­dan kal­dır­mak­tır. Her soru çö­zü­me giden yol­lar­dan bi­ri­ni açar. Çözüm her ko­şul­da ya­şa­ma iliş­kin bir so­ru­nun or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sıy­la son­la­nır.
So­run­la­rı­na sahip çık­ma­yan insan, insan de­ğil­dir. Soru in­sa­na özgü bir va­ro­luş be­lir­ti­si­dir. Ya­şa­ma iliş­kin so­run­la­rı aş­ma­ya ya­ra­yan en et­ki­li araç so­ru­lar­dır. Her soru bir var­lık ka­nı­tı ve çözüm is­te­mi­dir. Çağ­daş birey ya­şa­ma iliş­kin so­ru­la­rı­nı yet­ki­li ve so­rum­lu­la­ra yö­nelt­me­li­dir. So­ru­lar de­ne­tim­le­rin ol­maz­sa ol­maz­la­rı­dır.
Her soru en az bir çö­zü­me kapı ara­lar. Her soru ve her çözüm ya­şa­mı en az bir adım ile­ri­ye taşır. Her soru in­san­lık ya­şa­mı açı­sın­dan ile­ri­ye doğru atıl­mış bir adım­dır.
Şimdi he­pi­mi­zi il­gi­len­di­ren bazı so­ru­lar so­ra­lım:
Zey­tin­lik­ler neden yok edil­mek is­te­nir?
Zey­tin­lik­le­re do­kun­ma­dan tesis ku­ru­la­maz mı?
Milli Takım for­ma­la­rı neden milli renk­le­ri yan­sıt­maz?
Ya­sa­lar önün­de da­mat­la­rın bir ay­rı­ca­lı­ğı mı var?
Tarım alan­la­rı neden üre­tim­le bu­luş­tu­rul­maz?
Neden Katar’dan yana tavır almak zo­run­da­yız?
Dış po­li­ti­ka­mız “Yurt­ta sulh, ci­han­da sulh.” po­li­ti­ka­sı­nı uy­gu­la­ma­yın­ca uy­gu­la­nan po­li­ti­ka­lar ülke ya­ra­rı­na olmuş mudur?
Neden daha çok çocuk ya­pıl­sın is­te­nir?
Ken­di­ne ye­ter­li olan bir ülke nasıl dışa ba­ğım­lı hale ge­ti­ril­di?
Tür­ki­ye %5 bü­yü­dü mü?
Üre­tim ar­tı­şı yok ise, ger­çek bir bü­yü­me ola­bi­lir mi?
Para sa­tı­şı para hac­mi­ni ar­tır­dı­ğın­da ülke kal­kı­nır mı?
Sağ­lık so­ru­nu sağ­lık­sız ön­lem­ler­le çö­zü­le­bi­lir mi?
Eği­tim ge­ri­ye doğru sav­ru­lur­ken ül­ke­nin iler­le­me­si müm­kün mü?
Bu so­ru­la­rı her­kes kendi pen­ce­re­sin­den ba­ka­rak ço­ğal­ta­bi­lir. Çünkü onur­lu bir yaşam için soru sor­mak ka­çı­nıl­maz­dır!

Salı, 06 Haziran 2017 11:50

YURT­TAŞ HAK­LA­RI

YURT­TAŞ HAK­LA­RI

Var­lık­lar de­ğiş­mez or­tam­lar­da de­ğil­dir. Her var­lık için­de bu­lun­du­ğu or­tam­la uyum­lu olmak zo­run­da­dır. Uyum­lu olmak de­ği­şim­le­re ayak uy­dur­mak­la ola­nak­lı­dır. De­ği­şim­ler ona uyum sağ­la­yan­lar­la yo­lu­na devam eder. Bu bir ye­ni­len­me ha­li­dir. Ye­ni­lik, po­zi­tif bir kav­ram­dır bu ne­den­le geç­mi­şe dönüş hiç­bir ko­şul­da ye­ni­lik sa­yıl­maz. Yeni alı­şıl­mış­tan fark­lı olan­dır Bu alı­şıl­mış kav­ra­mı­nı geç­miş ya­şam­la­rı kap­sar ola­rak dü­şün­mek ge­re­kir. Konum ve ko­şul­la­rı­nı al­gı­la­ya­ma­yan birey ‘özne’ ola­maz. Yani yurt­taş­lar bi­linç­li olmak zo­run­da­dır.

‘Yurt­taş ol­ma­yan yurt­taş’ di­yo­ruz, çünkü yurt­taş­lık ‘aktif özne’ ol­ma­yı içe­ri­yor, sa­de­ce aynı ül­ke­yi pay­laş­mak ya da san­dı­ğa gidip oy ver­mek yurt­taş­lık için ye­ter­li değil, hak­la­rın­la ve o hak­la­rı ge­niş­let­mek için mü­ca­de­le et­tik­çe yurt­taş­la­şı­yor­sun, söz sa­hi­bi, karar sa­hi­bi ol­ma­yı, yetki sa­hi­bi ol­ma­yı is­te­dik­çe yurt­taş ha­li­ne ge­li­yor­sun. Tarih bo­yun­ca, ezi­len­ler, sö­mü­rü­len­ler, alt­ta­ki­ler, kendi ka­der­le­ri hak­kın­da söz sa­hi­bi olmak is­te­miş­ler, bunun için ege­men sı­nıf­lar­la kav­ga­la­ra, sa­vaş­la­ra tu­tuş­muş­lar, ege­men sı­nıf­lar ‘sizin efen­di­niz biziz’ de­dik­çe bu kavga devam etmiş ve bugün de hala devam edi­yor. Yurt­taş­lık, ‘biz bi­li­riz’ di­yen­le­re karşı, ‘siz işi­ni­ze bakın’ di­yen­le­re karşı, ‘ayak­lar baş olur­sa’ di­yen­le­re karşı, ül­ke­si­nin ve ken­di­si­nin ka­de­ri hak­kın­da se­si­ni yük­selt­me ira­de­si an­la­mı­na ge­li­yor.(FATİH YAŞLI)

Ye­ni­lik, sür­mek­te olan ya­şa­mı sos­yal, si­ya­si ve eko­no­mik alan­lar­da temel hak­la­rı gö­ze­te­rek de­ğiş­tir­mek­tir. Tüm temel hak­lar ya­şa­ma iliş­kin­dir. Var­lık, vücut bul­du­ğun­da temel hak­la­rı ka­zan­mış olur. Ya­şa­ma iliş­kin temel hak­lar bi­ri­le­ri ta­ra­fın­dan ve­ri­len bir hak de­ğil­dir. Temel hak­lar var­lık sür­dür­me­nin gü­ven­ce­si­dir. Var­lık­lar, yaşam ola­nak­la­rı sağ­la­yan or­tam­lar­da var olur­lar. Bu­ra­da can­sız diye ni­te­le­di­ği­miz (doğa) can­sız var­lık­lar, canlı var­lık­la­ra yaşa or­tam­la­rı­nı su­nar­lar. Bu ne­den­le sa­de­ce canlı var­lık­la­rın değil, can­sız var­lık­la­rın­da var olma hak­la­rı her ko­şul­da gü­ven­ce­ye alın­ma­lı­dır.

Eğer Ay­dın­lan­ma­nın temel il­ke­si, gü­düm­lü ko­num­dan, iler­le­me­nin ve kendi ira­de­si­ni öz­gür­ce kul­la­na­bil­me­nin önün­de­ki en­gel­ler­den, batıl inanç­tan, geri ve bilim dışı alış­kan­lık­lar­dan kur­tul­mak­sa, o zaman bunun ye­ni­den, için­de bu­lun­du­ğu­muz somut ta­rih­sel ko­şul­lar­da ta­nım­lan­ma­sı ge­re­kir. Çünkü bu­gü­nün batıl inanç­la­rı, hu­ra­fe­le­ri, özgür ira­de­ye sahip ola­ma­ma­nın en­gel­le­ri (Fran­cis Bacon buna ‘ta­bu­lar’ der) baş­ka­laş­mış­tır. Bun­lar gü­nü­mü­zün ka­pi­ta­list dün­ya­sın­da her gün kar­şı­laş­tı­ğı­mız; eşit ol­ma­yan iliş­ki­ler, hâkim sınıf ide­olo­ji­si­ni em­po­ze eden araç­lar, rıza gös­ter­me­yi da­ya­tan ide­olo­ji­ler, kül­tü­rel al­dat­ma­ca­lar, yaşam tar­zın­dan kay­nak­la­nan ya­nıl­sa­ma ve alış­kan­lık­lar, üre­tim ve bö­lü­şüm iliş­ki­le­ri­dir. Do­la­yı­sıy­la bu­gü­nün Ay­dın­lan­ma­sı, salt dinci ge­ri­ci­li­ği değil, hatta özel­lik­le bu tür­den çağ dışı iliş­ki­le­rin ye­ni­den hort­la­ma­sı­nı sağ­la­yan em­per­ya­list-ka­pi­ta­list sis­te­min bütün ide­olo­jik ay­gıt­la­rı­na karşı etkin ve bi­linç­li mü­ca­de­le­yi ge­rek­ti­rir.

Ay­dın­lan­ma, her an her ko­şul­da, yeni bir an­la­yış ve bi­linç­le, günün bas­kı­cı ik­ti­dar­la­rı­na, eşit­siz­lik ve zulüm üre­ten bütün top­lum­sal iliş­ki­le­re yeni bir an­la­yış­la mü­ca­de­le et­me­yi, öz­gür­leş­me­yi öne­rir.(Can Uğur)

Va­tan­daş olmak, vatan için is­ten­me­si ge­re­ken­le­ri is­te­mek ve ya­pıl­ma­sı ge­re­ken­le­ri yap­mak­tır. İste­mek ve is­te­dik­le­ri­ni yap­mak özgür birey ol­ma­nın ge­rek­le­rin­den­dir. Özgür birey ne kadar çok ka­tı­lır­sa o oran­da hak ve söz sa­hi­bi olur. Ka­tı­lım de­mok­ra­tik ya­pı­la­rın ol­maz­sa ol­ma­zı­dır. De­mok­ra­tik ya­pı­lar­da is­te­mek dü­şün­ce ve ifade öz­gür­lü­ğü ile il­gi­li­dir. İste­di­ği­ni yap­mak ise, ör­güt­len­me öz­gür­lü­ğü ile il­gi­li­dir. Ör­güt­lü birey çağ­daş bi­rey­dir. Çağ­daş bi­rey­ler ken­di­le­ri­nin ve öteki var­lık­la­rın ya­şa­ma iliş­kin temel hak­la­rı­nı sa­vu­nur­lar.

Cumartesi, 03 Haziran 2017 12:49

NAZIM’ın HİKMET’inden Sual Olun­maz !..

NAZIM’ın HİKMET’inden Sual Olun­maz !..

Ne­den­se Nazım den­di­ğin­de hemen ak­lı­ma vatan ge­li­yor.​Vatan canlı var­lık­lar için ol­duk­ça önem­li.Vatan, üze­rin­de var­lık­la­rın var­lık­la­rı­nı sür­dür­me­si­ne ola­nak­lar sunan bir doğa par­ça­sı­dır. Her var­lık,var­lı­ğı­nı sür­dür­dü­ğü or­tam­la­rı ko­ru­ma­ya ça­lı­şır. Yani, doğa do­la­yı­mın­dan ya­şa­mı­nı sür­dür­me­yi gü­ven­ce­ye alır.​Var­lık­lar için­de in­san­lar bunu ör­güt­lü bir bi­çim­de yapar.​ Bunun için kural koyar ve ku­ral­la­rı­nı da ku­rum­la­rı ara­cı­lı­ğı ile gü­ven­ce­ye alır. Bu ne­den­le çağ­daş­lık ku­ral­la­ra uyan ve ku­rum­sal­la­şan top­lu­mu kas­te­der.​Bunun için vatan ha­in­li­ği suç­la­rın önde ge­le­ni­dir. Ör­ne­ğin; Nazım, “BU VA­TA­NA NASIL KIY­DI­LAR” adlı şi­irin­de: İnsan olan va­ta­nı­nı satar mı?/Suyun içip ek­me­ği­ni ye­di­niz./Dün­ya­da va­tan­dan aziz şey var mı?/Bey­ler bu va­ta­na nasıl kıy­dı­nız? Bu so­ru­lar top­lu­mun her ke­si­min­de hemen hemen her gün sı­ra­dan in­san­lar ta­ra­fın­dan da so­rul­mak­ta­dır.Ama, bizim so­ra­cak­la­rı­mız­da var.​Nazım ül­ke­nin kit­le­ri­ni mi sattı ? No­tam­la il­gi­li ka­ra­rı Yu­na­nis­tan le­hi­ne mi kabul etti?..​ Yandaş­la­rı­nı ve ya­kın­la­rı­nı ka­yır­mak adına tüyü bit­me­dik ye­tim­le­rin hak­kı­nı peş­keş mi çekti? Yoksa; Dört­na­la gelip uzak Asya’dan/ Ak­de­niz’e bir kıs­rak başı gibi uza­nan,/ Bu cen­net, bu ce­hen­nem bizim! Di­ze­le­ri­ni mi üret­ti?

Ve Usta şöyle devam edi­yor: Onu didik didik di­dik­le­di­ler,/saç­la­rın­dan tutup sü­rük­le­di­ler,/gö­tü­rüp ka­fi­re: “Buy­run” de­di­ler./Bey­ler bu va­ta­na nasıl kıy­dı­nız? Bu di­ze­ler üst­te­ki baş­lı­ğı haklı kı­lı­yor.Sanki Usta bu­gün­le­ri gö­re­rek söy­le­miş gibi.​Gerçek­ten­de va­ta­nın el atıl­ma­dık yeri kal­ma­dı. Her var­lı­ğı faklı bir bi­çim­de yerli ve ya­ban­cı çı­kar­cı­la­ra yağ­ma­lat­tı­rıl­dı!Yağ­ma­dan çı­ka­rı olan­lar önce sadık yan­daş­lar bul­du­lar. Yan­daş­lar Ame­ri­kan İslam’ın­dan­dı. Bu yan­daş­la­rın en ön sı­ra­sın­da ik­ti­dar ve medya yer al­mak­ta­dır. Bu açı­dan ba­kıl­dı­ğın­da artık bir ulu­sal ba­sın­dan söz etmek ol­duk­ça güç­leş­mek­te­dir.

Ku­rum­lar ve ku­ral­lar çağ­daş uygar in­san­la­rın gü­ven­ce­si­dir .Bu açı­dan ba­kıl­dı­ğın­da biz­ler Nazım Hik­met’e bu gü­ven­ce­nin ve­ril­me­yi­şi­nin mah­cu­bi­ye­ti­ni ya­şa­mak­ta­yız.En büyük yurt­se­ve­ri yur­du­na has­ret bı­rak­ma su­çu­nu iş­le­dik.Ama o her gün, her fır­sat­ta vatan has­re­ti­ni di­ze­le­riy­le ta­ri­he kazdı.Varna kı­yı­la­rın­dan şöyle ses­len­miş­ti: “Karşı kıyı mem­le­ket/Sana ses­le­ni­yo­rum/İşi­ti­yor musun Memet? “Nazım’ı en iyi ama­sız ve fa­kat­sız ül­ke­si­ni se­ven­ler an­la­dı” Des­ta­nın­da on­la­rı şöyle ta­nım­la­mak­tay­dı:

Onlar ki,top­rak­ta ka­rın­ca,/suda balık,/ha­va­da kuş kadar / çok­tur­lar;Kor­kak,/cesur,/cahil,/hakim/ ve ço­cuk­tur­lar/ ve kah­re­den/ya­ra­tan ki on­lar­dır,/des­ta­nı­mız­da yal­nız on­la­rın ma­ce­ra­la­rı var­dır.

Su boy­la­rın­da ser­pil­di sal­kım sö­ğüt­ler.İbadet eder gibi sar­kı­ta­rak saç­la­rı­nı dur­gun su­la­rın ay­na­sı­na ”Oysa çok şey is­te­mi­yor­du Nazım.​Ana­do­lu’da bir köy me­zar­lı­ğı ve ba­şu­cun­da bir çınar”Aya­ğı­nın di­bin­de de bir çeşme ki soğuk su­la­rıy­la şar­kı­ya duran!

O ül­ke­si­ni canı gibi ve ya­şa­mı bo­yun­ca hep sevdi.

Ne yazık ki, cü­ce­ler­le ya­şa­ma­ya tut­san­mış bir dev iri­siy­di!..

Vatan Haini adlı şi­irin­de on­la­rı şöyle açığa çı­ka­rı­yor­du:

Evet, vatan ha­ini­yim, siz va­tan­per­ver­si­niz, siz yurt­se­ver­si­niz ben yurt ha­ini­yim,ben vatan ha­ini­yim

vatan çift­lik­le­ri­niz­se,

ka­sa­la­rı­nız ve çek def­ter­le­ri­ni­zin için­de­ki­ler­se vatan,

vatan şose boy­la­rın­da ge­ber­mek­se aç­lık­tan,

 

Vatan haini suç­la­ma­sı bir ba­kı­ma ger­çek suç­lu­la­rın mas­ke­si­dir. Ola­nak­la­rı ve yet­ki­si ol­ma­yan bir in­sa­nın çı­ka­rı için va­ta­nın bir çakıl ta­şı­nı bile sat­ma­sı müm­kün gö­zük­me­mek­te­dir.Va­ta­nı sa­ta­bil­mek için de güç ve ola­nak ister, bunu ancak yetki kul­la­nan­lar ya­pa­bi­lir. O ne­den­le vatan ha­in­li­ği sı­ra­dan­la­rın ya­pa­bi­le­ce­ği bir iş de­ğil­dir(!)

O ha­ya­tı­nın büyük bö­lü­mü­nü ha­pis­te ve ül­ke­si­nin dı­şın­da ge­çir­di. Ya­şar­ken kendi ül­ke­sin­de şi­ir­le­ri ya­sak­lan­dı.Ül­ke­mi­zin in­san­la­rı onu ancak ölü­mün­den sonra ta­nı­ya­bil­di. Ne yazık ki, o ül­ke­sin­de ta­nın­maz­ken, bütün dünya onu ta­nı­mak­tay­dı. Bu dün­ya­nın değil, sa­de­ce ül­ke­mi­zin ve ül­ke­mi­zin ce­fa­kar in­san­la­rı­nın kay­bıy­dı!

Bu olu­şum ve ge­liş­me­ler­den sonra Nazım unu­tu­lur mu? Hayır! Nazım söz ko­nu­su ol­du­ğun­da; unut­mak unu­tu­lur ancak!..

Nazım söz ko­nu­su ol­du­ğun­da, vatan sev­gi­si ile insan sev­gi­si bir bi­ri­ni izler…Onun sev­da­sı va­ta­nı­na,in­san­la­ra ve aşk­la­rı­na­dır.

Bu cen­net, bu ce­hen­nem bizim!..

Bu di­ze­yi söy­le­ye­bil­mek için Nazım olmak gerek Ül­ke­si­ne iliş­kin so­run­la­rın acı­sı­nı yü­re­ğin­de duy­mak gerek!..

Nazım Hik­met sa­de­ce büyük bir Türk şairi değil, o in­san­lı­ğın şa­iri­dir.Bunun ka­nı­tı ge­ri­de bı­rak­tı­ğı ev­ren­sel, ölüm­süz di­ze­le­ri­dir: “Ço­cuk­lar öl­dü­rül­me­sin/ Şe­ker­de yi­ye­bil­sin­ler” Bu di­ze­ler ev­ren­sel­dir, çünkü tüm in­san­la­rı il­gi­len­di­rir!..İşte bu ne­den­le Nazım sa­de­ce bizim değil, dünya in­san­lık aile­si­nin kay­bı­dır!..

Perşembe, 01 Haziran 2017 15:05

FARKLILIKLARIN BİR ARADALIĞI.

FARKLILIKLARIN BİR ARADALIĞI.


Farklılıkların bir arada olması demokrasinin en iyi fotoğraflarından biridir. Mevcut sorunlar her bireyin yaşamını etkiliyor ise; sorunlardan etkilendiğinin bilincinde olan bireylerin bir arada oluşu çok önemlidir. Ülkeye ilişkin acil sorunların ortak payda olması her şeyden önce umutları var kılmaya ve yeşertmeye yetiyor. İbrahim Kabaoğlu; “Yan yanayız, bir aradayız” diyerek konuyu şöyle özetliyor:

“Ne yapmalı? Önce, siyaset ve anayasa bilgisi sürekli pekiştirilmeli; sonra, hukuki mücadele yolları her şeye rağmen ilerletilmeli; nihayet, dayanışma ve birliktelik yolları geliştirilmeli.

Bu nedenle, dün Taksim’de “yan yanayız, bir aradayız” başlığı altında yapılan toplantı, pek kayda değer; özellikle, demokrasi ekseninde yurttaşlık ve eşitliği öne çıkarması bakımından: Birlikte oluşturduğumuz, birlikte yaşadığımız toplumumuzun farklı kesimlerinden gelen, farklı kimlik ve kökenden, farklı siyasi düşünce ve inanıştan olsak da sadece birer yurttaş sıfatıyla, bu topraklarda ortak yaşamı savunmak için “Yan yanayız, bir aradayız” ...

Topluma sunulan bildiri metni;

“Bu toprakların ortak sahibi olan bizler; ortak yaşamı kurmak, korumak, geliştirmek için, siyasi parti, ideolojik aidiyet, inanç, din, mezhep, milliyet, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin 80 milyona sesleniyoruz. Bizler kutuplaşmak, birbirimize düşmanlaşmak, Türk-Kürt, dindar-laik, evetçi-hayırcı diye bölünmek, onlar-bunlar diye ayrıştırılmak istemiyoruz. İnancımızı, dinimizi, dilimizi, kültürümüzü, hayat tarzımızı kendi seçtiğimiz gibi, özgür, eşit, korkusuz, huzur içinde yaşamak; birbirimize güvenmek, dayanışmak istiyoruz…

Savaşa sürüklenmekten, çatışmacı ortamdan, nefret dilinden, hukuk ihlallerinden, haklarımızın özgürlüğümüzün kısıtlanmasından, can ve mal güvenliğimizden, toplumun vicdanını yitirmesinden, ahlak aşınmasından, toplumsal duyarsızlıktan endişe duyuyoruz.

Tek adam rejimi ve partili devlete, adaletsizlik ve hukuksuzluğa, Meclis’in etkisizleştirilmesine, her çeşit muhalefetin baskı ve tehditle sindirilmesine karşıyız. Yüzbinlerce kamu çalışanını, siyasetçiyi, akademisyeni, medya, yargı ve güvenlik mensuplarını haksız, hukuksuz keyfi uygulamalarla, tutuklamalarla, baskılarla tasfiye eden despotik siyasetin yarattığı bütün mağduriyetlere hayır diyoruz!

Geleceğimizi karartan bu anlayışı anayasallaştırmaya çalışan referandumun şaibeli sonuçlarını ve halk iradesinin yasalar yok sayılarak açıkça çiğnenmesini kabul etmiyoruz.

Bir arada güven içinde yaşamak için, acilen:

Hukuk ihlallerine yol açan OHAL’in kaldırılmasını,

Toplumun tümüne yayılan mağduriyetlere karşı adalet ve hukuk güvenliğinin sağlanmasını,

Meclis’in yasama ve denetleme yetkisinin güçlendirilerek iadesini,

Hesap veren, anayasal, şeffaf devlet için kararlı adımlar atılmasını,

Gizli oy ve şeffaf sayım temelli sandık güvenliğinin sağlanmasını istiyoruz.

Korku, gerilim ve kutuplaştırma siyasetinden güç devşirenlere karşı; ülkemizin geleceğinden sorumlu tüm yurttaşları, farklı kanaat önderlerini, sivil girişimleri, siyasi partileri güç birliğine çağırıyoruz!

Adaletli, hakkaniyetli, tarafsız ve bağımsız yargı ilkesine dayalı ‘hukuk devleti’nin,

Bireysel ve toplumsal insan haklarını tam uygulayan eşitlikçi, çoğulcu demokrasi anlayışının,

Başta yerel yönetimlerde olmak üzere katılımcılığı teşvik edecek bir idari yapının,

İdeolojik dayatmacı, cinsiyetçi, ayrımcı olmayan; özerk ve eleştirel düşünceye dayalı bir eğitim sisteminin,

Bölge halkları ve dünya ülkeleriyle eşit haklı işbirliğini gözeten barışçı bir siyasetin, egemen kılınması için, güçlerimizi ortaklaştırmaya çağırıyoruz.”

Çarşamba, 31 Mayıs 2017 09:38

MİZAHIN ÜRET­KENLİĞİ

MİZAHIN ÜRET­KENLİĞİ

“İnsanı gül­me­ye sevk eden yazı ve resim sa­na­tı­dır. Mizah eser­le­ri sırf şaka mak­sa­dıy­la ya­ra­tıl­dı­ğı gibi be­lir­li fi­kir­le­ri ifade etmek için de ya­ra­tı­lır.

Ka­ri­ka­tür, hi­kâ­ye, roman, ko­me­di, nükte, fıkra, hiciv, gibi şe­kil­ler­de kar­şı­mı­za çıkan bu eser­le­rin en büyük özel­li­ği «espri» de­di­ği­miz asıl can ala­cak nok­ta­nın hi­kâ­ye­nin te­fer­ru­atı ara­sın­da büyük bir us­ta­lık­la giz­len­me­si ve tam sı­ra­sı ge­lin­ce, bek­len­me­dik bir anda söy­len­me­si­dir.

Böy­le­ce bir­den­bi­re um­ma­dı­ğı bir du­rum­la kar­şı­laş­mak din­le­yi­ci veya oku­yu­cu, ya da se­yir­ci­de gülme is­te­ği uyan­dı­rır. “(http://​www.​nedir.)

Mizah, baskı ve şid­de­tin yoğun ol­du­ğu sü­reç­ler­de bir ya­şa­ma tu­tun­ma aracı ola­rak or­ta­ya çıkar ve yaşam den­ge­si­ni sağ­lar. Ge­nel­lik­le yö­ne­ten­ler­den daha zeki olan in­san­lar, her şeye kar­şın top­lu­mun var­lı­ğı­nı sür­dür­me­si­ne mal­ze­me su­nar­lar. Ya­şa­mı fark­lı açı­lar­dan baskı al­tın­da olan in­san­lar ken­di­le­ri­ne zul­me­den­le­rin ‘oran­tı­sız zekâ’ kar­şı­sın­da çu­val­la­ma­sı­nı kendi za­fer­le­ri ola­rak de­ğer­len­di­rir­ler.

Mi­za­hın fark­lı açı­lar­dan ta­nım­la­rı­nı göz­den ge­çi­re­lim:

Mizah, açık­tan söy­len­me­ye­ni örtük ola­rak söy­le­mek­tir. Do­lay­lı bir an­la­tım olan mizah he­de­fi­ne cep­he­den sal­dır­maz. Söy­le­yen kadar söy­le­me mu­ha­tap olan belli ol­ma­sı­na kar­şın, hedef söy­le­nen­le­ri üs­tü­ne almaz. Doğ­ru­dan suç­la­yan ol­ma­dı­ğı için bir suç­la­nan­da olmaz! Bu durum mizah üre­te­ni­ne geniş bir alan­la bir­lik­te birde say­gın­lık sunar. Nas­ret­tin Hoca, İncili Çavuş ve Bek­ta­şi bu şe­kil­de ün­le­nen ki­şi­ler­dir.

Ge­nel­lik­le mi­za­hın he­de­fin­de oto­ri­te­ler var­dır. Sözlü mi­zah­ta ge­nel­lik­le ün­len­miş ki­şi­ler söy­le­ne­rek ak­ta­rı­lır. Çünkü bu gibi ki­şi­le­rin suç­lan­ma­sı söz ko­nu­su ola­maz. Bu ne­den­le söy­len­mek is­te­nen­ler onlar üze­rin­den dil­len­di­ri­lir.

Mizah ola­ğan­dı­şı ko­şul­lar­da­ki ya­şa­mın soluk alı­şı­dır. Mizah var­lık bil­di­ri­mi, di­ren­me ve ya­şa­mı sa­vun­ma bi­çi­mi­dir. Şid­de­tin zayıf karnı mi­zah­tır.

Mizah açı­sın­dan Ana­do­lu ün­le­nen­le­rin yurdu ol­muş­tur. Bu olgu aynı za­man­da Ana­do­lu’da ya­şa­mın bek­len­me­dik ve is­ten­me­yen(temel hak­la­ra ay­kı­rı) baskı ve şid­det­le karşı kar­şı­ya kal­dı­ğı­nın ka­nı­tı­dır!

Mizah bas­kı­la­rın yoğun ol­du­ğu top­lum­lar­da bir em­ni­yet su­pa­bı­dır. Tıpkı dü­dük­lü ten­ce­re­de ol­du­ğu gibi ba­sınç ar­tın­ca em­ni­yet açı­sın­dan bir kıs­mı­nın tah­li­ye edil­me­si ge­re­kir.

Mi­za­hın mal­ze­me­si­ni güç­süz, ye­te­nek­siz ve fakat bas­kı­cı ik­ti­dar­lar üre­tir. Mizah bir ön­lem­li dü­şün­me bi­çi­mi­dir. Önlem var­lık ko­ru­ma ve ye­ni­den üre­ti­mi gü­ven­ce­ye alır.

Mizah en in­ce­lik­li üre­tim­ler­den bi­ri­dir. Mizah, zeki ve ye­te­nek­li bi­rey­le­re özgü bir üre­tim­dir. Zeki olan­lar mizah yapar ve kit­le­le­ri gül­dü­re­rek dü­şün­dü­rür. Mizah yap­tı­ğı­nı sanan va­sat­lar ise, ken­di­si­ne gül­dü­rür.

Mizah, bek­len­me­dik bir anda ve tam yeri gel­di­ğin­de haklı bir ze­min­de ha­re­ke­te geç­mek­tir. Tıpkı bu­lut­lu bir ha­va­da şim­şek ar­dın­dan gelen gök gü­rül­tü­sü­dür(!)

Cuma, 26 Mayıs 2017 09:54

YAŞAM ZİNCİRİ

YAŞAM ZİNCİRİ

Bir Şaman öğ­re­ti­si şöyle der: Do­ğa­da hiç­bir şey ken­di­si için ya­şa­maz. Ne­hir­ler kendi su­yu­nu içe­mez. Ağaç­lar kendi mey­ve­le­ri­ni yi­ye­mez. Güneş ken­di­si için ısıt­maz. Ay ken­di­si için par­la­maz. Çi­çek­ler ken­di­le­ri için kok­maz. Top­rak ken­di­si için do­ğur­maz. Rüz­gâr ken­di­si için esmez. Bu­lut­lar kendi yağ­mu­run­dan ıs­lan­maz. Do­ğa­nın ana­ya­sa­sın­da ilk madde şudur: Her şey bir­bi­ri için yaşar. Bir­bi­ri için ya­şa­mak do­ğa­nın ka­nu­nu­dur. Eski çağ­lar­dan sü­re­ge­len bir an­la­yış­tı bu. Bü­tün­lü­ğü an­la­tır­dı, özü iki cüm­ley­di. “Ben biz ol­du­ğu­muz zaman ben olu­rum.” “Ben ben ol­du­ğum için sen sen­sin.”

Bu ya­şa­ma ba­kı­şa iliş­kin bir genel çer­çe­ve. Bunu biraz ay­rın­tı­lar­la ifade eder­sek daha kolay an­la­şı­lır: Ben, tüm in­san­la­rı; din, dil, ırk vb. ayrım yap­mak­sı­zın kar­şı­lık­sız ola­rak se­vi­yo­rum.

Ben, do­ğa­yı ken­di­le­riy­le pay­laş­tı­ğı­mız var­lık­la­rın ya­şa­ma hak­kı­nı her ko­şul­da önem­si­yo­rum. Bu önem­se­me son be­lir­le­me­de ken­di­ni önem­se­mek­le eş­de­ğer­li­dir.

Ben, ya­şam­la­ra ortam ha­zır­la­yan do­ğa­nın bir ol­maz­sa olmaz ol­du­ğu bi­lin­ciy­le ha­re­ket edil­me­si ge­rek­ti­ği­ni iç­ten­lik­le dü­şü­nü­yo­rum.

So­nuç­ta, şim­di­lik en üstün ko­num­da olan in­san­la­rın bi­linç­li ola­rak kendi var­lık­la­rı­nı ve var­lık­la­rı­na büyük ola­nak­lar sunan öteki var­lık­lar­la(canlı ve can­sız) aynı yaşam or­ta­mı­nı pay­laş­tık­la­rı­nın bi­lin­cin­de ol­ma­la­rı ge­rek­ti­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum. Çünkü var­lık zin­ci­ri­nin tek bir hal­ka­sı ko­par­sa, bun­dan öteki var­lık­lar yani, yaşam zarar görür.

Yaşam zin­ci­ri­ni oluş­tu­ran hal­ka­lar için­de yaşam için en teh­li­ke­li olan in­san­lar­dır. Si­lah­la­rı onlar üre­tir, sa­vaş­la­rı onlar çı­ka­rır­lar. Canlı ve can­sız var­lık­lar için en büyük teh­li­ke, so­rum­lu­luk bi­lin­cin­den yok­sun olan çı­kar­cı in­san­lar­dır!

Perşembe, 25 Mayıs 2017 08:58

İKİ ÖYKÜ

İKİ ÖYKÜ

Geç­miş­te ya­şan­mış iki öykü var. Bu öy­kü­ler ders alın­ma­sı ge­re­ken öy­kü­ler­dir. Top­lu­mun her zaman doğ­ru­la­rı bilme şansı ola­maz. Yön­len­di­ri­len kit­le­le­rin sürü ha­lin­de ha­re­ket et­tik­le­ri gö­rü­lür: Ali Küfe va­li­si iken, Mu­avi­ye Şam va­li­si­dir. Ara­la­rın­da ik­ti­dar ve pay­la­şım te­mel­li an­laş­maz­lık var­dır. Uz­laş­ma sağ­la­na­ma­dı­ğın­dan savaş çık­mak üze­re­dir.

Bir gün, bir de­ve­ci, yük­le­di­ği mal­lar­la Küfe ‘den Şam’a gider. Aç­göz­lü biri Kü­fe­li’nin de­ve­si­ne sahip çıkar, de­ve­nin ken­di­si­ne ait ol­du­ğu­nu söy­ler. Aynı za­man­da erkek de­ve­nin dişi ol­du­ğu­nu iddia eder. Küfe’li Şamlı’ya laf an­la­ta­maz ve sorun Mu­avi­ye’ye yan­sır. Şam halkı bir mey­dan­da top­la­nır. Mu­avi­ye Şam hal­kı­na sorar; “Bu dişi deve ki­min­dir?” Şamlı hemen atı­lır, “be­nim­dir” der.

Aynı soru Şam hal­kı­na so­ru­lur, Şam­lı­lar hep bir ağız­dan cevap ve­rir­ler;  Bu dişi deve Şam­lı­nın­dır(!)

Bu yanıt Kü­fe­li­yi şaş­kı­na uğ­ra­tır. Kü­fe­li şaş­kın şaş­kın bir ke­nar­da du­rur­ken Mu­avi­ye ça­ğı­rır;

“Bana bak, ben de, sen de bi­li­yo­ruz ki, bu deve er­kek­tir ve sana ait­tir. Küfe’ye dö­nüş­te Ali’ye de ki; “Şam’da öyle bir ahali var ki, er­kek­le­ri de di­şi­le­ri de, on­la­rın cins­le­ri­ne değil, Mu­avi­ye’nin ağ­zı­na ba­ka­rak söy­lü­yor­lar, o di­şi­ye erkek dese, ya da er­ke­ğe dişi dese, hepsi ona itaat edi­yor.” Şimdi git ve Ali’ye bun­la­rı anlat” der.

 

Bu­ra­da kit­le­le­rin gü­dü­le­bi­lir ol­du­ğu gö­rül­mek­te­dir. Top­lum­sal tep­ki­ler nor­mal ya­pı­lar­da ve nor­mal ko­şul­lar­da özgür iradi bir ini­si­ya­tif­le doğ­ru­ya yö­ne­le­bi­lir­ler. İkinci öykü bi­rin­ci­yi ta­mam­lar ni­te­lik­te­dir:

Üç ar­ka­daş bir yaz günü yaya ola­rak yol­cu­luk yap­mak zo­run­da ka­lı­yor­lar. Bu ki­şi­ler­den biri Türk, biri Kürt, di­ğe­ri de Er­me­ni’dir. Er­me­ni aynı za­man­da pa­paz­dır. Bu ki­şi­ler bir süre sonra su­su­yor­lar. Et­raf­ta su yok. Bağ­la­rın olgun za­ma­nı; "İki sal­kım üzüm yi­ye­lim de ağ­zı­mız ıs­lan­sın," diye bir bağa gi­rer­ler. Bağın sa­hi­bi bir Türk ama onu gö­re­me­miş­ler. "kaç pa­ray­sa ve­ri­riz," di­ye­rek ye­me­ye baş­la­mış­lar. Bu sı­ra­da bağın sa­hi­bi gel­miş. bak­mış üç kişi üzü­mü­nü yiyor. Fena bo­zul­muş ama üç ki­şiy­le de başa çı­ka­ma­ya­ca­ğı­nı dü­şün­müş. Bi­ri­ne bak­mış, kı­ya­fe­tin­den er­me­ni ve papaz ol­du­ğu belli. Di­ğe­ri­ne bak­mış, ko­nuş­ma­sın­dan Kürt ol­du­ğu­nu an­la­mış. Üçün­cü­sü­nün de Türk ol­du­ğu­nu gör­müş.

Ön­ce­lik­le Er­me­ni’ye yö­nel­miş; "Bak bu adam Türk, yesin ma­lı­mı. Benim ka­nım­dan­dır. He­la­li hoş olsun. Bu da Kürt'tür ama din kar­de­şim­dir. sen niye yi­yor­sun benim üzü­mü­mü?" demiş. bu laf, üzer­le­ri­ne so­rum­lu­luk yük­len­me­yen Türk ve Kürt'ün ho­şu­na git­miş. Adam, pa­pa­zı bir güzel döv­müş ve bağın dı­şı­na atmış. Bağ sa­hi­bi biraz sonra Kürt'e dön­müş. "Müs­lü­man'sın da niye sa­hip­siz bağa gi­ri­yor­sun? Bu adam benim ka­nım­dan, ye­diy­se afi­yet olsun, çünkü o Türk'tür, kar­de­şim­dir," di­ye­rek bir güzel onu da döv­müş ve bağın dı­şı­na atmış. Bu durum Türk'ün ho­şu­na git­miş. Biraz sonra Türk'e dön­müş ve "tamam an­la­dık Türk'sün, aynı kan­da­nız, aynı din­de­niz ama sa­hi­bi ol­ma­dan baş­ka­sı­nın ba­ğı­na gi­ri­lir mi?" di­ye­rek Türk'ün üs­tü­ne yü­rü­müş. Bek­len­me­yen dar­be­ler so­nun­da yere yı­ğıl­mış. Türk’ü de bağın dı­şı­na atmış. Pe­ri­şan hal­de­ki üç kişi ken­di­le­ri­ni to­par­la­yın­ca Kürt sor­muş; “Biz üç kişi bir ki­şi­den dayak yedik!” de­yin­ce; Türk demiş ki, Biz, Er­me­ni’yi döv­dür­me­ye­cek­tik".

 

Bu öy­kü­ler an­la­yan­la­ra çok şey an­lat­mak­ta­dır. Er­me­ni’yi döv­dü­ren­ler dayak ye­mek­ten kur­tu­la­maz! Ya­rın­sız kal­mak is­te­mi­yor­sak, ona şim­di­den sahip çık­ma­lı­yız. Bunun için insan olmak tek be­lir­le­yi­ci ve ye­ter­li et­ken­dir!

Çarşamba, 17 Mayıs 2017 11:21

SANAT ve SA­NAT­ÇI

SANAT ve SA­NAT­ÇI

Sa­nat­çı­ya iliş­kin bir vur­gu­yu fa­ce­bo­ok­ta gör­müş­tüm, öz ola­rak şöyle di­yor­du: “Yal­nız be­de­ni ile ça­lı­şan işçi, buna ak­lı­nı da ek­le­yen usta ve aklın ya­nı­na yü­re­ği­ni de katan sa­nat­çı­dır!”

· Sa­nat­çı dü­şü­nen, iz­le­yen, din­le­yen, gören, ir­de­le­yip yar­gı­la­yan, in­san­lı­ğın, insan ol­ma­nın, ya­şa­mın ne an­la­ma gel­di­ği üze­ri­ne kafa yoran ve duy­gu­la­rı­nı, dü­şün­ce­le­ri­ni es­te­tik yolla ifade ede­bi­len­dir.

· Sa­nat­çı res­met­mek is­te­di­ği­ne rast­lar, duygu ve dü­şün­ce yo­ğun­lu­ğu en üst se­vi­ye­ye ulaş­tı­ğın­da ih­ti­ras­la bağ­la­nır, âşık olur, se­vi­şir veya da­la­şır. Sa­nat­çı­da ön­ce­lik­le ki­şi­lik, öz­gün­lük, ön­cü­lük ara­nır. Sa­nat­çı ge­le­ce­ğe açı­lan doğ­ru­ya, gü­ze­le ulaş­tı­ran pen­ce­re­le­ri, ka­pı­la­rı gös­te­ren­dir. (one­dio- Ars­lan URAL Ka­ra­bağ­lı)

· Sa­nat­çı dü­şü­nen, iz­le­yen, din­le­yen, gören, ir­de­le­yip yar­gı­la­yan, in­san­lı­ğın, insan ol­ma­nın, ya­şa­mın ne an­la­ma gel­di­ği üze­ri­ne kafa yoran ve duy­gu­la­rı­nı, dü­şün­ce­le­ri­ni es­te­tik yolla ifade ede­bi­len­dir.

· "Sa­nat­çı res­met­mek is­te­di­ği­ne rast­lar, duygu ve dü­şün­ce yo­ğun­lu­ğu en üst se­vi­ye­ye ulaş­tı­ğın­da ih­ti­ras­la bağ­la­nır, âşık olur, se­vi­şir veya da­la­şır. Sa­nat­çı­da ön­ce­lik­le ki­şi­lik, öz­gün­lük, ön­cü­lük ara­nır. Sa­nat­çı ge­le­ce­ğe açı­lan doğ­ru­ya, gü­ze­le ulaş­tı­ran pen­ce­re­le­ri, ka­pı­la­rı gös­te­ren­dir.”

Üstte be­lir­le­nen genel ni­te­lik­le­rin yanı sıra sa­nat­çı­la­rın ol­maz­sa ol­maz­la­rı var­dır:

“Top­lu­ma karşı so­rum­lu­luk: Sa­nat­çı, için­de bu­lun­du­ğu top­lu­ma veya tem­sil et­ti­ği mil­le­te karşı so­rum­lu­luk duy­gu­su taşır. Daha büyük öl­çek­te ise sa­nat­çı tüm in­san­lı­ğa karşı so­rum­lu­luk taşır. Bu so­rum­lu­luk ona ger­çe­ği gö­re­bil­me­nin ya­nın­da ger­çe­ği ifade etmek gö­re­vi­ni de yük­ler.”

“Ger­çek­le­ri gö­re­bil­mek: Sa­nat­çı­nın bir diğer özel­li­ği de ger­çek­le­ri gör­me­si­ni sağ­la­ya­cak ol­gun­lu­ğa ve sağ­du­yu­ya sahip ola­bil­me­si­dir. Doğ­ru­yu gö­zet­me­yen, doğ­ru­la­rı gö­re­me­yen, sa­na­tın­da ve ya­şa­mın­da ger­çe­ği id­rak­ten aciz olan ki­şi­le­rin sa­nat­çı ol­ma­sı müm­kün de­ğil­dir.”

“Dü­şü­ne­bil­mek: Sa­nat­çı­nın en önem­li va­sıf­la­rın­dan bi­ri­dir. Sa­nat­çı, or­ta­ya ko­ya­ca­ğı yeni ve ori­ji­nal ese­rin nasıl ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni ve bunun, top­lu­ma ne fay­da­lar sağ­la­ya­ca­ğı­nı dü­şü­nür. Ki­şi­sel men­fa­at­le­ri ak­lı­na ge­tir­mez.”

Sa­nat­çı; iyi, güzel, doğru, onur­lu bir yarın ve mutlu bir ge­le­cek­tir! Sa­nat­çı var olan­la ye­tin­me­yip, mev­cut olan­la­rı po­zi­tif ge­liş­me ve de­ği­şim­le­re kat­kı­lar­la aşma ça­ba­sın­da olan­dır. Çağ­la­yan­dır yü­re­ği sa­nat­çı­nın; üre­tin­ce eri­şir din­gin su akar­la­rı­na.

Sa­nat­çı­nın üret­me­si ye­ni­den ya­rat­ma an­la­mın­da­dır. Fab­ri­kas­yon üre­tim bir tek­rar üre­tim­dir ve sa­nat­la il­gi­si yok­tur. Sa­nat­çı geç­mi­şi ta­ma­mıy­la be­nim­se­me­si ha­lin­de yeni bir şey üre­te­mez. Yeni bir şey üret­ti­ği zaman ise en azın­dan üreti kap­sa­mın­da mu­ha­lif olmuş olur. Yani sa­nat­çı üret­ti­ği sü­re­ce mu­ha­lif ol­ma­ya devam eder. Ken­di­si­ne bile mu­ha­lif ola­bi­len (alı­şıl­mış­lık­lar düz­le­min­de) sa­nat­çı­lar daha bi­linç­li bir ya­rat­ma ye­ti­si­ne eri­şir­ler.

Ye­ni­den yana olmak mev­cut dü­ze­ni ve onun ege­men­le­ri­ni ra­hat­sız eder. Sa­nat­çı­la­rın yad­sın­ma­sı bun­dan­dır. Bu açı­dan ba­kıl­dı­ğın­da dev­le­tin be­nim­se­di­ği sa­nat­çı­lar ola­bi­lir ama dev­le­tin sa­nat­çı­sı olmaz! Bunun is­tis­na­sı, kur­tu­luş mü­ca­de­le­si veya ye­ni­den ku­ru­luş sü­reç­le­ri­dir.

Pazartesi, 15 Mayıs 2017 09:33

HAZİRAN GÜNEŞİ:

HAZİRAN GÜNEŞİ:

 

11.05.2017 tarihinde Birleşik Haziran Hareketi yayınladığı deklarasyonda;                                                                                                                                                                              "Değişmez sanılan değişecek, yıkılmaz denilen yıkılacak! Halk için halkla birlikte yeni bir ülke kuracağız" dedi.Bu 10 maddelik deklarasyonun önemli kısımlarını paylaşmak istiyorum:

“YSK marifetiyle değiştirilen hırsızlıkla malul diktatörlük anayasası meşru değildir. Hileli seçim sonuçları, oldubittiyle dayatılmak istenen anayasa değişikliğini halk nezdinde gayri meşru hale getirmiştir. HAYIR diyen milyonlar, bu sonucu kabul etmediğini 16 Nisan sonrasında sokaklarda ve 1 Mayıs meydanlarında “HAYIR Bitmedi Daha Yeni Başlıyor” diyerek ortaya koymuştur. Halk, ‘mühürsüz’ seçimlere olan tepkisini alanlara HAYIR mührünü basarak göstermiştir. Meşru olan halkın HAYIR mührüdür.”

Tek adam iradesine karşı halkın iradesini savunan BHH, halkın birleşik gücüne dayanan kurucu bir iradenin örgütlenmesini savunmuştur.

“16 Nisan sonrasında, halkın sokaklarda demokratik protesto hakkını kullanmasına sırtını dönen, pasif ve uzlaştırıcı tavırlarıyla sonuçları meşrulaştıranların HAYIR iradesinin temsilcisi olama-yacakları açıktır. 2019’u işaret ederek bugünün mücadelesini erte-leyen, hileli seçim sonuçlarını ve tek adam rejimini meşrulaştıran tüm çağrılar hükümsüzdür.”

Haziran seçimleri sonrasında muhalefet halk tarafından kendisine verilen görevi algılayamadı. “İstikşafi” saçmalığı ile iktidardan ayrılmak istemeyenlere istedikleri zamanı kazandırdı. Ne yazık ki, tanık olduğumuz son seçimdi o. Şimdide %49’un söz sahibi olduğunu sanan kişiler son şansımızı da elimizden almak istemektedirler!

“Toplumdaki çürüme ve yozlaşmanın başlıca sorumlusu, onlarca yıldır ülkeyi emperyalizmle işbirliği içinde yöneten sağ-muhafazakar iktidarlardır. HAYIR’la ortaya çıkan toplumsallık sağ-muhafazakar çizgiden medet umarak büyütülemez. HAYIR iradesinin arkasında Gezi isyanı ve onun Cumhuriyetçi-ilerici, devrimci talepleriyle birlikte halkların barış içinde bir arada yaşama iradesi vardır. HAYIR’a sahip çıkmak ve AKP-Saray rejimi karşısında bir seçenek inşa edebilmek ancak ve ancak emperyalizme bağımlı siyasal İslamcı piyasacı düzene karşı laiklikten, bağımsızlıktan, kamuculuktan, birlikte yaşam ve demokrasiden yana bir siyasal hatla mümkündür.”

“Doğanın yıkımına, yağma ve talana direnenler, özgürlük için mücadele eden kadınlar, kıdem tazminatı gaspına ve güvencesizliğe karşı hak mücadelesi veren emekçiler, geleceği karartılan gençler, emperyalizme, memleketin etnik ve mezhepsel temelde parçalanmasına karşı çıkan yurttaşlar olarak kendi kaderimizi kendimiz belirleyeceğiz.”

Daha fazla yüzdeye sahip olan hayırlar sandığa girmiş, fakat sandıktan evet olarak çıkmıştır. Şehirli bir hayır, eğitimli ve kültürlü bir hayır, daha da önemlisi genç bir hayır referanduma damgasını vurmuştur. Dipten gelen dalga, temelleri sarsacak niteliktedir!

Son maddede ülkenin ve cumhuriyetin kurtarılacağı ve bunu da yurtsever halkımızın yapacağı önemle vurgulanmıştır:

“Değişmez sanılan değişecek, yıkılmaz denilen yıkılacak. Referandumla birlikte siyasete damgasını vuran HAYIR iradesinin ortaya çıkartmış olduğu en önemli sonuç budur.”

Bu sonucun sağlıklı bir biçimde geleceğe taşınabilmesi için hayır blokunun örtük uzlaşmasının inandırıcı ve güvenilir çözümlerle sürdürülmesi gerekir. Bunun için belirginleşen muhalefet bloku, en kısa zamanda bir araya gelerek ve birlikte çözüm üretmelidirler.


Çarşamba, 10 Mayıs 2017 11:34

MÜCADELEYE DEVAM!...

MÜCADELEYE DEVAM!...

Eylem birleştiricidir. Eylemin ortak paydasına omuz verenler mevcutlarımızdır. Bunlarla yola çıkılmalı ve güç yettiğince olumlu değişim ve katkılar için çaba harcanmalıdır. En büyük erdem, farklılıkları kabul ederek uzlaşabilmektir. Herkes bizim gibi olunca bize(değişimcilere) gerek kalmaz, bu nedenle farklılıkların kıymetini bilmek gerekir.

Hayırları aynı olmayan fakat karşı oluş ortak paydasında buluşan büyük bir kitle var(%54 gibi). Bu kitlenin birlikteliği, kendisiyle aynı içerikte olmayan hayır istemlerine saygı duymaktır. Farklı gerekçelerle de olsa her hayır yandaşı kendi tabanında hayır diyenlerin sayısını artırmaktır. Hiçbir grup kendi hayır istemini dayatmadan önderlik içinde aynı yaklaşımı sürdürmelidir.

İvedilikle hayır diyen grupların temsilcileri bir araya gelerek ortak bir strateji belirlemelidir. Bu işin ideali uzlaşarak ortak bir aday belirlemektir. En az aday kadar önemli olan ortak adayın savunacağı ilkelerdir. Bu nedenle adaydan önce ilkeler belirlenmelidir. Bunun için Fikret Başkaya Birgün Pazar ekinde şu öneriyi dillendiriyor: “Bulundukları her yerde demokratik olarak seçilen temsilciler, bir “Kurucu Meclis” veya “Ulusal Meclis”de bir araya gelerek, bir taslak program oluşturabilirler, daha detaylı programlar için de girişimde ve görevlendirmede bulunabilirler. Böylece, ekonomi, politik yaşam, Kürt sorunu, sosyal eşitlik, demokratikleşme, çevre sorunları, sosyal sorunlar, dış politika, vb. alanlarında nelerin, nasıl yapılacağı netleşmiş olur…Hazırlanan taslak program ikinci aşamada kitlenin onayına sunulduktan ve kabul edildikten sonra mücadelenin rotası da netleşmiş olur. Böyle bir süreç aynı zamanda politikleşmeyi, bilinçlenmeyi de büyütür ve mücadelenin etkisini artırabilir. Artık düşünce tarzımızı, tartışma zeminini ve mücadele yöntem ve araçlarını yenilemek durumunda olduğumuz bir zamandayız.”

Aynı ülkeyi paylaşmak zorunda isek, ülkemiz için ve ortak yaşam için paylaşacağımız ideallerimiz olmalıdır. Bu ortak paydalar mutlaka birlikte saptanmalıdır. Birinci öncelikli olan halktan alınan egemenliğin gerçek sahiplerine iade edilmesidir. Bunun için anayasanın 18 maddesindeki değişikliği kesinlikle uygulanmamalı ve parlamenter sistemi daha çok güçlendirilerek egemenlik, gerçek sahiplerine iade edilmelidir. Bu konuda Fikret Başkaya’nın önerileri dikkate alınmalıdır. Bu öneriler aynı zamanda demokratik bir anayasanın omurgasını oluşturmaktadır. Bu güzel ülkenin güzel insanları onurlu bir yaşamı hak ediyor. Bunun için hayırcıların armudun sapı, üzümün çöpü demeden biran önce bir araya gelerek çözümler üretmeleri gerekir.