19 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan

Ferhan Ercan Hakkında

Web sitesi adresi:

Perşembe, 13 Ekim 2016 08:39

ZOR GÜNLER.

ZOR GÜNLER.

“Zor günler yaşıyoruz!” söylemi dünler için geçerli bir saptama ama yarınları ifade etme açısından yetersizdir. Çünkü kötüden daha kötüye giden bir süreci yaşamaktayız!

Sermaye yoğunlaşıyor; zenginler daha da zenginleşirken, yoksullar daha da yoksullaşıyor. Bu olumsuz süreçte başka şeylerde yoğunlaşıyor. Şiddet kurumsallaştırılıyor, aksayan hukuk hukuksuzluklarla yoğunlaşıyor(!) Soygun ve sömürü yoğunlaşıyor. Her mega proje bir yeni soyguna kapı aralıyor. İşsizlik tavan yaparken, umutsuzluk ve yoksulluk yoğunlaşıyor. Bilinmezlikler endişeleri körüklüyor.

Babasız kalan çocuklar, kocasız kalan kadınlar, evlatlarını yitiren anneler ve babalar… Her gün şehitler geliyor ve yurdun en ücra köşelerine dağılıyor. Şehitliğin erişilmez ligine ve kutsallığına özendirici güzellemeler dizilirken, her ne hal ise bu erişilmezliklerin tek muhatabı yoksullar ve arkasızlar oluyor.

Bu koşullarda önlem olarak gündeme getirilen uygulamalar; tüm muhaliflerin susturulmasıyla sonlandırılmak isteniyor.

Genelde bilinç düzeyi düştükçe, çözümler bilimsellikten ve hukukilikten uzaklaşarak ilkelleşiyor. İlkel çözümlerin bir toplumu sağlıklı bir biçimde geleceğe taşıması olası değil.

Yaşamına, inancına, insanlığa ve geleceğe darbe yapanlar 15 Temmuz’da darbe kalkışması ile Türkiye’ye darbe yapmak istediler. Sapkın darbecilerin saldırdıkları noktalara bakıldığında hedeflerinin Türkiye olduğu görülüyor! Bu darbe girişimine alet olanların eğitim düzeyleri ile bilinç düzeyleri bir uyumluluk göstermiyor. Çünkü (Feto’ya) biat edenlerin bir bedel ödeme çabasında oldukları görülüyor. Bu çaba aklın, inancın ve bilincin önüne geçiyor. Bu tür çarpık bir, ilişkinin ortaya çıkmasına neden olan; parasız, genel ve demokratik eğitimin gereklerinin terk edilmiş olmasıdır.

Devlet eğitim konusunda üzerine düşen sorumlulukları yerine getirseydi; eğitim nedeniyle kişisel ve kirli ilişkiler ortaya çıkmayacaktı.

Darbeye katılan generaller, general olduktan sonra Fetöcü olmadılar! Aksine Fetö’nün yurt ve okullarında kaldıkları için Fetöcü oldular ve Fetöcü oldukları için general oldular. Aynı şey emniyet güçleri içinde yer alan ve öteki bürokratlar içinde geçerlidir.

Devletin boşalttığı alan bazı kişi ve kurumlarca dolduruldu. Özellikle devlet okulları ihmal edildi ve özel girişimler desteklendi. Sağda sağlıksız gelişmeler olurken(Fetö ve Ensar Vakfı) solda toplum yararı hep gözetildi(Çağdaş Yaşam Derneği ve Aziz Nesin Vakfı).

Eğitim ülkenin geleceği ile ilgili en önemli sorun. Bu alanda yapılan yanlışların faturası mutlaka ödenir. Ama tek sorunumuz darbecilerle mücadele ve eğitim değil. Sağlıkta, çalışma yaşamında, siyasi ve ekonomik alanda  önemli sorunlarımız var. Çözümsüzlüğe sürüklenen Kürt sorunu ve komşularımızla ilişkilerimizde sorunlu. Tüm bu sorunların ivedilikle çözülmesi gerekmektedir. Aklını başına devşirecekler için yapılması gereken çok şey var. Yarınsız kalmamak için geleceği kurtarmak zorundayız. Zor günler kader değildir!

 

 

 

Cuma, 09 Eylül 2016 09:49

BAYRAM BU MU?

BAYRAM BU MU?

Bayram birliktelik, dayanışma, paylaşım ve  duygu ortaklığıdır. En büyük ortaklık toplumun büyük çoğunluğunu ilgilendiren şeylerdir. Aynı değerleri kabul etmek ve inanmak belirleyicidir.

Toplum olarak ortaklaştığımız ve paylaştığımız şeyler hızla tüketiliyor. Kamu mülkiyetinin ve kamusal alanların yok edilmesi. Bu bir birliktelik değil, ayrışmanın sinyallerini işaret ediyor. Biz sözcüğü eskiden tüm toplumu kapsar iken, şimdi biz, toplumun bir kesimini kapsıyor(!)Üstelik bu biz’i pekiştirmek için kamuya ait tüm kaynaklar kullanılıyor.

“Çözüm mözüm yok! “ Bu öfke cümlesini söyleyen bir yetkili ise; bunu kesinlikle ve sorumsuzca  söylemiştir.  Bu hüküm içeren ifadenin  açılımı:

Her gün 8-10 şehit olsun demektir!

Analar ağlasın demektir,

Çocuklar öksüz ve yetim kalsın demektir,

Ocaklar sönsün demektir,

Var olan ve daha doğmamış olan çocuklar babasız kalsın demektir,

Sizin sorunlarınız benim umurumda değil demektir ki; oysa  “çözüm”  sorunu, ülkenin en acil sorunlarından biridir. Sorunun çözümsüzlüğe terk edilmesi ,iktidarın iktidarsızlık sorunudur(!)

Hak ve hukukun olmaması veya görmezden gelinmesidir. Fikri Sağlar bu konuda şu tespiti yapıyor: “Demem şu ki; ey mağrurlar, bilin ki bugün adalet yoksa yarın ihtiyacınız olduğunda sizin içinde olmayacak. Çünkü dün adaleti siz yok etmiştiniz?!...”

Bayrama, bayram için önkoşul olan birliktelikle gitmiyoruz. Kendisini dinci gösteren faşist çetenin darbe girişimi toplumu temelinden sarsmıştır. Bu durumun etkilerini ortadan kaldırmak için olağanüstü hal ilan edilmiş ve olağanüstü önlemler alınmıştır. Ama bu önlemler kurunun yanında yaşın yanmasına neden olduğundan en yetkili ağız ; “At izi it izine karıştı” denmiştir. Demek ki ölçü kaçmıştır. Özellikle bu konularda daha dikkatli olmak gerekir. Elli-altmış bin kişi işten el çektirilmiştir. Kapı önüne konulan bu kişilerle birlikte hangi bayramı ve nasıl kutlayacağız?

Özgür olmayan fakat, özgürlükler için bir tehlike olan basın gerçekleri  söylemek yerine toplumu yanıltıcı yayınlar yapmaktadır. Hiç üstümüze vazife olmayan bir Suriye sorununa balıklama dalmamız yarınlarımızı da tehdit etmektedir.

 

En büyük suç haksız savaştır! Haksızlıklarını örtmek içinde savaşıyorlar! Israrla yanlışlar yapmaya ve ısrarla yanlışlarını savunmaya devam ediyorlar! Bu olumsuz koşullar altında bayramın noksan olacağı kesin. Her şeye karşın okurlarımın ve Didim halkının bayramını kutluyorum. Daha onurlu ve insani bayramlarda buluşmayı umarak!

Çarşamba, 31 Ağustos 2016 10:42

Dünya Barış Günü.

Dünya Barış Günü.

Öncelikle şu temel gerçeği vurgulamak gerek, barış bir sıradan insan meziyeti değildir. Algılayan, çözümleyen ve yorumlayan bireylerin yaşam biçimidir. Doğrudan vurgulanmasa da, burada söz konusu olan birey pozitif eğitim alan bireydir. Şeyhinin, efendisinin ve beyinin hizmetinde olanlar değildir.

Barışın kapsamında sevgi, saygı, bilinçli algılama ve hoşgörü vardır. Barış doğal ve onurlu bir yaşam için asgari bir yaşam algısı gerektirir. Ben merkezli çıkışların bize ulaşma halidir barış. Üstelik bu “biz’ in” kapsamında aynılar, benzerler ve benzemezlerle birlikte tüm var olanlar yer alır. Onurlu bir yaşam için barış, şimdilerin ve geleceğin de güvencesidir.

İkinci paylaşım savaşı 1 Eylül 1939 günü Nazilerin Polonya’yı işgali ile başladı. Bu savaşta 52 milyon insan öldü. Bu nedenle 1 Eylül, Dünya Barış Günü olarak kabul edildi.

“Bilginin ve teknolojinin hızla yaygınlaştığı, özgürlükçü demokrasinin giderek önem kazandığı globalleşen dünyamızda, insanların huzur, güven ve mutluluk içinde yaşamasının temel koşulunun, "şiddet ve terör örgütlerine karşı işbirliği ve dayanışma yaparak, barış ve dostluk ortamının sürekliliğini sağlamak" olduğunu düşünüyoruz.

Türkiye, Atatürk’ün ortaya koyduğu ve tüm milletimizce de benimsenen "Yurtta barış, dünyada barış" ilkesini, temel ve vazgeçilmez bir ilke olarak, her platformda savunmuş ve bu barışçı tutumuyla, dünya ülkeleri arasındaki saygın yerini de almıştır.

Kafkaslar, Balkanlar ve Ortadoğu gibi dünyanın en yoğun sorunlarının ve çatışmalarının yaşandığı bir bölgede yer alan Türkiye, barış ve huzurun korunması, demokrasinin yerleşip, kökleşmesi için çaba sarf ederken, terör örgütleri, bölge barışını tehdit etmeye ve kaos yaratmaya çalışmaktadırlar. Terörle mücadele sırasında uygulamada bazı aksaklıklar yaşansa da, Türkiye, bu tür olumsuzlukları, demokratik bir yaklaşımla ve hukukun üstünlüğü ilkeleri çerçevesinde aşmaya çalışmaktadır.”(Teknik Portal. Com)

İnsanı sevmeyen, yaşamı sevmeyen tüm varlıkları ve doğayı sevmeyen barış neferi ve yandaşı olamaz!


“Bu nedenle, barış ve istikrar ortamını bozucu bölgesel anlaşmazlıkların, şiddet ve terör hareketlerinin önlenmesi, açlıkla mücadele, çevre sorunlarına çözüm bulma gibi konularda sağduyu sahibi herkesin, üzerine düşen görev ve sorumluluğun bilinciyle hareket etmesi gerekmektedir.

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, terörden arınmış bir dünyada, mutluluğa, huzura, sevgiye, hoşgörüye, kardeşliğe ve evrensel barışa hep beraber kucak açalım!…”(Teknik Portal. Com)

Atatürk’ün vurguladığı gibi; “Yurtta sulh, cihanda sulh!” vurgusu geçmişten çok bugün geçerliliğini sürdürmektedir(!)

Ülkemizde barışın anlam ve önemi yeterince kavranamamıştır. Büyük çoğunluğu oluşturan emekçiler dostlarını düşman, düşmanlarını dost belledikleri sürece gerçek bir barışa ulaşmak olası gözükmemektedir. Oysa barış onurlu insanların en öncelikleri arasında yer almaktadır.

Yaşama ilişkin olan kayıplar insanlıkla ilişkiliydi ki;

Gül açımındaki umudun goncasını vurdular!...

Yaşamı normal algılayan sıradanlar var iken,

Yarınları, olacakları ve olabilirlikleri vurdular!

İnsanları geleceğinden vuran çıkarcılar olduğu sürece dünyada onurlu yaşamların güvencesi  olan barışın yeşermesine fırsat tanımayanlara lanet olsun. Çıkarı için geleceği çelmeyenlere lanet olsun!...

BU ÜLKEDE HAYATINDAN ASILIR DARAĞACINA GENÇLER. GENÇ ÖLÜLER ÜLKESİNDE BARIŞ OLMAZSA OLMAZDIR, HER KOŞULDA KAÇINILMAZDIR!

 

 

 

Salı, 30 Ağustos 2016 10:08

OHAL ve BARIŞ

OHAL ve BARIŞ

Olağanüstü hal ile ilgili düzenlemeler sadece söz konusu hali aşmak için alınan önlemler olmalıdır. Olağanüstü hal gerekçesiyle kalıcı düzenlemeler yapmak sadece olağanüstü hali kalıcı kılar. Bu ise, her şeyden önce demokrasiyi ortadan kaldırır. Demokrasinin ortadan kalktığı veya kaldırıldığı hallerde otoriter yönetim veya faşizm söz konusu edilir. Zaten kalıcı ve yeniden düzenlemeye dönük kararnameler özünde Anayasamıza (Mad,121) aykırıdır. Bu aykırılıklara yaşamın her alanından uyarılar yapılarak işaret edilmektedir:

“Sadece Cemaat akımının değil, bütün cemaatlerin devlet yönetiminde ayrı bir grup olarak iktidarın politikalarını etkileyecek, değiştirecek grup olarak çalışmasını tasvip etmek mümkün değil. Burada OHAL’in yarattığı olanaklar kullanılıyor. O bahane ile siyasi iktidarın kendisi de faşizan eğilimleri ağır basan, İslamcı faşizme dönük bir program sahibi olduğu için bu vesileyle hem kamu yönetiminde hem medyada toplumun çeşitli kritik ögelerinde Cumhuriyetçi, solcu, sosyalist ögeleri de tek tek yani toplu bir kampanya biçimi alarak kendisine eleştiri yönlendirilmesini istemiyor. Tek tek uygun gördüğü hedefleri zayıf gördüğü noktaları, fazla tepki göstermeyeceğini tahmin ettiği bireyleri, organları baskı altında tutmaya çalışıyor.”(KORKUT BORATAV)

Asalak ve gericilerin başaramadığı 15 Temmuz darbesi ile akılcı olarak mücadele etmek gerek. Darbecilerle mücadeleyi ülke içindeki doğal muhalefeti yok etmek için kullanmak hiçbir koşulda etik değildir.

Atalarımız demiş ki; “Sokma akıl üç adım gider!” Fetö’nün kendi aklıyla iş kotarmaya yöneldiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü olay ve olgular her alanda onun düzeyini aşıyor. O bir vekil olarak kendisine verilen görevleri yerine getirmeye çalışmıştır. Ancak görevlerini yerine getirirken hiç dürüst ve insani davranmamıştır. Maddi olanaklarıyla (yasal yollarla elde edilmeyen) inanan insanları ve körpe yavruları kendisine minnettar kılmayı seçmiştir. Onun safında görülen general ve rütbelilerle bürokratların büyük çoğunluğu makam sahibi olduktan sonra değil; çocuk iken o yola sokulmuşlardır! Bunun için yalan söylemek, hırsızlık(sınav sorularını çalmak), rüşvet, tehdit ve şantaj gibi ahlaki ve insani olmayan yollara sapılmıştır. Kazara planlanan darbe başarıya ulaşmış olsaydı, ülke kan gölüne dönecekti. Kendisi de ülkeyi efendilerinin hizmetine sunacaktı!

“Bugün geldiğimiz nokta Türkiye’nin o gece başarısız olan darbeyi araçsallaştırarak sivil darbe peşinde koşan hükümetin yaptığı işlerdir. Bunun kabul edilir bir yanı yoktur. Anayasanın yetkisi aşıldı. Gelinen noktada Hakkâri ve Şırnak’ın il olmaktan çıkarılması dahi KHK ile yapılıyor. KHK’ler OHAL’in hem kapsamını hem de süre sınırını aşıyor. Tek çözüm Anayasaya aykırı bu davranışlarına karşı AYM’ye gitmek.”(ÖZGÜR ÖZEL)

Şimdi Fetö’nün başarısızlığı üstünden kendi geleceklerini güvenceye almak isteyenler OHAL’den yararlanmayı sürdürmektedirler. Bunun için özellikle emekçileri hedef almaktadırlar:

“Darbecilerin darbeden sonra yapacaklarını bugün AKP hayata geçirdi. AKP her fırsatta olduğu gibi yine Cumhuriyet’in kazanımlarını yok etmeye çalışıyor. GATA’nın isminin değiştirilmesi de, köprüye Yavuz Sultan Selim adının verilmesi de, Türkiye’de bütün sorunların kaynağı türbanmış gibi kadın polislere türban serbestliği getirilmesinin tek sebebi Cumhuriyet’in kazanımları ile hesaplaşmak. Polislere örgütlenme özgürlüğü vermeyen AKP, örtünme özgürlüğü veriyor. Uygulamalar laikliği ortadan kaldırmaya dönüktür.”(VELİ AĞBABA)

“(…) Ülke iç savaşa sürükleniyor. AKP’nin istediği şeriat koşulları her alanda hayata geçirilmeye çalışılıyor. Tarafsız yapılması gereken polislik mesleğinde türbana izin verilmesi, yurttaşların polise bakarken dahi bir ayrımcılıkla bakmasına yöneliktir; dinle bağlantılı olması ayrıştırmaya, ötekileştirmeye yöneliktir.

Toplumun ortasına sanki bir dinamit konulmuş da ne olacağını bilemediğimiz bir tarafa sürükleniyoruz. (…. İstikrar denile denile hangimizin nerede öleceği belli olmayan bir noktaya geldik. Bu kaos ortamından çıkış yolumuzun laik, demokratik ve çağdaş Cumhuriyet Türkiyesi’nin olduğunu; bundan başka bir çıkış olmadığını daha net bir duruş ile anlatmamız gerekiyor. CHP’nin ciddi bir karşı duruş sergilemesi gerekiyor. Durduğumuz noktanın daha da netleşmelidir. Ülkenin bu karanlığa sürüklenmesine savaş bataklığına karşın daha ciddi bir karış duruş sergilememiz gerekiyor.”TUR YILDIZ BİÇER)

Yaşamın ve yaşama ilişkin beklentilerin hukuka ve ahlaka uygun olmasıdır bireyin barışçı olması. Sağlıklı insan, kendisiyle ve doğa ile barışık olan insandır. Kendisiyle barışık olmak, kendisine yetebilen bir yetkinlikte olmaktır. Barış bu temel kriterlerle test edilmelidir. Tüm insanlara ve kendileriyle bu yaşam küresini paylaştığımız öteki varlıklara ve bizi var kılan doğaya barış diliyorum.

 

 

 

Pazartesi, 29 Ağustos 2016 11:35

30 AĞUSTOS ZAFERİ.

30 AĞUSTOS ZAFERİ.

Bu zafer bir milletin olmak ya da olmamak yönünde vermiş olduğu şanlı bir mücadelenin tarihe not düşümüdür. Atatürk bu notu şöyle düşmüş:

“...Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20,30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun başkomutanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi. Demek ki, tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yol alırken diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir’in kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.

Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da İzmir’deki İtilaf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim cevapta da 9 Eylül 1922’de Kemalpaşa’da görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten de söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir Rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.

Saygıdeğer efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesini ve ondan sonra düşman ordusunu tamamiyle yok eden veya esir eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekatımızı açıklayıcı ve vasıflandırıcı söz söylemeyi gereksiz sayarım.

Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekat Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.

Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evladı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.”

Yabancı devlet büyükleri zaferi,zaferi kazanan asil milleti ve zaferin baş komutanını şöyle ifade ediyorlar:

“Ne biz ne de her kıtada yaşamakta olan tutsak ve mazlum ulusları bundan sonra tutamayacaksınız Mustafa Kemal ve Türkler ki, kendileri için hazırlanan tabutu yayılmacıların başına geçirmişlerdir Şimdi Dünyada başlarına tabutlar geçirilecek başkaları da benzer sonuçlara hazırlanmalıdırlar (M Ali Cinnah)”

“Türkiye Orduları bir devir kapatmıştır Şimdi mazlum ve tutsak devletler ve uluslar artık vazgeçilmez bir reçeteye sahiptirler Mustafa Kemal’in utkusu, Dünya için özgürlük ve bağımsızlık sancağıdır (Mahatma Ghandi)”

“Harp zaruri ve hayati olmalıdır Hayatı millet tehlikeye maruz kalmayınca harp bir cinayettir (Mustafa Kemal ATATÜRK)”

Son uyarı güncellendiğinde Suriye bataklığına adım atmanın yeniden değerlendirilmesi kaçınılmazdır!

 

 

 

Salı, 23 Ağustos 2016 09:39

NE İSTEDİNİZ?...

NE İSTEDİNİZ?...

Bir toplum belirli aralıklarla darbelerle yüz yüze kalıyorsa çözülmeyen sorunların olduğu söylenebilir. Özelliklede aynı düşüncede ve aynı yolun yolcusu olanlar aynı yollarda birlikte yürümüş ise, başkalarını suçlamadan önce kendilerini gözden geçirmeleri gerekir. Neler yaptıklarını veya yapmaları gerekirken neleri yapmadıklarını düşünmeliler. Ayrıca yaptıklarını nasıl yaptıklarını da irdelemeliler. Levent Gültekin aynı saflarda iken gidişatı onaylamadığı için ayrılan bir yazar. Eski yandaşlarını şöyle değerlendiriyor:

“İsteyip te yapamadığınız bir şey var mı? Tam on dört yıldır iktidardasınız. Toplumun kılcal damarlarına varıncaya dek ele geçirmekle kalmayıp liyakatsiz yandaşlarınızı her yere yerleştirdiniz. Laikliğe, liyakate, demokrasiye ve hukuka boş verip tüm istediklerinizi yaptınız: “ Eleştirileri, uyarıları görmezden geldiniz. Sadece görmezden gelmekle kalmayıp eleştirenleri düşman ilan ettiniz.

Muhaliflerin “Öyle yapmayın, o uyguladığınız politika yanlış” dediği ne varsa uyguladınız ve hüsranla bitti.

Söyleyin, Allah aşkına hangi işi daha iyi yapacaktınız da ‘ülke düşmanı bu kesimler’ sizin elinizi tuttu, size engel çıkardı? Hangi konuda kendi istediğiniz politikayı uygulayamadınız?

Buna rağmen sırf “Öyle yapmayın” diyenleri düşman ilan ettiniz. Yetmedi, hakaret ettiniz, iftira attınız, aşağıladınız, ekmeğinden ettiniz.”(Levent Gültekin)

Tanık olduğumuz  darbede henüz neden v e niçinler tam olarak yanıtlanmış değil. Darbeyi; “Allahın lütfu” olarak gören görüşle tam olarak ne antılmak istendiğide bilinmemektedir. Bu nedenlede çok farklı yorumlar ortalıkta dolaşmaktadır. Örneğin; Kadir Cangız bay bu darbenin, “arkadan ittirilen değil, önden yemlenen” olduğunu söylerken; “Allah’ın lütfu” deyişine vurgu yapar gibidir.

Hiç kuşkusuz başka yorumlarda var. Darbenin arkasındaki emperyalist güç veya güçler; 1-Fetöyü bitirmek istemişlerdir, 2- Tayyip’i  tasfiye etmek istemişlerdir, 3- Ordunun yer ile bir edilmesini istemişlerdir.

Bir başka iddia ise,Fetö’nün başlattığı darbenin iktidar eliyle sürdürüldüğü yönündedir. Bunun için muhalefetin devre dışı bırakılarak KHK’lerin çıkarılması ve bu kritik ortamda meclisin tatile sokulması söylenmektedir.

SADAT denen örgütün başının baş danışman yapılması çok yadırganmıştır. Bu örgütün silah alım satımlarının yanı sıra dinci fanatik gruplara gerilla eğitimi verdiği söylenmektedir.

Henüz açıklanması gereken yığınla soru var. Bunların başındada öteki tarikat  ve cemaatlerin iktidardan yararlanma yarışı gözlemlenmektedir.

KHK’lar fırsatçı bir görüntü sergilemektedir.Birliktelik bu noktada atlanıyor.Aceleye getirilen ve meclis denetimine yasal süresi içinde sunulmayan KHK’ların hukuka ve anayasaya aykırılıklar taşıdığı savları var.Ayrıca bazı kararlar hiç mantıklı gözükmüyor.Örneğin; askeri okulların kapatılması, FETÖ okullarının devlet denetiminde sürdürülmesi yerine kapatılması gibi(!)

İradesini kayıtsız ve koşulsuz olarak tek bir kişiye(bu kişi herkim olursa olsun) teslim eden, hem kendisi için hemde toplum için zararlıdır. Bu zararı bütün toplum ve  insanlık ödemektedir!

 

 

Cuma, 29 Temmuz 2016 11:34

28 Ş U B A T M U H T IR A S I

28 Ş U B A T    M U H T IR A S I

Sol gösterip sağ vuran bir darbemiz var ki, bizi kaçınılmaz olarak bugünlere getirmiştir. Öncelikle darbe bağımlı bir ülke üzerinden emperyalizmin çıkarlarını  güvenceye almak için emperyalizmin bağımlı örgütleri ve uşakları aracılığıyla yerine getirilir(!)…

Darbelerde ikiye ayrılır. Sert ve yumuşak darbeler. 15-16 Temmuz darbe girişimi 12 Mart ve 12 Eylül gibi sert darbeler sınıfına girer. Örneğin 28 Şubat darbesi yumuşak darbedir ama, atasözümüzde vurgulandığı gibi, “Yumuşak atın çiftesi pek olur!” aynen öyle olmuştur. Son darbenin adımları 28 Şubat darbesi ile atılmıştır.

“28 Şubat muhtırası için  gösterilebilecek dış neden ABD’den kaynaklanmıştır. Ilımlı İslam projesinin  uygulanabilmesi, radikal İslam’ın iş başından uzaklaştırılması ile mümkün görülmüştür. Aynı şey, iç gerekçeler için de geçerlidir. Orta Doğu’da radikal İslam bloklaşması engellenmelidir. Bu nedenle blok parçalanmıştır. Bir yanda radikal İslam, onun yanı başında teröre bulaşan-bilerek ve isteyerek yaratılıp, teröre bulaştırılan- kesim ve dayatılan Ilımlı İslam!.. Sonuçta potansiyel blokun önlenmesi için müdahale edilmiş ve blok parçalanmıştır.

28 Şubat Muhtırasında vurgulanan konular belirtilen doğrultuda çözülmüş olsaydı, 1997’den buyana yaşadıklarımızı yaşamayacak ve son darbeye de tanık olmayacaktık:

“28 Şubat Kararlarını ,yani yumuşak darbe metnini izleyelim:

1-Laiklik ilkesi hassasiyetle korunmalı, yasalar uygulanmalı, gerekirse yeni düzenleme yapılmalı.

2-Tarikatlara bağlı özel yurt ve okullar Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği MEB’e devredilmeli.

3- Genç nesillerin körpe dimağlarının Atatürk, vatan, millet sevgisi ili biçimlendirilmesi için;

a)8 yıllık kesintisiz eğitim uygulamaya konmalı

b)Kuran kursları MEB’e devredilmelidir.

4-Atatürk inkılaplarına  sadık din adamları yetiştirmek için ,eğitim kurumları Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.

5-Dini tesisler Diyanet İşleri Başkanlığınca incelenerek gerçekleştirilmelidir.

6-677 Sayılı Yasa ile men edilmiş tarikatların faaliyetlerine son verilmelidir.

7-İrticai faaliyetleri nedeniyle ordudan atılan  personel konusunu istismar ederek orduyu dine karşı gösteren medya yayınları kontrol altına alınmalıdır.

8-İrtica nedeniyle ordudan atılan personelin diğer kamu kuruluşlarında istihdamına imkan verilmemelidir.

9-Orduya dinci kesimden sızmaları önlemek için alınan tedbirler diğer kamu kuruluşlarında da uygulanmalı.

10-Bu madde İran ile münasebetleri kapsıyordu.

11-Aşırı dinci kesimin mezhep ayrılıklarını körükleyerek milletimizi kamplara ayıracak faaliyetleri önlenmelidir.

12-Belediyeler Yasası’na aykırı olarak sergilenen  olayların sorumluları hakkında  yasal işlem yapılmalı.

13-Kıyafet Kanunu’na aykırı olarak ortaya çıkan uygulamalara kesinlikle mani olunmalıdır.

14-Silah ruhsat işlemleri yeniden değerlendirilmeli, pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir.

15-Kurban derilerinin rejim aleyhtarı örgütler tarafından toplanmasına mani olunmalıdır.

16-Özel üniforma giymiş korumalar ve bunun sorumluları hakkında yasal işlemler ivedilikle sonuçlandırılmalıdır.

17- “Millet Yerine Ümmet Kavramı”nı getirmeğe çalışan girişimler yasal ve idari yönden önlenmelidir.

18-Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun’un istismar edilmesine fırsat verilmemelidir.

Konuyu açmadan önce birinci maddenin irdelenmesinde yarar var. Laiklik ilkesinin korunması isteniyor. Burada önemli olan laikliğin nasıl tanımlandığıdır. İnanan kesim, inandığı gibi yaşayabilmeyi laiklik olarak algılama eğilimindedir ve üstelik bu eğilim oldukça yaygınlaştırılmıştır.

 

Bu uyarılar bugün dikkate alınsa geleceğimiz aydınlık olabilir.

Salı, 26 Temmuz 2016 08:31

S O N S Ö Z.

S O N   S Ö Z.

2006 yılında yapmış olduğum bir araştırmam vardı. Konusu darbelerimizle ilgiliydi. Ben o araştırmamda darbelerimizin kökünün dışarıda olduğunu kanıtlamaya çalışmıştım. O araştırmamın son sözünü okurlarımla paylaşmak istiyorum:

“Çok uluslu emperyalist tekeller ile, onların işbirlikçileri(buna yönetenlerin bir kısmı da dahildir) çıkarlarının çakıştığı anlar, kimi uluslar için ihanet anaforlarının başladığı anlardır. İhanet, kişi veya grup çıkarları için ,ülke çıkarlarını göz ardı etmektir. Bir sıradan bireyin istemesi halinde bile ülkesine ihanet etme olanağı bulunmamaktadır. Yani, ihanet bir olanak sorunudur.

Bugüne dek genlerimize dek işleyen bir söylem var.  “Bu ülkenin bir çakıl taşını bile yabancılara vermeyiz(!)” Doğrudur, bir çakıl taşı vermediklerinin tanığı olduğumuz gibi; kimlere nelerin verildiğini de bilmekteyiz. Örneğin; Süleyman Demirel seçim propagandaları sırasında: “Kör kuruşun bile hesabını veririz!” demesine karşın; İLKSAN’ın parasını Kemal Ilıcak’a verdiğinde nedeni sorulunca; “Verdiysem ben verdim” diyebilmiştir(!)..Tüm kayıplarımız dayatmacalara kayıtsızlığımızla ve yanılgılarımızla başlamıştır. Üretilmiş abartılı korkularla üstümüze geldiklerinde, ’yılana sarılmak’ zorunda kalmışız...

Dünya ekonomik sistemindeki ilişkiler eğer eşitler arasında değilse, mutlaka güçlü olan tarafa hizmet eder. Hemen hemen her koşulda yardım, karşı yardıma dönüşür. Burada bir eşitsizlikten söz ediyoruz . Farklı gelişmiş yapılar var olduğu sürece, güçlünün her koşulda karlı çıkması kaçınılmazdır. Türkiye’nin 1947’lerden buyana emperyalizmle girmiş olduğu ilişkilerin sonuçları belgelerle kanıtlanmaktadır. Kendi kendine yetebilen bu ülke, öz güçlerini(yer altı, yer üstü ve insan kaynağı)kullanabilseydi bugünkü yapı ile karşılaşmayabilirdi! Hiç kuşkusuz, bugünkü yapıyı savunacak olanlar vardır. Her şey onlardan yana iken, böyle bir savunma yapmaları yadırganmayabilir. Asıl yadırgatıcı olan, kendi ülkesinde sürgünde yaşayanların , işsizlerin, hiçbir güvencesi olmayanların da aynı şeyleri savunuyor olmalarıdır. Örneğin 2006 yılı verileri ile saptanan gerçek şu: Dünyanın 500 zengini sıralamasında yer alan 21 zenginimizin geliri, 30 milyon vatandaşımızın (alt gelir dilimleri) gelirine denk(!)..

Dünya genelinde tanık olunan şey, askeri darbelerden sonra genellikle sol partilerin iktidara geldiğidir.1960 darbesinden sonra seçimlere katılan gerçek bir sol parti (kendine sol diyenler hariç) olmadığından, seçim sonuçları için bir şey söylenemez.  12 Mart ve 12 Eylül için bu genel ilkenin tekrarı beklenebilirdi. Oysa, son iki darbeden sonra da daha tutucu olan partiler iktidara gelmiştir. Üstelik, 12 Eylül’den sonra ; sağa, sağdan alternatifler üretilmiştir. Bunu vurgulamamızın nedeni; sağın mevcut yapıyı kendi seçenekleri içinde sürdürme yanlısı olmalarıdır. Kendi çıkarlarına olduğu sürece  eşitsiz ilişkilerin sürmesinden yana tavır koymaktadırlar. Ancak gerçek bir sol iktidar,21 kişinin gelir eşiti olan 30 milyonun hakkını savunacağından dolayı, iç ve dış egemenlerin çıkarları bozulacaktır. Bu nedenle ABD  “Milli Kurtuluş Savaşları atom bombasından daha tehlikeli bir silahtır” (Kontrgerilla ve MHP-s,12) diyerek kendileri ve işbirlikçileri için  tehlikeli olacak olanı gösteriyor. Bunun için de şöyle bir çözüm öneriyor: “Bütün mesele, ’anarşi tırmanıyor’ fikrini yaygınlaştırarak , eli sopalı iktidar ihtiyacını kuvvetlendirmektir.” (Agy-s,37) İşte bu gerekçe darbelerin iç ve dış nedenlerini gözler önüne seriyor. Ayrıca dış nedenlerin belirleyici olduğunu da kanıtlıyor. Yani, sözün özü; D A R B E L E R İ M İ Z İ N     K Ö K Ü     D I Ş A R I D A. Bunu görebilmek için sadece bakılması gereken yerlere bakmak yeterlidir.”

 

 

 

Cuma, 15 Temmuz 2016 14:42

ASKERSİZ DARBELER(!)

ASKERSİZ DARBELER(!)

Kapitalizm yaşama ideolojik bakışın en uzun duraklarından biri, yani egemen sınıfın ideolojisidir. İdeoloji yaşama ilişkin istem ve beklentilerden oluşan bir bakış, bir tercihtir. Bu istem ve beklentiler iktidarlar eliyle gerçekleştirilir. Bu istemlerin gerçekleştirilmesi sürecinde karşı dirençleri etkisiz kılmak için eldeki  tüm olanaklar farklı değişkenler aracılığıyla kullanılır. Bu değişkenler devletin ideolojik (sınıfsal tercihini yansıtan) aygıtlarıdır. Bu aygıtlar aracılığıyla(eğitim, din, sendikalar, siyasi partiler)toplumsal rıza yaratırlar. Halk gücünü kurtuluşu için değil, kurtuluşuna engel olmak için kullanır. Ve hatta bu nedenle gücünün sınırlarını akılsızca zorlar.

Yığınlar duygularıyla, bireyler akıllarıyla yol alırlar. Birey olamayan topluluklar (egemenler bunun için büyük çabalar harcar) yığın olmaktan kurtulamadıkları için ve tek yanlı koşullandırmaların da katkısıyla egemenlerin istedikleri biçimde davranırlar. Bu nedenle de dostlarını düşman görme yanılgısından kurtulamazlar. Fikret Başkaya’nın sürece ilişkin saptaması şöyle:

“Aslında kapitalizm küreselleştikçe çürüme de (corruption) küreselleşti. Siz hükümetleri ne için var sanıyorsunuz? Hükümetler yağma ve talanı kitabına uydurmak ve dayatmak içindir ama söylem farklıdır… Hükümetler oldum olası parazit sınıfların hizmetinde ve onların koruyucusudur.”

“Zira, devletlerin de,  kapitalizmin de etikle, ahlâkla uzaktan-yakından bir ilişkisi yoktur. Devlet ve sermaye aslında bir ve aynı şeydir ve birbirlerini karşılıklı olarak yeniden üretiyorlar…  Bu sistem dahilinde ahlâksızlık istisna değil kuraldır, dolayısıyla yolsuzluklarla mücadele söylemi, ahmakları aldatmak içindir. Kaldı ki, ahlaksızlığın kural olduğu yerde skandal kelimesi de anlamını yitiriyor… Skandal utanılacak şey demektir ama utanmak için utanacak birileri olması gerekir. Kaldı ki, kapitalizm koşullarında skandallar istisna değil kuraldır.”

Kapitalistler belirli aşamalardan geçtikten sonra ayaklarını sağlam basar ve kendi emekçilerinin iplerini gevşetirler. Bu görüntüde demokratik bir yaşam algısı yaratır. Baskı ve şiddet etki alanı içinde olan çevrelerde devam eder. Bu baskının uygulayıcıları işbirlikçi ülkelerin yöneticileridir. Genellikle etki alanındaki ülkelerdeki yönetimler birer projedirler. Proje partileri emperyalist merkezlerden yönetilirler.

Geçmişte tanık olduğumuz askeri darbeler günümüzde askersiz darbelere dönüşmüştür. Askeri darbeler hangi noktadan (dış odaklar) yönlendiriliyor idiyse; askersiz darbelerde aynı merkezlerden yönlendirilmektedir. Bu noktada darbe ile ihtilalin ne olduğuna bakmak gerek. Darbe sınıf içi, toplumsal  güç odakları arasındaki paylaşım mücadelesidir. Darbe sonrasında bası güç odakları daha da güçlenirken, bazı odaklarda eski olanaklarını yitirir. Bu süreçte yeni güç odakları da ortaya çıkabilir. Darbe iktidarları değiştirerek aynı sistem içinde varlığını sürdürür. İhtilal ise,  sınıflar arası bir çatışmadır ki; ihtilal amacına ulaştığında sadece iktidar değil, yöneten sınıf da değişir! Bu sistemin değişmesi anlamına gelir.

Darbe için egemenlerin dahil oldukları toplumsal odaklar arasındaki mücadeleden söz ederken, ihtilal için sınıflar arası çatışmayı vurgulayarak başka bir farklılığı dikkatlere sunmuş olduk.

Tekrar devlet olgusuna dönersek; devlet bir sınıf örgütüdür. Sınıfın çıkarları için gerekenleri yapar. Bu gerekenler kapsamında legal ve illegal olan her şey vardır. Gönüllü katılımcılar sırtından toplumsal “rıza” üretilir. Genellikle yasal dayanaklı eylemlerde hukuka aykırı olur! Başkaya toplumsal değerlerle ilgili saptaması şöyle:

“…. Zira, zenginliğin yüceltildiği, sömürü, yağma ve talanının -bırakın mahkûm etmeyi- bir marifet sayıldığı koşullarda, en büyük hırsızların en itibarlı insanlar sayılması neden şaşırtıcı olsundu?”

“Ta ki kapitalizmi ve devleti gerektiği gibi sorun edinceye kadar… Asıl yolsuzluğun faili bu ikisi olduğuna göre… Dolayısıyla her geçen gün yolsuzluğun, ahlâksızlığın daha da büyümesi kaçınılmazdır. Zira, asıl kirli olan kapitalizm ve kapitalist devlettir…”

“Şimdilerde hükümetler münhasıran finansal oligarşinin ayak işlerine memur edilmiş durumdadırlar. Tabi bal tutanın da parmağını yalaması koşuluyla…”

 

Cumartesi, 09 Temmuz 2016 07:53

ADINA KARAR VERMEK(!)

ADINA KARAR VERMEK(!)

Adına karar vermek en yaygın hastalıklardan biridir. Buna ihtiyaç duyulan anlar vardır mutlaka ve o anlar, adına karar verenleri yüceltir. Burada olması gereken; karar vericinin kendi çıkarları doğrultusunda karar vermemesi ve verilen kararın objektif olmasıdır. Ebeveynler çocukları adına karar verirler, bu kararların her koşulda yeterli ve tutarlı olması söz konusu değildir. Çünkü bu amaçla verilmiş yığınla saçma sapan karar var. Bu kararlar yerinde ise, karar vericinin erdemliliğini gösterir.

Başkaları adına karar vermek yetki ve sorumluluk sınırları içinde değerlendirilmelidir. Yetki yasalarla verilen bir güç ve eylemlilik halidir. Bu yetkiye dayalı eylem ve işlemler yasal yetkililerce denetlenir. Bu noktada demokrasinin temel gereklerini anımsamak gerek; demokrasi, adına karar vermenin sınırlarını belirler. Demokrasiden uzaklaşınca adına karar vermenin sınırları genişler ve temel hakları ihlal edebilir. Bu olumsuz olguyu en iyi adlandıran tanım, faşizmdir!

Alman ulusu adına karar veren Hitler Avrupa’yı kana boyamıştır. Mussolini aynı ilkelerden hareket ederek insanlık yıkımına olumsuz katkılar yapmıştır. Franco ve Salazar’ın da aynı izlekten yürüyerek yıkımlara insanlık dışı katkılar sundukları bilinmektedir.

Yaşadığımız günlerde (ayaküstü)  Suriyeliler ’in vatandaşlığa kabulü dillendirilmiştir. Emre Kongar bu konuyu şöyle açımlıyor:                                                                                                                        “Üç milyona yakın insan.. Bir milyonu çocuk.. Okul, eğitim ihtiyacı olan çocuklar.. Yarısı kadın.. Hemen hepsi işsiz.. Büyük bir sefalet.. Dilencilik gibi işler şimdi Suriyeliler ’in tekeline geçmeye başladı. Türkiye’nin demografik yapısını bozan, bütün dengeleri alt-üst eden kararlar ülkemizi çok kötü bir sürece götürüyor. Sonunda ne Suriyeliler kazanabilecek, ne Türkiye. Herkesin kaybedeceği bir oyun oynanıyor. AKP hem siyasal, hem ekonomik olarak, hem de hukuk ve eğitimde cumhuriyetin ne kadar kazanımı varsa hepsini yok ediyor. Bu değerler yok edilirken yabancı, Sünni Arap nitelikli ve talep sahibi üç milyon insanın gelmesi tüm bu tahribatı hızlandıracak. Türkiye’nin laik yapısından Sünnileşme’ye doğru kayma hız kazanacak. Tam bir keşmekeş yaşanacak. Nüfus birbirine girecek. Planlı, programlı kentleşme kalmayacak. Zaten son derece marjinal noktalarda dolaşan işsizlik artacak. Kalkınma etkilenecek. Ahlak, kültür gibi her türlü alanda toplumsal sapmalar ve sapkınlıklar ortaya çıkacak. Suç oranları yükselecek. Son derece sıkıntılı ve bunalımlı zamanlar Türkiye’nin önünde. Çok tehlikeli bir noktadayız.”

Bu saptama kesinlikle doğrudur. Adımıza karar veren kişilerin yaklaşımların demokratiklikle herhangi bir ilişkisi yoktur. Böyle bir konuda hiç kimsenin adımıza karar verme yetkisi yoktur. Alınan karar herhangi bir biçimde benim yaşantımı olumsuz yönde etkiliyor ise, böyle bir kararı vermeye hiçbir yetki alanın hakkı yoktur! 2014 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde 55 milyon 692 bin 841 seçmen vardı. Bu seçmen kitlesinin; 21.000.143’ü Erdoğan’a oy vermiştir. Erdoğan %52 oy almamıştır. Burjuvazinin seçim hilesi bu noktada devreye girmekte; oy kullanmayanlar ve iptal oyları en çok oy alan lehine yorumlanmaktadır. Zaten temel haklar söz konusu olduğunda tek kişi bile önemlidir ve dikkate alınmalıdır.

Demokrasiden nasibini almayan ebeveynler, bürokratlar, işverenler ve yönetenler, adına karar verme eğilimindeler ki; bu demokrasiye ve hukuka aykırıdır. Kişiliği yok sayan bir yaklaşımdır. Cumhurbaşkanı ulus adına Suriyelilere vatandaşlık verme yetkisine sahip değildir! Temsil ettiği aksak yetki böyle bir kararı kapsamaz. Herkesin yerini ve konumunu bilerek hareket etmesi gerekir. Söz konusu olan ülkenin geleceği ise, daha çok düşünmek gerekir.