18 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Faruk Haksal

Faruk Haksal

Faruk Haksal Hakkında

Web sitesi adresi:

Salı, 20 Haziran 2017 10:47

EYLEM-DÜŞÜNCE-BAŞARI-VE ADALET…

EYLEM-DÜŞÜNCE-BAŞARI-VE ADALET…

Hiç kimse oturduğu yerden ettiği iki-çift sözle bir mücadeleyi kazanamaz.

CHP, Salı muhalefetini tüm haftaya yaydığı için kutlanmalıdır.

CHP, salon muhalefetini sahaya yaydığı için desteklenmelidir.

Ülkenin tüm “sath-ı mahalli” adalet talebi ile birleştiriliyorsa CHP gerçekten “ana” muhalefet mertebesine yerleşmiş, uygarlığın ve halkın önderi mertebesine gerçekten ulaşmış demektir.

Büyüklerimiz öyle demişler:

- Hareket bereket getirir.

Bir siyasi parti, ilkelerini ve hedeflerini söylemden eyleme dönüştürdüğünde halkın gönlüne ve bilincine yerleşir.

Ve hareket, türlü-çeşitli yaratıcılıklara gebedir.

İşte ilk örneği…

Adalet Yürüyüşü, “iki dakikalık düşünme eylemi” başlattı.

Herkes durup, [hiç değilse] iki dakika boyunca düşünecek.

İlk adım, adaleti düşünmek…

Motorun marşına işte böyle basılıyor.

Sonraki düşünceler, düşünen kafanın gücüne, derinliğine ve sorgulama yeteneğine göre şekillenecek, gelişecek.

Hareketin ilk bereketi işte bu yaratıcı etkinliktir.

Çünkü hareket ne kadar bereketse, düşünce yeteneğinin geliştirilmesi de o ölçüde bereketin niteliğini belirleyecektir.

Ama mesele karşıdan bakıldığı kadar kolay da değildir.

Düşünmek gerçekten zor bir iştir.

Bir konuyu, onu yaratan ortamdan [bir süre için] soyutlayıp, koşullarını irdelemek, kökenlerini, etkenlerini ve o konuyu yaratan her ne varsa hepsini ve her şeyi [önyargılarımızı bir kenara bırakarak] iki dakikalığına da olsa düşünmek, önemli bir zihin fonksiyonudur.

Çağrışımların yeline kapılmadan mutlak bir konsantrasyon içinde sorgulama işlevini yerine getirmek güç iştir, zor eylemdir…

Zihni o konsantrasyonun içine yerleştirmek, uyanık ve zinde tutmak ve en önemlisi sorgulamaya niyetlendiğimiz konuyu peşin hükümlerimizin ve yerleşik ön-yargılarımızın dışına çıkartmak büyük bir düşünce disiplini ister.

Ve o disiplin de, düşüne düşüne gerçekleşir; varılan sonuçları eylem içinde sınamakla gelişir.

Yani… Yine başladığımız yere geri döndük:

- Başarı, yaşamın içinde gerçekleştirilecektir.

Ataletten kurtulup eyleme yelken açmak birinci koşul; eylemi, artan ve gelişen düşünce eforu ile desteklemek ikinci koşuldur…

Bu iki koşulun ikisinin birlikte varoluşu; Türkiye’yi ve Türk insanını başarıya, kurtuluşa, demokrasiye, özgürlüğe ve hukuk devletine taşıyacak en önemli iki faktördür.

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

 

 

Salı, 20 Haziran 2017 08:43

ADALET VE ESPİRİ

ADALET VE ESPİRİ

Espri, Fransızca bir kelime.

Sözlük anlamının merkezinde “fikir-düşünce” var.

Demek ki, bir söylemin içeriğinde espri olabilmesi için, o söylemin merkezinde “fikir ve düşünce” olması hem gerek ve hem de şart…

2019’a kadar uzatmaları oynayan başbakanımız espritüel bir kişi.

Ama yaptığı espriler, espri tarifine uyuyor mu, şüpheli.

Örneğin, Kılıçtaroğlu’nun başlattığı Adalet Yürüyüşü’ne karşı ürettiği espri[!]:

- Kılıçtaroğlu niye zahmet ediyor?. İstanbul’a hızlı trenle gitsin…

Söyleminiz espri düzeyine ulaşamadı mı, işte böyle komik olur.

Komiklik böylece sürdürülmeye devam edilirse, durum acıklı bir güldürüye dönüşür.

Başbakanın Adalet Yürüyüşü eylemini sürüklemek istediği yer, işte bu acıklı güldürü düzeyidir.

Ama “hızlı tren tarifeli seferlerinde seçkin yolcuları ile Ankara-İstanbul arasında mekik dokumaya devam ederken, “kervan yürümektedir!..”

Bu kervanın hedefi ne İstanbul’dur, ne Maltepe cezaevi ve ne de bir başka kent ya da semt…

Hedef adalet mevziinde birikmek, birleşmek ve saf tutmaktır.

Başbakanın treninin taşıyamayacağı kadar büyük bir güçtür bu birliktelik…

Eylemin özü buradadır; bu noktadadır.

“Adalet, mahkemede aranır; sokakta değil” sözünün içeriği de tam-takır bir boşluktur.

Mahkemede aranan bireysel-kişisel haklardır…

Adaletin kendisini arıyorsanız, toplum olarak bu arayışın içinde olmak zorundasınız.

Bu zorunluluk ise sizi; halkla birleşmeye, adalet-eşitlik ve özgürlük için hep birlikte saf tutmaya götürür.

Siz [sadece] kendi partinizin milletvekillerinden oluşan grup toplantısına bile [ancak] ağır silahlarla donatılmış polislerin eşliğinde katılan bir cumhurbaşkanı olarak, ilerlemiş yaşına rağmen Ankara’dan İstanbul’a Adalet için yürüyen bir genel başkanı anlayamazsınız…

O insana eşlik eden halkın coşkusu üzerinden espri yapamazsınız.

Yapmaya kalkışırsanız, acıklı bir ortamın göbeğine tökezlenip, kalırsınız…

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

 

 

 

DEMOKRASİ, ÖZGÜRLÜK VE ADALET BEDAVA DEĞİLDİR

CHP Ankara’dan İstanbul’a yürüyor.

Bizce yürüyüş İstanbul’dan, İzmir’den, Konya’dan, Sivas’tan yola çıkıp Ankara’da birleşmeye yönelik olmalıydı.

Hani hep yazıyoruz ya; Samsun-Amasya-Erzurum-Sivas… Ve doğru Ankara! [gibi]… İşte öyle.

Yerelden merkeze doğru yürüseydi adalet.

Ama önemli olan, adalet talebinin sahaya inmesidir.

Seçkinlerin söyleminden kendisini kurtarıp halkın eylem planı haline gelmesidir.

İşte gelinen bu noktada ortaya konan etkinlik doğru teşhis edilmelidir.

Yürüyüşün adı: Adalet’tir!

Adalet talebidir…

Bir milletvekilinin uğradığı haksızlığa karşı oluşturulan kolektif tepki değil.

Bıçağın adalete dayandığı konusundaki farkındalığın halkla birleştirilmesidir.

İşte bu yüzden meselenin merkezinde “milletvekilliği dokunulmazlığı” yoktur.

Adalete olan güvenin yeniden tesis edilebilmesi mücadelesinin ilk adımı vardır.

Bir ülkede adalet gerçekten tesis edildiğinde o ülkenin milletvekillerinin dokunulmazlık zırhına sarmalanmasının de hiçbir anlamı kalmaz.

Milletvekilliği dokunulmazlığının gerçek nedeni, halkın [hiç değilse] vekilleri vasıtasıyla gerçekleri ortaya koyma özgürlüğünün korunmasıdır.

Gerçekleri ifade etme özgürlüğünün baskıcı iktidarlar tarafından yok edilmesinin önüne geçilmesi tedbiridir.

Bir ülkede düşünce özgürlüğü baskı altındaysa ve hele-hele bu baskı, hukuk araç kılınarak gerçekleştirilme riski taşıyorsa, ana muhalefet partisinin adalet talebini kitlelerle buluşturulması eylemi anlamlıdır; gereklidir; zorunludur.

CHP’nin TBMM muhalefetini toplumsal muhalefetle birleştirmesi ise, stratejik önemi tartışılmazdır.

Çünkü bir ülkenin sorunları salı-kürsülerinde atılan nutuklarla çözülemez.

Demokrasi tarihine baktığımız zaman bu gerçeğin tüm ayrıntılarını görüp anlayabiliriz.

Özgürlük, demokrasi ve adalet, çağdaş uygarlığın en üst değerleridir.

Ama bu değerlerin bedelleri de o ölçüde yüksektir.

Bir ülkenin halkı ancak bu bedelleri ödeyerek adaletli bir toplumda yaşamaya hak kazanır.

Ve ancak o zaman gerçek demokrasi içinde özgür bir birey olmaya layık olur.

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

Perşembe, 15 Haziran 2017 14:06

ONA VE BANA GÖRE HUKUK OLMAZ…

 

ONA VE BANA GÖRE HUKUK OLMAZ…

Maç, masa başında kazanılmaz…

Çıkacaksın sahaya, aslanlar gibi mücadele edeceksin ve kazanacaksın.

En önemlisi kazanmayı gerçekten “isteyeceksin…”

Kazanacağına inanacak, kendine güveneceksin.

Maçı masa-başında kazanmaya çalışanlara karşı sürdürülecek mücadele ile de tutarıdır bu duruş.

Mühürsüz zarflarla ele geçirilen mevzilere karşı olma duruşu da böylece anlam [ve belki de başarı] kazanabilir.

Sahaya inmeden sadece Salı günleri TBMM’nin bir salonunda “biz-bize” atılan nutuklarla toplumsal muhalefetin öncüsü olunamaz…

Özgürlükler ve hukuk devleti uğruna sürdürülecek mücadele, uygulanacak kişilere ve siyasi partilere göre değişkenlik gösteremez.

Hukuku ve özgürlükleri çiğneyenlere karşı söylenen beylik bir söz vardır:

- Gün gelir hukuk size de lazım olabilir!

İşte oldu!

Milletvekilliği dokunulmazlığını, tırpanlayan Anayasa’nın geçici 20.maddesine [belli nedenlerle] verilmiş olan “kabul” oyları, gün geldi sizi de tırmaladı…

Özgürlük ve hukuk, ona göre-buna göre farklı savunulamaz!

Eğer savunuluyorsa, o sokaktan ancak “damatlar meydanı”na varılabilir. Hukuk Devleti’ne varılmaz.

Bu durumda o meydanı eleştirmeniz de inandırıcılığını yitirir.

Ama…

Bugün gelinen yerde iki önemli unsur yer almaktadır:

1. CHP grup kürsüsünü gerisinde bırakıp muhalefeti halkın içine taşıma kararı almıştır. Bu çok önemli stratejik bir dönüşümdür.

2. Mahkemenin vermiş olduğu mahkûmiyet kararı, MİT TIR’ları ile neyin taşındığı konusuna dikkatleri yöneltmiştir.

Eğer o TIR’larda taşınanlar mahkemenin tespit ettiği gibi, “Devlet Sırrı” niteliğinde ise, bu kararın ortaya çıkartabileceği sonuçlar [hukuk ve siyaset açısından] düşündürücüdür.

CHP milletvekili Sayın Enis Berberoğlu hakkında verilen karar medyaya, “devlet Sırrı”nı ifşa etmek olarak yansımış bulunmaktadır.

İşte bu noktada düşünülmesi gereken şey, devlet sırrı kavramının içeriğinin ne olduğu meselesidir?

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

 

Çarşamba, 14 Haziran 2017 11:25

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ…

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ…

İfade özgürlüğü, bir gerçeği ifade eden ya da yazan kişinin özgürlüğü değildir.

Bu noktada esas olan, halkın gerçekleri öğrenme özgürlüğü ve sorgulama imkânıdır.

Bu noktada önemli olan, gerçekleri bilgi ve bilinç dağarcığına katma durumunda olan kişidir.

İfade özgürlüğü yok edilerek ulaşılmak istenen amaç, halkın haber alma, öğrenme ve bilinç tazeleme hakkının gasp edilmesidir.

Dolayısıyla ifade özgürlüğü sözünün soyut niteliği, halkın gasp edilen bu en temel hakkı karşısında oldukça somut bir yönetim şekli halini alır.

İfade özgürlüğü ancak, toplumun kültürel enlem ve boylamı “sath-ı mahallinde” değerlendirildiğinde gerçek bir anlam kazanabilir...

Örneğin, cumhuriyet değerleri ciddi tehditler altında yaşam savaşı veren, bağımsızlığı önemli risklerle çerçevelenmiş olan ve kültür emperyalizminin sistemli saldırıları karşısında iletişim çağının olanaklarına büyük ölçüde yenik düşmüş bir toplumda ifade özgürlüğü, ancak bu sıraladığımız koşulların bileşkesinde var olabilir… Bu koşulların dikkate alınmadığı bir ortamda ise, soyut bir anlamsızlığı yansıtır.

Vatandaşın eğitim ve bilinç düzeyinin alt-kültür seviyesinde seyretmeye mahkum edilmesi ise, asıl trajedidir… Ve düşünce özgürlüğünün baskı altına alınmasının en vahim sonucudur.

Dünyanın evrensel kültür mirası, ifade özgürlüğü safında sürdürülen çetin mücadelelerin sonucunda oluşmuştur.

Tarih boyunca verilen mücadelelerin çetinlik derecesi, özgürlüğün değerinin o ölçüde kavranmasına yol açan kültürel bir zenginliktir.

Bir ülke [bu anlamda] ne kadar zenginleşmişse, o ülkenin halkına bu zenginlik ne kadar yayılmışsa, o ülke [ve o halk] o üçlüde uygardır.

Açıkçası ve basit olarak mesele şudur:

- Özgürlüğün değerine ne kadar vakıfsanız, ona hangi şiddette ihtiyaç duyuyorsanız ve en önemlisi, onun için ne ölçüde mücadele ediyorsanız, o ölçüde uygarlık değerlerinin sahibisiniz…

Ama asıl önemli sorun, sıralanan bu düşüncelerle mutabık kalmak değil, bu uğurda ve bu yönde duruş sergilemektedir.

Emek harcamak.

Mücadele etmektir.

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Salı, 13 Haziran 2017 09:43

“GAYRIK YETER” NOKTASI…

“GAYRIK YETER” NOKTASI…

İnsanı diri tutan ve güçlü kılan düşmanının gücüdür…

Eğer bu söz doğruysa,  neo-liberal sömürü düzeni bile yararlı kılınabilir.

Her şeye rağmen emperyalizmin Dünya’yı kana bulayan saldırganlığı dahi damıtılıp yararlı bir karşı-enerjiye dönüştürülebilir.

İnsanın adalesi, ancak çalıştıkça gelişir.

Aklı da öyle, direnci de öyle.

Tembellik içine düşmüş bireylerin, tatlı bir rehavet içinde yüzen toplumların gelecekleri “mafiş”tir…

Güçlü olmak için her an uyanık olmak, sürekli olarak çalışmak ve böylece bedeni, ruhu ve bilinci güçlü kılmak gerekir.

Anadolu baştan/başa işgal edilmeseydi; yani bir anlamda bıçak kemiğe dayanmasaydı… Anadolu kadını sıcacık ocağını bir kenara bırakıp, sırtında top mermileri, cepheye cephane taşır mıydı?

Sina çöllerinde ve Conk bayırında babalarını, amcalarını, dayılarını şehit bırakan kaytan bıyıklı delikanlılar silaha sarılıp, “Kuvayı Milliye”nin peşinden gider miydi?..

Eğer… Tüm umutlar tükenmiş, başka hiçbir çare kalmamış ve bıçak kemiğe dayanmışsa, bu acıklı durumdan bir çare üretilebilir.

Çoğu kez bıçağın kemiğe değmesi yeterli olabilir.

Yetmedi mi?

O zaman, biraz batmasını hak ettiniz demektir.

Nereye kadar?

- Gayrık yeter, diyeceğiniz noktaya kadar batacaktır etinize bıçak…

Acı eşiğinize bağlıdır o nokta.

Acıyı algılama gücünüze bağlıdır ve acıyı defetme refleksinizle eşdeğer bir denklemdir bu… İnsanına [ya da toplumuna] göre değişir.

Ama sonuç aynıdır.

Sonuç, kaytan bıyıklı Anadolu delikanlısının bu ülkeye bağışladığı o muhteşem zafer ile eş-kaderlidir…

Çünkü bağımsızlık, sadece Gazi Paşa’nın karakteri olsaydı o zafere erişilemezdi.

Bağımsızlık ateşi, kaytan bıyıklı Anadolu delikanlısının da gönlüne düşüp, kişiliğine işlememiş olsaydı Mustafa Kemal Atatürk bu toprakların istiklalini kurtaramazdı, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratamazdı.

Ancak… Önemli olan tespit, o delikanlıların hala bu topraklarda yaşamakta olduğu gerçeğidir.

Siz onları dilediğiniz kadar dizi bağımlısı yapıp, kulaklarına küpeler takın, giysilerine Frenkçe yazılar yazın…

İşte bu noktada [sadece] bıçağın kemiğe ne kadar battığı önemlidir.

Çünkü onlar da,

“Yunus-u biçaredir.

Baştan ayağa yaredir…

Ağu içer su yerine

Fakat bir kere bir dert anlayan düşmeye görsün önlerine

Ve bir kere vakt/erişip

- Gayrık yeter, demesinler…”

İşte bu yüzden ve bu nedenle ve “binaenaleyh…”

Ve her şeye rağmen… [kıssadan hisse:]

- Bu ülke, modern, laik, tam bağımsız sosyal bir hukuk devleti ve gerçek bir Cumhuriyet olacaksa…

Öncelikle bıçağın kemiğe kadar dayanması gerekiyor, demek ki!

O zaman sızlanmayı bir tarafa bırakıp, “acımızı bal eyleyip” o karşı-enerjiyi üretmenin yollarını aramamız gerekir.

Çünkü onlar… Bir kere “gayrık yeter” dediler mi;

“toprağın nabzı başlar

onların nabızlarında atmağa.

Ne nefislerini korurlar,

ne de düşmanı kayırırlar…”

Böyle diyor, Nazım Hikmet Ran.

Her halde bir hikmeti vardır…

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Pazartesi, 12 Haziran 2017 10:41

MİSAKI MİLLİ AYARLARINA GERİ DÖNMEK

MİSAKI MİLLİ AYARLARINA GERİ DÖNMEK

Bir vakitler bağımsızlık mücadelesi veren Kore halkının üzerine salınmıştı Mehmetçik…

Nazım Hikmet’e göre 23 sent fiyat biçilmişti her bir Mehmet’e…

Dünya’da emperyalizme karşı ilk bağımsızlık savaşı veren ülkenin Mehmet’iydi ölüme ve öldürmeye gidenler.

Mehmet kahraman oldu.

Ama bağımsızlık sürdü, kazandı; ilan edildi.

Sonra Öz-Al geçti geminin dümenine.

Emperyalizmin Neo-Liberalizm siyaseti kondu vitrine.

Bir KOY – üç AL devri başladı böylece.

Üç koyduk, bir bile alamadık.

Böylece daldık Ortadoğu’nun bataklığına…

Ve şimdilerde daha derinlerine daldık çamurun içine, dibini bulmak üzereyiz.

Ancak bu kez aldığımız borcun KDV’si…

Eskiden olduğu gibi bahşiş de değil.

Sıcak paranın getirisi için değil; borcun götürüsü için Katar’a gidiyor Mehmetçik.

Ama yine de bir ortak payda var görünürde:

- Mehmet; vatan savunması için değil, belirli çıkarların bekçiliği için giymiştir potinlerini ayağına.

Oysa bu ülkeyi Ortadoğu bataklığından çıkartan ve yaşamı kanlı savaşlar içinde yoğrulan Gazi Paşa prensibi nasıl koymuştu:

- Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir.

Savaş Dolar için olmaz; olamaz.

Savaş ruble için de olamaz.

Petrol için, doğal gaz için bir tek Mehmet bile feda edilemez…

Hele saltanat için?

Asla.

Bu gibi kirli amaçlar için savaş, emperyalizmin yöntemidir.

Mazlum Milletler için savaş, sadece gerçek bir savunma aracıdır.

Kendini koruma refleksidir.

Emperyalist ülkelerin insanların hayatı ile oynamakta oldukları kumarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yeri yoktur.

İşlenen cinayetlerin ne katili olabiliriz, ne iştirakçisi ve ne de işbirlikçisi…

Türkiye Cumhuriyeti bir an önce misakı milli ayarlarına geri dönmelidir.

Acilen!

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

Cumartesi, 10 Haziran 2017 09:35

MEMETÇİK MEMET…

MEMETÇİK MEMET…

Katar’ın niçin yanındayız?

Çünkü fabrikalarımız bir/bir kapandı, kapanıyor.

Katar’ı niçin korumak zorundayız?

Çünkü, üretmeden tüketmeyi yöntem belledik.

Katar için Ortadoğu siyasetimizi niçin riske atıyoruz?

Çünkü sıcak para musluğu kesildi mi, yandı gülüm keten helva…

Tarımı çökertmişsek, ülkenin tüm ekonomik kıymetlerini haraç/mezat satmışsak, “mecburcuyuz” dostlar, bizden sonrası tufan…

Katar, ekonomimizin kılcal damarlarına kadar girmiş, yerleşmiş.

Sanayi-banka-medya beyaz bayrağı çekmiş, teslim marşı ile göndere çekiliyor.

Geldiğimiz noktada Fenerbahçe-Galatasaray maçını bile Katar televizyonundan izleyebiliyoruz.

Ötesini siz düşünün.

Bir ülkenin ekonomisine egemen olanın o ülkenin siyasetini de belirleyeceği bilinen bir gerçektir.

İşte bu gerçek nedeni ile 5.000 Anadolu çocuğu asker giysilerini giymiş, elerinde silah Katar yollarındadır.

Ayrıca…

Bu çizgileri belli olmayan siyasetin Türkiye’ye dönük risklerinin ne olduğunu, yakın ve uzak gelecekte nelere gebe olduğunu siyasetçi katında düşünen, önemseyen ve dikkate alan bir “hazret” var mı acaba?

Evet… Biraz daha derinine bakın bu sorunun…

Zeytini, pamuğu ve benzeri ürünlerimizi yok etmeyi “iş” belleyen siyasetleri koyun masanızın üzerine.

Kendi kendisine yeten sayılı ülkelerden birisiyken, dışarıdan buğday ithal eden bir memleket haline getirilişimizin çizgisini izleyin tarafsız bir gözle…

İşte bu nedenle Katar ellerindedir “Memetçik Memet!..”

Tirenler gidiyor Memetçik dolusu.

Memetçik, Memet,

Memetçik Memet…

Dün Yemen çöllerindeydi Memet.

Bugün katar’da.

Bir gün önce Sarıkamış’taydı.

Sonra Kore’de…

Ama Çanakkale başkaydı.

Sakarya, Dumlupınar, Afyon Kacatepe bambaşka…

Savaş ve barış arasındaki ilişki işte bu çizgide kavranabilir.

Ulaşmamız gereken bilinç, işte bu aynı çizginin üzerindedir:

- Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir.

İzmir’in dağlarında çiçekler açar.

Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa.

Çok yaşa!

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

Salı, 06 Haziran 2017 11:52

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ… [MÜ?..]

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ… [MÜ?..]

“İfade özgürlüğü” sözü oldukça soyut ve yanıltıcı bir kavram.

Çünkü bu sözün içeriğinde yer alan özgürlük, bir gerçeği ifade eden ya da yazan kişinin özgürlüğü değildir.

Bu noktada esas olan, halkın gerçekleri öğrenme özgürlüğü ve sorgulama imkanıdır.

Önemli olan sözü söyleyen ya da yazan kişinin özgürlüğü değil, o sözü bilgi ve bilinç dağarcığına katma durumunda olan kişinin özgürlüğüdür…

İfade özgürlüğü yok edilerek ulaşılmak istenen amaç, halkın haber alma, öğrenme ve bilinç tazeleme hakkının gaspıdır.

Dolayısıyla ifade özgürlüğünün soyut niteliği, halkın gasp edilen bu hakkı karşısında oldukça somut bir yönetim şekli halini alır.

İfade özgürlüğü ancak, içinde ifade edildiği toplumun kültürel enlem ve boylamı “sath-ı mahallinde” değerlendirildiğinde gerçek bir anlam kazanabilir...

Örneğin, cumhuriyet değerleri ciddi tehditler altında yaşam savaşı veren, bağımsızlığı önemli risklerle çerçevelenmiş olan ve kültür emperyalizminin sistemli saldırıları karşısında iletişim çağının olanaklarına büyük ölçüde yenik düşmüş olan bir toplumda ifade özgürlüğü, ancak bu sıraladığımız koşulların bileşkesinde tarif edilebilir... Bu koşulları göz ardı eden “tarif”ler ise, soyut bir anlamsızlığı yansıtır.

İfade özgürlüğü ayrıca, bu özgürlüğü kullandığı için zindana atılan fikir emekçileri için de oldukça somut bir kavramdır.

Çünkü o kavramın hemen önünde demir parmaklıklar yer almaktadır.

Normal vatandaşın eğitim ve bilinç düzeyinin alt-kültür seviyesinde seyretmeye mahkum edilmesi ise, asıl trajedidir… Ve düşünce özgürlüğünün baskı altına alınmasının en vahim sonucudur.

Dünyanın evrensel kültür mirası ifade özgürlüğü safında sürdürülen çetin mücadelelerin sonucunda oluşmuştur.

Tarih boyunca verilen mücadelelerin çetinlik derecesi, özgürlüğün değerinin o ölçüde kavranmasına yol açan kültürel bir zenginliktir.

Bir ülke [bu anlamda] ne kadar zenginse, o ülkenin halkına bu zenginlik ne kadar yayılmışsa, o ülke [ve o halk] o üçlüde uygardır.

Açıkçası ve basit olarak mesele şudur:

- Özgürlüğün değerine ne kadar vakıfsanız, ona hangi şiddette ihtiyaç duyuyorsanız ve en önemlisi, onun için ne ölçüde mücadele ettiyseniz, o ölçüde uygarlık değerlerinin sahibisiniz…

Ama ikinci sorun, bu düşüncelerle mutabık kalmak değil, bu uğurda ve bu yönde duruş sergilemektedir.

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Pazartesi, 05 Haziran 2017 09:01

BİR ARPA BOYU YOL VE MELİ/ MALI...

BİR ARPA BOYU YOL VE MELİ/ MALI...


Bir milletvekili nasıl olmalı?

Milletin vekili olarak parlamentoya gönderilen efendi-beylerin kişilikleri kaç okka çekmeli?

Bu sorular önemlidir. Çünkü demokrasilerin düzeyini, kalitesini ve gerçekliğini oluşturan unsurların başında milletvekillerinin birey olarak nitelikleri yer alıyor.

O zaman çalakalem sıralıyoruz:

Ø Bir milletvekili, Cumhuriyete bağlı, Cumhuriyet değerleri ile içi içe olmalı.

Ø Anayasa'nın başlangıç ilkelerinin kemireni değil; savunucusu olmalı.

Ø Laik ve demokratik sosyal hukuk devletinin savaşçısı olmalı.

Ø Hukuk devleti ilkesini, laik toplum anlayışını, gerçek demokrasiyi ve sosyal devlet idealini aklının, gönlünün, ruhunun, çalışmalarının ve mücadelesinin temel eksenine yerleştirmeli.

Ø Ve bittabi… Halkçı olmalı: halkın iliğini emen küçük bir azınlığın değil; o azınlığa karşı mücadele veren halkın öncüsü olmalı…

Ø Kamu yararını her şeyin üstünde tutmalı.

Ø Ülkenin ekonomik menfaatlerini kamucu bir zihniyetle halk yararına korumalı, kollamalı…

Ø Milletvekili yemine sadık kalarak Atatürk ilke ve devrimlerinin yılmaz bir bekçisi olmalı.

Ø Bağımsızlık, sürdürdüğü mücadelenin pusulası ve kimliğinin “karakteri” olmalı… Yani milliyetçi; yani anti-emperyalist olmalı...

Ø Aydınlık düşünceli olmalı, Aydınlanma Devrimi'nin uygar bir bireyi, taşıyıcısı, militanı ve öğretmeni olmalı.

Ø Ülkesini çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırabilmek için bilimsel düşünceyi esas alan, aklın ve mantığın çizdiği yolu düstur belleyen bir yöntemi benimsemeli.

Ø Toplumların; kendi evrim çizgilerinde ileriye doğru yönelirken, sosyal ve ekonomik koşullar gerektirdiğinde radikal sıçramalar yapabileceğinin bilincinde olmalı: Yani, sözün özü, devrimci bir ruh ve akıl taşımalı...

Ø Ulusal egemenlik ilkesini istismar ederek kişisel egemenliğe dönüştürmek isteyen güç odaklarına karşı dirençli ve kişilikli bir mücadele verme yeteneği ile donatılmış… Adam gibi bir adam olmalı!

Ve tabii… En başta… Bütün bu nitelikleri rehber alarak kişileri "ayıklayıp seçme yeteneği"ne ulaşmış bir halk olmalı…

Ve bu halk, vatandaş, yurttaş ve seçmen olarak var-olmalı…

Evet; hem meli, hem de malı...

İşte ancak o zaman yıllardır sürdürdüğümüz bir arpa boyu karanlık yolun sonuna gelmiş ve onu aşmış olabiliriz.

Hepsi bu kadar!

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir