20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan Hakkında

Web sitesi adresi:

Pazartesi, 27 Mart 2017 11:11

HA­ZIM­SIZ­LIK

HA­ZIM­SIZ­LIK

Bu ül­ke­de ken­di­si ol­ma­yan ve kim ol­du­ğu­nun bi­lin­cin­de ola­ma­yan in­san­lar hep ha­zım­sız oldu. Ayır­dı­na va­ra­ma­dı­lar gül açım­la­rı­nın. Dü­şün­me ye­ti­sin­den ya­rar­lan­ma­dık­la­rı için dü­şü­nen­le­ri düş­man bel­le­di­ler. En büyük ça­ba­la­rı­nı bin­dik­le­ri dalı kes­mek için har­ca­dı­lar. Cel­lat­la­rı­nın buy­ru­ğun­da gi­der­ken kendi var­lık­la­rı­nı yok et­tik­le­ri­ni hiç an­la­ya­ma­dı­lar. O kadar ka­rış­tır­dı­lar ki, dost­luk­la­rı düş­man­lık­lar­la; dost­la­rı­nı düş­man bel­let­ti on­la­ra çı­kar­cı­lar. Ve onlar hep ha­zım­sız, ka­rar­sız ve mut­suz ol­du­lar!

Her yerde bek­len­me­yen şey­ler olu­yor. Demek ki, bir şey­ler hızla de­ği­şi­yor. Bi­rey­ler kendi içine ka­pa­nıp ke­penk­le­ri­ni ka­pa­tın­ca; sorun kendi ka­pı­sı­na da­ya­nın­ca­ya dek, is­te­me­di­ği ve bek­le­me­di­ği olay­lar­dan ha­ber­dar ola­mı­yor. Bir nevi ken­di­ni ya­şam­dan ya­lıt­ma hali top­lum­sal da­ya­nış­ma­ya zarar ve­ri­yor. Bir kısım in­san­lar­da tep­ki­siz­lik sü­re­cin­de olay­la­rı ka­nık­sa­mış olu­yor. Bu ol­gu­da bi­rey­le­rin ve top­lu­mun za­ra­rı­na iş­li­yor. Alış­mak, ger­çe­ği ağır ağır öl­dü­re­rek ken­di­ni yok etmiş olu­yor.

Bi­linç bi­re­yin so­mu­tu( ya­şa­ma iliş­kin ko­şul­lar) al­gı­la­ma­sı­dır. Ancak saf bir al­gı­dan söz etmek olası gö­zük­me­mek­te­dir. Bi­linç olu­şu­mu be­lir­li mer­kez­ler­ce yön­len­di­ri­le­bil­mek­te­dir. Fakat bu yay­gın olgu sı­ra­dan­lar için ge­çer­li­dir. Ya­rat­ma(üret­me) ye­ti­si­ne sahip bi­rey­ler bu kap­sam­da gö­rü­le­mez. Ger­çek bilim adam­la­rı ve ger­çek (dönme ol­ma­yan) sa­nat­çı­lar bu ka­te­go­ri­de yer alır­lar. On­la­rın bi­linç al­gı­sın­da po­zi­tif istem ve bek­len­ti­ler dev­re­ye girer. De­ği­şim ve olum­lu dö­nü­şüm­le­rin motor gü­cü­de bu ke­sim­dir.

Bi­linç­li birey, ya­rın­la­rı gün­ce­le ta­şı­ya­bi­len ve is­te­nir ya­rın­la­rın te­me­li­ni bu­gün­ler­de ata­bi­len­dir. Bi­linç, birey için; al­gı­la­yan, de­ğiş­ti­rip dö­nüş­tü­ren bir ey­lem­li ta­nık­lık­tır.

Olay ve ol­gu­lar kar­şı­sın­da sorun al­gı­lar­ken so­ru­lar so­ra­bil­mek ve so­ru­la­rın bi­lim­sel(akıl­cı) ya­nıt­la­rı­na ula­şa­bil­mek­tir. Ef­la­tun : “so­ruş­tu­rul­ma­mış bir yaşam ya­şan­ma­ya değ­mez!” di­ye­rek bi­rey­sel bi­lin­ce vurgu yap­mış­tır. Şimdi gün­cel olan ana­ya­sa de­ği­şik­li­ği ile il­gi­li re­fe­ran­dum­dur. Bu re­fe­ran­dum­da bir yan­daş ola­rak değil, ge­le­ce­ği ya­şa­ya­cak olan so­rum­lu bir birey ola­rak so­ru­na yak­laş­mak ge­re­ki­yor. Bugün ve­ri­lecek olan karar ya­rın­la­rı, ço­cuk­la­rı­mı­zı ve hatta to­run­la­rı­mı­zın ya­şan­tı­la­rı­nı be­lir­le­yecek ve et­ki­le­ye­cek­tir. Bu top­rak­lar­da ya­şa­yan tüm in­san­lar ge­lecek ile il­gi­li karar verme so­rum­lu­lu­ğu­nu ta­şı­ya­rak bi­linç­li bir karar ver­mek du­ru­mun­da­dır­lar!...​Biraz dü­şün­sek di­yo­rum.

Cuma, 24 Mart 2017 21:00

SEÇİMLER

SEÇİMLER

H. Tür­ki­ye Büyük Mil­let Mec­li­si ve Cum­hur­baş­ka­nı se­çim­le­ri­nin ye­ni­len­me­si Madde 116 – Tür­ki­ye Büyük Mil­let Mec­li­si üye tam­sa­yı­sı­nın beşte üç ço­ğun­lu­ğu ile se­çim­le­rin ye­ni­len­me­si­ne karar ve­re­bi­lir. Bu halde Tür­ki­ye Büyük Mil­let Mec­li­si genel se­çi­mi ile Cum­hur­baş­kan­lı­ğı se­çi­mi bir­lik­te ya­pı­lır. Cum­hur­baş­ka­nı­nın se­çim­le­rin ye­ni­len­me­si­ne karar ver­me­si ha­lin­de Tür­ki­ye Büyük Mil­let Mec­li­si genel se­çi­mi ile Cum­hur­baş­kan­lı­ğı se­çi­mi bir­lik­te ya­pı­lır, Cum­hur­baş­ka­nı­nın ikin­ci dö­ne­min­de Mec­lis ta­ra­fın­dan se­çim­le­rin ye­ni­len­me­si­ne karar ve­ril­me­si ha­lin­de Cum­hur­baş­ka­nı bir defa daha aday ola­bi­lir. Se­çim­le­ri­nin bir­lik­te ye­ni­len­me­si­ne karar ve­ri­len Mec­li­sin ve Cum­hur­baş­ka­nı­nın yetki ve gö­rev­le­ri, yeni Mec­li­sin ve Cum­hur­baş­ka­nı­nın gö­re­ve baş­la­ma­sı­na kadar devam eder.

Bu şe­kil­de se­çi­len Mec­lis ve Cum­hur­baş­ka­nı­nın görev sü­re­le­ri de beş yıl­dır

Se­çim­le­rin ye­ni­len­me­si ko­nu­sun­da denk güç­ler var­mış gibi bir hava ya­ra­tı­lı­yor. Oysa bu sav ger­çe­ği yan­sıt­ma­mak­ta­dır.%50.1’lik bir tem­sil ile %80’leri tem­sil eden mec­li­sin tem­sil yet­ki­si eşit de­ğil­dir. Bu eşit­siz­li­ğin karar üs­tün­lü­ğün­de de ge­çer­li ol­ma­sı ge­re­kir­ken tam tersi bir olum­suz­luk yasal kı­lı­fa bü­rün­dü­rül­mek is­ten­mek­te­dir. Cum­hur­baş­ka­nı hiç­bir ge­rek­çe gös­ter­me­den mec­li­sin fes­hi­ni ger­çek­leş­ti­re­bi­le­cek­ken, mec­lis ancak 5’te 3 ile seçim ye­ni­le­me ka­ra­rı ve­re­bi­lir. Bu mev­cut sayı için 330 kişi, eğer de­ği­şik­lik kabul edi­lir ve ge­rek­siz ol­du­ğu kadar da an­lam­sız olan 600 mil­let­ve­ki­li için, 360 kişi de­mek­tir. Ge­rek­çe­siz fesih ile, 360 ki­şi­lik karar ye­ter­li­ği eşit mi? Bu­nun­la bit­mi­yor tabi. Mec­lis böyle bir karar ver­mek için bazı zo­run­lu pro­se­dür­le­ri iz­le­mek zo­run­da­dır ve bu da zaman de­mek­tir. Oysa cum­hur­baş­ka­nı bu süreç iş­le­til­me­ye baş­lan­dı­ğın­da bir ka­rar­na­me ile hemen mec­lis fes­hi­ni ger­çek­leş­ti­re­bi­lir. Bu­ra­da güç­le­rin eşit ol­ma­dı­ğı net ve açık ola­rak gö­rül­mek­te­dir!

Var­sa­ya­lım ki, mec­lis ve cum­hur­baş­ka­nı bir­lik­te mec­li­sin fes­hi­ne karar ver­di­ler. Bu­ra­da­ki sorun, ikici dö­ne­min son yı­lın­dan önce böyle bir karar ve­ril­me­si ha­lin­de; mev­cut cum­hur­baş­ka­nı­nın üçün­cü dö­nem­de aday olma hakkı iş­ler­lik ka­zan­mak­ta­dır. Bu fiili ola­rak on dört yıla te­ka­bül eder. Aynı iş­le­min, aynı dö­ne­min so­nun­da dev­re­ye so­kul­ma­ya­ca­ğı­nın da bir gü­ven­ce­si yok. Bu ucu açık yet­ki­ler ne hu­kuk­la bağ­da­şır, ne de de­mok­ra­tik­lik­le(!)… Kemal Göz­ler konu ile il­gi­li eleş­ti­ri­sin­de diyor ki; “Açık­ça­sı TBMM’nin Cum­hur­baş­kan­lı­ğı se­çim­le­ri­ni ye­ni­le­me­si, Ana­ya­sa de­ği­şik­li­ği yap­ma­sı kadar zor bir şey­dir. Bu ne­den­le TBMM’nin se­çim­le­rin ye­ni­len­me­si­ne karar verme ih­ti­ma­li fev­ka­la­de dü­şük­tür. Buna kar­şı­lık, Cum­hur­baş­ka­nı, be­ğen­me­di­ği TBMM ço­ğun­lu­ğu­nu de­ğiş­tir­mek için, her­han­gi bir ko­şu­la tâbi ol­mak­sı­zın, is­te­di­ği her zaman TBMM’nin ve ken­di­si­nin se­çim­le­ri­ni ye­ni­le­ye­bi­lir.

Gö­rül­dü­ğü gibi se­çim­le­ri ye­ni­le­me yet­ki­si ba­kı­mın­dan TBMM’nin ve Cum­hur­baş­ka­nı­nın sahip ol­du­ğu si­lah­lar sa­nıl­dı­ğı gibi eşit de­ğil­dir.”

Aynı be­lir­siz­li­ği cum­hur­baş­ka­nı yar­dım­cı­lı­ğı ko­nu­sun­da da gö­rü­yo­ruz. Bir­den fazla yar­dım­cı ama kaç? Şu anda kaç tane cum­hur­baş­ka­nı da­nış­ma­nı ve baş da­nış­ma­nı var? Bu da­nış­man­lar ge­rek­li mi? Bu so­ru­ya doğ­ru­dan yanıt ver­mek zor. Or­ta­da yü­rür­lük­te olan bir ana­ya­sa var iken ona uy­ma­yan ye­min­li bir cum­hur­baş­ka­nı var. İste­nen, yasal durum, fiili du­ru­ma uyar­lan­sın(!) Tanık ol­du­ğu­muz ör­nek­ler inan­ma­mı­za ve rahat ol­ma­mı­za engel. Bern Büyük El­çi­li­ği Basın Mü­şa­vir­li­ği­ne ata­nan ki­şi­nin Türk­çe­den başka bir dil bil­me­di­ği iddia edil­mek­te­dir. Bu zata 12000 dolar maaş ve­ril­mek­te ve dil bil­me­di­ği için is­tih­dam edi­len ter­cü­ma­na 6000 dolar ve el­çi­lik­te Ha­fi­ze ola­rak gö­rev­len­di­ri­len eşine 8000 dolar öden­di­ği ileri sü­rül­müş­tür. Bu ki­şi­nin

çok üstün ye­te­nek­le­ri­nin ol­ma­sı ve ül­ke­si­ne büyük kat­kı­lar sun­ma­sı ge­re­kir­di. Bu­gü­ne dek üstün bir hiz­me­te tanık olu­na­ma­dı. O ki­şi­ye diyet öde­yen­ler bunu bizim sır­tı­mız­dan yap­ma­sın­lar lüt­fen! Bu örnek olası yar­dım­cı­la­rın özen­le se­çi­le­ce­ği ko­nu­sun­da kuş­ku­la­ra neden ol­mak­ta­dır!

Pazartesi, 20 Mart 2017 08:01

ÇARPILIRSAN DÜZELİRSİN.

ÇARPILIRSAN DÜZELİRSİN.

 

İktidar kanadı ve yandaşlarının iddiaları; “AKP giderse istikrar bozulur.” Veya “Evet çıkarsa istikrar bozulur.” Bu savların ne kadar gerçeği yansıttığını görmek için istikrarı irdelemek gerek.

İstikrar öngörülebilirliktir ve geleceğe ilişkin güvencedir. Eğer ülkeler ve bireylerin gelecek güvencesi yok ise, istikrardan söz edilemez. Özellikle bir ülkede devleti yönetenleri değil, devlete karşı korunması gereken genel çoğunluğun geleceğe ilişkin güven algısının toplamıyla ülke istikrarı belirlenir. Bunun için istikrar kimin nereden baktığı ile ilgilidir ve görecedir. Örneğin; Ortadoğu’nun ve emperyalistlere bağımlı devletlerin kontrollü krizleri ABD ve AB’nin istikrarıdır(!)

BİRGÜN Gazetesinin PAZAR ekinde 90 gençliği şöyle bir durum saptaması yapıyor: “Gizem Gül Kürekçi: Artık laikliğin ve insanlığın ilerici değerlerinin ayaklar altına alınmasına tahammülümüz yok. Akademisyenlerin, öğretmenlerin, öğrencilerin okuldan atılmasına, gazetecilerin kovulmasına ve tutuklanmasına tahammülümüz yok. Çocuk tecavüzlerine, istismarcı dinci vakıflara, gerici-şeriatçı yapılanmalara, anti-bilimsel eğitim sistemine tahammülümüz yok.”

Bu istikrarsız istikrar ortamından gençlik memnun değil. Çalışma yaşamına ilişkin olarak kazanımların yok edilmesinden dolayı çalışanlar memnun değil. Taşeron işçiler ve 6 milyonu geçen işsizler hiç hoşnut değil. Çiftçiler her geçen gün biraz daha batağa saplandıkları için; gübre, tohum, ilaç ve mazot fiyatından yakınmaktalar. Esnaf iş yapamadığı için borçlarla cebelleşiyor. İflaslar çığ gibi büyüdüğü için esnaf durumundan kesinlikle memnun değil. İşletme sahipleri diken üstünde. Kurtla kuzu ilişkisi sürdürülüyor. Akarın üst kesimindeki kurt aşağıdaki kuzuyu suyunu bulandırmakla suçluyor. Yani, öngörülebilir bir gelecek yok.

İlhan Selçuk’un bir köşe yazısını anımsıyorum. O yazıda bir dilenci ile Bektaşi’nin konuşmaları var. Dilencinin ayak topal, kol sakat, gözler şaşı, ağız çarpık, kafa yamuk, sırtında kambur. Yani dilencinin elle tutulur bir yanı yok.

Dilenci kendisine yaklaşmakta olan birini görünce yakarısına başlıyor:

-Allah yardımcınız olsun, ne muradınız varsa versin…Allah kimseyi düşürmesin(oysa en düşkün konumda olan kendisi). Allah rızası için bir sadaka!...

Dilenciyi duyan ve gören Bektaşi’nin acıma duygusu kabarır ve dilenciye yardımda bulunmak ister ama ona verebileceği bir şey yoktur. Dilenciye yaklaşır ve çevresini kolaçan ettikten sonra ceketinin altından çıkardığı şişeyi ona uzatır;

-“Bir fırt çek” der.

-Dilenci: “Tövbe… tövbe… “İçmem, sonra çarpılırım” der.

-Bektaşi öfkeyle dilenciye;

-Ulan çek şundan bir fırt, çarpılırsan belki düzelirsin!” der.

Mevcut istikrarın çarpık dilenciden farkı yok. Bozulursa düzelme olasılığı daha yüksek. Bu istikrarsız istikrarın bozulması anayasa referandumunda hayır demekle olanaklı olabilir.

Cumartesi, 18 Mart 2017 07:44

YURTSEVERLER…

YURTSEVERLER…


Tanım objenin özünü ve tüm ayrıntılarını yansıtan en iyi resimdir. Değişen koşullar objelerinde değişimine neden olabilirler. Değişimin değişmezlik kuralı burada da işler. Koşullar değişince tanımların güncellenmesi bilimsellik açısından kaçınılmazdır.

Başlıktaki tanımı irdelersek ülke severliğe farklı anlamlar yüklendiğini görürüz. Farklılaşmada  koşulların zorlandığını ve çarpıtıldığını da görürüz. Örneğin; cumhuriyetin kuruluşundan sonra ülkemizin savaş sonrası sorunlarını çözmesi hiç kolay olmamıştır. Dışarıdan yardım alamayan ülke yetersiz olan öz güçleriyle sorunların üstesinden gelmeğe çalışmıştır. Dünya 1929 bunalımını yaşarken ülkemiz; iyi niyetle, inançla, olağanüstü bir çabayla ve dürüst yönetimle %7’lik bir kalkınma hızını gerçekleştirebilmiştir.

Tarım potansiyeli harekete geçirilince, “kendine yetebilen” bir ülke haline gelmişiz. Sanayileşmede büyük adımlar atılmış. Ülkeye yığınla tesis kazandırılmış. Sağlıkta, eğitimde ve güvenlikte istikrarlı gelişmeler sağlanmış.

Son çeyrek yüzyılda ülke çıkarına farklı anlamlar yüklenmeye başladılar. Kıt olanaklarla yaratılan değerler haraç-mezat ülke insanlarına değil, sınıf yandaşlarına satıldı. Turgut Özal ile başlatılan bu süreç son on beş yılda da hız kesmeden devam etti. Artık elimizde satacak fazla bir şey kalmadığı için geleceğimizi pazarlamaya başladık(!) Osman Gazi Köprüsü, geleceğimizi borçlandıran tipik örneklerden biridir. Yap işlet devret yöntemi uygulanan bu köprü için yüklenicilere günlük 40 bin araç güvencesi verilmiş. İlk 50 günde 225.000.000 lira zarar edilmiş. Yani, köprüden geçmeyenlerin parası(hazineden) köprüyle hiç ilişkisi olmayanlardan alınmış. Yılsonunda bu zarar 2 milyarı aşacak. Eğer yurtseverlik ve sağduyu devreye girmezse bu durum yıllarca devam edecek. Aynı şey yollar, köprüler ve şehir hasta haneleri için de geçerli.

Şimdi temel soruya geri dönelim; ülkesini sevmek ne demektir? Her koşulda ve her alanda ülkesinin çıkarlarını ön planda tutarak; ülkesinin insanlarını, varlıklarını, doğasını sevmek ve bu bağlamda dünya insanlık ailesinin özgür bir bireyi olmanın bilincine sahip olmaktır. Ülkesini seven bir yöneticinin öncelikleri arasında yatırımlar yoluyla istihdam yaratmak ve bireylerin refah düzeyini artıracak önlemler yer alır. İstanbul’a yol, köprü ve hava alanı yapmak getirileriyle ülke halkının refahına katkı sunarsa anlamlıdır. Aksi takdirde, İstanbul’a yapılanlar Anadolu’nun ücra köylerindeki vatandaşların ulaşım sorunlarına katkı sunmuyor. Ucubeye döndürülen eğitim sistemi ile okuluna ulaşmak isteyen çocuklar çamurlu yollarda çile çekmeğe devam ediyorlar(!)

İnsanların refah düzeyini artırması gereken yatırımlar vatandaşlarımızın zorunlu katılımlar nedeniyle lokmalarının bölünmesine neden oluyor. Bu tür yatırım kararlarını alan ve yokluklar ve yoksunluklarla kurulan işletmeler ile halkımıza ait olan kaynakların satılmasına karar vererek uygulayan yöneticilerin gerçekte neyi sevdiklerini anlamak çok zor. Bu açıdan bakıldığında, Atatürk’ten sonra ülkesini seven yöneticilerin varlığından söz etmek güçleşiyor!

Bu noktada bazı saptamalar yaparsak:

1-Yeni anayasayı küresel sermaye istiyor.

2-Ulus devletin yerini federalizm alsın isteniyor.

3-Mevcut sistemi felç edenler yeni sistemi kurgulamaya çalışıyor.

4- ABD’nin en tehlikeli ihraç ürünü olan başkanlık sistemi kabul ettirilmek isteniyor!...

Perşembe, 16 Mart 2017 07:49

Proje Par­ti­ler ve Rejim.

Proje Par­ti­ler ve Rejim.

Fiili iş­gal­ler ön­ce­ki yüz­yıl­lar­da kaldı. Fiili iş­gal­le­ri iz­le­yen as­ke­ri ba­ğım­lı­lık­lar ve ser­ma­ye (borç­lan­dır­ma) ba­ğım­lı­lık­la­rı da ge­ri­de kaldı. Bun­la­rın ye­ri­ni ba­ğım­lı par­ti­ler(proje) ara­cı­lı­ğıy­la iş­let­me­le­rin ve kay­nak­la­rın dev­ra­lın­ma­sı sü­re­ci aldı.

Proje parti onu kur­gu­la­yan­la­rın hiz­me­tin­de olur. Kendi ül­ke­si­ne ve hal­kı­na hiz­met edi­yor gö­zü­kür­ken; kendi çı­kar­la­rı­nı da gö­ze­te­rek, ken­di­si­ni kur­gu­la­yan­la­ra hiz­met eder. Em­per­ya­list odak­lar çı­kar­la­rı­nı gü­ven­ce­ye almak için çı­kar­la­rı­nın ol­du­ğu ül­ke­ler­de(ye­te­rin­ce ge­li­şe­me­miş ba­ğım­lı ül­ke­ler­de) mil­li­yet­çi veya inanç­lı gö­rü­nüm­lü par­ti­le­ri ya­ra­tır­lar. Bu par­ti­le­ri ik­ti­da­ra ta­şı­mak için ol­ma­dık yol ve yön­tem­ler(28 Şubat gibi…) de­ner­ler. Bu ne­den­le kimi ül­ke­ler­de zaman zaman ül­ke­nin ya­ra­rı­na ol­ma­yan ve hatta za­ra­rı­na ol­du­ğu gö­rü­len pro­je­le­rin uy­gu­lan­dı­ğı gö­rü­lür.

Proje par­ti­le­ri or­ta­ya çı­ka­ran tur­nu­sol kâ­ğı­dı kri­tik ka­rar­lar­dır. Ülke ya­ra­rı­na ol­ma­yan uçuk-ka­çık ka­rar­lar proje par­ti­le­rin ya­ka­yı ele ver­me­si­ne neden olur. Kilit rolü oy­na­yan mu­ha­le­fet par­ti­le­ri de aynı şe­kil­de devre so­ku­la­bi­lir. Ör­ne­ğin; Or­ta­do­ğu pro­je­si­ni uy­gu­la­mak için ona evet de­me­yen Ece­vit’ hü­ku­me­ti­nin( ülke ya­ra­rı­na çok iyi şey­ler yap­tık­la­rı bi­li­nen-ser­ma­ye açı­sın­dan) ko­alis­yo­nun bek­len­me­dik anda bo­zul­ma­sı gibi(!)…Em­per­ya­list­le­rin yan­daş ik­ti­dar­la­rı sı­kış­tı­ğın­da on­la­rın im­da­dı­na ye­ti­şen; mu­ha­le­fet­te ol­ma­sı­na kar­şın mu­ha­le­fe­te mu­ha­le­fet eden par­ti­ler gibi…

Proje par­ti­le­rin yö­ne­tim­de ol­du­ğu ül­ke­ler­de is­tik­rar olmaz ve sü­rek­li ola­rak kriz­ler ya­şa­nır. Kriz ser­ma­ye akar­la­rı­nın önün­de­ki sos­yal ve hu­ku­ki en­gel­le­rin si­ya­se­ten or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı ha­li­dir! Her kriz sü­re­cin­de ser­ma­ye yo­ğun­laş­ma­sı artar. Bu ol­gu­yu ter­sin­den ifade eder­sek; var­lık­lar el de­ğiş­ti­rir­ken yok­sul­lu­ğun yay­gın­laş­ma­sı ha­li­dir. Kriz sü­reç­le­rin­de pa­ra-mal ve emek güç­le­ri bu­har­laş­maz(!) Var­lık­lar el de­ğiş­tir­dik­çe yok­sul­luk artar, is­tik­rar or­ta­dan kal­kar ve güven aşın­ma­sı(hoş­nut­suz­luk­lar) hız­la­nır! Umut, ola­bi­lir­lik­le­rin is­tem­ler­le ke­siş­me­si ola­sı­lı­ğı iken, bu ola­sı­lık da aşı­nır. Ve donar si­ya­se­tin zem­he­ri­sin­de ya­şa­mak!...

Rejim ve sis­tem ko­nu­su ül­ke­miz­de­ki can alıcı, gün­cel tar­tış­ma­lar­dan biri. Söz­lük­te­ki rejim ta­nı­mı şöyle: Baş­lı­ca pren­sip­ler ba­kı­mın­dan, bir ül­ke­nin idare edil­me­sin­de tu­tu­lan yol. Ya­şa­ma tarzı.

Sis­tem: Bir­bi­ri­ne uygun pren­sip­le­rin, esas­la­rın, ilmi bir bütün mey­da­na ge­ti­recek şe­kil­de bir­leş­me­si. Bir bü­tü­nü mey­da­na ge­ti­ren muh­te­lif kı­sım­la­rın dü­ze­ni, ter­ti­bi.

Rejim, bir bü­tü­nün par­ça­la­rı­nın kendi ara­la­rın­da­ki ka­rar­lı ve tu­tar­lı bir­lik­te­lik iliş­ki­si­dir. Bu açı­dan ba­kıl­dı­ğın­da sis­te­min alt sis­tem­le­ri ola­bi­le­ce­ği gibi, sis­te­min bağlı ol­du­ğu üst sis­tem­ler­den de söz edi­le­bi­lir. Bunun en iyi ör­ne­ği insan vü­cu­du­dur. Sin­di­rim sis­te­mi, do­la­şım sis­te­mi, so­lu­num sis­te­mi vb. Do­la­yı­sıy­la beden, sis­tem­ler bü­tü­nün­den olu­şur. Be­de­nin istem ve bek­len­ti­le­ri bir ide­olo­jik ter­ci­hi yan­sı­tır. Bu bek­len­ti­ler yö­ne­ti­me iliş­kin ta­lep­ler­dir. Rejim, sis­tem­ler­den olu­şan bir üst sis­tem­dir.

Rejim sis­tem­ler­den olu­şan bir bü­tün­dür. Sis­tem­ler bü­tü­nün­den olu­şan beden var olan sis­tem­le­rin bir­lik­te­li­ği­ni ko­ru­yan, yö­ne­ten ve yön­len­di­ren bir or­ga­ni­zas­yon mer­ke­zi­dir yani be­de­ni yö­ne­ten be­yin­dir!...

Sis­tem ter­ci­hi ya­şa­ma bi­çi­mi­ni be­lir­ler. Dar­be­ler bazı sis­tem­le­ri de­ğiş­ti­rir; ih­ti­lal ise, re­ji­mi de­ğiş­ti­rir! Ka­pi­ta­list sis­tem, sis­tem­ler bü­tü­nü olan bir üst sis­tem­dir ve aynı za­man­da re­jim­dir.

Cumartesi, 11 Mart 2017 07:57

EYALETLER…

EYALETLER…                                                                                                                                        123. Madde Yönetim biçimine ve uygulanacak sisteme ilişkin belirleyici maddelerden biridir. Bu maddenin son cümlesi şöyle değiştirilmiştir: ‘kanunla veya cumhurbaşkanı kararnamesi ile kurulur’ Bu değişiklik konuya ilişkin düzenlemelerin Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yapılacağını gösterir. Kanun teklifi önerme bakanlar kurulu ve milletvekillerinin görevidir(m.88/1) Bakanlar Kurulu Cumhurbaşkanı tarafından atanacağı için, Cumhurbaşkanının bilgisi dışında yasa önermeyecekleri söylenebilir. Milletvekillerinin önermesi ancak meclis çoğunluğuna sahip olanlar tarafından yapıldığında kabul görür. Atanmış bir vekilin başına buyruk(özgürce) bir öneride bulunması söz konusu olamaz. Bu ön bilgiler ışığında aşağıdaki (m.123) maddeyi değerlendirirsek, büyük bir sorunla karşılaşabileceğimizi görürüz.

Madde 123. – İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.

İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır.

Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur.

“….kanunla veya cumhurbaşkanı kararnamesi ile kurulur” Bu cümle cumhurbaşkanına eyalet kurma yetkisini verir(!)Böyle bir yetki kullanılır mı, kullanılmaz mı? Geçmişteki özelleştirmelerle ilgili kararları ülke yararı açısından masaya yatırırsak korkulu rüyalar görebiliriz.

Yeniçağ Gazetesinden Salih Aydın; “80 yılın birikimi 15 yılda satıld:” Diyor:

“2005'te TÜRK TE­LE­KO­M'­un yüz­de 55'i Arap ser­ma­ye­si Ojer Te­le­ko­m'­a, TÜP­RA­Ş'­ın yüz­de 51'i 4.1 mil­yar do­la­ra İn­gi­liz Shell- Koç or­tak­lı­ğı­na sa­tıl­dı. 2006'da PET­Kİ­M'­in yüz­de 51'i 2 mil­yar do­la­ra Azer So­ca­r'­a, TE ­KE­L'­in 6 adet si­ga­ra fab­ri­ka­sı 1.7 mil­yar do­la­ra Hol­lan­da mer­kez­li Bri­tish&Ame­ri­can To­bac­co'ya sa­tıl­dı. TE­KE­L'­in iç­ki bö­lü­mü­nü 2003'te alan yer­li Mey, 3 yıl son­ra al­dı­ğı fi­ya­tın 2,5 ka­tı­na his­se­le­ri AB­D'­li fon TPG'­ye dev­ret­ti. Fon 5 yıl son­ra Me­y'­i özel­leş­tir­di­ği fi­ya­tın yak­la­şık 10 ka­tı fi­ya­ta İn­gi­liz Di­age­o şir­ke­ti­ne sat­tı.”

Bu satışların ülke yararına olmadığı görülüyor. Eldeki varlıkların satışları sonrasında daha gerekli(katma değeri yüksek ürünler üreten) yatırımlar yapılsaydı söylenecek söz kalmazdı. Ülkenin 80 yıllık birikimi olan varlıklar satıldıktan sonra yapılan tek şey yol yapımı. Yapılan yolların tamamı abartılı rakamlarla 10 milyar dolar. Oysa resmi ve farklı yöntemlerle elden çıkarılan varlıklar karşılığında ele geçen miktar 170 milyar dolar olarak iddia ediliyor(CHP milletvekili AYKUT ERDOĞDU).

Hal böyle olunca, aklımıza gelen şeyler başımıza gelebilir. Bunun için anayasa değişikliği ile ilgili 18 maddeyi okur-yazar olan herkesin okuması ve üzerinde düşünmesi gerekir. Dahası konuyu güvendiği kişilerle tartışmaktan kaçınmamalıdır. Bunun particilikle ve adam tutmakla bir ilişkisi yok. Tünele girmeden son çıkış kullanılmalı ve oylamada ülkemiz için, geleceğimiz için ve çocuklarımız, hatta insanlık için H A Y I R demeliyiz!

Cuma, 03 Mart 2017 21:19

CEHALET

CEHALET

Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halkın ferasetine ben güveniyorum. O beyannamenin ben neresinden tutayım” diyen Rektör Yardımcısı Arı şöyle konuştu: “Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış cahil halk. Türkiye’nin okumuş kesimi profesörden başlayarak geriye doğru en tehlikeli olanlar üniversite mezunları. Olayları en rahat okuyanlar ilkokul mezunları. Üniversite ve sonrası çok vahim. Çünkü zihinleri bulanık. Sultan Hamit devrine dönelim. Sultan Hamit mülkiye olmak üzere sultaniyeleri kurdu. Yani Osmanlı Aydınlanması’nı sağlayan Sultan Hamit’tir. Bu okullarda okuyanlar Sultan Hamit’i devirdir. Bu okullarda okuyanlar Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar Osmanlı Aydınlanması’nın mezunlarıdır. Biz de de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar bazıyor. Ben açıkçası korkuyorum.”

Deveye sormuşlar neren eğri, deve yanıtlamış:” Nerem doğru ki”  Üstteki alıntı bir rektör yardımcısına ait. Makamını ve titrini hak etmeyen biri olduğu kesin. Yoksa hiçbir bilim adamı sap yiyip saman çıkarmaz. Bulunduğu mevkie hak etmeden geldiği belli. Eriştiği makam onu kesmemiş olmalı ki, saçmalayarak daha yüksek makamlar beklediğini anlatmaya çalışıyor. Böyle bir iklimde okuyanların cehaletten kurtulması mümkün mü? Kalkınmış bir ülkede bu tür sorumsuzluk olabilir mi?

Ülkesini, insanları, tüm varlıkları ve doğayı seven yurtseverleri kapı önüne koyacaksın ama üstteki alıntıda vurgulanan düşüncede olanlara bol keseden makam ve mevki vereceksin. Binlerce akademisyen görevden atıldı. Dünyaca ünlü anayasa hukuku profesörü İbrahim Kabaoğlu bunlardan biri. Toplum mühendisliğine gerekçe olarak şu açıklamayı yapıyor:

“Anayasalar toplum tarafından devleti hukukla sınırlamak için hazırlanan metinlerdir. Türkiye’de tam tersine, vesayetçi zihniyete sahip elitlere, devleti sınırlamak için değil, toplumu hizaya sokmak için hazırlanan metinlerdir.”

İki profesörün ülkeye ve vatandaşlara ilişkin yaklaşımları bunlar. Okurlar her iki alıntıyı da karşılaştırarak rahatlıkla geleceğimiz için hüküm üretebilirler. Biraz daha açık olarak ifade edersek;  cehaleti savunan ve onun gibi düşünenler dayatılan anayasa değişikliğine “EVET”  diyecek olanlardır. İbrahim Kabaoğlu gibi düşünenlerde “HAYIR” diyeceklerdir.

Darbelerde tutsak alınanlar darbe yapılan ülkenin insanlarıdır. Tutsakların kararlarının özgürce olduğunu söylemek, özgürlükle alay etmektir. Tarihimiz sanki darbeler güncesinden oluşmuştur. Bu nedenle toplumsal travmaların olması yadsınamaz.

Ülkemiz yağmalanan ve farklı kesimlere peşkeş çekilen kaynaklara rağmen yetiştirdiği bilim insanlarını somut deliller olmadığı sürece görevden almamalıdır. Aksine içine düştüğümüz açmazlardan çıkış yolu gösterecek olan kişiler bunlardır. Aynı titizlik  görevden alınan öteki çalışanlar içinde geçerlidir.

 

 

Çarşamba, 01 Mart 2017 09:31

ÜLKENİN GE­LE­CEĞİ İÇİN!...

ÜLKENİN GELECEĞİ İÇİN!...

 

Ülkemizin çok büyük sorunlar yaşadığı kesin. Bu sorunların aşılması için en geniş katılımlarla çözümler üretilmesi gerekir. Ülke sorunlarına çözüm üreten kurum ya da yapılanmaların önde geleni siyasi partilerdir. Siyasi partilerin temel amacı, ülke sorunlarına çözümler üretmektir. Özellikle iktidar partisinin öncelikli görevi bu işe öncülük ederek ülke sorunlarına akılcı ve demokratik çözümler üretmektir. Her çözüm en geniş katılımı hedef almalı, olası tüm uzlaşmalar değerlendirilmelidir. Ayrıca üretilen çözümler asgari müşterekleri dikkate alarak, ülke genelini kavrar nitelikte olmalıdır. Bunun için çözümler bilimsel ve çağdaş olguları temel alarak ve hukukun üstünlüğü eşliğinde yapılmalıdır. Sadece iki partinin kapalı kapılar ardında uzlaşması yeterli olmadığı gibi, hoş da değil.

Bugün bu ülkenin bir başkanlık sorunu yok. Ülkede başkanlık sistemi olmadığı için yaşadığı büyük kayıplarda yok. Aksine otoriter tek adamlığa geçiş zorlamaları büyük sorunlara gebe gözüküyor. Demokrasi hızlı karar üretmek değil, doğru ve tutarlı kararlar üretmektir.

Değişik çevrelerden benzer biçimde ifade edilen bir şey var, deniyor ki; “ Bu bir kişi sorunu değil(!)” Aksine bu bir ülke sorunu değil, tamamen kişilerle ilgili bir sorundur. Kişiler dayatınca ülke sorununa dönüşmüştür.

Selin Sayek Böke konu ilgili olarak şu saptamalarda bulunuyor:                                              "Bugün tek adam rejimini savunanlar, 1 Kasım'da milletin kapısını çaldılar ve dediler ki 'Bize oy verin, istikrar getireceğiz.' 6 ay geçmedi, bir baktık Başbakan bir gecede gitti, fırlatıverdiler, kapının önüne konuverdi. Bundan büyük istikrarsızlık olabilir mi? Bir başbakanın bir gecede fırlatıldığı bir düzende öngörülebilirlik olabilir mi? Tek adam rejimi olduğunda keyfilik oluyor, keyfilik olduğunda da istikrarsızlık oluyor. Yine tek adam rejimi Türkiye'nin bütün kurumlarını çökertti. Yargısını, ordusunu, devletin kendisini bu tek adam rejimi çökertti. Ülke açıkça terör örgütlerinin eline bırakıldı, darbe girişimi yaşandı. Bundan büyük istikrarsızlık olabilir mi? Tek adam olduğu zaman o tek adam kolaylıkla kandırılabilir, o tek adam kolaylıkla hata yapabilir ama o hatanın ve kandırılmanın bedeli 80 milyon için istikrarsızlık olur."

Böke, "tek adam rejiminde sadece siyasi değil, ekonomik istikrarsızlığın da olacağını, yatırımın da istihdamın gerçekleşmeyeceğini" ileri sürdü.

"770 BİN KİŞİ İŞSİZ KALDI"
Türkiye'nin hukukun üstünlüğü konusunda 113 ülke arasında 99'uncu olduğunu savunan Böke, hukukun ve kuralın bulunmadığı yerde, yatırımın da istihdamın da olamayacağını bildirdi.

Böke, iş yapma kolaylığında Türkiye'nin 2,5 yılda 18 ülkenin gerisine düştüğünü ileri sürerek, buna istikrarsızlık ve belirsizliğin yol açtığını belirtti. Bu istikrarsızlık sebebiyle bu 2,5 yılda 770 bin kişinin işsiz kaldığını iddia eden Böke, tek adam varsa, toplumsal istikrarın olamayacağına değindi.”

Bulunduğumuz coğrafyada istikrar her açıdan önemlidir. İyi komşuluk ilişkileri, en öncelikli tercihlerden biri olmalı. Yabancıların ülke sorunlarını kaşıması gibi olumsuzlukların altında istikrar yatar. Çevremizdeki tek adam rejimleri olumsuz örneklerle dolu.

16 Nisan geleceğimize sahip çıkmamıza fırsat tanımaktadır. Bunu elimizi vicdanımıza koyarak ve ülkemizin, kendimizin ve çocuklarımızın geleceği için akıllıca kullanalım.

Cumartesi, 25 Şubat 2017 19:47

KOALİSYON­LAR...

KOALİSYON­LAR...

Ko­alis­yon­lar bir kül­tür çar­pıt­ma­sı­nın ürünü ola­rak ondan hep tu-ka­ka ola­rak söz edil­mek­te­dir. Oysa ko­alis­yon bir­lik­te ya­şam­da bir uz­laş­ma­dır. Ko­alis­yon­da­ki ta­raf­lar aynı ül­ke­nin uygar ve özgür bi­rey­le­ri­dir. Ko­alis­yon ken­di­si­nin dı­şın­da olan­la­rın hak­la­rı­nı ve is­tem­le­ri­ni etik ku­ral­lar eş­li­ğin­de kabul ede­bil­mek­tir. Aynı ül­ke­de, aynı ku­rum­lar, aynı yasa ve il­ke­ler eş­li­ğin­de ve hal­kın re­fa­hı te­me­lin­de ben­zer po­li­ti­ka­lar üre­ten si­ya­si par­ti­le­rin uz­laş­ma­sın­dan daha doğal ne ola­bi­lir?

Ko­alis­yo­na karşı çıkan par­ti­ler­de özün­de bir ko­alis­yon­dur. Bir parti bün­ye­sin­de sa­de­ce ser­ma­ye­dar­lar değil, ser­ma­ye­dar­la­rın acı­ma­sız­ca sö­mür­dü­ğü emek­çi­ler­de var. Ko­alis­yon ise, ko­alis­yon par­ti­le­ri­nin bi­leş­ke­si­dir. Ko­alis­yon­lar­dan olu­şan bir par­ti­de yer alan emek­çi­ler bi­linç­siz­li­ğin­den ve şaş­kın­lı­ğın­dan, ser­ma­ye ise bi­le­rek, is­te­ye­rek ve ta­sar­la­ya­rak par­ti­de yer alır(!)?Ser­ma­ye ülke ya­pı­sı­na ege­men olan si­ya­si par­ti­yi yeğ­ler ve ko­alis­yo­na girer. AKP?nin son örtük ko­alis­yo­nu MHP ile değil; bir­den bire kes­kin bir ?U? dö­nü­şü yapan Bah­çe­li ile­dir. Bir dö­ne­meç­te de onu terk edil­miş ola­rak gö­re­bi­li­riz(!)

İç bi­le­şen­le­rin yanı sıra birde dış bi­le­şen­ler var. AKP bunun en tipik ör­nek­le­rin­den­dir. Özel­lik­le li­be­ral­ler(yet­mez ama­cı­lar) mayın eşeği ola­rak kul­la­nıl­mış­tır. Bu ne­den­le; ?kul­la­nış­lı ap­tal­lar? ni­te­le­me­si ya­pıl­mış­tır. Dö­ne­meç­ler­de kul­lan­ma ta­ri­hi geçen atık­lar gö­rül­müş­tür! Zaman zaman Kürt­le­ri tem­sil eden grup­lar­da aynı ker­va­na ka­tıl­mış­tır. İtti­fak ya­pı­sın­dan son ola­rak kopan grup Fe­tö­cü­ler­dir. Ancak, son kul­lan­ma sü­re­si dolan ki­şi­ler­de saf dışı edil­miş­ler­dir! Ne ha­zin­dir ki, saf dışı bı­ra­kı­lan­la­rın büyük bö­lü­mü de bir­lik­te yola çı­kan­lar­dır.

Şimdi sıra ku­rum­la­rın ge­ri­ye ka­lan­la­rı­nın saf dışı edil­me­si­ne gel­miş­tir. Önce eği­ti­mi ve eği­tim­ci­le­ri pe­ri­şan et­ti­ler. Sonra sağ­lık­çı­la­ra ve sağ­lık ku­rum­la­rı­na sal­dır­dı­lar. Yar­gı­yı ele ge­çir­mek için bir re­fe­ran­dum yap­tı­lar. Yet­mez ama di­yen­ler ve boy­kot­çu­la­rın kat­kı­la­rıy­la amaç­la­rı­na ulaş­tı­lar. Or­du­yu pe­ri­şan et­tik­le­rin­de se­si­ni çı­ka­ra­cak kimse kal­ma­mış­tı(!) Sözüm ona ül­ke­yi ve­sa­yet­ten kur­tar­dı­lar, ve­sa­ye­tin ne hale gel­di­ği­ni gör­dük(!)

Ana­ya­sa de­ği­şik­li­ği ile kuv­vet­ler bir­li­ği­ni sağ­la­yıp, son kurum olan mec­lis de devre dışı bı­ra­kıl­mak is­ti­yor­lar. Mec­lis büt­çe­si­ni ya­pa­mı­yor ise, temel iş­le­vi olan yasa çı­kar­ma­dan yok­sun bı­ra­kı­lı­yor ise tem­sil ye­te­ne­ği­ni yi­tir­miş olur. Tem­sil ye­te­ne­ği­ni yi­ti­ren bir ku­ru­mun var­lı­ğı tar­tı­şı­lır hale gelir. Ön­ce­lik­le de ?HAKİMİYET KA­YIT­SIZ ŞART­SIZ MİLLETİNDİR? il­ke­si ger­çek­li­ği­ni yi­tir­miş olur. Bu olum­suz ge­liş­me ve yak­la­şım­lar so­nun­da ne cum­hu­ri­yet, ne de­mok­ra­si ne de la­ik­lik kalır!

Top­lu­mun büyük bir ke­si­mi henüz ola­yın cid­di­ye­ti­ni kav­ra­ya­ma­mış­tır. Oysa sorun ülke so­ru­nu­dur ve ge­le­cek­te olmak ya da ol­ma­mak so­ru­nu­dur. Lüt­fen sev­gi­li va­tan­daş­lar de­ği­şik­lik­le­rin neler ol­du­ğu­nu araş­tı­ra­lım. Eğer söz ko­nu­su olan bir re­fe­ran­dum ise ka­çı­nıl­maz ola­rak iki se­çe­nek var­dır. Va­tan­daş­lar bu se­çe­nek­ler­den bi­ri­ni özgür ira­de­le­riy­le se­çe­cek­ler­dir. Ki­şi­le­rin ter­cih­le­ri­ne saygı du­yul­ma­ya­cak­sa neden re­fe­ran­dum ya­pıl­mak­ta­dır? Evet di­yecek olan­lar için hiç­bir sorun yok . Hayır di­yecek olan­lar için en­gel­ler çı­ka­rıl­ma­ma­lı­dır ve sı­ra­dan va­tan­daş dev­let gücü ile mü­ca­de­le etme du­ru­mun­da kal­ma­ma­lı­dır! Yet­ki­nin ol­du­ğu yerde so­rum­lu­lu­ğun­da ol­ma­sı ge­re­kir. Bir eylem veya işlem söz ko­nu­su ol­du­ğun­da de­ne­ti­min bir ol­maz­sa olmaz ol­du­ğu kabul edil­me­li­dir. Hiç­bir ki­şi­ye bu kadar yetki ve­ri­le­mez! Bir kişi cum­hur baş­ka­nı, parti baş­ka­nı, hakim, savcı ve kanun ko­yu­cu, tüm ma­kam­la­ra atama yapan ol­ma­ma­lı­dır. Zaten dünya üze­rin­de buna ben­ze­yen bir uy­gu­la­ma yok. Do­la­yı­sıy­la bizde de ol­ma­sın!...

Cuma, 24 Şubat 2017 16:13

OKUMAK...

Oku­mak fark­lı bi­çim­ler­de an­lam­lan­dı­rı­la­bi­lir. Her­ke­sin oku­du­ğu me­tin­den aynı an­lam­la­rı çı­kar­ma­dı­ğı­nın ta­nı­ğı­yız. Da­ha­sı, ana dilde ya­ban­cı dilde ko­nu­şur gi­bi­yiz. Bu kadar ay­maz­lık ancak eği­til­miş ce­ha­let­le ola­nak­lı­dır(!) Yıl­lar­dır örtük ola­rak sür­dü­rü­len bu ça­ba­lar artık açık­tan ve bek­len­me­dik des­tek­ler­le ya­pıl­mak­ta­dır. Büyük öz­ve­ri­ler­le ka­vu­şu­lan bu cum­hu­ri­ye­tin altı oyul­mak­ta­dır.

Oku­yan ve oku­du­ğu­nu an­la­ya­bi­len bir insan, ana­ya­sa de­ği­şik­li­ği ile il­gi­li 18 mad­de­yi oku­du­ğun­da; özel ko­şul­la­rı ile il­gi­li bir zo­run­lu­luk yok ise, mut­la­ka ter­ci­hi­ni “HAYIR” ola­rak kul­la­nır! Bu özel ko­şul­lar ne ola­bi­lir? Bi­rin­ci koşul oku­mak­tan yana so­run­lu ol­mak­tır. Böyle bir aciz ki­şi­nin sağ­lık­lı karar ve­re­me­ye­ce­ği ke­sin­dir. Bu kap­sam­da; borç­lu­lar, suç­lu­lar ve çı­kar­cı­lar yer ala­bi­lir.

Gü­ven­di­ği ki­şi­le­re gü­ven­me­ye devam eden­ler; araş­tır­mak ve so­ruş­tur­mak gibi bir alış­kan­lı­ğı ol­ma­yan­lar, ken­di­le­ri­ne söy­le­nen­le­re ina­nır ve ya­şa­mı­na iliş­kin tüm yet­ki­le­ri(ki­şi­sel hü­küm­ran­lık ala­nın­da yer alan) baş­ka­sı­na dev­re­de­bi­lir. Böyle bir ki­şi­nin kendi ya­şa­mı­na sahip çık­tı­ğı­nı söy­le­mek güç­le­şir! Ne yazık ki, va­tan­daş­la­rı­mı­zın azım­san­ma­ya­cak bir kısmı inan­dık­la­rı için bu ha­ta­la­rı yap­mak­ta­dır­lar!

Ana­ya­sa top­lu­mun en yay­gın bi­çim­de uz­laş­tı­ğı bir top­lum­sal söz­leş­me­dir. Bu söz­leş­me­nin ya­pı­la­bil­me­si için top­lu­mun her ke­si­mi­nin; özel­lik­le ör­güt­lü ke­si­mi­nin tar­tış­ma­ya ka­tıl­ma­sı ve görüş bil­dir­me­si ge­re­kir. Bu açı­dan ba­kıl­dı­ğın­da ül­ke­miz­de­ki on­lar­ca hukuk fa­kül­te­sin­de bilgi üre­ten bilim in­san­la­rı so­ru­na sahip çık­ma­lıy­dı. Ana­ya­sa tar­tış­ma­la­rı­na bi­rin­ci de­re­ce­den so­rum­lu ve gö­rev­li olan­lar ka­tı­la­ma­mış­lar­dır. İki par­ti­nin ka­pa­lı ka­pı­lar ar­dın­da yap­tı­ğı uz­laş­ma hiç­bir ko­şul­da be­lir­le­yi­ci ola­maz!

Kuv­vet­ler ay­rı­lı­ğı yok ise, ül­ke­nin ana­ya­sa­sı yok de­mek­tir(!) Bu ne­den­le vur­gu­la­mak ge­re­kir ki, ik­ti­dar her ya­pı­da va , mu­ha­le­fet sa­de­ce de­mok­ra­tik ya­pı­lar­da var!

Son 15 yılda dev­let ta­ra­fın­dan ya­pı­lan (yol­lar hariç) bir ya­tı­rım yok. Özel­leş­tir­me­ler 170 mil­yar dolar, ya­pı­lan yol­lar da 10 mil­yar do­lar­dır(!) Ya­pı­lan özel­leş­tir­me­ler şef­faf ol­ma­yan bi­çim­ler­de ve de­ne­tim­ler­den ka­çı­rı­la­rak ya­pıl­mış­tır.

Büyük yay­ga­ra­lar­la açı­lan yol­lar, köp­rü­ler ve hava alan­la­rı hal­kın ge­le­cek­te­ki ge­lir­le­ri­ne el koy­ma­nın bir aracı ola­rak kul­la­nıl­mış­tır. Bu pro­je­ler için akıl almaz ha­zi­ne gü­ven­ce­le­ri ve­ril­miş­tir. Köp­rü­ler için araç geçiş gü­ven­ce­si ve­ri­lir­ken, kent has­ta­ne­le­ri için %70 hasta gü­ven­ce­si ve­ril­miş­tir. Bu pro­je­ler ül­ke­mi­zin ge­le­ce­ği­ni ipo­tek al­tı­na sok­muş­tur.

Bir yağma dü­ze­ni var ve bu düzen daha da pe­kiş­ti­ril­mek is­ten­mek­te­dir. Bunun için hu­kuk­la uzak yakın hiç­bir iliş­ki­si ol­ma­yan bir ana­ya­sa onay­la­tıl­ma­ya ça­lı­şıl­mak­ta­dır. Bu ana­ya­sa de­ği­şik­li­ği­nin 18 mad­de­si­nin bir te­kin­de bile ne halk, ne de ülke ya­ra­rı­na tek bir madde yok­tur!...