23 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Faruk Haksal

Faruk Haksal

Faruk Haksal Hakkında

Web sitesi adresi:

Cumartesi, 03 Haziran 2017 12:59

AMASYA’DAN YOLA ÇIKMAK GEREK…

AMASYA’DAN YOLA ÇIKMAK GEREK…

Bu satırları karalayan kişi olarak “ben”, kendimi bildim bileli Amerikan emperyalizmine karşı oldum.

1960 sonrası emperyalizm karşıtı eylemlerde bilincimi biledim; çok sayfalı kitapların arasında bilgilerimi yükseltmeye çalıştım.

Kapitalizm…

O’nun son aşaması emperyalizm…

Ve emperyalizmin çağımızdaki merkez üstü Washington boy hedefimizdi…

Şimdi de öyle.

Ancak…

Gözümüz kulağımız Zarraf duruşmalarında.

“Bizim yargının yapmadığını/yapamadığını Amerikan adaleti yapabilir mi acaba?”nın umudu içinde çalkalanıyoruz…

Türkiye’nin bel kemiğine yerleştirilmiş olan yolsuzluk ilişkileri aydınlatılabilir mi acaba?

17-25 Haziran vakıasının üzerine örtülen FETÖ tülü aralanabilir mi acaba?

 

Bu satırları karalayan kişi olarak “ben”, kendimi bildim bileli Avrupa Birliği ile girilen pek “duygusal” çıkar ilişkilerinin karşısında oldum.

Yine kapitalizm…

Yine O’nun son aşaması emperyalizm…

Ve emperyalizmin Avrupa kıtasındaki merkez üstü Brüksel boy hedefimizdi…

Şimdi de öyle.

Ancak…

Gözümüz kulağımız Avrupa Birliği gelişme raporundaki Türkiye değerlendirmelerinde… “Acep gelişme süreci konusundaki eleştirilerden bir yarar umulabilir mi?”nin umudu içinde pinekleyip duruyoruz…

Yürekler acısı bir durumdur bu…

Gelinen yeri, yola çıkışın rotasına vurduğumuzda acıklı bir noktaya yuvarlanıldığını açıklıkla görmek mümkündür.

Bu ülkeyi Amerikan adaleti ya da Avrupa Birliği’nin insan hakları, demokrasi, özgürlük vitrini kurtarmayacaktır; bu kesin.

Ama, peki ne olacaktır?

Bu çukurdan nasıl çıkılacaktır?

Gelin… O çukurun dibinden yakın tarihimize kulak verelim ve 22 Haziran 1919’un Amasya Kongresi’nin temel ilkelerine bir göz atalım:

Madde 1: Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir.

Madde 2: İstanbul Hükümeti yüklendiği görevi yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok saymak anlamına gelmektedir.

Madde 3: Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

Madde 4: Milletin haklarını korumak amacıyla her türlü etki ve denetimden uzak milli bir kurul oluşturulmalıdır.

[Ya da günümüz şartlarında o “kurul”, gerçekten halkçı, devrimci, laik, kamucu ve milliyetçi kimliğine yeniden kavuşturulmalı, siyasal atıklarından arındırılmalıdır…]

 

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE NAZIM HİKMET…

VE FATURA!

Mussoloni'nin Roma'sından Afrika'nın Gala'sında yaşayan eşine mektup yazan "deli-kanlı"ya Bursa Cezaevi'ndeki koğuşundan Nazım Hikmet şu dizeleri söyletiyordu:

Mussolini çok konuşuyor TARANTA - BABU!

Tek başına

yapayalnız

karanlıklara

bırakılmış bir çocuk gibi

bağıra bağıra

kendi sesiyle uyanarak,

korkuyla tutuşup

korkuyla yanarak

durup dinlenmeden konuşuyor.

Mussolini çok konuşuyor TARANTA - BABU

çok korktuğu için

çok konuşuyor!.

Mussolini, meydanlara tıka/basa doldurulan insanlara konuşuyor ve korkusunu sarayında yalnız/başına yaşıyordu.

Çok konuşuyordu ve çok korkuyordu!..

Günler geçti; ayları tamamladı.

O aylar birikti, yılları tamamladı.

İtalya halkı Mussolini'yi tarih sahnesinden süpürdü/ attı.

Yola çıkarken Mussolini'nin bavulunda “Faşizm'in Faydaları” isimli küçük notlardan ibaret küçücük bir kitapçık vardı.

İtalyan halkı demokrasiye inançla bağlıdır; bilinçle bağlıdır; sıkı sıkıya bağlıdır.

Çünkü faşizmi yaşamış ve o karanlık lekeyi bileğinin hakkı ile silmiş, ülkesinden dışarıya silkeleyip, atmıştır.

Onun için çok iyi bilmektedir gerçek demokrasinin değerini ve anlamını.

İşte bu yüzden artık hiç kimse İtalyan halkına “demokrasi"nin palavrasını yutturamaz.

Çünkü İtalyan halkı, o palavranın gerisine saklanan karanlığı görmüş ve bizzat yaşamıştır.

En acı şekilde ve en gerçek hali ile yaşamıştır.

Fransa, 1789'a gelirken demokrasi için oluk oluk kan dökmüş ve sonuç olarak, bütün Dünya halklarına Fransız Devrimi'nin içeriğinde yer alan gerçek demokrasiyi armağan etmiştir.

Fransız halkı aynı zamanda, Hitler faşizmine karşı en çetin mücadeleyi veren millettir.

Çünkü o halk, palavra demokrasinin ardına gizlenen karanlığı görmüş, onu bizzat yaşamış ve o karanlıktan kurtulmanın yolunu bilinci ile bulmuş; teri ve kanı ile ödemiştir…

Demokrasi, pahalı ve değerli bir rejimdir; insanlığın ulaştığı en üst değerlerden bir tanesidir.

Ama faturası da o nispette ağırdır...

O faturanın altında yazan tutarı ödemeden özlemini duydunuz özgürlük ortamına kavuşamazsınız.

Her nasılsa o özgürlüğün bir tutamına ulaşmışsanız olsanız da, onu uzun süre elinizde tutamazsınız. Bedelini ödemediğiniz şeylerin gerçek değerini bilemezsiniz.

Çekip alırlar elinizden onu; kolayca başınızı eğer, rıza gösterirsiniz…

Mesele işte bu kadar basit ve gerçektir…

Uygarlığın trenine bilet parasını ödemeden binemezsiniz…

Bu gerçeği bizlere bir kez daha hatırlatan Nazım Hikmet babamızı ölüm yıldönümünde işte bu bilinçle anıyoruz…

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Salı, 30 Mayıs 2017 09:33

ÇÜRÜK YUMURTA VE DEMOKRASİ…

ÇÜRÜK YUMURTA VE DEMOKRASİ…

Bir ülkedeki demokrasinin düzeyi ve seviyesi toplumsal muhalefete tanınan özgülükle doğru orantılıdır.

“Ne ka ekmek, o ka köfte…”

Evet, tıpkı bunun gibi:

- Ne kadar özgürlük, o kadar demokrasi…

Muhalefetin eleştiri hakkı, demokrasinin mihenk taşıdır.

Koltuk sahipleri eleştiri hakkını şu ya da bu yöntemle boğmaya kalktı mı, o ülkede demokrasi ölümcül bir hastalığa yakalanmış demektir.

Demokrasi, eleştiri hakkı ve basın özgürlüğü, halkın farkındalığını artıran en önemli kültürel faktörlerdir.

Yönetim erkini ellerinde bulunduranlar; ne zaman ki basın üzerinde baskı oluşturmaya çalışırlar, o taşın altında mutlaka [saklanmaya çalışılan] çürük yumurtalar vardır.

Çünkü koltuk sahibi için amaç, yumurtaların çürük olduğunun farkına varılmamasıdır.

Pis kokusunun hissedilmemesidir.

Halkın bilincindeki farkındalık katsayısının körelmesi, kütleşmesidir.

Oysa basının işlev ve sorumluluğu, işte bu çürük yumurtaları bulup, ortaya çikartmak ve arındırılarak temizlenmesine ön/ayak olmaktır.

Politikacı ise, [kişisel çıkarı gereği] üzerinde kuluçkaya yattığı çürük yumurtaların gündeme getirilmesinden hoşlanmaz.

Hoşlanmaz da ne yapar?

Bu noktada yapılanlar her politikacının yoğurt yiyişine göre türlü çeşitli farklılıklar gösterir.

Kimisi, savcıları harekete geçirmeye çalışır. Gazeteciler tutuklanır, zindanlara atılır, susturulmaya çalışılır.

Kimisi, gazetecinin görev yaptığı gazetenin patronuna açar telefonunu kılçık atar, kündeye getirir, çil çil sayar vaatlerini ve belki de tuş eder… Böylece çürük yumurtalar bir süre için buzdolabına konmuş olur.

Kimisi, görevini yapan gazeteciye sancaktan yanaşır, onu sorumlu bir kimlikten, yalaka bir düzleme doğru çekmeye çalışır. Başarılı olursa, yalakalık merdiven altı bir meslek halini alır…

Peki, daha sonra neler olur?

Çürük yumurtaları halkın gözünden kaçırmaya çalışan politikacılarımızın tüm gayretleri, yâdsı namazından da önce açığa çıkar…

Biz söylemiyoruz bunu: Tarih söylüyor.

Gidin bakın isterseniz, göreceksiniz:

- Hangi çürük yumurta, egemenliğini ilelebet sürdürebilmiştir ki?..

Çünkü, çürük yumurtanın üstünü istediğiniz kadar örtün, kokuyu yok edemezsiniz.

O koku, bir yerlerden [mutlaka] ama, mutlaka sızar, dere tepe gider ve halkın burnuna ulaşır.

İşte o zaman…

Ülke daha demokratik olma yolunda bir basamak daha yukarı çıkar.

Daha bağımsız olma, daha uygar olma, daha çağdaş olma yolunda birbiri üstüne adımlar atar…

İşte asıl mesele, bizim bir vatandaş olarak, bu yürüyüşün neresinde olduğumuzdur.

www.haksal.av.tr

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

 

 

Cumartesi, 27 Mayıs 2017 09:04

27 MAYIS… Yıl 1960…

27 MAYIS…

Yıl 1960…

18 yaşında bir delikanlısınız.

İstanbul Üniversitesi’nde hukuk denen "ide" ile göğüs göğüse gelip, şaşkın bir “durum vaziyetinde” onu sindirmeye çalışıyorsunuz.

18 yaşındaki delikanlı, hukukun sadece bir alacaklı-borçlu ya da alelade bir tahliye veya boşanma davası düzleminden ibaret olmadığını... Dünyada  “sosyal hukuk devleti” denen bir ülkü olduğunu öğreniyordu…

Üniversiteler tarafından hazırlanan ve 27 Mayıs Devrim’nin oluşturduğu Kurucu Meclis tarafından kabul edildikten sonra 1961 yılında halk oylamasına sunulan yeni Anayasa, Atatürk devrimlerini yeniden gerçek temeline oturtuyor; halkçılığı, sosyal devlet ilkesini, hukuk devleti idealini ve kişisel hak ve özgürlüklerin özüne –asla- dokunulamayacağını Anayasa’nın vazgeçilmez temel ilkeleri haline getiriyordu…

İdarenin, yani Devlet’in ve yani yönetenlerin, her türlü eylem ve işlemi yargı denetimine tabi kılınıyordu.

Demokrasinin imkânları ile iş başına geldikten sonra demokrasiyi rafa kaldıran ve ileri yıllarda ülkeyi Ortaçağ karanlığına doğru sürükleyecek olan kadroların tohumlarını eken bir zihniyeti tasfiye ediyordu…

27 Mayıs Devrimi’ni yapan subaylar, görevlerini tamamladıklarını düşünerek kışlalarına çekiliyor ve iktidarı, halkın seçtiği kişilere bırakıyorlardı.

Bugünün savaşı; silahla, roketle, bomba ile yapılmıyor

Önce türkülerinize, şarkılarınıza egemen oluyorlar.

Sonra, dilinizi kemirip, yozlaştırıyorlar.

Sonra, sizi tarihinize yabancılaştırıp, kültürel mirasınızla aranızdaki bağı koparıp, sizi halkınızla, ulusunuzla yabancılaştırıyorlar.

İşte bugün sürdürülen psikolojik savaşın hedefi, Türkiye halkı ile 27 Mayıs’ın temelinde yatan değerler arasına bir duvar örmekten ibarettir…

27 Mayıs hareketi basit ve sıradan bir “askeri cunta” değildir. Şekilden sıyrılıp, öze bakmamız ve Almanya’da faşizmin seçim yolu ile ülkeyi ele geçirdiğini hatırlamamız gerekir.

27 Mayıs 1960 Devrimi’nin dayandığı ideolojik temeli kavrayamazsak… Ülkemiz üzerinde oynanan büyük oyunun bir oyuncağı haline gelmiş oluruz...

Bu ideolojik temel, bilime, tekniğe, Atatürk ilke ve devrimlerine yürekten bağlıydı.

Türkiye, anti-demokratik bir çizgiden ve bir kardeş kavgasının eşiğinden geri dönüyordu… Ve gericiliğin saldırılarından ve yabancı çıkarlarının güdümünden [bir süre de olsa] kurtulmuş oldu.

Türkiye Cumhuriyeti, devrimci rotasına yeniden otururken, o rotanın içine, “Laik ve Demokratik Sosyal Hukuk Devleti” esası kazınmış oldu.

Bugün sürdürülen tüm çabalara rağmen, bu esas tümü ile aşılıp, yok edilemiyor. Cumhuriyetin, gerçek demokrasinin, bağımsızlık ülküsünün ve sosyal hukuk devletinin mevzileri teslim alınamıyor.

Çabalanıp duruluyor; çabalanıp duruluyor ama…

Hepsi o kadar!

www.haksal.av.tr

 

AKTİF KA­TI­LIM­CI­LIK YOKSA, DE­MOK­RASİ DE YOK­TUR

Bir ülke hal­kı­nın de­mok­ra­si­den ne an­la­dı­ğı so­ru­su­na ver­di­ği yanıt, o hal­kın kül­tür dü­ze­yi­nin en önem­li kri­te­ri­ni oluş­tu­ru­yor.

Be­lir­li ara­lık­lar­la seçim ya­pıl­ma­sı ve kol­tuk­tan Ayşe’nin in­di­ri­lip ye­ri­ne Ahmet’in otur­tu­la­bil­me im­kâ­nı o ül­ke­de de­mok­ra­si­nin tüm un­sur­la­rı ile var ol­du­ğu­nu gös­ter­mez.

De­mok­ra­si; tüm hal­kın, gerek bir va­tan­daş ola­rak ve ge­rek­se ka­tıl­dı­ğı ör­güt­ler ara­cı­lı­ğı ile yö­ne­ti­me ortak ol­ma­sı­na [doğ­ru­dan ka­tıl­ma­sı­na] ola­nak ta­nı­yan si­ya­sal [ve sos­yal] re­ji­min adı­dır.

Halk, de­mok­ra­si­nin vit­ri­ni­ni süs­le­yen sanal bir kav­ram de­ğil­dir.

Halk, bi­rey­sel ya da ör­güt­sel ola­rak, ül­ke­nin karar me­ka­niz­ma­la­rı için­de bil­fi­il yer al­mı­yor­sa; kendi ki­şi­sel çı­ka­rı­nı, sı­nıf­sal çı­kar­la­rı­nı ve top­lum­sal ter­cih­le­ri­ni bu me­ka­niz­ma­la­rın için­de öz­gür­ce ses­len­di­rip, sa­vu­na­mı­yor­sa, o ül­ke­de ger­çek an­lam­da de­mok­ra­si­nin var­lı­ğın­dan –asla- söz edi­le­mez.

En kü­çü­cük bel­de­den en büyük top­lum­sal ya­pı­lan­ma­ya kadar her ünite için­de halk, kendi ya­şa­mı­nı et­ki­le­yecek olan si­ya­sal, eko­no­mik ya da sos­yal ter­cih­le­rin için­de oy sa­hi­bi ve söz sa­hi­bi ola­rak, duruş ser­gi­le­me hak­kı­nı elin­de bu­lun­dur­ma­sı ge­re­kir.

Ör­ne­ğin di­ye­lim ki, bir bel­de­ye ya da yö­re­ye arıt­ma te­si­si inşa edi­lecek…

Halk, en geniş ka­tı­lı­mı ile bu ka­ra­rın oluş­ma sü­re­ci için­de yer alan aşa­ma­lar­da yer almak du­ru­mun­da­dır.

Arıt­ma te­si­si ne­re­ye ku­rul­ma­lı­dır?

Ka­pa­si­te­si ne ol­ma­lı­dır?

Ya da bu ko­nu­da başka türlü al­ter­na­tif­ler söz ko­nu­su mudur?

Halk, bu tar­tış­ma­la­rın [mut­la­ka] için­de ol­ma­lı­dır!

Ve­ri­lecek ka­rar­la­rın vit­ri­nin­de değil, mer­ke­zin­de ol­ma­lı­dır!

Ol­mu­yor­sa, o yö­re­de ger­çek an­lam­da de­mok­ra­si iş­le­mi­yor de­mek­tir.

Ola­mı­yor­sa, belde halkı kendi ken­di­si­ni yö­net­me be­ce­ri­sin­den yok­sun de­mek­tir!

Kendi ken­di­si­ni yö­net­me hak ve yet­ki­si­ni, kendi dı­şın­da­ki güç­le­re, ki­şi­le­re, ör­güt­le­re “ciro” etmiş… Ken­din­den geç­miş, de­mek­tir!

Ken­din­den geç­miş bir hal­kın, be­lir­li ara­lık­lar­la san­dı­ğa gidip, Meh­met’e ya da Fatma’ya için kul­lan­ma­sı, hiç­bir anlam, hiç­bir değer ve hiç­bir yarar ifade etmez; ede­mez!..

Hal­kın me­se­le­le­re sahip çık­ma­sı­nın önün­de­ki en­gel­le­rin en önem­li­le­rin­den bi­ri­si ise, biz­zat de­mok­ra­si­nin için­de yer alan bir yön­tem, bir kur­naz­lık ya da bir fet­baz­lık ör­ne­ği olan “de­ma­go­ji” üs­lu­bu­dur…

He­ye­can­lı, gös­te­riş­li ha­ma­si de­yiş­ler, pan­kart­lar, mi­ting­ler, gös­te­ri­ler… Ve ipe sapa gel­me­yen va­at­ler, pi­rinç-kö­mür-pa­ta­tes sa­da­ka­la­rı ile dev­şi­ri­le­rek ipo­tek al­tı­na alı­nan ira­de­ler­dir.

Bütün bun­lar va­tan­da­şın de­mok­ra­si­nin ola­nak­la­rı için­de ken­di­si­ni ser­best­çe ge­liş­ti­re­bil­me­si­ni en­gel­le­yen sı­nır­la­ma­lar ve tu­zak­lar­dır…

İşte bütün me­se­le, bütün bun­la­rı aşa­bi­lecek bi­linç, ce­sa­ret, emek sa­hi­bi olmak ve bu ni­te­lik­te­ki bir ya­pı­lan­ma­yı ör­güt­le­yip, ya­ya­bil­mek­tir.

De­mok­ra­si bay­ra­ğı ile yola çı­ka­rak, ül­ke­nin te­mel­le­ri­ni di­na­mit­le­me­ye kal­kı­şan­la­rı iyi bel­le­yip, oyun­la­rı­nı ter­si­ne çe­vi­re­bil­mek­tir.

 

www.​hak­sal.​av.​tr

@fa­ruk­hak­sa­l­42

 

www.​so­ru­yu­sor­mak.​com

Perşembe, 25 Mayıs 2017 09:01

“BİZİM MAHALLE”NİN KADERİ…

“BİZİM MAHALLE”NİN KADERİ…


Aslında hepimiz, aynı mahallede oturup, aynı sokağa bakıyoruz. Ancak [ve fakat…], kendi pencerelerimizden…

Bizleri farklı kılan, farklı düşüncelere götüren, sokağa baktığımız pencerede mevcut olan açı mı?.. Belki.

Kimi bodrumunda oturuyor binanın... Kimi, balkonlu ferah bir katında; kimi ise, arka mahallerin arasına sıkışmış bir gece-gündüz-konduda...

Ve de doğal olarak, bu yukarı mahallede oturan yurttaş, evinin sokağına baktığında çukur görecek, çamur görecek… Ve yine tabiidir ki, bu yurttaşımız, ovaya yayılmış bir evin balkonunda afiyetle rakısını yudumlayan bir diğer yurttaş ile [çoğu zaman] aynı düşünceleri paylaşmayacak.

İşte mesele burada, bu noktada.

Demokrasi, yurttaşların kendilerine özgü pencerelerinden bakarak, şöyle ya da böyle düşünebilme imkan ve özgürlüğüdür.

Milletçe kabul edilen “koordinatlar arasında” özgürce konuşan, tepki gösteren, tartışan, irdeleyen, sorgulayan aydınlık insanların “layık olduğu” bir sistemdir demokrasi.

Evet, her millet, eninde sonunda, layık olduğu idare biçimine kavuşurmuş.

Türkiye Cumhuriyeti de, verdiği “Bağımsızlık Savaşı” sonucunda, laik ve demokratik bir sosyal hukuk devletini kurmuş ve ona kavuşmuştur.

Ve bu genç Cumhuriyeti kuranlar “ortak ülkü”lerini şu biçimde belirlemiş ve bu ilkelere iman etmişlerdir:

Temel ilke; ülkenin bütünlüğü, milli çıkarların önceliği ve tam bağımsızlıktır...

Türkiye’nin hukuku... Yani toplumumuzun koordinatları, yani milli mutabakatımız bu ilkelerle kuşatılmıştır, bu ilkelerle sınırlanmıştır.

Türkiye tam bağımsız olacaktır.

Türkiye Devletçi olacaktır.

Türkiye, Demokrat olacaktır.

Türkiye halkçı olacaktır.

Türkiye laik olacaktır.

Türkiye devrimci olacaktır.

ALTI OK sadece bir siyasi partinin programı değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kuruluş ilkeleridir.

Türkiye’nin demokrasisi, bu ALTI OK’un ülkenin geleceği ve ulusal çıkarları doğrultusunda hayata geçirilecek tüm düşüncelerin varlık sebebi, kaynağı ve teminatıdır.

Bireysel anlamda ise, Türkiye demokrasi, Türkiye insanının, düşünsel, duygusal, kültürel ve ekonomik alanlarda gelişmesinin en geniş kaynak ve dayanağını oluşturmaktadır.

İşte Türkiye’nin hukuku, toplumsal uzlaşma ile oluşan bu koordinatların yazılı şekle getirilmesi ve hukuk tekniği ile işlenerek, normlaştırılmasından ibarettir.

Ayrıca… Silahla sağlanan siyasi bağımsızlığın, ekonomik alanda da gerçekleştirilebilmesi için, milli sanayi, milli tarım ve milli nitelikteki ticaretimizin, “Pazar Ekonomisi” vitrinin ardına gizlenerek mevzilenmiş bulunan dünün üniformalı… Bugünün ise, bond çantalı emperyalizme karşı korunması, kollanması gerektir, şarttır ve elzemdir!..

İşte Türkiye’nin hukuku, bu türden nitelikleri de içeriğinde barındırmak zorundadır.

Türkiye’nin hukukunun özü ve sözü budur! Eski deyimle, “lafzı ve ruhu” budur…

Türk demokrasi, işte bu nitelikteki bir hukukun ürünü…  Ve aynı zamanda da, bu nitelikteki hukukun bir neticesi olabilir.

Bir de ortak bir dil [yani kültür] gerektirir demokrasi…

Vitrine çıkarılmış "Made in USA" damgalı, çok “renkli” Te-Ve dili, bizim mahallenin gerçeğini sarmalaması mümkün değildir.

Ya da,  ne sağcı/ne solcu, fast-food’çu YÖK bakiyesi gençlerimizin… Ve Avrupa Birliği “müktesebatı”na teslim olmuş medya kültürümüzün… Maganda-magazin edebiyatı ile bu iş yürümez!

Unutturulmaya çalışılan tarih bilincimize, milli değer ve kimliğimize ve kendi kültürümüzün renk ve lezzetini evrensel kültür mirasına katmadıkça ve en geniş anlamda birleşmedikçe…

Örgütlenip, çoğalmadıkça…

“Bizim Mahalle”nin kaderini düzlüğe çıkartmak mümkün değildir.

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Çarşamba, 24 Mayıs 2017 08:26

ELEMEK VE TEMİZLEMEK…

ELEMEK VE TEMİZLEMEK…

Türkiye’nin aydınlık insanları önemli bir hendekten atladı.

Referandum süreci büyük bir çoğunluğun özverili gayretleri ile sürdürüldü.

Sonuç malum.

CHP’nin yasal mücadeleyi sürdürdüğü söyleniyor.

Ama şu anda nerede olduğu hakkında yakın tarihli bir açıklama henüz yok.

Danıştay malum.

Anayasa Mahkemesi ne oldu, bilenimiz yok.

Ya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi?..

Gidildi mi? Gidiliyor mu? Gidilecek mi?

Var mı açık, kesin, berrak bir bilgi?

Varsa da bize ulaşmadı.

Peki niye ulaşmadı?

Konu, günün gündeminden düştü de ondan…

Gündem herhalde daha önemli konular tarafından işgal edildi de ondan…

Nedir bu daha önemli konular?.. Bu da merak konusu.

Halkın büyük bir özveri ile ortaya koyduğu demokrasi direncinden daha önemli neyi yaşıyoruz ki?..

Toplumsal muhalefet medyanın salı-grup-toplantıları gündemi içine sıkıştırılmış durumdadır.

Toplumsal muhalefetin sözcüleri [sadece] TV ekranlarındaki kesilip-biçilmiş renkli klipleri aracılığı ile halkla buluşmaktadırlar…

Türkiye halkının “böylece” bilinçleneceği hedeflenmekte ya da böyle sanılmaktadır…

Kişi odaklı yerel siyasette ise, değişen hiçbir şey yoktur.

Koltuk sahipleri kendi dar çevrelerinin kısır-döngüsü içinde devinip durmakta…

Bir basamak aşağıda gezinenler gelecekteki koltuk beklentilerinin cari-hesapları ile uğraşmakta…

Ve tümü ile çökertilmek üzere olan ülkenin çaresizlik içinde kıvranan halkı ise, çare aramaktadır.

Toplumsallık, paylaşma, hoşgörü… Kısaca “insanlık” denen o yüce değer siyaset arenasından ihraç edilmiş, kovulmuş durumdadır.

Siyaset; birçokları için, özverili bir sorumluluk duruşu olmaktan çıkmış, ihale-koltuk-şan şöhret ve boyuna göre lüks-ihtişam özleminin aracı haline getirilmiştir.

Çıkarcılarla mücadele edebilmek için, öncelikle BU mücadele içinde yer alan çıkarcı kişiliklerin dezenfekte edilmesi gerekir…

Gerçekten sosyal ve sahici demokrat olabilmek için, karşılıksız paylaşma ve üst düzey aydınlık bir dünya görüşünü içselleştirmek gerekir…

Siyasetçi kişiliğinden bu değerler oluşmamışsa, halkın yapacağı tek şey, elemektir… Temizlemektir!

Varsa başka bir yolu, siz söyleyin.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

SORUMLULUK DUYGUSU BİRLEŞMENİN HARCI OLABİLİR Mİ?..

İnsan başkalarını da fark edip önemsediği anda, kendi kendisinin merkezi olma bencilliğinden kurtulur.

Böylece insan, tek başına bir birey olarak yaşamaktan kendisini kurtarıp, “öteki”lerle birleşmeyi ve onların sorunlarının sorumluluğunu yüklenmeyi öğrenir. Bu tavır ise kişiyi, özgür seçimlerinin doğrultusunda bilinçli bir birey olma yüksekliğine ulaştırır.

Bu katta en yüce değer, özgürlüktür; bağımsızlıktır...

Özgürlüğün en yüksek biçimi ise, sorumluluk duygusunu yaratır!

Bu tepe noktası oldukça önemlidir.

Dostoyevski'nin şöyle diyor:

- Her insan, herkes karşısında, her şeyden sorumludur.

Bu söz, sadece şık bir deyiş değildir… İnsanı ister istemez sarp bir kavşağın orta yerine getirir.

Bu sözün kaynağında yer alan özgürlük ve bağımsızlık tutkusundan yola çıkarak, benimsediğiniz sosyal değerleri, tüm ilişkilerinizi ve siyasi bağlanımlarınızı sorumluluklarınızın terazisinde tartarak yaşamaya çalışıyorsanız… Ve hayatınızın pratiği bu nitelikteki bir acımasız bir terazinin denetiminde [her gün ve her an] sorgulanıyorsa işiniz oldukça güçtür, yaşamınız kasvetli ama o kadar da sessiz sevinç çığlıkları ile donatılmıştır…

Mesele, hem tamamen özgür ve bağımsız bir konumda ayağını yere basıp, hem de sıkı bağlanımları gerektiren pek çok politik tavrı, sosyal sorunu ve yükümlülükleri, tereddüde ya da çelişkilere düşmeksizin üstlenip, yaşayabilmektedir.

İşte o zaman belki de "çağın kolektif vicdanı" içinde [yine özgürce] soluk alabilirsiniz.

Her şey seçimlerinizin ne kadar ve [gerçekten] özgür olduğu ile ilgili ve bağlantılıdır.

Seçimleriniz kişisel çıkarlarınızın egemenliğinden kendisini kurtaramıyorsa ya da tutku-hırs-açgözlülük-korkaklık-pısırıklık ve benzeri illetler tercihlerinize egemen oluyorsa… Yandı gülüm keten helva!

Jean Paul Sartre şöyle diyor:

- İnsan özgürlüğe mahkûmdur. İnsan özgür seçimleriyle kendisini tanımlar ve yaratır. Buna göre, insan, kendisini yoktan var etmez, fakat bir dizi seçim ve karar aracılığıyla, varoluşunu belli bir öze dönüştürür, yani kendi özünü oluşturur.

Tek mutlak değer özgürlük olsa bile, sorumluluğa bağlanan bu özgürlük, katı bir ahlakı gerektirir. Onun gözünde doğru eylem, sorumluluğu özgürce yüklenilmiş olan eylemdir. Bununla birlikte, genel geçer ve mutlak bir doğruluğun da olmadığı unutulmamalıdır. Her çağ kendi doğrusunu yaratırken, ahlaklılık da her çağda "kendi doğrusunu kuran" insanın özgür eyleminde ortaya çıkar.

Görüldüğü gibi özgürlük, Anayasa'da tarif edildiğinden çok daha yüksek, çok daha derin anlamlarla yüklü…

Ancak, içinde debelendiğimiz ortamda en basit anlamda özgürlüğün bile sözünü etmek riskli bir “düşünce suçu” haline dönüştürüldü…

İşte sorumluluk duygusu, bu noktada [da] ortaya çıkabilmeli ve bizleri, bu ezici despotluk ortamında bir araya getiren ve birleştiren bir harç işlevini üstlenebilmeli…

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

Pazartesi, 22 Mayıs 2017 10:22

DEMOKRASİ SÖZCÜĞÜNDEN NE ANLIYORUZ?

DEMOKRASİ SÖZCÜĞÜNDEN NE ANLIYORUZ?


Bir ülke halkının demokrasiden ne anladığı sorusuna verdiği yanıt, o halkın kültür düzeyinin en önemli kriterini oluşturuyor.

Belirli aralıklarla seçim yapılması ve koltuktan Ayşe’nin indirilip yerine Ahmet’in oturtulabilmesi o ülkede demokrasinin tüm unsurları ile var olduğunu göstermez.

Demokrasi; tüm halkın, gerek bireysel olarak ve gerekse katıldığı örgütler aracılığı ile yönetime ortak olmasına [doğrudan katılmasına] olanak tanıyan siyasal rejimdir.

Halk, demokrasinin vitrinini süsleyen sanal bir kavram değildir.

Halk, bireysel ya da örgütsel olarak, ülkenin karar mekanizmaları içinde bilfiil yer almıyorsa; kendi kişisel çıkarını, sınıfsal çıkarlarını ve toplumsal tercihlerini bu mekanizmaların içinde seslendirip, savunamıyorsa, o ülkede gerçek anlamda demokrasinin varlığından –asla- söz edilemez.

En küçücük beldeden en büyük toplumsal yapılanmaya kadar her ünite içinde halk, kendi yaşamını etkileyecek olan siyasal, ekonomik ya da sosyal tercihlerin içinde oy sahibi ve söz sahibi olarak, duruş sergileme hakkını elinde bulundurması gerekir.

Örneğin diyelim ki, bir beldeye ya da yöreye arıtma tesisi inşa edilecek…

Halk, en geniş katılımı ile bu kararın oluşma süreci içinde yer alan aşamalarda yer almak durumundadır.

Arıtma tesisi nereye kurulmalıdır?

Kapasitesi ne olmalıdır?

Ya da bu konuda başka türlü alternatifler söz konusu mudur?

Halk, bu tartışmaların [mutlaka] içinde olmalıdır!

Verilecek kararların vitrininde değil, merkezinde olmalıdır!

Olmuyorsa, o yörede gerçek anlamda demokrasi işlemiyor demektir.

Olamıyorsa, belde halkı kendi kendisini yönetme becerisinden yoksun, demektir!

Kendi kendisini yönetme hak ve yetkisini, kendi dışındaki güçlere, kişilere, örgütlere “ciro” etmiş… Kendinden geçmiş, demektir!

Kendinden geçmiş bir halkın, belirli aralıklarla sandığa gidip, Mehmet’e ya da Fatma’ya oy kullanması, hiçbir anlam, hiçbir değer ve hiçbir yarar ifade etmez; edemez!..

Halkın meselelere sahip çıkmasının önündeki engellerin en önemlilerinden birisi ise, bizzat demokrasinin içinde yer alan bir yöntem, bir kurnazlık ya da bir fetbazlık örneği olan “demagoji” üslubudur…

Günlük ve beylik yönlendirmeler… Heyecanlı, gösterişli hamasi deyişler, gösteriler…

Ve nabza göre şerbet vermek ya da bohçaya istif edilen  “rant”tan [küçüklü büyüklü] ulufeler dağıtmak…

Ve bunlar gibi türlü çeşitli yöntemler, taktikler, yalanlar, dolanlar…

Evet… İşte bütün bunlar, saydıklarımız ve sayamadıklarımızla birlikte tüm bu yozlaşmış, çürümüş, kokuşmuş örnek ve özellikler…

Ve bütün bunların hepsi!..

Bireyin demokrasiden yararlanmasının önüne konan, kişinin demokrasinin olanakları içinde kendisini serbestçe geliştirebilmesini engelleyen etkenler…

Evet, işte bütün mesele, demokrasinin tarifinde başlıyor; tanımlamasında bitiyor…

Halkın ve onun öncülerinin birincil görevi, demokrasinin tanımı içine tuzaklar yerleştirilmesinin önüne geçilmesi için mücadele vermektir…

Demokrasi bayrağı ile yola çıkarak, ülkenin temellerini dinamitlemeye kalkışanları iyi belleyip, ocaklarına incir dikmektir.

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

Cumartesi, 20 Mayıs 2017 10:07

DEMOKRASİ’NİN TARİFLERİ ÜZERİNE…

DEMOKRASİ’NİN TARİFLERİ ÜZERİNE…

Gelin, [değişiklik olsun] demokrasiyi, şatafatlı tahtından bir süre için indirip, O’nun dibinde yer alan “araç” işlevini görmeye çalışalım.

Peki demokrasi, neyin aracıdır?..

Halkın dini inançları üzerinden siyaset yapan kesimlere göre demokrasi, vitrine yerleştirilen şeriat hedefinin önünü açan çok [ve pek çok] önemli bir araçtır...

İnanç özgürlüğü etiketi altında sürdürülen yoğun beyin yıkama faaliyetinin kalkanı da, işte yine bu bildiğimiz, demokrasi denen  “ideal”dir...

Ülkenin ekonomik bağımsızlığını yerle bir eden; yerli üretimi, yerli sanayii, yerli tarımı yabancıların sömürgeci emellerine korunmasız bir pazar olarak sunan “sözde” özgürlüğün, yani liberalizmin önündeki kalkan da, yine hep bu aynı demokrasi yaftasıdır…

Ülkeyi, yurdu, memleketi ve vatanı parça parça etme siyasetinin altına [ustaca] yerleştirilmiş olan temel ilke de, işte yine o aynı tanıdık simaya rastlarsınız: Demokrasi flaması altına gizlenmiş düşünce özgürlüğü yalanı…

Ve Orhan Pamuk mesela… Yalaka medyanın tekmil ekranları, tescilli akil adamlarımızın cümlesi, anlı-şanlı RÜTÜK profesörleri ve hatta bizim komşunun kedisi sarı bukleli Sarman dahi… Hepsi!.. Ve her birisi…

Bir başka açıdan, bir başka cenahtan, bir başka rüzgârdan güç alan, destek bulan ve ayranı kabaran tüm “ümmet-i muazzama”nın bil-cümlesi… Demokrasi denen bu sihirli değneğin desteği ile oymaya çalışıyor bu memleketin dibini ve onarmaya çalışıyor kendi kişisel ikballerini…

İşte demokrasi böyle bir şey!..

Ama milattan öncenin Atina’sından uygarlığa armağan edilen ve gelişe gelişe insanlık idealine yükselen bir başka demokrasi de mevcut tabii ki…

Bu idealin içeriğinde de demokrasi bir araçtır…

Nasıl mı?

Şöyle:

Demokrasi, halkın kendisini yöneten sınıf, zümre ya da partiyi denetlediği ve gerektiğinde değiştirebildiği ve aynı zamanda, kendisini de bu süreç içinde geliştirerek, bilinçlendirdiği, dünyanın en pahalı, en yavaş işleyen ve en etkili bir siyasal yönetim biçimidir.

Halk, bu yönetim biçimini saydığımız bu amaçlara ulaşmak için kullanabilir; kullanmak zorundadır.

Demokrasi sözcüğü, eski Yunanca’da, demos ve kratos sözcüklerinin birleşmesinden oluşuyor.

Demos, ayak takımı ya da yoksullar demek...

Kratos ise, iktidar, egemenlik anlamına geliyor.

Demek ki, gerçek anlamı ile demokrasi, ayak-takımının kendi kendini yönetmesine verilen isimdir.

Yani, milattan önce kadim Yunanlı, “yoksulların iktidarına”, demokrasi adını vermiş…

Ülkemizde ise, gariban takımının siyasi partilere ait kamyon, minibüs ve otobüslerle oradan oraya taşınması… Cadde ve sokakları donatan afiş, flama ve bayrak kirliliği… Tek-adamlar tarafından önceden belirlenmiş bir takım isimlerin yazılı olduğu oy pusulalarının vatandaşın eli ile sandığa atılması… Sandıkların keyfe göre sayılması… Ve benzeri olaylardan meydana gelen hengâmenin adına “Demokrasi” adı verilmiş…

Ve böylelikle demokrasi; halkın, halk tarafından, halk için yönetilmesi demek olmaktan çıkartılarak, yoksulların içine düşürüldüğü bir tuzak haline dönüştürülmüş…

Katılmıyor musunuz bu tespitlere?..

Olabilir.

Bu da sizin “demokratik” hakkınız.

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com