19 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan Hakkında

Web sitesi adresi:

Cumartesi, 19 Kasım 2016 16:03

DİRENME YAŞAMSAL BİR HAKTIR!...

DİRENME YAŞAMSAL BİR HAKTIR!...

En geniş anlamıyla yaşamak yaşama engel olan koşullara direnmektir. Direnme var olduğu sürece yaşam sürer. Direncin bittiği yerde yaşamda biter. İnsanların toplu halde yaşamalarının altında yatan nedenlerden biri yaşama karşı koşulların daha kolay aşılması için dayanışmadır. Birlikte yaşayan topluluklar süreç içinde bir üst organizasyon olan devleti yaratmışlardır. Devlet kurumları eliyle ve kurallar eşliğinde katılımcı vatandaşlarının yaşantısını kolaylaştırır. Yasalar ve kurallar (pozitif olan) her koşulda yaşamdan yanadır. Eğer yaşamı yadsıyan yasal düzenleme(dayatma) gündeme gelir ise, mutlaka bir karşı tepki oluşur. Tecavüzcüyü koruyan yasa girişimi böyle bir tepkiye neden olmuştur. Kadınlarımızın ayağa kalkması boşuna değil. Sorun sadece kadın sorunu değil, bir insanlık sorunudur. Bu nedenle duyarlı insanların soruna sahip çıkması kaçınılmazdır.

İnsanlık tarihi benzer mücadelelerin tarihidir. İnsanlık tarihinden öğrendiğimiz, gelişimin yönünün ileriye dönük olduğudur. Buna karşın geriye dönüşler olabilir ama sonunda mutlaka sorun çözülür. Sorun çözümü yaşama olumlu katkılar sunar. İnsanlığın yaşama ilişkin temel sorununu çözen iki örnek şöyle:

Direnme hakkı: “İktidarın, halkı kanun dışı yönetmeye sapması halinde, halkın da buna karşı kanun dışı direnme ve İktidarı değiştirmeye çalışmasına denir. Direnme hakkı, yıllarca hukuk doktrinlerinde uzun uzun tartışılmıştır. Bu direnme başarıya ulaştığı takdirde haklı çıkar. Başarıya ulaşamadığı takdirde, direndiği iktidar tarafından isyan olarak kabul edilir ve cezalandırılır'. Bu bakımdan «direnme hakkı» teorik, bir yapı taşır.

İlk olarak direnme hakkını içeren metin Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’dir (4 Temmuz 1776). Bağımsızlık bildirgesinde, “Hükümetler, bireylerin yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişmek gibi doğal ve devredilmez haklarını sağlamak için kurulmuştur; eğer bir yönetim, bu kuruluş amacını yıkıcı bir yön tutacak olursa, halk onu değiştirmek ve devirmek hakkına sahiptir.” hükmü yer alır. Bu hüküm bize direnme hakkının dar ama açık bir tanımını yapar. Direnme hakkının en genel ve en geniş tanımına Fransız İhtilal’ı metinlerinde karşılaşıyoruz.

1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi’nde; “Her siyasal topluluğun amacı, insanın tabii ve zamanaşımıyla kaybolmaz haklarının korunmasıdır. Bu haklar, hürriyet, güvenlik ve zulme karşı direnmedir,” denilerek, direnme hakkının aslında zaman aşımına uğramayan ve evrensel bir hak olduğu savunulur. Yine Fransız İhtilaliyle bağlantılı olarak ilan edilen Haklar Bildirgesi’nde de; “Hükümet, halkın haklarını çiğnediği zaman, isyan etmek, halkın her sınıfı için hakların en kutsalı ve ödevlerin en gereklisidir,” maddesi yer alır.

 

 

Cumartesi, 19 Kasım 2016 16:00

İLGİNÇLİKLER!...

İLGİNÇLİKLER!...

Yaşayarak tanık olduklarımız kolayca izah edilebilir türden değil.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin siyasi tercihlerinin en az PKK'nin eylemleri kadar sakıncalı olduğu kanısındayım. MHP demokratik olmayan tek kişinin tercihleriyle yönetilmeyi hiç hak etmemektedir. AKP'nin en zor anlarında onun yardımına koşması her yönden açıklanmaya muhtaçtır. İki parti koalisyon yapınca belirli ilkelerle birlikte hareket edebilirler. Bildiğimiz kadarıyla açık bir koalisyon yok ama, önemli sayılan konular gündeme geldiğinde iki partinin birlikte hareket etmesidir. Bu somut durum iki partiden birinin gereksiz olduğunu işaret eder(!)

PKK'nin her eylemi, son belirlemede halkı hedef alan devlet şiddetine meşruiyet kazandırmıştır(!) APO'nun itirafı; " Benim sayemde iktidarını sürdürüyor." bu itiraf irdelenmeğe değer.

Lafı fazla uzatmadan kaçınılmaz bir çıkarsa-maya parmak basmak olası;   İddia edildiği gibi, AKP bir ABD projesi ise ve PKK bir CİA organizasyonu ise, geriye söyleyecek söz kalmıyor. AKP, MHP ve PKK'nin açık veya gizli ittifaklarından söz edildiği an, bu ülkenin hala ayakta kalmasının bir mucize olduğu görülür(!) Bu halkalara birde CHP anlamsızlığı eklenince, geriye söylenecek söz kalmamaktadır. Sen, dokunulmazlıklara iliş-kin dayatma düzenlemenin anayasaya aykırı olduğunu iddia edeceksin sonrada yasanın geçmesine katkı sunacaksın ki; bu akıl alır gibi değil. Fikri Salar ve onun gibi düşünen halkın ger-çek vekilleri Anayasa Mahkemesine gitmek için (110 imza ile) görüş açıkladığında o vekilleri disiplinle tehdit etmek olacak şey değil. Bu anlatılması ve açıklanması güç olan yaklaşımlar hiçbir koşulda halkın yararına değil. Ama yaşanan her olaydan birinci derecede yarar sağlayan birilerinin olduğu kesindir.

Abdurrahim Karslı çok önemli bir tanıklığını paylaşmıştır. Evinde yapılan bir sohbette Abdurrahman Dilipak AKP’nin bir proje parti olduğunu söylemiştir. Bunu Ali Bulaç da doğrulamak-tadır. Bulaç'ın Zaman'da "AK Parti bir proje miydi?" başlığıyla yayımla-nan (22 Aralık 2014) yazısı şöyle:

 

Geçenlerde Merkez Parti Genel Başkanı Abdurrahim Karslı, +1 TV’ye verdiği röportajda Abdurrahman Dilipak’ın, “AK Parti’nin bir proje olarak ABD, İngiltere ve İsrail tarafından kurulduğunu iddia ettiğini”, kuruluşuna destek ve-en güçlerin, şu üç şeyi talep ettiğini söyledi:

“1. Biz sizi iktidara taşıyalım. 2. Size iktidarda sorun çıkaracakları opere edelim. 3. Size gerekli finansal destekleri getirelim.” AK Parti’den istenenler de şun-lardı: “a. İsrail’in güvenliğini artıracaksınız, önündeki engelleri kaldıracaksınız. b. Büyük Ortadoğu Projesi yani sınırların değişmesi. c. İslam’ın yeniden yorum-lanmasında bize yardımcı olacaksınız.”

Dilipak aynı proje ile ilgili oluşumda Baykal’ıın da olduğunu ve kendisine Cumhurbaşkanlığı önerildiğini söyler. Bu sav doğru ise, CHP’nin de projeye dahil olduğu söylenebilir. Ancak ülkenin kurucu partisi için bu iddia geçerli olamaz. O zaman sorunlu olan Baykal’dır denebilir. Baykal Haziran seçimi sonrasında Erdoğan ile ilk görüşen kişidir(!)Aynı Baykal Zülfi Livaneli’nin uyarı ve itirazlarını dikkate almadan Erdoğan’ın partinin başına geçebilmesi için anayasa değişikliğine katkılar sunmuştur.

Sorunlu olan alan-lardan biri parti başkanlarının tek belirleyici olmalarıdır. Hal böyle olunca liderlerin beklenmeyen davranış ve kararları onların konumunu belirlemektedir.

 

Kılıçtaroğlu’nun açıklanamayan karar ve davranışları da bu kapsamda değerlendirilmelidir. En açıklanamaz yaklaşımı Eklemettin’i cumhurbaşkanı adayı göstermesidir. Ankara belediye başkanlığı için Mansur Yavaş’ı  aday göstermesi de kolayca açıklanır gibi değildir. Dokunulmazlıklara ilişkin tutumunun sonuçlarını görüyoruz.

Sorunumuz, ya partiler proje partisi oluyor ya da liderler dış odaklarca(emperyalizm) programlanıyor. Sonuç ise her koşulda halkın yararına olmayan po-litikaların uygulanmasıdır!

Çarşamba, 16 Kasım 2016 16:22

DİRENME HAKKI.

DİRENME HAKKI.


İktidar toplumda güçlü olan dar bir grubun tepe noktasını temsil etmektedir. Tepe noktasında yer alanlar özel konumlar hariç toplumun bütününü temsil etmez. Bu nedenle birlik ve beraberlikten söz etmek güçleşir. Varlıktaki beraberliklerle yoksunluktaki beraberlik eşdeğer değildir. Bu durum sorunların kaynağıdır. Ortaya çıkan sorunlar hukukun üstünlüğü temelinde ve demokratik yol ve yöntemlerle çözülmez ise; vatandaşları bir arada tutmak güçleşir. Bu sorunları çözecek olan iktidarlardır.

“Yakın Çağ siyasal düşünürlerinden Benjamin Constant’a göre, “Kendi sınırlarını aşan iktidar gayrı meşrudur. İktidarların sınırı ise, kişinin özel ve ba­ğımsız alanının sınırıdır. Kişi özgürlüğü ve güvenliği, vicdan, düşünce ve inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü ve mülkiyet hakkı iktidarın sınırını oluşturur. Hiçbir iktidar meşruiyetini kaybetmeden bu kutsal hakları ihlal edemez. . Kişi özgürlüğü ve güvenliği, vicdan, düşünce ve inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü ve mülkiyet hakkı iktidarın sınırını oluşturur. Hiçbir iktidar meşruiyetini kaybetmeden bu kutsal hakları ihlal edemez. (Göze, 1986, 250)

Üstteki alıntı önemli noktalara vurgu yapmaktadır: İktidar kendi sınırlarını aştığı an gayrimeşru konuma düşer ki, bu da yaşamla ilgili haklarını savunan insanların direnme hakkını işaret eder.

  1. İktidarların sınırı,  kişinin özel ve ba­ğımsız alanının sınırıdır.
  2. İktidarların sınır,  kişinin özel ve ba­ğımsız alanının sınırıdır.

3. Kişi özgürlüğü ve güvenliği, vicdan, düşünce ve inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü ve mülkiyet hakkı iktidarın sınırını oluşturur.

4-Hiçbir iktidar meşruiyetini kaybetmeden bu kutsal hakları ihlal edemez!

“Devletin varlık nedeni de bu doğal hakları güvenceye almaktır. Doğal haklar düşüncesi, aynı zamanda bu hakların devlete karşı da güvencede olmasını öngörmektedir. Çünkü toplumda iktidarı kullanan ve kontrol eden devlet, bu büyük gücü nede­niyle hak ve özgürlükler için bir tehlike oluşturmaktadır. Ancak devletin meşruluk temeli, liberal görüşe ve sosyal sözleşmeye göre, hak ve özgür­lükleri güvence altına almaktır. Yani devlet, bir kişinin ya da bir grubun başka bir kişinin özgürlüklerini çiğnemesini engelleyecek; buna ek olarak üstün gücünü, bireyin hak ve özgürlüklerini kısıtlamada kullanmayacaktır.” (Şaylan, 2003, 79; Gülsoy, 2000, 283-287)(tbb dergisi barobirlik.org.tr)

Zulmün olduğu yerde isyan yok ise, orada insan da yoktur(!)

Her toplumda yönetenler ile yönetilenler arasında yazılı ve yazılı olmayan anlaşmalar vardır. Özellikle anayasalar bir toplumsal sözleşmedir. Bu konuda yaşamsal hakları güvenceye alan yasal güvenceler  mevcuttur. Yönetime ilişkin toplum sözleşmesinde yönetenler yetkilerini aştıklarında açık ve örtük sözleşmeler bozulur. Böyle bir durumda yükümlülükler ortadan kalkar ve direnme bir hak olarak gündeme gelir.

Direnme hakkı: “İktidarın, halkı kanun dışı yönetmeye sapması halinde, halkın da buna kanun dışı direnme hakkıdır.(TBB Dergisi.barobirlik.org.tr)

1961 Anayasası başlangıç bölümünde direnme hakkından söz eder. Anayasa ve hukuk dışı davranışların olması hali meşruluğun kaybolduğuna işaret eder.

Yaşama ilişkin temel hakların güvencesi yasalar, kurumlar ve yönetenlerdir. Özellikle yönetenlerin bu güvenceleri yok sayması, temel hakların güvencesi olan direnme hakkını gündeme getirir.

“Denizdeki dalgaları, esen rüzgarları durduramazlar, evden eve, sokaktan sokağa, şehirden şehre  enterkonnekte direnişi engelleyemezler. Yaşama hakkı gasp edildiğinde hayatta kalmak için direnmek meşrudur.”( Melih Pekdemir-BİRGÜN)


Pazartesi, 14 Kasım 2016 10:35

BAŞKANLIK

BAŞKANLIK

Başkanlık sistemi veya parlamenter sistem  nedenleri, niçinleri ülkenin konum ve koşulları bilinmeden peşin olarak yargılanamaz.Başkanlık veya parlamenter sistem bir yönetim biçimidir. Hiç biri bir sihirli değnek değildir. Fakat, unutulmaması gereken bir gerçek var;gelişmemiş bir ekonominin demokrasisi olmaz! Yani,bir yönetimin demokratik olabilmesi için ekonomisinin gelişmesi ön koşuldur. Adil paylaşımın olduğu bir toplumda adaletin olduğu söylenebilir.

Hukukun üstünlüğü temelinde kurumsallaşan bir yapıda yönetim biçiminin başkanlık veya parlamenter sistem olması hiç fark etmez. Ama, yargı bağımsız değilse,yasama organı oluşumu belirli kişiler veya tek kişinin kontrolünde ise demokratik bir yapıdan söz etmek güçleşir.

Konunun ülkemiz özelinde irdelenmesi gerekir.

Levent Gültekin konuyu irdelerken şöyle açımlama yapıyor:

“Başkanlık sistemi olmazsa sorunlarımızı çözemeyiz” diyerek toplumun ensesinde boza pişiriyorlar.

Peki başkanlık sistemi olursa bugün yapmak isteyip de yapamadığı neyi yapacak? Bunca yetkiye rağmen ülkenin hangi sorununu çözemiyor da başkanlık sistemi olursa çözebilecek?

Hangisini?

Farklı bir dış politika mı uygulayacak? İçeride farklı bir siyaset mi izleyecek? Ekonomide, enerjide, tarımda, eğitimde yapmak isteyip de yapamadığı ne var ki başkanlık olursa yapabilecek?

Mesela “Mucizevi bir eğitim sistemi önerisi var ama uygulayabilmek için başkanlık yetkilerine ihtiyaç var” mı diyor?

14 yıldır iktidarda ama iç barışı sağlayamadı. Başkan olunca mı sağlayacak?

Başkanlık sistemi ısrarının arkasında yatan esas neden şu: Tüm bu yaptıklarını hukuksuz, kanunsuz, teamüllere, kurallara, kanunlara yani anayasaya aykırı davranarak yapıyor. Başkanlık  sistemi gelirse bu yaptıklarına hukuki bir zemin sağlamış olacak.”  (LEVENT GÜLTEKİN)

Bu irdeleme bir ülke sorunu ile karşı karşıya olmadığımızı ama bir kişinin konumu gereği şiddetle başkanlığa ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Ülke çıkarı, halkın refahı hiç kimsenin umrunda değil. Usulsüzlükler, yolsuzluklar, kayırmalar ve cümle yasadışılıklar bir kalemde aklanmak istenmektedir. Yani başkanlık bu koşullarda sadece bir kurtuluş aracı olarak görülmektedir. Varsayalım ki, başkanlık sistemi geldi. Ülkedeki işsizlik sorunu mu çözülecek? Eğitimdeki sorunlar mı çözülecek? Yolsuzluklar bitecek mi? Yandaş kayırmaları bitecek mi? Ücretler yükselecek ve tasarruflar ihtiyaç duyulan yatırımları yapmamıza olanak sağlayacak mı? Elbette bunların hiç biri olmayacak. Bu tablo karşısında başkanlık neden tercih edilsin ki? Ülkenin acil sorunu başkanlık değil. Şu anda en çok ihtiyaç duyulan şey demokratikleşmedir. Kürt sorunu tarafların katılımıyla ve ivedilikle çözülmelidir. Komşularımızla iyi ilişkiler geliştirilmeli ve Atatürk’ün dediği; éYurtta sulh, cihanda sulh!” kararı yaşama geçirilmelidir, bunun için  parlamenter sistemin güçlendirilmesi gerekir.

 

 

Salı, 08 Kasım 2016 10:33

KAZANANLAR.

KAZANANLAR.

Bir sistem var ise, mutlaka mağdurları da vardır. Sistem oturdukça, mağdurları da artar. Bunun için sisteme karşı söylemler her zaman yandaş yığınlarıyla buluşur. Yönetimlerin el değiştirmesi sisteme karşı etkili ve yoğun eleştirilerle olanaklıdır. Buradaki sorun doğal olarak karşı çıkması gereken sistem mağdurlarının suskunluğu ve tepkisizliğidir.

Sistemler, kendisini kurgulayanlara hizmet üretir ve güvence sağlarlar. Mevcut sistemler hemen hemen her koşulda azınlığında azınlığı olan egemenlerin(sermayenin) çıkarlarını güvenceye alır. Bu nedenle her zaman sisteme karşı olan söylemler büyük vatandaş kitleleriyle buluşur. Her zaman ve her koşulda genel çoğunluk sistemin mağdurudur. Bu nedenle sisteme karşı söylemi dillendiren örgütlü yapılar(partiler) her zaman kazanma şansını yakalayabilirler.

Şimdi bu sihirli formülü uygulayabilmek için önce sistemin niteliklerini belirlemek gerek ki; karşı söylemleri geliştirelim.

İktidar, kamu kaynaklarından kimlerin hangi oranlarda ve nasıl yararlanacaklarını belirler. Eğer sistem hukukun üstünlüğüne dayalı bir yapılanma değilse o zaman gerçek anlamda hak edenler değil,  olanaklardan ve kaynaklardan sadece yandaşlar yararlanabilirler(!) Bu yaklaşım, paylaşımda adaletin olmadığını gösterir. O zaman paylaşım sorunu irdelenmesi gereken sorunların önde geleni olur.

Yandaşların kayrılması. Bu sistemin temel göstergelerinden biridir. Hukuku yok sayan kaba ve ilkel yaklaşımlar liyakati görmezden gelerek kendi yandaşlarını kayırırlar. Bu yandaşlar her koşulda gözü kapalı olarak inanalardır(!) İhaleler bu tür inanlara verilir ve her ihale alandan da alınır(!)

İktidardan beslenen ve iktidarı besleyen yapılar hak ve hukuk gözetmeden hareket ederler. Her koşulda iktidarı arkalarında gördükleri için hukuk dışı davranışlarda bulunurlar.

Erk kullananları arkasına alan gözü doymaz çıkarcı güçler boşluklardan yararlanarak halkı soymayı sürdürerek kazanırken erki doyurmaya devam ederler. Bu kazan kazan durumunu koruyup kollayan iktidarda yararlanır. Bunun adı yolsuzluktur!

Bu saptamalara eklenecek çok şeyin olduğu kesindir. Yeni vesayetin temsilcileri sistemin gözdesi olan müteahhitlerdir(!) Bir suç ortaklığı üstüne kurulan sistem söz konusudur. Yaklaşık olarak 18 milyon hanenin 3 milyonu farklı adlar altında (Dul, yetim, yaşlı…) adı altında devletten yardım almaktadır. Hane ortalaması 3.8 dir.

İktidarı destekleyen kitle muhtaçlar, suçlular, borçlular ve çıkarcılardan oluşmaktadır. Potansiyel olarak iktidarı devralmak isteyen partiler sisteme karşı söylemleri her ortamda dillendirmek zorundadırlar. Bu savı kanıtlayan iki tane örnek var. Bülent Ecevit bunlardan biridir. “Su kullananın, toprak işleyenindir.” Diyerek seçim kazanmıştır. İkinci örnek AKP’dir.2002 seçimlerini sisteme karşı(vesayet) söylemleriyle kazanmıştır.

Günümüzde iktidar fiili durumlar yaratarak hukuku ayaklar altına almaktadır. Hukukun egemenliği yerine egemenlerin hukukunu uygulamak istemektedir.

Mevcut sistemin özellikleri saptanarak karşıt söylemler geliştirilmelidir. Sisteme karşı söylemlerin başarıya ulaşması olasıdır. Bir çıkış arayan muhalif kesimler mevcut sistemi çok iyi analiz etmek durumundalar. Sisteme karşı söylemler her koşulda büyük kitleleri ilgilendirmektedir. Siyasi partiler ve muhalif odaklar bu gerçekleri dikkate alarak politika üretmek zorundadırlar!

UÇURTMAYI VURDULAR VE ÇOCUKLARI UMUTLARINDAN!...Çocukların geleceği yok ise, ülkenin de geleceği yok demektir. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik çok büyük kitleleri ilgilendirmektedir. Muhalefet bu temel haklar temelinde mücadelesini sürdürmelidir.

 

FETÖ’yü lider olarak belleyen çocukların büyümüş halleri(askerler, polisler, hakimler ve bürokratlar) eğitime yaklaşımın sakatlığını göstermektedir. Fetö yerine bir başkası da olsa sonuç değişmez!

Pazartesi, 07 Kasım 2016 10:25

BU KAÇINCI BEŞİNCİ KEZ?

BU KAÇINCI BEŞİNCİ KEZ?

Hukuk ve adalet herkese gereklidir. Kimine bu gün kimine yarın… Yani, insani bir gereksinimdir hak ve adalet istem ve beklentisi. Her birey bir gün böyle bir gereksinim içinde olabilir. Hani derler ya, düşmez kalkmaz bir Allah!... Kimin ne zaman düşeceği hiç belli olmaz. Düşme olasılığı en az olanlar, her koşulda tüm olasılıkları hesaba katabilenlerdir. Bu gibi kişiler akıllı insanlardır ve bunlar akılsızların ayak bağıdır. Kazara bir gün bir akılsız veya kıt akıllı beklenmedik noktalara erişir ise; zücaciye dükkânına giren fil gibi her şeyi  kırıp döktüğünde ona engel olacak olan düşünebilen biri olur. Bu kişiler topluma önderlik edebilecek olan kişilerdir. Ancak bu gibi kişiler yetersiz yönetenlerin en tehlikeli olarak gördükleri kişilerdir.

Akılla ve mantıkla bağdaşmayan gelişmelere tanık olmaktayız. Kendisini tartışılmaz otorite olarak gören ve bu görüşe gözü kapalı olarak katılan yığınlar var. Bu yığınların mantıklı olarak hareket ettiklerini söylemek olası gözükmemektedir. Kitleler yoksullaştırılırken onlara farklı ad ve biçimlerde yardım etmek ve bu yardımları bir ihsanmış gibi sunmak yanılgıların ve bağımlılıkların başlangıcıdır. Çünkü hiçbir yöneten hiçbir yardımı kendi varlıklarından(cebinden) karşılamaz. Açları yoksulların doyurduklarını bilmekteyiz. Üç milyon aileye farklı adlar altında yardım yapılıyor ise;(2013 TUİK verileri) toplumun azımsanmayacak bir kesimi rehin alınmış demektir! Yaşamından rehin alınanların kendisi için yaşamadığı kesindir!

Mutlaka ders çıkarılması gereken eski bir öykü var. Bu öyküde toplumsal iletişim aracı kilise çandır. Çan bir kez çalındığında bir vatandaşın öldüğü duyurulurmuş. Çan iki kez çalarsa eşraftan birinin öldüğü anlaşılırmış. Çan üç kez çalındığında büyük bir devlet adamının öldüğü duyurulurmuş. Kral öldüğünde ise, çan dört kez çalarmış. Bir gün bu toplumda çan beş kez çalmış. Halk bunun nedenini öğrenmek için kiliseye koşmuş. Çanı çalan, bir davada yargılanan ve haklı olmasına karşın cezalandırılan kişiymiş. Bu kişiye çanı neden beş kez çaldığı sorulunca şu yanıtı vermiş: “ Adalet öldü!”

Bu kaçıncı kez duyduğumuz beş kez çalan çan ? Toplumun suskunluğu, korkusu veya aldırmazlığı hiç hayra alamet değil. Çünkü korkmak veya sinmek ya da süreçten bir biçimde karlı çıkmak aynı uçuruma yuvarlanmamıza engel olmuyor, aksine frensiz aracın daha da hızlanmasına neden oluyor.

Bu konu ile ilgili ilginç bir tarihi örnek var. Alman Papaz Martin Niemöller yaşadığı bir gerçeği şöyle aktarıyor: “ Önce sosyalistler için geldiler, ben sosyalist olmadığım için sesimi çıkarmadım.
sonra sendikacılar için geldiler, sendikacı olmadığım için sesimi çıkarmadım.
sonra yahudiler için geldiler, yahudi olmadığım için sesimi çıkarmadım.
sonra benim için geldiklerinde, benim için sesini yükseltecek kimse kalmamıştı!”

İşte şimdi tam da bu noktadayız. Önce Fetöcüler’i  topladılar ama içeriye alınanların  veya görevden alınanların tamamı Fetöcü  değildi. Çünkü hemen muhalefeti hedef aldılar. Aslında değerlendirme mantığı çok ilkeldi; benden değilsen vatan hainisin dendi(!) Oysa emekçi insanların bundan başka vatanları yok. Fetö ABD’yi vatan olarak görebilir. Hizmet ettiği kesim onu her koşulda korur ve kollar. Alın teri ile yaşamını sürdüren dürüst ve temiz insanların vatanı tektir. Bunun için can vermeyi bile göze alırlar.

Hak ve adalet her zaman ve her koşulda olması gerekendir. Adil davranmak her şeyden önce tutarlı olmaktır ve insan olmaktır. Bu konu ile ilgili ilginç bir örnek var. Deniz Gezmiş yargılanmaktadır. Yargılayan heyete bakarak güler. Bu harekete bozulan hakim sorar; “Neye gülüyorsun?” diye sorunca, Deniz yanıtlar; “Tam arkanızda ADALET yazıyor!” der.

 

 

Salı, 01 Kasım 2016 10:05

UMUT FAKİRİN EKMEĞİ…

UMUT FAKİRİN EKMEĞİ

 

 

Her bireyin üzerinde doğup büyüdüğü bir toprak parçası vardır. Aynı coğrafyada yaşamak durumunda olan insanların çıkar ortaklıklarının olması kaçınılmazdır. Bu kaçınılmazlık bir yandan toplu halde yaşamayı zorunlu kılarken, öte yandan birlikte yaşamanın asgari koşullarını da belirlemektedir.Bu koşullar süreç içinde yasal ve kurumsal güvencelere bağlanır.Bu nedenle anayasalar toplumsal sözleşmelerdir!

Vatanını sevmek yoksul için kaçınılmaz bir şey. Çünkü yoksulun tüm varlığı yokluklar içinde bir vatana sahip olmaktır. Yani tüm varlığı bir sanal sahiplikle sınırlıdır. Sahibi olduğu vatanda sırtına yüklenen tüm yükleri taşır. Yoksulun açmazı paylaşımla başlar. Çünkü onun payına pek bir şey düşmez.Oysa kapitalistler herkesin kapitalist  olmasını değil, onlar gibi düşünmesini ister. Çünkü herkes kapitalistler gibi düşündüğü zaman onun kapitalistliği güvenceye alınmış olur. Ancak, herkesin kapitalist olabilmesi için, yaşama ilişkin her şeyin eşit ve adil paylaşımı gerekir !

Ama o adına üretilen kararlarda söz sahibi değildir. Tek görevi güçlülerden yana olan yasalara uymaktır. Bu nedenle dostlarının düşmanı ve dolayısıyla kendisinin de düşmanıdır. Yani farkında olmaksızın bir ötenazi uygular ve bu her zaman görmezlikten gelinir.

Gerçeğin katığı düşler, umut ve hayallerinin katığı ise hurafelerdir. Sıradan bireyin inanma özürlü olması onu her konum ve koşulda aldatılmaya tutsak kılmaktadır. Buna iyi niyet demeğe pek dilim varmıyor. Kendisinin düşmanı olanın iyi niyetliliğinden söz etmek oldukça zor. Her yalan bir tarafın yıkımı ile sonuçlanır. Yoksulların yoksulluklarının sürmesi onların yalanlara inandıklarının kanıtıdır. Abraham Lincoln der ki:”Bazı insanları her zaman kandırabilirsiniz.

Bütün insanları bir zaman kandırabilirsiniz.

Ama bütün insanları her zaman kandıramazsınız.”

Biz henüz ağırlıklı olarak bazı insanların sürekli olarak aldatıldığı süreci yaşamaktayız.

Emekçilerin varlıklarının farkında olmama hali sürdüğü sürece efendilerin işi çok, ama çok kolay gözükmektedir. Zaten bu yaratılmış(tasarlanarak)durumun sürmesi için her türlü araç ve aygıtlar kullanılmaktadır.Bu durumun sürekli kılınması üst yapı İdeolojik yaklaşım sermaye için helal ve doğal gözükürken; emekçiler için hem haram(inanç açısından) hem de yasak sayılmaktadır(yasal açıdan).

Sıradan insanlar, her toplulukta çoğunluğu oluştururlar. Sıradanlığın belirgin ölçütü; bilgi, bilinç ve gelir düzeyinin yetersizliğidir.Oysa sol toplumun vicdanıdır dendiğinde, bilinç ve vicdan tanımlanmalıdır.Melih Pekdemir şöyle bir tanım yapıyor: “ Bilinç, olmuş bitmişi ve olup biteni  kavramak, böylece olması imkân dâhilinde olanı bilmek, anlamak, tanımaktır. Bilinç, kendimizden hoşnut olmamızı engelleyen nedenleri-sorunları kendi başımıza bilişimizdir... Kendi halinde bir birey olmaktan vazgeçişimizdir... Bu sayede eşitlik ve özgürlük gibi kavramların içeriğini FARK EDİŞİMİZDİR.
Vicdan ise iyi olan ile kötü olanı ayırt edebilmektir. Dünyadaki kötülükleri bilmek ile yetinememek, kötü bir dünyayı iyi bir dünya, “başka bir dünya” ile değiştirmeyi ihtiyaç olarak HİSSETMEKTİR. Vicdan, bu bilgilerden kaçamayışımız, bunların çözülmesi gerektiğini ve çözümlerini bildiğimiz zaman da bunların çözümünden hiç bir şekilde kaçamayışımızdır.”
Toplumda çoğunluğu oluşturan sıradanlar, bildiklerinden çok, bilmediklerine inanırlar. Genel çoğunluk için sadece basit şeyler anlaşılırdır. Bu nedenle anlaşılması güç ve karmaşık olan şeyleri kavramaları beklenmemelidir. Özellikle siyasiler çıkarları nedeniyle bazı şeyleri hem çarpıtır, hem de basitleştirirler. Sıradan bir bireye komünizmi ve sosyalizmi anlatmak kolay değildir.Ama, komünizmi;” “namus anlayışı” biçiminde anlattıkları zaman, onu anlamayacak sıradan yok gibidir.Bu düzeydeki kişilere komünizmi bir tehlike kaynağı olarak anlatmak kolaydır.Hele bir de çarpıtılmışlıklara bayağılıklar da eklenirse…Örneğin; kapının arkasına şapka asma zırvalığı veya üç koyunun ikisini alacaklar gibi!..Sıradan vatandaş anlatım üzerinden düşman olmaya hazırdır.Üstelik de, namus dendiği zaman hemen kendisini taraf olarak görmektedir.Çünkü ondan başka sahip olduğu bir şey yok.Bu sahiplik ise,hem sanal hem de çarpıtılmıştır.Çünkü, eşi mal olarak gören bir yaklaşımdır.Bunun yanı sıra namusun ne olduğu ve ne olması gerektiği tartışmaya açık ve görece bir konudur.

Egemenler kendi çıkarlarını genel çoğunluğu oluşturan sıradanlara, ülke çıkarı olarak kabul ettirdikleri an gerçek sınıfsal politikalarını rahatlıkla uygulama olanağı bulurlar. Üstelik bu politikaların savunuculuğunu genel çoğunluk yapar. Bu gerçek dikkate alındığında, en zengin ile en yoksulun aynı partide yer alma anlamsızlığı da açıklığa kavuşmuş olur. Aynı olay güçlü (emperyalist) devletler tarafından bağımlı ülkelere uygulanmaktadır. Kendi çıkarlarına olan şeyleri bağımlı ve güçsüz ülkelerin de çıkarınaymış gibi göstererek onları ücretsiz muhafızlara dönüştürürler. NATO bunun en tipik örneğidir. Ancak bu arada işbirlikçi etkenini unutmamak gerek. İşbirlikçi egemenler gelişmiş ülkenin taşeronu iken, bilinçsiz ülke yoksulları da ülke egemenlerinin taşeronluğunu yaparlar.

Eskiden işgaller önemli çatışmaların kaynağı idi. Bu kaba uygulama yerini yardımlara bıraktı. Genel olarak yardım bağımlılığın altyapısını oluşturmaktaydı. Oltaya gelen balığın yemlenmesi gerekmediğini gören emperyalistler bu yaklaşımı terk ederek bağımlı hükumetler oluşturmayı tercih ettiler!

 

 

Cuma, 28 Ekim 2016 08:59

UMUTLAR ÇİÇEKLENMİYOR.

UMUTLAR ÇİÇEKLENMİYOR.

Her şeye karşın kürenin gidişi iyiye ve güzele doğru değil. Bilimsel buluşların ve gelişmelerin olumlu katkıları da yeterli olmuyor. Bölgesel savaşlar ve iç savaşlar düşük yoğunluklu bir üçüncü dünya savaşının  sürdürüldüğünü gösteriyor. Yeterince gelişememiş olan ülkelerin savaşa taraf olması yıkımın boyutlarını artırmakta ve insanları sefalete mahkum etmektedir. En doğal ihtiyaçlar karşılanamazken silah alımları için büyük kaynaklar harcanmakta ve silah tüccarları zengin edilmeye devam edilmektedir. Milyonlarca insan ülkelerini terk etmek zorunda kalarak yollara düştüler. Yaşam sürdürme çabası için çıkılan yolculuklarda on binlerce insan yaşamını yitirdi. Akdeniz  ve Ege denizi ölüm denizine dönüştü. Sahillerden cesetler toplandı.

Evet, emperyalizmin iyiye doğru gitmediğini söyledik. Sistemin mutemetleri ilgili çevreleri uyarmaktalar. Kamu ve özel sektörün borç toplamı 152 trilyon dolar ve bunun üçte ikisi özel sektörün. Yatırım ve üretim sorunlarının sürdürülemez hale gelmesi ayrı bir endişe kaynağı. İç ve dış talepteki daralma ekonomiyi aşağıya doğru çekiyor ve bütün ülkelerin kalkınma  hızı düşüyor. Gelişmiş ülkelerin soğuk algınlığı öteki ülkelerin zatürreye olmasına neden oluyor. Bu kapsamda:

1-Gelir dağılımı daha da bozuluyor, fakirlik ve sefalet yaygınlaşıyor,

2-İnanç temelli fanatizm ve kör milliyetçilik yaygınlaşıyor,

3-Silahlanma yarışı şiddeti artırıyor ve terörü tırmandırıyor,

4-Göçler temelinde ortaya çıkan yabancı düşmanlığı artıyor,

5-Çocuklar, yaşlılar ve kadınların yaşam kalitesi düşüyor,

6-Kamusal alanlar(özelleştirmelerle) ve doğa sermayenin inisiyatifine terk ediliyor,

7-Emeğin kazanımları sürekli olarak aşındırılıyor.

 

“Bu kısır döngüyü ortaya çıkaran etmenler ise neoliberal yapısal sorunlardan başkası değil. Tüm dünyada daha radikalleşmiş bir sağın egemenliği altına giren ülkelerde bu sorunların daha da derinleşmesi, istihdamın ve kaynakların üretken olmayan alanlarda işlevsizleştirilmesi, emekçi geniş kesimlerin birikimlerinin ve soysal haklarının bir avuç finansal rantiye uğruna un ufak edilmesi sorunun önde gelen başlıkları. Bu başlıkların alt metinleri değişmedikçe , bu kısır döngü dairesel bir şekilde sürecek, her turunda sonuçları daha yakıcı hale gelecektir.”(ASLI AYDIN-BİRGÜN)

Ülkemiz özelinde geleceğe ilişkin umutların sönmekte olduğu görülüyor. Sanki kanlı bir kalkışma yaşanmamış gibi; iç ve dış sorunlar orta yerde dururken, en öncelikli sorunumuzmuş gibi başkanlıkla yatıp, başkanlıkla kalkıyoruz. Temel sorunlarımızın sistem değişikliği ile çözülmesi  mümkün değil.

Mavi Didim Gazetesi okurlarının CUMHURİYET  BAYRAMINI  KUTLARIM.

 

 

Pazartesi, 24 Ekim 2016 09:25

Milletin Kararı(!)…

Milletin Kararı(!)…

Halka güvenmek veya güvenmemek ço0k görece bir şey. Bu nedenle hangi koşullarda halka gidildiğinin irdelenmesi gerekir. Örneğin: İşgal altında olan bir ülkede bağımsızlık mı, esaret mi diye bir soru sorulsa büyük olasılıkla bağımsızlık istemi ağırlıklı olarak çıkar. Böyle bir sonucu yadırgamak mümkün değildir. Çünkü sorunun yakıcılığı ve yaşamsallığı doğrudan bireyi ilgilendirmektedir.

Galileo; “Dünya dönüyor!” dedikten sonra içinde bulunduğu toplumda bir referandum yapılsaydı ve dünya dönüyor mu sorusunun yanı sıra, dünya dönmüyor seçenekleri verilseydi Galileo bırakın azınlığı, bir avuç kişi olabilirdi.  Demek ki, bilgi ve bilinç düzeyi belirleyici etkenlerden biridir.

Şimdi “başkanlık” ve Parlamenter sistem” ile ilgili bir referandum yapılır ise; bu konuda karar verecek olanların konu ile ilgili yeterli bilgilerinin olması gerek. Bilgili ve bilinçli birey her iki sistemi de karşılaştırarak kendisi için yararlı olanı tercih edebilir. Böyle bir süreç yaşanır ise ortaya çıkacak olan millet kararı anlamlı ve tutarlı olabilir.

Şu anda uygulanmakta olan parlamenter sistem hangi başkanlık sistemi ile karşılaştırılacak? Zaten şu anda ülkenin öncelikli sorunu başkanlık değil çünkü yığınla sorun var. İçte ve dışta çatışma ortamı. Aşağılanan, yıpratılan ve parçalanan asker birkaç cephede birden mücadele vermekte ve her gün şehitler gelmektedir.

Milletin belirtilen konu ile ilgili olarak kararını verebilmesi için, nasıl bir başkanlıktan söz edildiği açıklığa kavuşturulmalıdır. Getirilmek istenen başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığı gerçek anlamda gerçekleştirilebilecek mi? Denge, denetleme ve fren sistemi olacak mı? Bu temel kriterler olmaz ise, tutarlı bir başkanlık sisteminden söz etmek olanaksızdır.

2010 yılında uygulanan referandumda halkın gerçek bilgilerle aydınlatılmasına fırsat tanınmayarak demokrasimize hak etmediği bir leke sürüldü.

Demokratik ülkelerde referanduma çok az başvurulurken; otoriter yönetimler halka istediklerini onaylatmak için bu yolu tercih ederler. Demokratik bir yapıda kurumlar hukukun üstünlüğü ilkesini yaşama geçirdiğinden toplumda fay hatları ortaya çıkmaz. Çünkü bilinçli bireyler çağdaş ve pozitif kararların üretilmesine katkıda bulunur.

Yeterince bilgilendirilmeyen veya konumları ve bilinç düzeyleri yeterli olmayan bireylerin sağlıklı kararlar üretmesi beklenemez. Sermayenin çıkar grupları kendi çıkarlarını toplumun çıkarıymış gibi sunarak kitleleri yanıltabilirler. Belli odaklar ürettikleri kirli bilgileri kitlelere enjekte ederler. Eğitimin önemi bu noktada ortaya çıkar. Kinci ve dinci eğitimin sağlıklı olmadığı FETÖ darbesiyle ortaya çıkmıştır. Başkasının aklına uşaklık etmek bireyin(kulun) kendine ve topluma yarar getirmez. Temelinde dini eğitim olan generaller, emniyet müdürleri, valiler ve bürokratların sağlıklı ve tutarlı bir tercih yapmadıkları görülmüştür. Bu gerçekler ışığında referandumun sağlıklı ve yararlı bir karar üretemeyeceği söylenebilir.

Toplumun büyük bölümü borçlular, suçlular ve çıkarcılardan oluşur ise; onların üreteceği kararlar hiçbir koşulda özgür iradenin ifadesi olamaz! Şu anda 53 milyon borçlu vatandaşın olduğu(Kredi kartı, ev kredisi, araba kredisi ve tüketici kredisi) dikkate alınmalıdır. 2013  TUIK Faaliyet raporunda yaklaşık olarak 3 milyon aileye yardım yapıldığı yazılmaktadır. Hane halkı büyüklüğü 3.8 olarak saptanmıştır.

Önümüzde açıklıkla yanıtlanması gereken sorular var. Bu sorulardan ilki; kim için başkanlık, neden başkanlık. Eğer bir anayasa var ise; herkesin anayasaya uyması gerekir, yetkililerin daha çok ve öncelikle uyması gerekir. Anayasanın ona uymayana uydurulmak istenmesi ne olacak gibidir, ne de akıl alır gibidir.

Almış olduğu hibe ve yardımı kaybetme endişesi içinde olan yoksullaştırılmış bağımlı kitlenin özgürlüğünden söz edilebilir mi? Sözde serbest piyasada kredi kartı taksitlerini, yönetenler belirleyince (kart borçlusu 26.5 milyon kişi) bu kart bağımlılarının bağımsızlığından ve özgürlüğünden söz edilebilir mi? Halkın ilgisi ve bilgisi olmayan bir konuyu referanduma götürmek ne kadar tutarlıdır?

 

Cumartesi, 15 Ekim 2016 09:25

GELECEĞİN GEÇMİŞİ…

GELECEĞİN GEÇMİŞİ…

Normalde bahçeli sözcüğü ev çağrıştırır. Bahçeli bir ev mutluluk mekânı olarak algılanabilir. Bahçeli evin sefasını kimin süreceği sorulabilir. Bizde bahçeli evin sefasını AKP sürmektedir. Kuruluşundan sonra girdiği ilk seçimde engelleri ortadan kaldıran bir yol temizliği yapmıştır.

2002 yılında Bahçeli,  üçlü koalisyon yoluna devam ederken ve birlikte seçim tarihi belirlenmiş iken Kemal Derviş bir açıklama yaparak ekonomiye ilişkin sorunların çözüldüğünü ve sıranın siyasi istikrara geldiğini açıklayınca Bahçeli komut alarak erken seçim tarihini açıklamıştır.

Yalnız aynı süreçte Genç Parti Başkanı Cem Uzan’ın Türk vatandaşlığından çıkarılması konusu gündemdedir.DSP ve ANAP kararı  imzalamış ama, Bahçeli bu kararı imzalamadığı gibi, bakanlarının imzalamasını da engellemiştir.

Uzan, yetkililere haber vermeden Ürdün vatandaşlığına geçtiği için böyle bir işlem gündeme gelmiştir. Bahçelinin  AKP lehine Genç Partiyi kayırması sonucunda sağ seçmen tabanına bir ortak daha katılmıştır.                                                                                                                                                            1999 genel seçim sonuçlarına göre sağ seçmen yüzdesi %58.6’dır. Bu seçimde DSP %22.2 oy almıştır. Aynı seçimde CHP %8.7 oy alarak %10 barajını geçememiştir.

2002 seçimlerinde  barajı geçemeyen MHP ile birlikte DYP ve ANAP'da baraj altında kalmıştır. Burada Bahçeli'nin rolü Cem Uzan'ın seçime girmesini sağlamaktır. Cem Uzan'ın ortak tabandan %7.25 oy alması kendisi dahil dört partinin baraj altında kalmasına neden olmuştur. Bu seçim sonucunda AKP %34.3 oy ile 363 milletvekiline sahip olmuştur(!) Oysa almış olduğu oy ile çıkarabileceği vekil sayısı 190 dolayındadır.

Bahçeli politika sahnesinde kıvrak dönüşlerini sürdürmektedir. Bir başka partinin dümen suyuna kendisini bırakması varlık nedenini ortadan kaldırmakla eşdeğerdir(!) O zaman yapılması gereken dükkanı kapatıp, öteki partinin oteline postu sermektir. Yani Tuğrul Türkeş’in yolunu izlemek(!) Bahçeli’nin bu girişimi partisine %50 vekil kaybına neden olmuş ve mecliste dördüncü parti olmuştur.

Bahçeli’nin hizmetleri 2002’de bitmemiştir. 2015 yılında yapılan genel seçim sonuçları açıklanırken hemen Bahçeli sahne alarak koalisyonda görev almayacaklarını açıklamıştır. Oysa halk iktidarı AKP’den alarak muhalefete vermiştir. Muhalefette ortaya çıkan çatlak iktidarın ekmeğine yağ sürmüştür. Aynı süreçte meclis başkanlığı da AKP’ye  Bahçeli tarafından tepsi içinde ikram edilmiştir. Bu olumsuz gelişmeler Kasım seçimlerini getirmiş ve AKP’yi 217 milletvekili ile iktidara taşımıştır.

Meral Akşener ve arkadaşlarının muhalefeti Bahçeliyi köşeye sıkıştırınca, iktidar hemen imdadına yetişerek yargı yoluyla muhalefeti etkisiz kılmıştır.

Bahçeli’nin son hamlesi AKP’nin istediği başkanlık yolunu açmaya yönelik bir “tüy” dikme hamlesidir. Ensemizde boza pişirenlerin elini güçlendiren kurumlar, yasalar ve sorumsuz muhalefettir! Artık bize söylenen: “Benim suçladığım gibi suçlamıyorsan, sende suçlusun(!)”


Kasabın bıçağını yalamanın zamanı değil. Yani bir "Varlığım varlığına armağan olsun!" durumu söz konusu olmamalıdır!...Fetö çetesi ile mücadelede vatandaşların ezici çoğunluğu yetkililerin yanında  yer almaktadır ama, mücadele gerçek Fetöcülerle ve yasal sınırlar içinde yapılmalıdır!