17 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan Hakkında

Web sitesi adresi:

Cuma, 20 Ocak 2017 08:07

HALKA SORMAK.

HALKA SORMAK.


Özgür iradi katılımcılardan oluşan bir devlette yönetenler çözülmesi gereken bazı sorunlarla ilgili karar oluşturmak için halkın görüşüne başvurabilirler. “Egemenlik kayıtsız koşulsuz milletindir!” söylemi yaşama geçirilmiş olur. Yalnız evrensel olarak yaşamlarla ilgili olarak referanduma başvurulamaz. Yani, yaşama ilişkin temel haklar her koşulda güvenceye alınmalıdır.

Halka sorulacak olan konuların doğrudan halkın yaşantısı ile ilgili olması gerekir. Kendilerine soru sorulacak olan kişilerin sorun veya sorunlar hakkında yeterli bilgiye sahip olmaları gerekir. Son yapılan araştırmalar halkın büyük çoğunluğunun referanduma götürülecek konu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları saptanmıştır.

Bireylerin doğru bilgiye doğrudan ulaşabilmesi temel esastır. Ancak bu konuda yazılı ve görsel basının doğrudan veya dolaylı biçimde hükumetin kontrolünde olduğu biliniyor. Bu nedenle bilgi üretim ve iletim kaynakları yanlı oldukları için güvenilir değildir. Ayrıca ekonomik, sosyal ve siyasi uygulamalarla rehin alınmış yığınların kararları belirlenmiştir. Özgür insan bilimin ve çağının gereğini yapar; özgürlüklerinden yoksun bırakılan insanlar ise, bağımlılıklarının gereğini yerine getirirler. Sadık ve iyi olma olasılığı genellikle özgür ve iyi olma olasılığından azdır.

Halka gidelim derken, anayasa ile ilgili görüşmeler halktan kaçırılmakta, kritik anlarda Meclis televizyonu karartılmaktadır. Oysa iktidar ve muhalefet bu önemli konuyu halkın önünde enine boyuna tartışmalıdır. Özellikle halkın tanıklığından ve bilgilenmesinden kaçınılmaktadır. Örneğin; doğrudan halkın yaşantısını ilgilendiren konuların başında asgari ücret gelmektedir. Dolaylı ve dolaysız vergiler için halkın onayı alınıyor mu? Enerji ve yakıt fiyatları ya da ekmek fiyatı halka soruluyor mu?

Genellikle onaylanmayan koşullarda başbakan olan Davutoğlu benzer şekilde görevden alındığında halka soruldu mu? Suriye’ye girme konusunda halkın görüşü alınabilir miydi?

Halk en büyük sivil toplum oluşumudur. Homojen olmayan bu yapı ancak sorun uyaranı ile harekete geçer. Referandum tüm toplumu ilgilendiren sorunların çözümünü belirlemek için devreye girer. Bu noktada sivil toplumu tanımlarsak, daha mahallî sorunlar olması halinde oluşumun temeli atılmış olur.

Sivil toplum: Bir sorun çevresinde, çözüm temelinde bir araya gelen özgür iradi katılımcılardan oluşan; ast ve üst ilişkisi olmayan eşitler topluluğudur. Bu topluluk herhangi bir otoriteden (siyasi veya dinsel otoriteler) emir ve direktif almaz ve bu nedenle de “sivil” olarak tanımlanır.

Son günlerin tartışmalarında rejim ve sistem kavramları ile anlatımlar yapılıyor. Bu iki kavram bizde genellikle eş anlamlı olarak kullanılır. Rejim devlet yönetimi ile ilgilidir. Cumhuriyet,  monarşi, oligarşi, teokrasi gibi. Sistem uyumlu bileşenler bütünüdür. Sistemle ilgili olarak; sistem, alt sistem, üst sistem gibi. Sistemlerde zorunluluk ve düzenlilik  vardır. Rejim devlet biçimini, sistem ise bu biçimin alt birimlerini  ifade eder gibi gözükmektedir. Hükumet örgütlülüğünde olduğu gibi.

Mevcut anayasa değişiklikleri referanduma götürülürken halkın bilgilendirilmesi bir olmazsa olmazdır. OHAL koşullarında halkın özgürce bilgilendirilmesi pek olabilir gibi gözükmüyor. Ama sorun sadece bizleri değil, gelecek kuşakları ve bizimle ilişki içinde olanları son belirlemede ise dünya insanlık ailesini ilgilendirmektedir. Kendimiz için, yakınlarımız için ve gelecek kuşaklar için iyi bilgilenerek doğru karar vermek zorundayız.

Perşembe, 12 Ocak 2017 07:59

GİZLİ OY

GİZLİ OY

 

Anayasa ülke vatandaşlarının uymakla yükümlü oldukları ve üzerinde uzlaşılmış olan bir metindir. 1982 Anayasası %92 oyla kabul edilmiştir. %50 ile kabul edilecek bir anayasa her koşulda tartışmalara neden olur. 12 Eylül anayasasının tartışılır olması % 92 ‘nin  gerçeği yansıtmamasındandır. Bu nedenle olağan dışı koşullarda anayasa yapılamaz uyarısı burada bir kez daha haklılığını kanıtlamış oluyor.

Şu anda gerçekleştirilmeye çalışılan bu anayasa çalışması için uygun bir ortam yok. Ankara’da  eylem yasağı var. İnsanlar anayasal haklarını kullanamıyor. Ülkenin içinde bulunduğu koşullar hiç uygun gözükmemektedir. Zaten şu anda bir anayasa sorunu öncelik taşıyan bir sorun değil. İçeride ve dışarıda uğraşılan yığınla sorun var. IŞİD,PKK, FETÖ ile sıcak bir mücadele sürdürülmekte ve her gün şehit cenazeleri gelmektedir. Yani şu anda anayasadan ve başkanlıktan çok daha önemli sorunlarımız var.

Değişikliğe ilişkin maddeler içinde çağımıza yaraşır tek bir talep yok. Yani istenen değişikliklerde ülke yararına bir tek madde yok. İnsanlar bilerek ve isteyerek demokratik haklarından vaz geçebilirler mi? Yüz yıl önce kazanılan haklar meclis çoğunluğunun demokratik olmayan istemleriyle vazgeçilebilecek haklar değildir.

Değişikliklerin genel mantığına bakıldığında, yasamanın işlevsizleştirilmesi görülmesine karşın vekil sayısı neden 600’e çıkarılmak istenir? Yasama organının yapacağı bir şey yok. Özellikle yürütme üzerindeki denetleme olanakları ön görülen koşullar nedeniyle işletilemez hale getirilmiştir. En etkin denetim araçlarından biri olan bütçe yapma yetkisi elinden alınmıştır. Kanun hükmünde kararname yapma yetkisi yasamanın  temel görevi olan yasa yapma alanını daraltmıştır.

Son belirlemede tüm yetkiler tek kişiye devredildiği an öteki insanlar (seçilmiş veya seçilmemiş) işlevsizleştirilmektedir. Milletvekillerini belirlemek, bakanları belirlemek, yargı organlarındaki atamaları yapmak, tüm üst düzey bürokratları belirlemek, üniversiteler ile ilgili tüm atamaları yapmak olağanüstü yetkilendirmektir. Bu yetkiler demokratiklikle ve çağdaşlıkla bağdaşmamaktadır. Özellikle yargı organlarındaki atamaların büyük bir haksızlık olduğu görülmelidir. Bu tür kurumlar her koşulda kendi yönetimlerini belirlemelidirler.

Meclis demokratik, laik ve hukukun üstünlüğü temelinde işlevini yerine getirdiğinde temsil yetkisi doruğa ulaşır. Soru şu: İşlevsizleştirilen bir mecliste neden sayı artırımına gidilir? İkinci soru da; 18 yaş vekillik için uygun mudur? İşlevsizleştirilen bir meclise 18 yaşında birkaç kişi sokulduğunda ülkenin hangi temel sorunları çözülmüş olur? Aslında aynı soru başkanlık anayasası içinde sorulabilir. Belirlenen değişiklikler yapılır ise ülkenin hangi temel sorunu çözülecektir? Ekonomik sorunlar mı aşılacak, istihdam sorunu mu çözülecek? Eğitim sorunları mı çözülecek, sağlık sorunları mı çözülecek? Çalışma yaşamına ilişkin yığınla sorun var, onlar mı çözülecek?

Meclis feshi  yetkisi  Cumhurbaşkanı’nın yeniden başkan adayı olmaması halinde anlamlı olabilirdi. Mevcut yasada ikinci dönemin dördüncü yılından sonra danışıklı fesih, yeniden seçilme hakkı doğurur niteliktedir ve bu antidemokratik hak yaşam boyu başkanlığın güvencesi olabilir. Böyle bir yaklaşım ve girişim ”Türk Tipi” söylemini büyük bir aşağılamaya dönüştürür. Çünkü böyle “ucube” Türk Tipi olamaz!

Bu arada istismara açık bir yan daha var. Cumhurbaşkanı yardımcılığı bir başka sorumsuzluk örneği yansıtmaktadır. Atanan bir kişi denetlenemiyor. Onun için bazı güvenceler öngörülüyor. Ayrıca sayı belirlenmemiş. Şu anda tanık olduğumuz danışmanlar ordusu gibi yardımcılar ordusunun ortaya çıkmasını kim ve nasıl engelleyebilir?

Erişilmek istenen sistem kaybetmemeyi güvenceye alan bir sistem. Geçmişte yaşanmış bir örnek var. Haziran yenilgisi kabul edilmedi. Antidemokratik girişimlerle ve tehditlerle Kasım seçimleri kotarıldı(!)

Güvenoyu ve gensoru kaldırılınca denge ve fren sistemi yok ediliyor. Yani, denetimin olmadığı ve atamaların hakim kılındığı bir sistem kurulmak isteniyor.

Ülkemizi, ülkemizin geleceğini, çocuklarımızı ve torunlarımızı düşünüyorsak elimizi vicdanımıza koyarak ve bir daha, bir daha düşünerek üzerimize düşeni yerine getirmeliyiz!

Perşembe, 05 Ocak 2017 07:59

YAŞAMA MÜDAHALE.

YAŞAMA  MÜDAHALE.


Yaşama hakkı temel hakların en önde gelenidir. Toplumsal sözleşmeler(anayasalar) bu hakkı güvenceye alırlar. Olağan haller dışında ise, temel hakların özüne dokunmaksızın yasal sınırlamalar yapılabilir. Olağanüstü hal ciddi ve samimi bir mücadele ile ortadan kaldırılınca OHAL kaldırılır. Bunun için süre olabildiğince kısa tutulmalıdır. Normal, demokratik bir ülkede OHAL koşullarında ne yeni bir anayasa yapılabilir, ne de referandum!

Özellikle yaşama müdahalelerin yoğunlaştığı süreçlerde adalete, demokrasiye ve laikliğe daha çok ihtiyaç duyulur. Yaşama müdahale dendiğinde çocuk sayısı belirleme, kürtajı yasaklama ve sezaryen ile ilgili belirlemeler yaşama müdahale kapsamında değerlendirilmelidir. Geçmişten bugüne türbanlı bir kadına tekme atılmamıştır. Ama normal giyimli bir kadına belediye otobüsünde saldırdılar. Türbanlılarla ilgili olarak Kabataş iddiaları oldu ama hiçbir kanıt sunulamadı. Yakın geçmişte türban nedeniyle eğitimin engellenmesi de kabul edilebilir değildi.                                                                                                            İnsan hakları ihlali boyutundaki yaşama müdahaleyi satır başlarıyla vurgulayalım:

-En açık ve kaba bir değerlendirme ile giyim ve kıyafet konusunda çok yaygın bir müdahalenin olduğu görülmektedir. Doğrudan olmasa bile dolaylı değişkenlerin devreye sokulması da kabul edilemez.

-En yaygın ve en kalıcı olan yaşama müdahale alanı eğitimdir. Normal bir sosyal hukuk devletinde eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve ülke güvenliği devletin öncelikli ve kaçınılmaz görevleri arasındadır. Devlet asli görevini özele devredince genel, eşit ve yaygın eğitim ortadan kaldırılmıştır. Taşımalı eğitim kapsamında yaklaşık olarak 3400 dolayında okul(kırsalda) kapatılmıştır(!) Eğitimini sürdürmek isteyen yoksul insanlar sorunlarla karşılaşmışlardır. Özellikle yurt sorununu aşmak pek kolay olmamıştır. Bu nedenle farklı adlar altındaki özel yurtlarda istenmeyen ve yüz kızartıcı olaylar yaşanmıştır. Devlet “Kindar ve dindar” eğitim tercihini ortaya koyunca demokratik ve laik yaşamı dinamitlemiş oldu! Özellikle İmam Hatip ısrarı belirli kesimleri rencide etmiştir.

-Devlet klasik görevlerini özele yani, tekellere devrettiği zaman vatandaşlar dayanışmadan yoksun savunmasız ve güvencesiz kalmaktadırlar. Özelleştirmeler sonucunda gündeme gelen kiralık işçilik ne anlaşılabilir ne de kabul edilebilir gibi değildir. Bireyin özgürlüğü elinden alınarak seçeneksiz bırakılmaktadır. Bu noktada devlet olanaklarının kullanılmasında yandaş tercihi ön plana çıkmaktadır. Yandaş tercihi inanç ve yaşama biçimi üzerinden yapılmaktadır. İhale alanlar ve işe girenler için aynı kriterler uygulandığında hem doğrudan hem de dolaylı olarak yaşama müdahale edilmiş oluyor.

-Ülkemizde Diyanetin belirleyiciliği yadsınamaz. Dev bütçesi ve personeli ile yaşamın her alanına el atma çabası görülmektedir. Yılbaşı kutlaması Noel ile karıştırılarak(bilinçsizce veya kasıtlı olarak) vatandaşların yaşantısına müdahale edilmektedir. Oysa Diyanetten beklenen dine aykırı olan eylem ve düşünceleri eleştirerek yığınları aydınlatmasıdır.

-Yasalar ağırlıklı olarak muhaliflere uygulanmaktadır. Yeni yıl kutlaması aleyhindeki bildiri dağıtanlar için bir işlem yapılmazken, laiklik ile ilgili konuşanlar tutuklanmakta ise; yaşama müdahale edilmediği söylenemez.                                                                                                                                                                       “Ne yazık ki bu çaresizliği toplum önleyemez. Siyasi iktidarın bizzat kurup yönettiği trol ordusundan, hedef gösteren anayasa profesörlerinden ve içişlerinden söz ediyoruz. Bir yandan bombalarla uğraşıyor diğer yandan hedef gösterme süreciyle boğuşuyoruz. Bu hem bizatihi devlet hem de onunla organik bağı olan müphem yapılar tarafından sürdürülüyor. Bu ortamda uzlaşı ve toplumsal barışı biz sağlarız gibi temenniler maalesef havada kalıyor.”                                                                                     “Dolayıysa tabandan ziyade tepeye bir şekilde bakmak daha önemli!

Çünkü radikal İslamcı teröristler tabana oynuyor, Türkiye’de destek bulabileceklerini biliyorlar. Kültürel bir dışlanmanın sonuçlarından, Batı’ya karşı gelişen hınçlı bir motivasyondan, Müslümanların kabul görme tutkusundan çok besleniyor bu örgütler. Cihatçılar Türkiye’de çok net bir şekilde hedef seçerek hareket ediyor. Kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Hangi Avrupa ülkesinde böylesi saldırıların ardından “oh olsun” diyenler çıkıyor, hangisinde “yılbaşı kutlamak caiz değildir” propagandalarının ardından oluyor bunlar.” (ERK ACARER-BİRGÜN)

Cuma, 30 Aralık 2016 10:25

YASALARIN ANASI

YASALARIN ANASI

Akılcılıkla bağdaşmayan anayasa değişiklikleri var. Daha ikinci haftasında dökülmeye başladı. 12 Eylül Anayasası  kabul edildiği an yeni ve demokratik bir anayasa değişikliği gerekliliği ortaya çıkmıştı. O anayasayı yapan kişinin soyadı ile anılan, “Aldıkaçtı” anayasası yerini “kaptı-kaçtı” anayasasına bırakıyor(!)

Oysa yasa türleri içinde en çok ve en yaygın biçimde tartışılması gereken anayasalardır. Kapalı kapılar ardında ve kendi üyelerini bile sürece dahil etmeyen partilerin kotarmaya çalıştığı bu anayasa da oylanmadan sonra değiştirilme gerekliliğini hissettirecektir.

Toplumsal sözleşmenin yapılmasında en geniş katılımın sağlanması devletin oluşum aşamasıyla ilgilidir. Devlet ortak paydada buluşan özgür iradi katılımcılardan oluşan bir üst örgütlülüktür. Bu nedenle toplumsal sözleşmelerde en geniş ve şeffaf katılımlar esastır.

OHAL koşullarında toplumsal sözleşmeyi özgürce tartışmanın olanağı yok. Fiili durumda mecliste muhalefetin söz hakkı kısıtlanmaktadır. Genel üzerindeki görüşmelerde konuşmak isteyen 150 vekilden sadece 20 tanesi konuşabilmişken hemen yeterlilik önergesi verilerek oylanmıştır.

Süreci önceleyen aşamada ilgili taraflardan(barolar ve hukuk fakültelerinden) ve sivil toplum örgütlerinden görüş alınmamıştır. Bu yetmezmiş gibi, yasayı bir an önce kotarma girişimi var. Geri çekilen maddeler özensizliği gözler önüne sermektedir.

Cehenneme giden yolun taşları iyi niyetle(aslında taammüden) döşenmektedir. Bu gidişin varacağı nokta otoriterliktir. Tüm yetkilerin tek elde toplanması hiç normal gözükmemektedir ve zaten TÜRKİYE  her zaman ve her koşulda birden büyüktür!

Görev ve yetkiler ne kadar çok paylaşılır ise, katılım ve demokratiklik o oranda etkinleştirilir. Görev ve yetkiler belirli odaklarda (tek kişi) toplandığı an demokratiklikten ve özgür iradi katılımlardan uzaklaşılır.

Partili cumhurbaşkanlığı dendiği zaman bir kişinin yetkileri artırılmış olur. Sanki ülkede tek kişi ve kişiler varmış gibi, bir olumsuz algı yaratılmış olur. Böylesi bir yaklaşım öteki eşitlere haksızlık olur ki, bu da ne demokratiklikle ne de hukukun üstünlüğü ile bağdaşmaz. Demokratik bir yönetimin kadrosu ülke potansiyelinden oluşur. Bu oluşumda yandaşlar hak ettikleri zaman yönetim kadrosunda yerlerini alırlar. Aksi halde her sorumsuz tercih(yandaş yeğleme) ülkeye ihanet ile eş değer olur.

Yasal görünümler altında kılıfına uydurulmuş haksız kazançların korunması ve sürdürülmesi için cebir ve şiddete sapılır. Kraldan çok kralcı yandaşlar haksızlığı ve hukuksuzluğu savunan zorba kıtalara dönüşürler. Bu süreçte çoğunluğu elde tutmak için yoksulların sırtından açların ağzına bir parmak bal çalınır(!)

Demokratik gibi gözüken bir yapıda yanıltılan kitlelerin rızası alınabilir ama bu rıza bir özgür irade ürünü olamaz. Çünkü rıza gösteren ile rıza isteyenler arasındaki ilişki demokratik olmayan eşitsiz bir ilişkidir. Eşitsiz ilişki en ağır dengesiz dengelerden biridir ve bu nedenle hep bir tarafı(zayıf olan) tüketir.

-Bu anayasayı korumak için yemin eden vekiller onu değiştiremez!

-Cumhurbaşkanı %50’nin üstünde oy alsa bile, meclisin üstünde değildir çünkü, meclis %100’ü temsil eder.

-Kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırmak anayasanın özüne aykırıdır.(Başlangıç bölümü ve madde:175)

-Anayasalar kişiler için değil, ülkeler için yapılır. Fiili durumu yasaya uydurmak, yürürlükteki anayasanın çiğnendiğinin itirafıdır!

Pazartesi, 26 Aralık 2016 11:47

ANAYASA AÇMAZI.

ANAYASA AÇMAZI.

 

Meltem Yılmaz, Abdüllatif Şener ile yaptığı söyleşide özellikle anayasa değişikliğine ilişkin önemli noktalara vurgu yapıyor. Bu söyleşiden uzun bir alıntıyı okurlarımla paylaşmak istiyorum. Alıntının bütünlüğünü bozmamak için gerekli yerlerde parantez içi katkılar yapacağım:

“Ben, ister AKP Milletvekili olsun, ister diğer partilerin; kendisine saygısı olan bir insan böyle bir anayasa paketine asla oy vermeyeceğini düşünüyorum.(Aslında bu yetkilerle donatılan kişinin öncelikle itiraz etmesi gerekir. Atatürk benzer önerileri geri çevirme büyüklüğünü göstermiştir.) Zira söz konusu anayasa paketinin, yasama organını tamamen ortadan kaldıracağı, milletvekillerinin ve siyasi partilerin hiçbir anlamı ve değeri kalmayacağı çok açık.”(Meclisin işlevsiz kılınmak istendiği bir ortamda vekil sayısını 600’e çıkarılmasının tutarlı bir yanı yok!)

“Bu paket ile Başbakan kalkıyor, cumhurbaşkanı hükümetin başı oluyor. Bakanlar meclise değil, cumhurbaşkanına karşı sorumlu oluyorlar. Milletvekilleri, bakanlar hakkında sözlü soru önergesi, hükümet hakkında gensoru veremiyor. Bu pakete göre milletvekillerinin hükümet kurulurken de, sürerken de, fesh edilirken de yetkisi yok.” (Yetkisiz bir meclise neden gerek duyulur ki?

“Meclisin kanun çıkarma yetkisi de ortadan kaldırılıyor. Bu anayasa paketiyle milletvekili sayısı 600’e çıkacağına göre, Cumhurbaşkanının veto ettiği yasa eğer 301 milletvekilinin oyuyla kabul edilmezse, o yasa reddedilmiş oluyor. İş bu kadarla da sınırlı kalmıyor. 301 ve daha yukarı milletvekiliyle meclisin tekrar çıkardığı yasayı cumhurbaşkanı istemezse yürürlüğe sokmuyor. Anayasadaki “15 gün içinde resmi gazete yayımlanır” hükmü kaldırılıyor, yasa, resmi gazetede yayımlanmadan yürürlüğe giremeyeceği için cumhurbaşkanı isterse bunu sınırsız olarak, yeni seçim dönemine kadar resmi gazetede yayımlamayacaktır.”(Cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisi her ne kadar yürütmeye ilişkin dense de yaşamın her alanını etkileyeceğini söylemek abartı olmaz!)

“Bugün Türkiye’de kimin hain olduğuna da, kimin ülkenin selameti için çalıştığına tek kişi karar veriyor. Artık öyle bir noktaya geldik ki, tüm ülke adına tek bir kişi düşünüyor, tek bir kişi konuşuyor, onun düşündüğü ve konuştuğu gibi olmayanlar da hain durumuna düşüyor. Bu, demokrasinin askıya alınmasından da öte bir durum. Asıl bunun analiz edilmesi lazım. Suikast oluyor, suçlunun kim olduğuna bir kişi karar veriyor. Onun iradesine uygun olarak tüm mekanizmalar işlemeye başlıyor. Onun gibi düşünmediğinizde, bu ülkede yaşama şansınızı ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Sokakta serseri mayın gibi gezen birtakım ruh hastalarının bize saldırmayacağından emin değiliz. Çünkü Böyle bir Türkiye’deyiz.”

En önemli noktalardan biri cumhurbaşkanlığının süresinin ömür boyu olabileceğidir. Öneri metninde iki dönem seçilmekten söz etmektedir. Ancak , şu hüküm eklenmiş. Erken seçim kararı alındığında cumhurbaşkanının yeniden seçilme hakkı doğar ve süre sıfırlanarak yeniden başlar. Kısaca vurgulamak gerekirse; ikinci dönem hiç bitmeyecekmiş gibi gözükmektedir.

Bu noktada tekrar Şener’in haklı vurgusunu yinelemek gerek. “Ben, ister AKP Milletvekili olsun, ister diğer partilerin; kendisine saygısı olan bir insan böyle bir anayasa paketine asla oy vermeyeceğini düşünüyorum.”

Cuma, 23 Aralık 2016 09:46

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ.

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ.

 

Anayasa değişikliği ile ilgili 21 madde meclise sunuldu. Bu maddeler dışında bir kelimelik de olsa, elliden fazla maddede değişiklik öneriliyor. Fakat ilginç olan önerilen değişikliklerin tek satırı, tek cümlesi ne ülkenin yararına, ne de halkın yararınadır. Aslında bu 21 maddelik değişiklik yerine  şu iki cümle önerilebilirdi: “Her istediğini, istediği gibi yapma yetkisi verilmiştir. Bütün atamaların belirleyeni ve onay mevkiidir!

“Yapılan, rejim değişikliğidir. Yapılan, laik demokratik Cumhuriyetin ortadan kaldırılmasıdır.

Yapılan, devleti tek adam devleti haline getirmektir.

Yapılan adil yargılamanın olmayacağı, masumiyet karinesinin bulunmayacağı bir hukuk düzeni kurmaktır.

Yapılan, milletin kayıtsız şartsız egemenliğinin elinden alınıp bir kişiye teslim etmektir.

(…….)

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı sonrası, ‘egemenliği saraydan alıp halka vermişti’(Fikri Sağlar-BİRGÜN)

Şimdi yapılmak istenen bunun tamamen tersi. Yargı ve yasama yürütmenin hizmetine sunuluyor. Dolaylı olarak egemenlik halktan alınarak bir kişiye teslim edilmiş oluyor.

Yasamanın yürütme üzerindeki denetimi etkisiz kılınıyor. Etkisiz kılınan bir mecliste vekil sayısını artırmanın tutarlı ve mantıklı bir nedeni yok. Soruşturma önergesi vermek için salt çoğunluk isteniyor. Soruşturma açılması için 3/5, yüce divana göndermek için 2/3 çoğunluk aranıyor. “Öyle ki, aynı usul görev bittikten sonra ve ömür boyu öngörülüyor. Cumhurbaşkanı yardımcıları için (sayısı belli değil) ve bakanlar için aynı kural geçerli sayılıyor.

Görev ve yetkiler sınırsız, sorumluluk yok düzeyinde, görev bittikten sonra aynı güvenceler geçerli(!)

Bakanlar kurulunu atamak, yardımcılarını atamak ve görevden almak yetkiler arasında. Meclisi feshetmek yetkisi var. Ancak bu yetkiyi kullandığında kendi görevi de bitiyor. Aynı kişi iki kez seçilebiliyor ama, ikinci dönem bitmeden erken seçim kararı alındığında yeniden bir dönem daha seçilme hakkını kazanıyor.

Yürütmeye ilişkin kararname çıkarma yetkisi var. Bu yetkinin yaşamın her alanına yayılması içten bile değil. Yani adım adım sistem değiştirilebilir.

AYM üyelerinin çoğunluğunu atıyor, geriye kalanını ise yine onun belirlediği meclis atıyor. HSYK üyelerinin yarısını atıyor. Geriye kalan yarıyı da parti başkanı olan cumhurbaşkanının belirlediği ve çoğunluğa sahip olduğu partinin üyeleri atıyor. Rektörleri atıyor ve üst düzey yöneticileri atıyor.

“Cumhurbaşkanı bütçe kanun teklifini, malî yılbaşından en az yetmiş beş gün önce, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunar.”

“Cumhurbaşkanı, kırk yaşım doldurmuş, yüksek öğrenim yapmış, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip, doğuştan Türk vatandaşı olanlar arasından, doğrudan halk tarafından seçilir.”

“Paket bütün bu özellikleri fiilen budamakta, özellikle yürütmeye dair alanlarda kanun koyma yetkisi kararnamelere dayalı olarak başkana/saraya aktarılmakta. Kanun koyma gücü kırılmaktadır. Yürütmeye dair her alanda Saray’a kararname düzenleme yetkisi verilmesiyle birlikte Meclis, ulusal egemenliğin temsilciler eliyle kullanım sahası olmaktan çıkarılmakta; egemenlik Saray’a doğru kaydırılmakta.

Yürütmeyi denetleme yetkileri de budanmakta. Meclis’in hükümeti denetlemesi açısından en önemli araçlar arasında yer alan gensoru kaldırılmakta, Meclis soruşturması ise sayısal olarak imkansızlaştırılmakta. Artık bakanlar kurulu, kaynağını milletin seçtiği vekillerden almak zorunda olmayacağı gibi, Meclis’e de hesap vermek zorunda değil. Egemenliğin kullanımı Meclis’ten Saray’a doğru kayıyor. Bakanlar Millet Meclisi’ne değil Saray’a sorumlu. 1909 anayasa değişiklikleriyle başlayan devletin ağırlık merkezinin Saray’dan Meclis’e kaydırılması süreci Cumhuriyet ile taçlandırılmıştı. Şimdi devletin ağırlık merkezi 100 yıl sonra yeniden Meclis’ten Saray’a kaydırılıyor.” (DENİZ YILDIRIM)


Pazar, 11 Aralık 2016 09:52

ANAYASA İÇİN ÖNERİLER

ANAYASA  İÇİN  ÖNERİLER

En geniş katılımla yapılması gereken yeni anayasanın içeriği ile ilgili olarak anayasada yer almasını istediğim konuları maddeler halinde sıralamak istiyorum:

 

1- İnsan haklarıyla birlikte öteki türleri ve varlıkların haklarını temel alan bir anayasa olmalı.

 

2- Tüm bireylerini hiçbir ayrım gözetmeksizin devlete karşı korumalı. Tüm bireylerini devlet varlığının asli ortağı ve belirleyeni olarak tanımlamalı.

 

3- Her konum ve koşulda hiçbir kurum veya kişi-ye sorumsuz yetki verilmemeli.

 

4- Vatandaşların varlıklarını güvenli hale getir-mesi gereken kolluk kuvvetleri temel hakları ihlal edecek şekilde güç kullanmamalı. Tüm eylem ve işlemleri yargı denetimine tabi olmalı.

 

5- İşkence hiçbir durumda tolerans görmemeli ve işkenceciler için zaman aşımı olmamalı.

 

6- Dokunulmazlıklar her yetkili ve görevli için yeniden düzenlenmeli.

 

7- Ülkesi için çalışmış olanların, hangi görevi yapmış olursa olsun, görev bitiminde tüm ayrıca-lıklarından soyunarak sıradan vatandaş konumuna dönmelidir.

 

8- Milletvekilliği bir meslek gibi değerlen-dirilmemeli, bu nedenle görev bitiminden sonra bazı ayrıcalıklar tanınmamalı. Milletvekilliğinden emekli olunmamalı!

 

9- Anayasa bütün inanç, ibadet, düşünce ve örgütlenme özgürlüklerinin güvencesi olmalı.

 

10- Toplumun tüm kesimleri için planlanıp uygu-lanacak olan eğitim her kademede parasız olmalı.

 

11- Savunma konsepti ve savunma harcamaları yeniden gözden geçirilmeli.

 

12- Tüm farklılıklar (inanç ve kökene ilişkin) sağlıklı bir birliktelik için güvenceye alınmalıdır.

 

13- Vicdani Ret, asli kurucu veya katılımcı olan tüm bireylerin temel haklarından olmalıdır.

 

14- Hukuku kurumsallaştıran ve sosyal hukuk devletini güvenceye alan, yargı bağımsızlığını olmazsa olmazlardan sayan bir anayasa olmalı.

 

15- Tüm yasaların yeni yapılacak olan anaya-saya uyumu sağlanmalı. Bu doğrultuda;

a-Siyasi partiler yasası yeniden düzenlenmeli. Demokratik katılımın tüm kanalları açık hale getirilmeli. Yönetimde istikrar adaletli bir temsil üzerinden gerçekleştirilmeli.

b-Seçim yasası %10’luk barajı kaldırılarak yenilenmeli. Doğrudan katılım temel alınmalı. Temsilde birebir ilişkiler ön plana çıkarılmalı. Yönetimde atanmışların etkinliği azaltılmalı. Seçilmişlerin ve atanmışların dokunulmazlıkları yeniden düzenlenmeli.

 

16- Demokratikleşmek için gerek duyulan yeni kurumlar kurulmalı ve demokrasi önünde engel görülen kurumlar da kaldırılmalıdır.

 

17- Vatandaşlık, hiçbir ayrım gözetilmeksizin yeniden tanımlanmalı, temel haklar her koşulda güvenceye alınmalıdır.

 

18- Çağdaş bir yaşam için ki; insanlarımız bunu hak etmektedirler. Yeni yönetim biçimleri uygulan-malıdır.

Salı, 06 Aralık 2016 10:38

MUHALİF OLMAK

MUHALİF OLMAK

Yönetenler ve yönetenler dolayımında iktidarın eylem ve kararlarından yararlananlar dışında kalanlar özünde muhaliftir. Bu muhalifler ülke yara-rına yapılan şeylerinde katılımcısıdırlar. Beklenir olan ve normal olan, muhalif konumunda olanların konumlarının gereğini yapmalarıdır. Emekçi konumunda olan bireyler iktidar partilerinin kitlesini oluştururlar. Burada belirleyici olan, çıkar bilincinden yoksun olmaktır. Bilinçsiz çıkarda yüzey akıntıları ile dip akıntıları ters yöndedir. Her koşul-da bir birim alan sıradan, birden çok birim vermek zorundadır ama, bu zorundalığın farkında değil(!) Fazladan verilen her ödün güç, baskı ve şiddet olarak geriye döner.

Muhalif olmak var olmaya bağlı bir tepki eyle-midir. Sisteme karşı söylem temelinde kitleleri yakından ilgilendiren değişim ve dönüşüm söylem-leri genellikle prim yapar. Sisteme karşı söylem üreten kişi veya gurup (parti) bu istemini sağdan veya soldan yapar. Karşı söylemin soldan gelmesi çok doğaldır çünkü, sol varlığını karşı oluşla şekillendirir. Bu karşı oluş doğrudan sisteme karşı oluştur. Sorunlu olan, sağın sisteme soldan karşı çıkışıdır. Sistemin yaratıcısı ve ondan yararlanan-ların sol söylemlerle sisteme karşı çıkışları çelişkilidir. Çünkü bu kelimenin tam anlamıyla kendi varlığına karşı olmaktır. Burada sorun, yığınların sorunu nasıl algılayacağı ile ilgilidir.

Sağın muhafazakar reform istemlerinin temelinde geçmişte yaşanmış bir “altın çağ” varsayımı yatar. Temel sav, süreç içinde altın çağın parametrelerinden uzaklaşıldığı biçimindedir. Bu vurgunun ardından, altın çağa dönüş bir reform olarak kitlelere sunulur. Seçeneksiz kitleler mevcut konumundan kurtulmak adına bu zokayı genellikle yutar. Gerçekte istenen, sağın daha sağa kaymasını istemektir fakat, sağa sağdan alternatif üretmek içinde yaşanan koşulların iyi olmadığını ve daha da kötüye gittiğini gösterir.

Kurulu sistemler hemen hemen her koşulda toplumun küçük bir bölümünü oluşturan egemen-lerin çıkarlarını güvenceye alacak biçimde düzen-lenmiştir. Sistemin egemeni olmakla sistemden yana  olmak her koşulda azınlığı(egemenleri) çoğunluğu yönetme noktasına taşır. Genellikle egemenler sınıfsal çıkarlarını, çoğunluğun çıkarıymış gibi kitlelere benimsetmekte ustalaşmışlardır. Sınıfsal bilinçten yoksun olan yanılgılı kitleler (emekçiler) bu konumlarıyla egemenlere hizmet ederler. Bunun için sağdan dillendirilen reform söylemleri tutarlı değildir. Buna karşın bu söylemle yığınları arkalarına takmayı başarırlar.

Bir muhafazakar sisteme karşı olduğunda özünde kendisine karşı olmuş olur ki, bu özel konumlar dışında hiç mantıklı değildir. Sözü edilen özel durumlardan biri, egemenlerin sahip oldukları olanakları kaybetme ihtimalinin belirmesidir.  Bu durumu anlatan ilginç bir örnek var. Sıkışan kerten-kele canını kurtarmak için kuyruğunu bırakır. Kuyruğun hareketlerini izlemeye başlayan saldırgan kertenkeleyi kaçırır. Benzer şekilde sermaye sahipleri sıkıştıklarında kardan zararı sineye çekerler. Sermayenin maldan olduğu koşullarda emekçiler de “candan” olur.

Egemenler “altın çağ” söylemini gündeme getirdiklerinde emekçilerin birliğini ve direncini kırmayı başarır. Yoksa geçmişte hiç bir zaman bir "altın çağ" yaşanmadı! Varsayılan yaşanmışlıklara veya varsayımlara öykünmek inancın(yetmezliğin) temelinde yer alır. Din ve milliyetçilik aynı kaynaklardan beslenir. Dirsek temasında olmaları ve koşullar gereği bir birlerine evirilmeleri yadırganmamalı. Çünkü her ikisi de yarattıklarının tutsağıdırlar! Her dönemde ve her ulusta seçeneksiz insanların düşlerinde “altın çağ” var olmaya devam eder. Egemenlerde bunu istismar etmeye...

Pazartesi, 05 Aralık 2016 16:28

MUHALİF OLMAK.

MUHALİF OLMAK.


Yönetenler ve yönetenler dolayımında iktidarın eylem ve kararlarından yararlananlar dışında kalanlar özünde muhaliftir. Bu muhalifler ülke yararına yapılan şeylerinde katılımcısıdırlar. Beklenir olan ve normal olan, muhalif konumunda olanların konumlarının gereğini yapmalarıdır. Emekçi konumunda olan bireyler iktidar partilerinin kitlesini oluştururlar. Burada belirleyici olan, çıkar bilincinden yoksun olmaktır. Bilinçsiz çıkarda yüzey akıntıları ile dip akıntıları ters yöndedir. Her koşulda bir birim alan sıradan, birden çok birim vermek zorundadır ama, bu zorundalığın farkında değil(!) Fazladan verilen her ödün güç, baskı ve şiddet olarak geriye döner.

Muhalif olmak var olmaya bağlı bir tepki eylemidir. Sisteme karşı söylem temelinde kitleleri yakından ilgilendiren değişim ve dönüşüm söylemleri genellikle prim yapar. Sisteme karşı söylem üreten kişi veya gurup (parti) bu istemini sağdan veya soldan yapar. Karşı söylemin soldan gelmesi çok doğaldır çünkü, sol varlığını karşı oluşla şekillendirir. Bu karşı oluş doğrudan sisteme karşı oluştur. Sorunlu olan, sağın sisteme soldan karşı çıkışıdır. Sistemin yaratıcısı ve ondan yararlananların sol söylemlerle sisteme karşı çıkışları çelişkilidir. Çünkü bu kelimenin tam anlamıyla kendi varlığına karşı olmaktır. Burada sorun, yığınların sorunu nasıl algılayacağı ile ilgilidir.

Sağın muhafazakar reform istemlerinin temelinde geçmişte yaşanmış bir “altın çağ” varsayımı yatar. Temel sav, süreç içinde altın çağın parametrelerinden uzaklaşıldığı biçimindedir. Bu vurgunun ardından, altın çağa dönüş bir reform olarak kitlelere sunulur. Seçeneksiz kitleler mevcut konumundan kurtulmak adına bu zokayı genellikle yutar. Gerçekte istenen, sağın daha sağa kaymasını istemektir fakat, sağa sağdan alternatif üretmek içinde yaşanan koşulların iyi olmadığını ve daha da kötüye gittiğini gösterir.

Kurulu sistemler hemen hemen her koşulda toplumun küçük bir bölümünü oluşturan egemenlerin çıkarlarını güvenceye alacak biçimde düzenlenmiştir. Sistemin egemeni olmakla sistemden yana  olmak her koşulda azınlığı(egemenleri) çoğunluğu yönetme noktasına taşır. Genellikle egemenler sınıfsal çıkarlarını, çoğunluğun çıkarıymış gibi kitlelere benimsetmekte ustalaşmışlardır. Sınıfsal bilinçten yoksun olan yanılgılı kitleler(emekçiler) bu konumlarıyla egemenlere hizmet ederler. Bunun için sağdan dillendirilen reform söylemleri tutarlı değildir. Buna karşın bu söylemle yığınları arkalarına takmayı başarırlar.

Bir muhafazakar sisteme karşı olduğunda özünde kendisine karşı olmuş olur ki, bu özel konumlar dışında hiç mantıklı değildir. Sözü edilen özel durumlardan biri, egemenlerin sahip oldukları olanakları kaybetme ihtimalinin belirmesidir.  Bu durumu anlatan ilginç bir örnek var. Sıkışan kertenkele canını kurtarmak için kuyruğunu bırakır. Kuyruğun hareketlerini izlemeye başlayan saldırgan kertenkeleyi kaçırır. Benzer şekilde sermaye sahipleri sıkıştıklarında kardan zararı sineye çekerler. Sermayenin maldan olduğu koşullarda emekçiler de “candan” olur.

Egemenler “altın çağ” söylemini gündeme getirdiklerinde emekçilerin birliğini ve direncini kırmayı başarır. Yoksa geçmişte hiç bir zaman bir "altın çağ" yaşanmadı! Varsayılan yaşanmışlıklara veya varsayımlara öykünmek inancın(yetmezliğin) temelinde yer alır. Din ve milliyetçilik aynı kaynaklardan beslenir. Dirsek temasında olmaları ve koşullar gereği bir birlerine evirilmeleri yadırganmamalı. Çünkü her ikisi de yarattıklarının tutsağıdırlar! Her dönemde ve her ulusta seçeneksiz insanların düşlerinde “altın çağ” var olmaya devam eder. Egemenlerde bunu istismar etmeye...

Salı, 22 Kasım 2016 11:04

FİİLEN BÖLENLER…

FİİLEN BÖLENLER…


Varlığını gericilikte bulan ve en tutucu oluşumlara pirim veren bu  yapı, ancak daha geri bir yapı tarafından bertaraf edilebilir. Ortadoğu’da yaşam bulan dinsel kökenli yapılanmaların tümü ülkemizde de taban bulabilmektedir. ISDN’in Müslümanlığın savunucusu olduğuna inananların olması anlaşılır gibi değil, yadsınır da değil!

İleriye gitmeyen toplum, yerinde saysa bile öteki toplumların gelişmesi karşısında geride kalmaktadır. İleriye doğru gidemeyenler(çağdaşlıktan uzaklaşanlar) geride kalırlar.

Eğitimde, sağlıkta, sosyal güvenlikte, özellikle ekonomide ve sosyal hayattaki hak kayıpları geriye düşmenin kanıtlarıdır. Dinci gibi görünen bir örgütlü yapının, dini siyasete alet edenlere karşı darbeye kalkışması gerici bir yapıyı daha gerici bir yapının tehdit ettiğini göstermektedir.

Geçmişte “himmet toplama” diye yaygın bir şekilde uygulanan bir şeye(anlamsızlığa) tanık olduk. Parayı halktan alıp, onunla halkı tutsak aldılar! Yasal olmayan ruhban sınıfı olanaklarına olanaklar katarak egemenliğini pekiştirdi.

Ülke gelirlerinin üstüne sorumsuzca harcama yetkisiyle oturanlar; kavuştukları saltanatın bozulmamasını, yıkılmamasını ve devralınmasını istemediklerinden her çareye ( savaş ve iç savaş dahil) başvurdukları görülmektedir!...

“Hesap verme korkusuyla Halkı kutuplaştırarak ayrıştıranlar, bu ayrışma ile iktidarlarının devamını arzulayanlar en sinsi bölücülerdir... Önce Kürt ve Türk diye ayrıştırdılar... Yarın Alevi-Sünni diye bölecekler... Birlikte yaşama irademizi kırmak istiyorlar... Vatan ancak Halk ayrıştırılırsa bölünür... Ulusu kimlik ve mezhep ekseninde parçalamak ve bunu Milliyetçilik diye yutturmak bölücülüktür... Bu ihanettir... Bugün 1919 koşulları var... Bugün mandacılar iş başında... Yurdumuzu bölmek istiyorlar... Ayrışmamalı ve birbirimize daha sıkı sarılmalıyız...” (AYKUT ERDOĞDU)

Egemen güç olanakları olan ama, toplumda azınlıkta olanlardır. Varlığını sürdürmek için karşısında olması gereken çoğunluktan yandaşlar bulmayı yeğler ve bunda da çoğunlukla başarılı olur(!) Bunun için kendisine yönelen tepki hareketlerinin önderlerini(halk kahramanları) itibarsızlaştırmayı tercih eder.

Eğitimi yetersiz olan sıradan insanlar(çoğunluk) iktidar olanaklarından (iane ve yardımlar) yararlanarak varlıklarını sürdürebileceklerini kavrayabilmişler. Bu yaklaşımdaki kitleler iktidardan komut almayı yaşamsal bir gereklilik olarak gördüğü sürece; “asalaklar” ensemizde boza pişirmeye devam edecekler. Bizden olmasına karşın, bize karşı olanlar farklı olan her şeye düşman olmaya devam edecekler(!)…

Bilerek yapılan tarihi yanlışlıklar tasarlanan bir sınıfsal eylemdir. Bunun aracı “itibarsızlaştırmaktır”!  Bu sınıfsal silah, sınıflar ortaya çıktıktan sonra sürekli olarak kullanılmıştır. Bu kapsamda Anadolu’da görülen halk hareketleri toptancı bir suçlama ile; “Celali isyanları” olarak suçlanmıştır! Oysa o insanlar temel hakları temelinde isyan etmişlerdir(!)…

Ne yaşamlara tanık olduk ki; umut hiç bu denli umutsuz kalamamıştı! Hiçbir can bu dünyada cehennemi yaşamak istemez!... Çıra gibi yanmada iken tenler, sorumluların sorumsuzlukları alevlendi. Ve tavan yaptı duyarsızlıklar, çareler çaresiz kaldığında eli-kolu bağlandı insanların. Her ten bir can, her can bir dünya iken yanmakta dünyalar!...Sönen umutlar yaşamlara yarınlar bırakmıyor!