20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan Hakkında

Web sitesi adresi:

Pazartesi, 08 Mayıs 2017 10:08

ÇA­TI­ŞAN­LAR

ÇA­TI­ŞAN­LAR

Ül­ke­de halk­tan yana olan­lar­la, halka karşı olan­la­rın mü­ca­de­le­si var. Çok il­ginç­tir ki, halka karşı olan­la­rın ya­nın­da azım­san­ma­ya­cak sa­yı­da halk var(!)

Ahlak ile ah­lak­sız­lı­ğın, iyi ile kö­tü­nün sa­va­şı­na tanık, hatta taraf ol­mak­ta­yız. Bu taraf oluş­ta onur­lu olan­la­rın be­lir­le­yi­ci ol­ma­sı ge­re­kir. Dü­rüst, na­mus­lu ve de­mok­rat olmak ah­la­kın ol­maz­sa ol­maz­la­rın­dan­dır!

Ege­men­le­rin en büyük avan­ta­jı, azın­lık­ta ol­ma­la­rı­na kar­şın; ço­ğun­lu­ğu sağ­la­ya­cak olan araç­la­ra sahip ol­ma­la­rı­dır. Bu araç­lar; ya­sa­lar, ku­rum­lar, teh­dit ve rüş­vet­tir. Ör­ne­ğin; ege­men­ler ya­sa­la­rı bir sü­pür­ge gibi kul­la­nır­lar. Ge­nel­lik­le pis­lik­le­ri­ni, ge­rek­ti­ğin­de de mu­ha­lif­le­ri­ni sü­pür­mek için kul­la­nır­lar! Re­fe­ran­dum sü­re­cin­de YSK’nın yak­la­şı­mı üst­te­ki sa­vı­mı­zı ka­nıt­lar ni­te­lik­te­dir.

Bir ül­ke­de hukuk var ise; hu­ku­kun üs­tün­lü­ğü­nün ta­nı­na­ca­ğı ve ya­sa­la­ra uygun dav­ra­nı­la­ca­ğı var­sa­yı­lır. Bu genel ku­ra­la uyul­mu­yor ise, hu­ku­kun var­lı­ğı tar­tış­ma­lı hale gelir. Ya­sa­lar için aynı şey­den söz etmek olası de­ğil­dir çünkü, de­mok­ra­tik ol­ma­yan ül­ke­ler­de ya­sa­lar hu­ku­ka ay­kı­rı ola­bi­lir. Bu nok­ta­da şunu söy­le­ye­bi­li­riz; önem­li olan “maçı ka­zan­mak” değil, ku­ral­la­ra uygun ve şi­ke­siz olan ve ha­ke­min ta­raf­sız ol­du­ğu maçı al­nı­nın akıy­la ve hak ede­rek ka­zan­mak­tır(!)

Bu ül­ke­nin büyük bö­lü­mü­nün en büyük prob­le­mi, ina­nan­la­rın büyük kıs­mı­nın cum­hu­ri­yet kar­şıt­lı­ğı te­me­lin­de darıl harp söy­len­ce­si­ne gözü ka­pa­lı inan­ma­la­rı­dır. Bu inanç hu­ku­ka ve ah­la­ka ay­kı­rı suç sa­yı­lan dav­ra­nış­la­rı meş­ru­laş­tır­ma­sı­dır. Oysa darıl harp “kâfir” diye ta­nım­la­nan bir dev­let­te ina­nan va­tan­daş­la­rın dev­le­te karşı savaş savaş yü­rüt­me­le­ri­ni ön­gö­rür(!) Bu yü­küm­lü­lük sü­re­sin­ce kâfir diye ni­te­le­nen­le­rin mal­la­rı, pa­ra­la­rı ga­ni­met ola­rak zorla veya hile ile veya ça­lı­na­rak gasp edil­me­si helal ve se­vap­tır der. Bu tar­tış­ma­lı gö­rü­şü ül­ke­miz için uyar­la­mak is­te­mek­te ve bu doğ­rul­tu­da örtük bir savaş sür­dür­mek­te­dir­ler. Bu dü­şün­ce­de olan­lar sa­de­ce yö­ne­ten­ler değil, on­la­rın fark­lı araç ve yön­tem­ler­le yön­len­dir­dik­le­ri yı­ğın­lar var. Bu yı­ğın­lar ah­la­ka ve in­san­lık­la bağ­daş­ma­yan dav­ra­nış­la­rı inanç açı­sın­dan doğal ve hatta bir hak ola­rak gör­mek­te­dir­ler. Bu gö­rü­şün yan­daş­la­rı­nın unut­tuk­la­rı bir şey var; artık bu ül­ke­yi kendi inanç­la­rı­nın ön­der­le­ri yö­net­mek­te­dir­ler. Kay­nak­la­rı onlar pay edip, iha­le­le­ri onlar en yakın yan­daş­la­rı­na ver­mek­te­dir­ler. Or­ta­da kâfir bir yö­ne­tim yok, kâfir sa­yı­lan mil­le­tin bir ya­rı­sı var(!) Bu ne­den­le ülke halk­la­rı­nın ya­rı­sı öte­ki­leş­ti­ril­mek­te ve ülke var­lık­la­rı yağ­ma­lan­mak­ta­dır.

Eğer re­fe­ran­dum­da evet ka­zan­sın diye har­ca­nan çaba, ülke so­run­la­rı­nın çö­zü­mü için har­can­say­dı, şimdi çok daha güzel bir ül­ke­de ya­şa­ma şan­sı­nı ya­ka­la­mış olur­duk. İşçi so­run­la­rı, çift­çi so­run­la­rı, es­na­fın so­run­la­rı, ça­lı­şan­la­rın, genç­le­rin ve öğ­ren­ci­le­rin so­run­la­rı çö­zül­müş olur­du. Ül­ke­yi kal­kın­dı­ra­cak, in­sa­nı­mı­zın refah dü­ze­yi­ni ar­tı­ra­cak, is­tih­dam dü­ze­yi­ni ar­tı­ra­cak ön­lem­ler alı­na­bi­lir­di.

Gö­rü­len şu; amaç ül­ke­yi ge­le­ce­ğe ta­şı­mak değil, kendi ge­le­cek­le­ri­ni gü­ven­ce­ye almak gibi gö­zü­kü­yor(!)

Pazartesi, 24 Nisan 2017 10:41

MİLLET İRADESİ

MİLLET İRADESİ

İtirazlar ve yasal girişimler söz konusu millet iradesine müdahale değil; iradenin oluşum sürecinde devreye sokulan hukuka aykırı işleme müdahalelerdir. Bu müdahaleler tam hukuksuzluk içeren karar ile pekiştirilmiştir. Dolayısıyla müdahale milli iradeye değil, milli iradeyi sakatlayan ve hukuka aykırı olan idari kararadır.

Anayasamızın 79. Maddesi: E. Seçimlerin Genel Yönetim ve Denetimi

Seçimler, yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır. (Değişik: 31.5.2007 - 5678/2 md.) Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçim tutanaklarını ve Cumhurbaşkanlığı seçimi tutanaklarını kabul etme görevi Yüksek Seçim Kurulunundur. Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz.

Burada bir kesin hüküm var. YSK’nın kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz. Bu hükmün olmazsa olmazı, söz konusu kurumun kararlarının hukuka uygun olması koşuluyladır. Yasa düzenlenirken bu temel kurala uyulacağı varsayıldığından, tekrara gerek duyulmamıştır. Bu örtük hükme uymak sorumluluğun gereğidir. Bu gerek sorumlularca yerine getirilmediğinde, kurumsal değil, kişisel sorumluluk devreye girer. Bu eylemin adı görevi kötüye kullanmaktır! Buradaki ikinci zayıf halka, yasa koyucu her olasılığı dikkate almamıştır. Demokrasilerde denge, fren ve denetim organları işlemelidir. Ancak o zaman kurumlar toplumun benimsediği saygın kurumlar haline gelebilir.

Kurum: isim, hukuk Evlilik, aile, ortaklık, mülkiyet gibi köklü bir yapıyı içeren, genellikle devletle ilişkisi olan yapı veya birlik, müessese(Türk Dil Kurumu).

Kurum, toplumsal yapının dinamik bir parçasıdır. Her kurum yasal konuma sahiptir. Kurumların ilkeleri eşitliğin, adaletin ve demokratikliğin güvencesi olduğu gibi, yönetime katılımında etkin araçlarından biridir. Kurumlar kendilerini değişen koşullara uyarladıkları sürece güncelliklerini sürdürürler. Her kurum bir toplumsal soruna yanıt verir ve çözüm üretir. Kurumlar yönetime katılıma olanak sundukları gibi, devlet denen organizasyonun gücünün uzmanlık temelinde dağıtılmasına olanak sağlar. Kurumlar toplumun genelini kucakladığı için toplum tarafından kabul edilirler. Kurumlar toplumdaki iş bölümü temelinde güç ve yetki paylaşımını sağlayan özerk kurumlardır. Özerk kurum varlığını belirleyen yasalar dışında herhangi bir otoriteden emir ve direktif almayan yapılanmalardır.

Toplumlarda var olan kurumları şöyle sıralayabiliriz: Aile kurumu, ekonomi kurulu, siyaset kurumu, din kurumu, eğitim kurumu, hukuk kurumu ve sivil toplum kurumları.

 

Güncel sorunumuz hukuk kurumu ile ilgili. YSK kendi yasasına aykırı bir şekilde yasa koyucu gibi hüküm üreterek uyguluyor(!) Bu uygulamada varlığını yadsıyor. Uyması gereken yasalara uymuyor!

Cumartesi, 22 Nisan 2017 20:06

GEREKÇE

GEREKÇE

 

Her koşulda kazanmak üzerine kurgulanan bir referandum yapıldı ama tartışmaları sürüyor. Bir halk söylemi var; “Bu hamur çok su götürür!” YSK üyesi karşı çıktığı karara ilişkin şu gerekçeleri ileri sürüyor:

Aydınlık’ın haberine göre ise Topaktaş şöyle bir ‘muhalefet şerhi’ koydu: “Oyların mühürsüz olması referandumu yargı denetiminden çıkarır. 98’inci ve 101’inci maddelerde seçmen pusulası ve zarfların mühürlü olması şartı vardır. Anayasanın 79’uncu maddesi, seçimlerin yargı denetiminde yapılacağını hüküm altına almıştır. Burada Anayasa’nın ihlali söz konusudur.”

Son cümle yönlendirici bir içeriğe sahip.YSK’nın hukuka uygun kararı tartışılmıyor.Tartışma konusu hukuka aykırı karardır. Kendi hukukunu yok sayan bu karar aynı zamanda anayasa ihlalidir.

İstanbul Barosu suç duyurusunda bulundu.Dilekçede şöyle dendi: “YSK Başkanı Sadi Güven ve üyeleri, kanuna uygun hazırlanmış genelgeye aykırı olarak söz konusu kararı önce sözlü açıklayıp, sonra henüz il ve ilçe seçim kurullarına bu konuda yapılan itirazlar karara bağlanmadan yetkisi dışında bir müdahalede bulunarak seçim suçu işlemişlerdir. YSK, önce sözlü kamuoyu açıklamasıyla sonra yazılı kararla zincirleme şeklinde, seçim sonucunun tağyirine (değiştirmek) kasten sebebiyet verme girişiminde bulunmuştur.”

Bu konuda her şey bitti demek mümkün değildir.Herşeyin bitmesi için tüm itirazların çözülmesi gerekir. Zaten YSK kesin sonuç açıklamadığına göre her şey  bitmemiş. Bu nedenle at hırsızlığı olaya nokta koyan bir gerekçe olamaz.

YSK’nın kararının son ve bağlayıcı olmasının gözardı edilemeyecek koşulu işlemlerin ve kararın hukuka uygun olması halidir. Eğer bu kurala uyulmamış ise; kanunun açık hükmüne ragmen yasaya aykırı bir hüküm üretildiği an kanunsuzluk sözkonusudur! Ortada “tam kanunsuzluk” hali mevcuttur. Bu durumu saptayıp giderecek bir mercinin olması gerekir. Bu merci mevcut koşullarda AYM’dir. AYM bu hukuksuzluk halini yetki,sebep,şekil ve maksat yönünden ele alabilir. Kesin hüküm içeren maddeyi uygulamayıp kendince bir yorum getirmek yasa koyma ile eş anlamlı oup, aynı zamanda yetkisini aşmaktır. Şekil yönünde yasada belirlenen kurallara uyulmadığı görülmektedir. Maksat ise, referandumdan önce hukuka aykırı bir kurgunun gerçekleştirilmesine yönelik görülmektedir.

Yanlış anlaşılmasın,AYM’nin YSK’yı yargılamasından söz etmiyoruz. YSK adına yetki kullananların hukuka aykırı kararlarıdır sözkonusu olan.Bu hukuksuz karar sadece seçmenleri değil, tüm vatandaşları ilgilendirmektedir.Rejimin değişmesi doğrudan vatandaşların temel hakları ile ilgilidir.Bu hak, bireyin egemenlik hakkıdır. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” Bu yaşamsal kural tersyüz edilmektedir.

YSK’nın açıkladığı kesin olmayan sonuçlar gerçeği ifade etmemektedir.Yasa hükmü uyarınca iptal edilmesi gereken 2.5 milyon geçersiz oy sonuçları köklü bir biçimde değiştirir. Ayrıca sandıklarda belirlenen sayının üstünde oy kullanılmış olması dikkate alınması gereken bir sonuçtur.Datça’daki 200 seçmen oy kullanmaya gitmemesine karşın onların kayıtlı oldukları sandıklarda oy kullanılması da hile yapıldığının kanıtıdır

Pazartesi, 17 Nisan 2017 21:08

BİR RAPORUN İÇERİĞİ.

BİR RAPORUN İÇERİĞİ.

Bu hamurun çok su götüreceği kesin. Tanık olduğumuz hukuk dışılıkların yabancı gözlemcilerin anlatımıyla izleyelim:                                                                                                                                                   “AGİT heyetinin "İlk bulgular ve sonuçlar" başlıklı raporunda dile getirilen eleştiriler şöyle:

§ 16 Nisan Anayasa Değişikliği Referandumu eşit şartlara sahip olmayan bir ortamda gerçekleşmiş ve kampanyanın iki tarafı eşit olanaklara sahip olmamıştır.

§ Altyapı projelerinin açılış merasimleri gibi devlet törenleri kampanya amacıyla kullanılmış, ilgili şehirlerde etkinlik günleri için kamuya ait toplu taşıma araçları sürekli olarak ücretsiz kullanıma sunulmuştur.

§ Seçmenlere tarafsız bilgi sağlanmamıştır

§ Referandum, başarısız darbe girişimi sonrasında ilan edilen vazgeçilmez olan temel özgürlüklerin kısıtlandığı bir olağanüstü hal altında gerçekleşmiştir.

§ Medyada tek bir tarafın baskın şekilde yer alması ve medyaya yönelik kısıtlamalar seçmenlerin çoğulcu fikirlere erişimini azaltmıştır.

§ Cumhurbaşkanı ve birtakım ileri gelen devlet yetkililerinin "Evet" kampanyasına etkin katılımı nedeniyle kampanya dengesiz olmuştur.

§ Kampanya dili birtakım üst düzey yetkililerin "Hayır" destekçilerini terörist destekçileri ile bir tutması ile lekelenmiştir.

§ "Hayır" destekçileri kampanya faaliyetleri sırasında çok sayıda durumda polis müdahaleleri ve şiddet içeren saldırılar ile karşı karşıya kalmışlardır.

§ Sayım süreçlerindeki son değişiklikler önemli bir emniyet tedbirini ortadan kaldırmış ve bu değişikliklere muhalefet tarafından itiraz edilmiştir.

§ YSK sürecin bazı yönlerine yönelik düzenlemeler yapmış ve talimatlar vermiş olsa da yasal çerçeve "gerçekten demokratik bir referandum gerçekleştirmek için" yetersiz kalmıştır.

§ Anayasanın 72 maddesini etkileyen 18 maddelik anayasa değişikliği teklifi, tek bir paket halinde oylanmıştır. Bu durum seçmenlere değişikliklerle ortaya konan farklı konuların her biri için ayrı ayrı tercih yapma şansını sağlamamıştır.

§ Önerilen değişikliklerin hiçbiri oy pusulalarında yer almamış; seçmenlerden basitçe "Evet" veya "Hayır" seçeneklerinden birini seçmeleri istenilmiştir.

§ Sandık Kurullarında siyasi partilerin temsili tümüyle dengeli olmamıştır ve muhalefet partileri tarafından atanan 170 sandık kurulu başkanının reddedilmesi ile olumsuz şekilde etkilenmiştir.

§ Birleşmiş Milletler rakamlarına göre Güneydoğuda yerlerini çeşitli nedenlerle terk etmek zorunda kalan 355 ila 500 bin kişi seçmen kaydı konusunda sıkıntı yaşamıştır. Referandum gününde, URGH gözlemcileri bu seçmenlerden bazılarının oy kullanamadığı yönünde bilgilendirilmiştir.

§ Kamu kaynaklarının kötüye kullanımına dair durumlar ülke çapında gözlemlenmiş ve medyada geniş şekilde yer almıştır”

 

 

 

Cuma, 14 Nisan 2017 07:44

SONA DOĞRU…

SONA DOĞRU…


Uzun, yorucu ve yıpratıcı bir sürecin sonuna geldik sayılır. Tamamen eşitsiz bir yarışa tanık olduk. Millet, devlete karşı bir referandum çalışması sürdürmeye çalıştı. Bu ezici ve yıkıcı gücün gerçeğe karşı zafer kazanması halinde ülke en azından yarım asır kaybedecektir. Bunun yanı sıra ülke kan ve can kaybedecektir. Yaşadığımız süreçte yasalar çiğnenmekte, kurumlar işletilmemektedir. CHP Mersin Milletvekili Fikri sağlar bu konuda bir gerçeğe parmak basıyor:

“Yüksek Seçim Kurulu bile doğrudan “Saray”a bağımlı hale gelmiş.

YSK, devletin tüm gücünü kullanan Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlara hatta yasadışı faaliyet gösteren kamu görevlilerine referandumda haksız rekabet oluşturdukları için bir tek söz dahi söyleyemiyor!..

Bir yüksek yargı organına yakışmayan bir şekilde, adaleti hiçe sayan, yasalara ve Anayasa’ya aykırı davrananları alenen kolluyor!.

Bu durumda görev yapan YSK’ye bundan böyle nasıl güveneceksiniz!..

Nitekim il ve ilçe seçim kurulları da aynı taraflı davranışını sürdürüyor…

İlk kez “iyi ünlü olmadıkları” gerekçesiyle işlerine gelmeyen kişileri sandık kurulu üyesi yapmıyorlar...”

Propaganda sürecinde değişikliğe konu olan anayasa maddeleri tartışılmıyor. Savunamadıkları evet için olayı kişiselleştirip Erdoğan ile Kılıçtaroğlu arasında bir dalaşmaya dönüştürmeye çalışıyorlar. Nazım Alpman bu olguyu şöyle vurguluyor:

»Bu Kılıçdaroğlu var ya…

Oysa yeni bir anayasa paketi oylanıyordu. İçinde öyle maddeler vardı ki, Türkiye Cumhuriyeti son durağına varacak, arkasından yeni bir yol haritası çizilerek öyle devam edilecekti. Meraklı sorular kafa kurcalıyordu:

»Cumhurbaşkanı Meclis’i feshedecek mi?

»Bu Kılıçdaroğlu var ya!..

»Meclis bakanlar hakkında gensoru önergesi verebilecek mi?

»Bakın bu Kılıçdaroğlu bugüne kadar taş üstüne taş koymadı biliyor musunuz?

»Kaç tane Cumhurbaşkanı Yardımcısı olacak?

»Kılıçdaroğlu kaç seçim kaybetti hâlâ koltuğunda oturuyor.

»İcranın başı olarak hesap sorulması için 400 milletvekili sayısı çok değil mi?

»Kılıçdaroğlu ve partisi şimdiye kadar hiçbir şeyin hesabını veremediler.

»Başka bir şey söyleyecek misiniz?

»Bu hayırcılar var ya benim türbanlı bacılarımı üniversiteye sokmadılar.

Eh bu kadar ülke ekseninde olunca başkası da mümkün değil tabii…”

Gerçekleri gizlemek için özel çaba harcanmaktadır. Bunun için buyurgan imam, itaat eden cemaat ilişkisi isteniyor. İmamın iletileri buyruktur ve hiçbir buyruk tartışmaya açık değildir! Örgütlü gericilik gücünü iktidardan alırsa;  bundan öncelikle inanç sistemi,  iyi, güzel, doğru ve gelecek zarar görür!

Nihayet anayasanın mimarı saraydan bayrak gösterdi. 1996 Yılında Kayseri Belediye Başkanı iken 10 Kasımda partililerine yaptığı konuşmada;

"Hakim güçler "ya bizim gibi yaşarsın ya da her türlü fitneyi, fesadı içinize sokarız" diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili bakanlar bile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak, bu günkü törenlere katıldım.”(VİKİPEDİ)

Bu konuşmasından dolayı 1 yıl hapis ve beş yıl siyasetten men cezası aldı. Sayısı bilinmeyen Saray baş danışmanlarından biri. Saray danışmanları bir kabine gibi çalışıyor(!)

Şimdi başkan yardımcılarına ilişkin net bilgilerin olmayışı bir arka plan kuşkusu yaratıyor. Başkanın yardımcıları öncelikle seçilmelidir. Sonra kaç kişi olduğu kesin olarak belirtilmelidir ve seçilme koşulları başkanın koşullarıyla aynı olmalıdır. Çünkü başkana vekalet edecektir. 18 yaşında bir genç atandığında(engel yok-ilkokul mezunu da olabilir) Milli Güvenlik Kuruluna Başkanlık yapacak ve ordunun Başkomutanlığını üstlenecektir(!) Böyle olacak demiyorum ama, olmaması için bir engel yok. Şimdi bu olasılıkları dikkate alarak oy kullanmak akılcı olur.

Perşembe, 13 Nisan 2017 08:09

EGEMENLİK.

EGEMENLİK.

 

Bir ülke kendi egemenliğine sahip olursa, normal bireylerde kişisel egemenliklerine sahip olurlar. Bir ülkenin egemenliği ortalama bir bireyin egemenliğini yansıtır(!) Cumhuriyetin en büyük kazanımlarından biri, egemenliğin saraydan alınarak halka verilmesidir. Egemenlik hakkı laiklikle birleşince bireyler tebaa(kul) olmaktan kurtulmuşlardır. Özgür bireyler kendileri ile ilgili karar verme hakkına sahiptirler.

Egemenlik ile liyakat arasında tartışılmaz bir ilişki var. Çok görünür olmayan bu ilişki olumsuz gelişmelerde daha net olarak görülür. Liyakat, iş ehli olarak özetlenebilir. Uygunluk, yaraşırlık ve yeterlilik. Yetkili olan birey yaptığı işin ehli ise, özgürce hareket edebilir. İşinin ehli olan kişi hakkı ve hukuku bildiği için haksızlık yapmaz ve haksızlıklara da müsaade etmez. Bu tavır vatandaşlar için bir güvencedir.

Demokratiklikten uzaklaşan bir parlamento güçlü olabilir mi? Temsil yetkisinin gereği seçmenlerin hak ve menfaatlerini korumaktır. Bunun için yapılan yasal düzenlemeler halkın yararına olması gerekir.

Yasa yapma yetkisi paylaşılan, yasa yapma istemleri engellenen bir meclis güçlü olamaz ve bu doğrultuda vatandaşların istemleri gerektiği gibi savunulamaz!

Denetim yetkisi elinden alınan bir meclis el yordamıyla yürür gibi olur. Zaten güçlülük sayısal çoğunluk olayı olamaz. Meclisin güçlülüğü işlevini yerine getirmesi ile ilgilidir. İşlev, yetki devrinde bulunan kişilerin istemlerinin gerçekleştirilmesi ile belirlenebilir. Meclisin temel görevi, yetki devrinde bulunan bireylerin haklarını yasal güvencelere kavuşturmaktır.

Bütçe yapma yetkisi elinden alınan bir meclis kör ve topaldır.

Meclis yasa yapma yetkisini paylaştığı an gücünün büyük bölümünü kaybeder.

Hükumet meclisten çıkmadığı zaman meclis denetim yetkisini yitirir.

Hükumet, bakanları ve yardımcılarıyla birlikte tek kişiden ibaret olunca ve soru önergesi ve gensoru ortadan kalkınca denetimde ortadan kalkar.

En önemli sorun yasa yapma yetkisi ile ilgilidir. Cumhurbaşkanına kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verildiğinde meclisin yetkisi paylaşılmış olur.

Meclis çoğunluğuna sahip bir cumhurbaşkanı sadece istediği yasaları çıkarır, bu mümkün olmazsa, kanun hükmünde kararname ile sorunu çözer.

Meclis bir yasa çıkardığında,  Cumhurbaşkanı veto hakkını kullanarak yasayı geri iade edebilir. Geri iade edilen yasa eskiden basit çoğunluk ile yeniden kabul edildiğinde cumhurbaşkanı yasayı yürürlüğe sokardı. Yeni düzenlemede veto edilen yasa nitelikli çoğunlukla kabul edilirse (301) cumhurbaşkanı kabul etmek zorundadır.

Fesih yetkisi belirlendiği biçimde orantısız güç kullanımını yansıtmaktadır. Meclis, iktidar ve muhalefet  bileşeninden oluşmaktadır. Meclis %100’ü temsil ederken, cumhurbaşkanı %50.1’i temsil edebilir. Bu koşullarda bir fesih yetkisi kullanmak hiç demokratik olamaz! Bir kişi meclisi fesih ederken 360 vekil ancak bu hakka sahip olabiliyor.

Meclisin güçlendiğini söylemek mümkün değil. Birgün Gazetesinden Fatih Yaşlı benim vurgulamak istediğimi güzelce özetlemiş: “Meclis ise hiçbir şekilde güçlenmiyor, çünkü güvenoyu uygulaması da gensoru uygulaması da ortadan kaldırılıyor. Meclis bakanları ve Bakanlar Kurulu’nu hiçbir şekilde denetleyemiyor. Dahası Cumhurbaşkanı ülkeyi kararnamelerle yöneteceği için Meclis’in yasa yapma yetkisi fiilen yok ediliyor. Bütçe yapma hakkı da, OHAL ilan etme yetkisi de Meclis’ten alınıp tek kişiye veriliyor. Cumhurbaşkanı’nın veto yetkisi güçlendiriliyor ve bu da Meclis’ten tek adamın istemediği kanunların çıkmasını imkânsız hale getiriyor. Yani aslında Meclis ortadan kalkıyor, dekor haline geliyor.”

Bütün bunlar dikkate alındığında hayır diyenler, evet diyenlerinde hakkını savunmuş oluyorlar.

Çarşamba, 12 Nisan 2017 07:41

ÇOKLUK VE ÇOĞULCULUK…

ÇOKLUK VE ÇOĞULCULUK…


“Yaşadığımız dünya tek doğruların değil, farklı koşulların belirlediği doğruların yaygın olduğu bir dünya…”

Farklılık ne yok edilmesi gerekendir, ne de görmezden gelinmesi gerekendir. Farklılık sonradan olan değil, varoluşla birlikte var olandır. Hal böyle olunca, farklılık karşısında pozitif tavır(kabul etmek), doğuştan var olanları olduğu gibi kabul edebilmektir. Bu kabul birlikteliğe götüren bir hoşgörüdür. Yaşamsal bir uzlaşmadır, zenginliktir ve varlıkların gökkuşağıdır!

İnsanlık yararına istendik davranışlar için aklın ve bilimin eşliğinde harcanacak çabalar, doğuştan gelen farklılıkların yaşamdaki belirleyicisini asgariye indirir. Kültürel ortaklık insanlığın en belirleyici ortak paydasıdır. Farklı ve bağımsız kültürel birikimlerin iyiye, doğruya ve güzele yönelimi ortak geleceği işaret eder. Bu gelişim vektörleri aynı yönde oldukları için kaçınılmaz olarak kesişir veya çakışırlar. Bu birliktelikler, dünya insanlık ailesinin ortak hazinesidir.

Her şeye karşın insanlığın gelişiminin yönü ileriye dönüktür. Böyle olmasına karşın kimi zaman geriye gidişlerin olduğuna tanık oluruz. Gelişmiş ülkeler arasında insanlığın tanık olduğu bir savaş söz konusu değildir. Aynı şekilde gelişmiş bir ülkede iç savaşa tanık olunmamıştır. Gelişmişlik toplumların ortak paydalarını artırır. Ortak paydalar uzlaşma dayanaklarıdır. Uzlaşma farklılıkların kabul edilmesiyle başlar.

Demokratiklik her şeyden önce tüm bireylere fırsat eşitliği sunar. Toplumda kutuplaşmanın temelinde fırsat eşitliğinin olmaması ve adaletsiz bir gelir dağılımının olmasıdır. Gelir dağılımı yandaş kitlelerin ortaya çıkmasına neden olur. Bu yandaş kitleler hak etmedikleri bazı olanaklara kavuşurlar. Bunun bedeli olarak da körü körüne itaat ederler. Bu kişiler çıkarlarının bozulmaması için kraldan çok kralcı olurlar. Aslında bu yaklaşım insanca bir yaklaşım değildir, bazı kişilerin seçeneksizlikleri nedeniyle istem veya dayatmaları kabullenmek durumunda kalmalarıdır. Bu durumdan birinci derecede sorumlu olan erk kullanarak paylaşımda belirleyici olanlardı. Öncelikle vatandaşlar böyle bir açmazla karşı karşıya bırakılmamalıdır. Sıradan bireyin böyle bir durumda iktidarın arkasına takılması fazlaca yadırganacak bir durum değildir. Asıl sorun olan iktidar olanaklarından yararlanmak isteyen liberal kesimdir. İktidar kitleleri istediği şekilde yönlendirmek için bu liberallerden yararlanmaktadır. Çünkü onlar yalanlara gerekçe üretmekte uzmanlaşmışlardır. Yalan söyleyenler aşağılık insanlardır!...Söylenen yalanlara gerekçe üretenler ise, daha da aşağılık olanlardır! Bu aşağılık insanların bir kısmı(eğitim düzeyi yüksek olan) mayın tarlasına sürülen eşek işlevi üstlenmektedirler. Bunların açtığı çığırdan çağ dışı istemleri gerçekleştirmek isteyenler yürümektedirler.

Aldatan ve aldatılan birlikteliği; taraflardan birinin aptal olması halinde sürdürülebilirdir!

Sürekli olarak tekrarladıkları bir şey var; “Halk istemezse hesap sorar ve seçimde(beş yıl sonra) onu cezalandırır(!) Milletin yakaya yapışacağı bir denge-fren mekanizması olmaz ise; “Al atı alan Üsküdar’ı geçer!” 7 Haziran seçimlerinde halk iktidara muhalefet görevi verdiğinde,  yani örtük olarak hesap sorduğunda ne oldu? 7 Kasım seçimleriyle halkın kararı zorla, cebren ve hile ile değiştirildi(!)Şimdi bu yaşanmışlıklar ışığında halkın hesap sormasından söz edilebilir mi? O zaman referandumda “evet” veya “hayır” demeden önce düşünmek  insanlığın gereğidir!...

Perşembe, 06 Nisan 2017 10:16

PROJE PARTİLERİ!...

PROJE PARTİLERİ!...

 

Şu anda ülkemizin yığınla çözülmesi gereken sorunları var. Öncelik sıralamasında anayasa ön sıralarda değil. İçte ve dışta güvenlik sorunları var. Dış politika tamamen iflas etmiş durumda. Ekonominin elle tutulur bir yanı yok. Devlet var olanları sattı ama hiçbir yatırım yapmadı. Devlet yatırım yapmayınca istihdam sorunu tırmandı. İşsizlik çığ gibi büyüyor. Esnaf iflas ediyor, çiftçiler zor durumda. İş adamları ve sermaye önünü göremiyor. Bu koşullarda çağdaş bir anayasa mevcut sorunların çözümünü temel alması gerekirken, o sorunların çözümü ile ilgili tek bir satır bile yok 18 madde içinde.  Her şey, kazanılan iktidarı korumaya yönelik. İktidar olanaklarını kullanabilmek için koruma zırhı imal edilmeğe çalışılıyor. Bu zırh atanmışları da kapsamına alıyor. Bu amaçla yargı, yasama ve yürütme tek elde toplanmaya çalışılıyor. Başkan için sorumsuzluk parlamenter sistemden, sorumsuzluğu başkanlıktan alan bir öneri var. Şu andaki başbakanın yetkilerini devralan başkanın, sorumlulukları da üstlenmesi gerekir.

Peki böyle bir anayasayı kimler ne için istemiş olabilirler. Bu sorunun yanıtını CİA’nın Türkiye İstasyon Şefi Paul Bernard Henze’nin Beyaz Saraya sunduğu raporda var:

“Dülger CİA eski Türkiye şefinin 2006 yılında Beyaz Saray’a sunduğu raporda; “ Raporda, “Türkiye’nin bu şekliyle ABD politikalarının yanında olacağından emin olamayız, ülkeyi kuranlar denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde meclis, meclisi ikna ettiğimizde ordu, orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza çıkıyor” deniyor. “Eğer ABD’nin çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulmasıysa, mutlaka ve öncelikle yargıyı, orduyu, Meclis’i ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir. Tek adamı ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır” deniyor. Çünkü neden biliyor musunuz? Eğer o bir kişi ABD çıkarlarına yardım etme konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş bir yapıyı yıkmak ABD için sorun olmaz. Sonuç olarak bu Anayasa değişiklik paketi, bir ABD projesidir.”

Mehmet Dülger parti ile ilgili izlenimlerini şöyle ifade ediyor: “Dine hassas camianın, 90 yılın intikamını almak dışında, bir medeniyet ya da refah referansı, Türkiye’nin ilerlemesi konusunda programı ve düşüncesi olmadığını gösterdi. Sadece ve sadece “bizi adam yerine koymadılar, bizim inancımızı paspas yaptılar” diyerek rövanşla uğraştılar ki söyledikleri de doğru değildi.”

Partinin örtük amacının sağlıklı olmadığı görülüyor. Cumhuriyete ve laikliğe karşı düşmanca duygularla yetiştirilen yığınlar sözde demokratik haklarını kullanarak cumhuriyeti ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. 2023 vurgusu da böyle bir örtük hedefi işaret ediyor. Bu amaçlarına erişmek için; bir kişiye olağanüstü yetkiler verilmek isteniyor. Bunca yetkinin bir kişiye verilmesi akıl alır gibi değil. Bir kişinin bu kadar sorumsuz yetkiyi kabullenmesi ise, hiç inanılır gibi değil!

Fikri Sağlar hayırın gerekçelerini şöyle sıralıyor: “Çünkü; HAYIR’ın demokrasi, HAYIR’ın eşitlik, HAYIR’ın barış, HAYIR’ın hak ve özgürlükler, HAYIR’ın adil paylaşım, HAYIR’ın refah, HAYRI’ın çocuklarımızın geleceği, HAYIR’ın güvence, HAYIR’ın adalet, HAYIR’ın iş ve aş bulma, HAYIR’ın emeğe saygı, HAYIR’ın çevre ve doğayı koruma, HAYIR’ın insan onurunu sahiplenme, HAYIR’ın basiretli siyaset, HAYIR’ın liyakatli yönetim, HAYIR’ın ahlaklı yönetici, HAYIR’ın örgütlü bir toplum, HAYIR’ın özgür yurttaş, HAYIR’ın demokratik bir devlet…

Kısaca; HAYIR’ın mutlu bir toplum yaratacağı ve yaşama sevincini oluşturacağının farkındalar!..”

Sabırsızlıkla 16 Nisan’ı bekliyorlar. Sandıkta ders vereceklerini söylemekten kaçınmıyorlar…”

Sağlar’ın bu istem ve beklentilerine katılmamak mümkün değil!...


Pazartesi, 03 Nisan 2017 19:35

HA­YI­RIN GE­REK­ÇE­LERİ

HA­YI­RIN GE­REK­ÇE­LERİ

Evet demek için hiç­bir halkı neden yok iken; hayır demek için sa­de­ce ayak­la­rı­nın üs­tün­de onur­lu­ca du­ra­bil­mek ve oku­du­ğu­nu an­la­ya­rak dü­şün­mek ye­ter­li­dir.

Hayır di­yen­le­rin ça­dı­rı­na gi­de­rek sorun üret­me­ye ça­lış­mak pek an­lam­lı gö­zük­mü­yor. Neden hayır di­yor­su­nuz so­ru­su­na yanıt ola­rak; “Çağ­daş bir yaşam için hayır” di­yen­le­re çı­kış­mak ve ve­ri­len yanıt çağ­daş­lık­tan an­la­şı­la­nı da or­ta­ya ko­yu­yor. As­lın­da çok önem­li bir so­ru­nu­muz var. Ana dilde an­la­şa­mı­yo­ruz. Ana dilde ya­ban­cı dille ko­nu­şu­yo­ruz. Çok üzü­le­rek be­lirt­mem ge­re­kir ki; bir­çok yet­ki­li Türk­çe­yi ye­te­rin­ce bil­mi­yor ve iyi kul­la­na­mı­yo­ruz!

Ön­ce­lik­le şu ger­çe­ğe par­mak bas­mak ge­re­kir; çağ­daş­lık yol ve köprü demek de­ğil­dir. Ak­si­ne bu büyük pro­je­ler ver­gi­le­ri­mi­zin yan­daş­la­ra ak­ta­rıl­ma­sı­na ara­cı­lık eden ide­olo­jik pro­je­ler­dir. Sa­de­ce mev­cut­la­rın ak­ta­rıl­ma­sıy­la ye­ti­nil­me­yip, daha doğ­ma­mış ço­cuk­la­rın borç­lan­dı­rıl­dı­ğı ve ge­le­ce­ğin ipo­tek edil­di­ği kirli pro­je­ler­dir.

Oysa çağ­daş­lık, va­tan­daş­la­rın refah dü­ze­yi­nin ar­tı­rıl­ma­sı, ön­gö­rü­le­bi­lir(is­tik­rar­lı) bir ge­lecek sun­mak­la ola­nak­lı­dır. Eği­tim­li iş­gü­cü­nün %20’leri aşan iş­siz­li­ği, sıcak pa­ra­ya da­ya­lı bir in­şa­at eko­no­mi­si ter­ci­hi­nin çağ­daş­lık­la bir il­gi­si yok!

OHAL ko­şul­la­rın­da bir re­fe­ran­du­ma git­mek­le çağ­daş­lık ara­sın­da bir iliş­ki ku­ru­la­bi­lir mi? Ta­raf­sız ol­ma­sı ge­re­ken­le­rin dev­let ola­nak­la­rı­nı kul­la­na­rak sa­ha­ya in­me­si çağ­daş­lık ola­bi­lir mi? Nor­mal va­tan­daş­lar ter­cih­le­ri­ni ya­şa­ma ge­çir­mek için dev­let­le ya­rış­mak zo­run­da ka­lır­sa; hak ve hu­kuk­tan söz edi­le­bi­lir mi? Hayır di­yen­le­rin tüm gi­ri­şim­le­ri en­gel­le­nir­ken evet di­yen­ler için tüm ola­nak­lar se­fer­ber edi­lir­se adil bir re­fe­ran­dum­dan söz edi­le­bi­lir mi?

Çağ­daş top­lum­lar­da dü­şün­me, dü­şün­dü­ğü­nü öz­gür­ce ifade etme ve bu doğ­rul­tu­da ör­güt­len­me öz­gür­lü­ğü gü­ven­ce­ye alı­nır. Re­fe­ran­du­ma su­nu­lan bir konu için iki se­çe­ne­ğin ol­du­ğu bi­lin­me­si­ne kar­şın bir se­çe­ne­ğin da­ya­tıl­ma­sı nor­mal mi? Ül­ke­miz bası öz­gür­lü­ğü ala­nın­da 180 ülke ara­sın­da 151. Sı­ra­da yer al­mak­ta­dır. “Son dö­nem­de 16 te­le­viz­yon,3 haber ajan­sı,23 radyo, 46 ga­ze­te, 15 dergi ve 29 ya­yı­ne­vi ka­pa­tıl­dı.”(Bir­gün-30 Mart 2017)

Çağ­daş top­lum­lar­da bi­rey­ler is­te­dik­le­ri gibi (genel ku­ral­la­ra ay­kı­rı ol­ma­mak ko­şu­luy­la) ya­şa­ma hak­kı­na sa­hip­tir­ler. Baş­ka­la­rı on­la­ra kendi is­te­dik­le­ri ya­şa­ma bi­çim­le­ri­ni da­ya­ta­maz­lar. Re­fe­ran­dum­da hangi doğ­rul­tu­da oy kul­la­na­cak­la­rı­na ise hiç ka­rı­şa­maz­lar(!) Top­lu­mun fark­lı ke­sim­le­ri için (yaş­lı­lar, ço­cuk­lar, has­ta­lar ve fark­lı cin­si­yet­ler) ko­ru­nur­lar. AKP dö­ne­min­de; “ …ço­cuk­la­rın cin­sel is­tis­ma­rı yüzde 434, cin­sel taciz yüzde 499 ora­nın­da yük­sel­di.”(Bir­gün-30 Mart 2017) Bu olu­şum­lar çağ­daş­lı­ğı değil, ge­ri­ci bas­kı­la­rın be­lir­li nok­ta­lar­dan güç al­dı­ğı­nı ve bu ne­den­le art­tı­ğı­nı gös­ter­mek­te­dir.

Bütün bu sap­ta­ma­lar yol­la­rın ve köp­rü­le­rin(hava alan­la­rı ve şehir hasta ha­ne­le­ri­nin) çağ­daş­lı­ğın gös­ter­ge­si ol­ma­dı­ğı­nı gös­te­ri­yor.

Ana­ya­sa de­ği­şik­li­ği ile il­gi­li 18 mad­de­yi ve mad­de­ler ile il­gi­li tar­tış­ma­la­rı on­lar­ca kez oku­dum. Ül­ke­nin ve hal­kın ya­ra­rı­na bir tek sa­tı­ra rast­la­ma­dım. Ana­ya­sa­la­rın var­lık ko­şu­lu kuv­vet­ler ay­rı­lı­ğı­na bağ­lı­dır. Ta­rih­sel süreç bu ger­çe­ği işa­ret edi­yor. Hal böyle olun­ca bu de­ği­şik­lik­le­rin ül­ke­mi­zin ve hal­kı­mı­zın ya­ra­rı­na ol­ma­dı­ğı­nı gönül ra­hat­lı­ğı ile söy­le­ye­bi­li­riz. Çünkü kuv­vet­ler ay­rı­lı­ğı or­ta­dan kal­dı­rı­lın­ca ana­ya­sa­nın var­lı­ğın­dan söz edi­le­mez. Ter­cih oku­yan ve oku­du­ğu­nu an­la­yan hal­kı­mı­za kal­mış­tır!...

Salı, 28 Mart 2017 07:39

YALANLAR:

YALANLAR:

Zeynep Gambetti yalanla ilgili olarak şu saptamayla makalesine giriş yapıyor: “Yalanın siyasete ne kadar içkin olduğunu Fransızlar bir kelime oyunuyla anlatırlar: “Soru: Parlement (meclis) denince aklınıza ne gelir? Cevap: Parle (konuş) ve ment (yalan söyle).” Bu, siyaset hakkındaki genel geçer kanıyı gayet isabetli bir biçimde ifade eder: yalan yaşam alanlarımızın hepsinde vuku bulabilecek bir kandırma/kandırılma hali iken, siyasetle yalan arasında daha yakın bir bağ vardır.”

“Ancak belki de en önemlisi, bu genel şüphe ortamında hükümetin şeffaflık ve güven tesis edecek yerde tek parti rejimi inşa edecek adımları sıklaştırması oldu. Gayet konjonktürel sebeplerle hazırlandığı apaçık belli olan yasa tasarılarının art arda meclise getirilmesi, gerçeklerin ortaya çıkarılmasını sağlayacak yegane araçların da halkın elinden alınacağının işaretiydi. Vekil çoğunluğu itibariyle meclisin, geçmişi itibariyle cumhurbaşkanının fiili olarak yürütmeye bağlı olduğu, medyanın bir telefonla hizaya getirildiği bir rejimde, hakim ve savcıların da kanun yoluyla (yani aleni bir şekilde) yürütmeye bağlanması; tarafgir olmayan hiç bir kurum ve kuruluş kalmadığı kanaatini kuvvetlendirdi.

Bu gidişattan ürken kesim, bunun bir rejim krizi olduğunu, ancak AKP’nin seçimleri kazanması halinde parti devletine doğru savrulacağımızı daha sık gündeme getirmeye başladı. Öte yandan kuşatılmışlık ve ihanet duyguları içinde olan AKP taraftarları komplo teorileri üretimine canhıraş bir biçimde hız verdiler.”(…)           “Hitler’in Kavgam kitabında yalanla ilgili yazdığı satırlar akla geliyor. Hitler, “Yalan söyleyecekseniz büyük söyleyin; gerçek ortaya çıksa bile büyük yalanların izi baki kalır” diye yazar. Haklıdır da. Yalan, sadece “şimdi”yi değiştirecek bir etki yaratmaz; aynı zamanda geçmiş ve geleceği de ipotek altında alır.” (Siyaset ve Yalan-Zeynep Gambetti)

İnsanlar neden yalan söyler? Suçlarını inkar etmek ve suçlamalardan kurtulmak için. Maddi veya manevi haksız kazançlar sağlamak için. Siyasi yalanlar bunların bir veya birkaçını içeriyor olabilir. Tipik bir örnek var, çok partili yaşama geçildikten sonra bir seçim öncesi mitinginde (İzmit’te) hatip kitleye şöyle sesleniyor: “Şu İsmet Paşa var ya şu İsmet paşa asker kaçağıdır(!)…Sürüklenmeğe hazır olan kitle tezahüratla konuşmacıyı alkışlıyor.

Öz yaşamımızda yığınla siyasi yalanlara tanık olmuşuzdur. Kabataş Yalanı(Türbanlı bacımın….) en ünlü siyasi yalanlardan biri.(Son dönem yalanları buna bile rahmet okutur(!)) Söylendikten sonra, sonraki cumalardan birinde konu ile ilgili belgelerin kamuoyu ile paylaşılacağı yalanı söylenmiş ama, çıkmaz ayın son cuması hiç gelmemiş! Bu yalanın ardından siyasi “hık deyiciler” ortaya çıktı ama yalan tutmayınca yalancı tanıklıklarını itiraf ettiler(İsmet Berkan).

Haziran Hareketini etkisiz kılmak için, eylemcilerin camilere yönelik saygısızlıklar yaptıkları söylendi. Caminin dürüst imamı yalana tanıklık etmeyince sürüldü(!)…

Tarihteki en büyük yalan makinesi Hitler rejimine aittir. Rayştag  yangınını komünistlerin çıkardığını iddia etti ve Dimitrov’u  suçladı. Dimitrov tarihi savunmasında Hitleri ve rejimini mahkum etmeyi başarmıştı. Buna karşın komünistler, sosyal demokratlar ve Yahudiler yok edildiler. Şimdide, Fetöcü suçlaması ile solcular demokratlar ve muhalifler etkisiz hale getirildiler. Çok ilginçtir, ülkenin tüm kaynak ve değerleri bir biçimde yok edildi. Bu değerlere yetişmiş beyin gücüde dahil edildi. Binlerce akademisyen meslekten atıldı(!)

Yalancılıkla suçlarken bile yalan söyleniyor. İki yıl sonra emekli olur ile, iki yıl sonra emeklilik hakkını kazanır ifadeleri aynı şey değil. Yalana eşlik eden yardımcı yalanlar siyasi çıkarlar için söyleniyor. Bu yalanların hedef kitlesi seçmenlerdir. Seçmenler nasıl bilgilenir? Medya aracılığıyla. Mevcut televizyonların ve gazetelerin % 50den fazlası ile resmi haber ajansları hükumetin kontrolünde olunca, yalanların ortaya çıkarılması güçleşir. Hani derler ya; “mızrak çuvala sığmaz!” tıpkı onun gibi. En büyük yalanlardan biride; “Memurlar sekiz ay maaş alamadılar, biz geldik takır takır maaşları ödedik(!)” Ben 1964 yılında devlet memuru oldum. Babamda devlet memuruydu, şimdi 71 yaşındayım ve bu iddiayı ortaya atandan daha yaşlıyım. Ne babamın maaş almadığı bir döneme tanık oldum, ne de kendim tek bir ay bile maaş alamadığım bir ay oldu. İşte bu iddia, kuyruklu bir siyasi yalan!...Yalancılara inanmamak insani bir görevdir!