20 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Faruk Haksal

Faruk Haksal

Faruk Haksal Hakkında

Web sitesi adresi:

Cuma, 19 Mayıs 2017 07:51

19 MAYIS’IN ÇİZGİSİ…

19 MAYIS’IN ÇİZGİSİ…

Niyet yetmez.

İstek kâfi gelmez.

Bilgi yeterli olmaz.

Sabır dahi bazen işin sonunu getiremez…

İllaki kurmaylık gerekir.

Strateji, plan, taktik, zamanlama, öngörü ve nesnel koşuları doğru okumak!..

İşte başarının sırrı budur.

İşte zaferin anahtarları bunlardır…

Çanakkale’de bu vardı.

Samsun, Amasya, Erzurum, Sivas hattında oluşup, Ankara’ya ayak basan kurmay başkanımızın harekât planı bu öğeler üzerinde oluşuyordu…

Enver Paşa Kuzey hududunda niçin kırıldı?

Binlerce asker o ıssız dağ başlarında neden can verdi?

Enver Paşa’da kazanma isteği yok muydu?

Niyet, bilgi ve sabır mevcut değil miydi?

Vardı.. Hepsi vardı bunların.

Ama olmayan bir şey vardı:

- Kurmaylık!..

Strateji, plan, taktik, zamanlama, öngörü ve nesnel koşuları doğru okumak!..

Enver Paşa’da işte bunlar yoktu.

Mustafa Kemal Paşa, köhne ve çökmüş bir imparatorluktan modern bir milli devlet yarattı. Enver Paşa, koskoca Osmanlı ordusunu göz göre göre kurda kuşa kırdırdı…

Mustafa Kemal Paşa çok iyi satranç biliyordu.

Enver Paşa ise herhalde tavla.

Attı zarını, olmadı; yıkıldı gitti…

Ötekisi at oynadı, fille çevirdi ve vezirle devirdi!..

Ve bu iş böylece oldu ve hep bildiğimiz gibi zaferle bitti!

Türkiye Cumhuriyeti laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak aydınlık  dünyadaki yerini aldı…

Aldı ve sonra…

Sonra şöyle oldu ve derken böyle oldu, develer tellal, pireler bakkal oldu.

Ve emperyalizm, ordusu ile, medyası ile, içerideki ve dışarıdaki tayfasıyla geldi ve memleketin üzerine bağdaş kurup oturdu.

Demek ki, [kıssadan hisse:]

- Şimdi kurmaylık zamanıdır!..

Yine ve yeniden strateji, plan, taktik, zamanlama, öngörü ve nesnel koşuları doğru okuma zamanıdır!..

Sine-i millete mi dönülecek?..

Kurmaylık zamanıdır.

Kurultay mı yapılacak?

Kurmaylık zamanıdır.

Emperyalizmin karşında bir savunma cephesi mi kurulacak?

Kurmaylık zamanıdır!

Anadolu ve Rumeli’nin hukuku mu savunulacak?

Kurmaylık zamanıdır!

Kurmaylık olmadan hiçbir menzile ulaşılamaz.

Strateji, plan, taktik, zamanlama, öngörüye sahibi olup, nesnel koşulları doğru okumadan hiçbir zafer kazanılamaz!..

Kurmaylık zamanıdır ey siyasi partiler, dernekler, sendikalar, platformlar!..

Bağımsız, sosyal hukuk devlet idealinden yana olan tüm güçler, ey millet!..

Çünkü niyet yetmez, istek kâfi gelmez, bilgi yeterli olmaz, sabır her zaman işin sonunu getiremez…

İllaki ve mutlaka ve zorunlu olarak  kurmaylık gerekir!..

Kurmaylık…

Strateji, plan, taktik, zamanlama, öngörüye sahip olmak ve nesnel koşuları doğru okumak demek olan kurmaylık!..

Giderek daha tuhaf… O ölçüde de anlamlı 19 Mayıslar yaşarken işte bu çizgide birikmemiz gerekiyor; hep birlikte ve acilen…

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

Perşembe, 18 Mayıs 2017 09:01

19 MAYIS 2017’DE… 1919 VE NUTUK…

19 MAYIS 2017’DE… 1919 VE NUTUK…

“1919 yılı Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım.

Genel durum ve görünüş:

Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta (Birinci Dünya Savaşında) yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaşın uzun yılları boyunca, ulus, yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve ülkeyi Genel Savaşa sürükleyenler, kendi yaşamlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş, onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.

Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

İtilâf devletleri, ateşkes anlaşması hükümlerine uymayı gerekli görmüyorlar. Birer uydurma nedenle, İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul'da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizlerce işgal edilmiş. Antalya ile Konya'da İtalyan birlikleri, Merzifon'la Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta. Daha sonra, sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919'da İtilâf Devletlerinin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir'e çıkarılıyor.

Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce çökmesine çaba harcıyorlar.

Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgeler, İstanbul Rum Patrikliğinde kurulan Mavri Mira Kurulu'nun illerde çeteler kurmak ve yönetmekle, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla uğraştığını doğruladı. Yunan Kızılhaçı, Resmi Göçmenler Komisyonu, Mavri Mira Kurulu'nun çalışmalarını kolaylaştırmaya yardım ediyor. Mavri Mira Kurulu'nca yönetilen Rum okullarının izci örgütleri, yirmi yaşını aşmış gençleri de içine alarak her yerde geliştiriliyor.

Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Kurulu ile düşünce birliği içinde çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tam olarak Rum hazırlığı gibi ilerliyor.

Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz kıyılarında kurulan ve İstanbul'daki merkeze bağlı Pontus Cemiyeti kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor…”

 

[Devamı… Ya kitaplığınızdadır ya da en yakın kitapçıda sizi bekliyor…]

 

Yani…

Kıssadan hisse ve sözün özeti şu: Nutku okumadan bu ülkenin nasıl, hangi koşullarda ve hangi ilkeler üzerinde inşa edildiğini bilemeyiz.

Bugünü göremeyiz.

Hatta –gerçek anlamda- Atatürkçü bile olamayız…

İçine yuvarlandığımız karanlık çukurun genişliğini ve derinliğini görüp/anlayamayız; bizi yukarı tırmandıracak ipin ucunu yakalayamayız…

 

Okuduğunuz bu satırlara tarih düşüyoruz:

- 19 Mayıs 2017!.. Cuma.

Bundan sonrası size kalmış.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

Çarşamba, 17 Mayıs 2017 11:25

HAPŞURUYOR MUSUNUZ?..

HAPŞURUYOR MUSUNUZ?..

İnsanlar çalışıp çabalarlar…

Dıştan baktığınızda bu çabaların tümü, “iki lokma ekmek” içindir…

Böyle der çağımızın insanı.

Ama aynı insan, tüketim toplum ahlakının kendi içine monte ettiği AVM çılgınlığını nasıl açıklar? Sorgulanması gereken bir sorundur bu…

O dev alış-veriş merkezlerinin çok küçük bir bölümünde ekmek satılır. Ya geride kalan reyonlar…

O üst üste dizilmiş raflardaki nesne bolluğunun kalabalıkları peşine takan çekiciliği gerçek bir ihtiyaçtan mı doğmaktadır?

Yoksa adına “sistem” denen aldatmacalar toplamının bağımlılığını ikrar ya da ifşa etmektedir?

Toplumumuzun bir bölümü ölesiye çalışmaktadır.

Bir bölümü, ölesiye çalışanların yerine geçmek isteyen müzmin işsizlerdir.

Diğer bir bölümü ise, ev-işleri denen meşgalelerinin içinde devinen gizli-işsizlerdir…

Ama toplumun bütün katmanları AVM’lerin içinde buluşmakta ve hep birlikte “tüketici” rozetini taşımaktadırlar.

Ancak, “sistem”in buyurduğu üzere, sadece bir kısım insan dilediği gibi ya da kredi kartlarının limitleri ölçüsünde alış-veriş yapabilmekte; diğer bazıları ise, AVM koridorları boyunca içlerini çeke çeke volta atmakla yetinmektedirler.

Düşe kalka sürdürmekte olduğumuz neo-liberal sistemin ülkemize egemen olmasında siyasal-sosyal ve ahlaki sorumluluk taşıyan eski bir siyasetçimizin de dediği gibi, “yollar yürümekle aşınmamaktadır…” Ve volta… sadece cezaevi avlusunda atılmamaktadır!

İşi olan insanlarımız körkütük çalışmaktadır.

İşsizlerimiz ise, iş bulmak için çalışmaktadır.

Ev hanımı; yemeğini pişirmekte, etrafı süpürmekte, diziler izlemekte ve alt-kat/üst-kat komşuları ile iyi ilişkiler ve çevre kontrolü konularında forumlar düzenlemektedir.

Ve yorulmaktadır insanlarımız…

Dinlenmeye ihtiyaç duymaktadır.

Sonra…

Sonra bu yorgun insanlarımız, bütün çabaları ile kendilerine boş zaman yaratmaya çalışmakta…

Ve yine sonra, bu yarattıkları zamanı “öldürebilecekleri” ya da geçirebildikleri oranda sevinç duymaktadırlar…

Kolayca görüle/geldiği gibi, ne yaman çelişkilerle yüklüdür yaşam…

Ama yine bıkmadan ve usanmadan yaşanır.

Hapşuruyor musunuz?

- Çok yaşayın e mi?..

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

Salı, 16 Mayıs 2017 11:02

SIZLAMADI MI?

SIZLAMADI MI?

Türkiye, Dünya’da kendi ürettiği kendisine yeten birkaç ülkeden birisiydi…

Türkiye, işgal altındaki topraklardan tam bağımsız bir milli devlet inşa ettikten sonra, Osmanlı’nın borcunu ödedikten hemen sonra ülkesini fabrikalarla, demiryolları ile donatan sembol bir ülkeydi…

Türkiye, üstlendiği montaj sanayi sürecini iki kulaçla geçerek, kendi otomobil motorunu üretebilen bir enerjinin sahibiydi…

Türkiye, insan haklarını baş tacı eden çağdaş ve uygar dünyanın en demokratik anayasasını halkına armağan eden bir yönetime sahipti…

Türkiye, İslam dünyası içinde laik yapısı ile aydınlanma devriminin değerleri ile parlayan bir yıldız görünümündeydi…

Ne oldu?..

Nerelerden nerelere geldik?

Ne çabuk geldik?

Nasıl geldik?

Bırakınız içine yuvarlandığımız borç batağını bir tarafa [şimdilik]…

Demokrasinin buruşturulmasını, hukuk devletinin iğdiş edilmesini, hayat pahalılığını, işsizliği, ülkenin üstüne çöken kara bulutları görmeyin bir süre de olsa… Yumun gözlerinizi.

Sadece şu aşağıdaki listeye bir göz atın.

Dünya’nın kendi ürettiği ile yetinebilen birkaç ülkesinden biri olan Türkiye’nin neleri ithal etmek zorunda kaldığını görün:

ARMUT: Şili, Arjantin, Çin, Güney Afrika…

ARPA: Ukrayna, Fransa, Rusya, Almanya…

AYÇİÇEĞİ: Moldova, Bulgaristan, Romanya…

ANTEP FISTIĞI: İtalya, Almanya, Mısır, İran…

BUĞDAY: Rusya, Kazakistan, ABD, Meksika…

ÇAY: Sri Lanka, Kenya, Endonezya, Çin, İran…

DOMATES: Rusya, KKTC, Romanya, Ukrayna…

ELMA: Şili, İtalya, Fransa, Bosna-Hersek, ABD…

ENGİNAR: Mısır, KKTC, Irak…

KURU FASULYE: Çin, Mısır, Arjantin, Peru…

SALATALIK: Rusya, Belarus, Gürcistan…

KABAK: Ukrayna, Rusya, Çin, G. Afrika…

PATATES: Hollanda, Almanya, Fransa, KKTC…

KURU SOĞAN: Hollanda, İran, Rusya…

YULAF: Ukrayna, Macaristan, Fransa, İspanya…

NAR: Rusya, Peru, Şili, İtalya, Kolombiya…

NOHUT: Meksika, Hindistan, Arjantin…

Nasıl?..

Bir yerleriniz sızladı mı?

Sızlamadıysa, sizi özel olarak tebrik ediyorum…

Siz, her koşula uyum sağlamasını beceren, her önüne gelene temenna edebilen “günün adamı”sınız; size hiçbir şey olmaz.

Endişe etmeyin…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

Pazartesi, 15 Mayıs 2017 09:32

VAR MI BİR YANITINIZ?

VAR MI BİR YANITINIZ?

Serbest Piyasa Ekonomisi özgürlüktür, serbestliktir…

Devlet, koltuklara kurulup oturacaktır.

Ekonomiye burnunu sokmayacaktır, müdahale etmeyecektir.

Piyasa, içinde özgürce akacağı yatağı bulacak ve bu yatak muhabbetinden halkın refahı yaratılacaktır…

Devlet müdahalesi “gomunsit”liktir… Fitne işidir, virüs hareketidir…

Peki Devlet, hangi yetki ile faiz oranlarını belirleyebiliyor?

Niçin, patronların daha fazla yeni işçi almaları gerektiğini dayatabiliyor?

Nasıl oluyor da et fiyatlarını bizzat ilgili Bakanlık tayin edebiliyor?

Bu ne türlü bir gomünistlik?

Ne acayip liberalliktir?

Devlet’in bankası bir talimatla birilerine o biçim bir kredi tahsis ediyor… Ve o birileri böylece, cebinden beş kuruş harcamadan sıfır kilometre yandaş medyalardan birinin koltuğuna kurulabiliyor… Bu ne biçim özgürlük-eşitlik-kardeşliktir?

Fransız Devrimi bu sloganlarla yapıldı ama, bunun için yapılmadı herhalde…

Ekonomik gündemimizi işgal eden Türk Tipi Serbest piyasa Ekonomisi’nin yararlarını şimdilik bir kenara bırakıp, geliyoruz domatesin faydalarına…

Çünkü ekonominin esası halkın mutfağına domatesin kaç paraya girdiği ile ilgilidir…

Domates tarlada 2 TL.

İstanbul’da 12 TL…

Ege kasabalarının pazarlarında ise, 7 TL…

İşte gerçek budur!

Niçin böyledir?

Bu sorunun yanıtını Devlet mi verecektir?

Holding patronu mu?

Kamyoncu-aracı mı?

Halci mi?

Üretici mi?..

Üstelik medya en büyük ihraç pazarımız olan Rusya’nın bu yıl domates almayacağını açıklamasından sonra…

Hele hele… Rusya lideri Putin ile [domates hariç] her türlü sorunu çözdüğünü açıklayan Cumhurbaşkanımızın müjdeli haberinden sonra…

Bir de Türk meyve ve sebzelerinin aşırı [ve zararlı] ilaçlamalarla yüklü olduğu şikâyetlerinden sonra…

- Var mı bir yanıtınız?

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

İKTİDARI KİM VE NASIL DEĞİŞTİREBİLİR?..

· Ekonomi dibe vurmak üzereyse,

· İşsizlik rekordan rekora koşuyorsa,

· İthalat geliştikçe genleşiyor; ihracat yerinde sayıyorsa,

· Borç batağı ülkeyi de, kişiyi de yere serecek bir noktaya ulaşmışsa,

· Enflasyon sürekli yükseliyor, hayat pahalılığı çekilmez bir noktaya tırmanıyorsa,

· Ve hukuk devleti, cumhuriyet değerleri ve demokrasi her geçen gün biraz daha da kemiriliyorsa…

· Ve işte bütün “bu ahval ve şerait” içinde ülke daha kötü, çok daha kötü yönetiliyorsa…

Ama… Ve fakat, bütün bunlara rağmen ülkenin muhalefet partileri bir arpa boyu ilerleme kaydedemiyorlarsa…

Bu işte bir iş vardır!..

Çapanoğlu mutlaka bir köşeye gizlenmiştir.

Sorun iktidar güçlerinde değil, muhalefet “öcü”lerindedir!

Sorunu doğru-gerçekçi-objektif bir yaklaşımla teşhis edip, çözmeden hiçbir menzile erişmek mümkün değildir.

İktidarı değiştirecek güç, muhalefettir.

Muhalefet, önce halkın güvenini kazanacaktır.

Hemen ardından, ülkeyi iktidardan daha iyi yöneteceği inancını yaratacaktır.

Kişisel çıkarlardan uzak, kamu yararını baş tacı eden bir yapılanma içine girecektir.

Yıllarca süren başarısızlığın sorumlularını titiz ve adil bir süzgeçten geçirecek, yenilenecektir…

Bu ülkenin kurucu-iradesinin temellerine yeniden dönecek ve o iradeyi siyasetinin eksenine yerleştirecektir.

Ancak…

Diyelim ki, yerleştirmedi… Ne olur?

Yenilenmeye direndi ve o gücü ve o güveni tazeleyemedi… Nereye varılır?..

Çok basit: Bu güzelim ülkenin yıkılışına omuz veren bir koltuk değneği olunur…

Hıyanetin peşinden seğirten “gaflet ve delalet” kalabalığı oluşturulur…

Çünkü, şartlar ve yapı aynı kaldıkça, sonuçların değişmesi mümkün değildir.

Çünkü, Altı Ok’un içeriğinde statüko mevcut değildir.

Tam aksine… Altı Ok, bu ülkenin kuruluş ve kurtuluş felsefesidir.

Devrimcilik, Milliyetçilik, Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Laiklik ilkeleri, Cumhuriyetimizin; tam bağımsız, laik, sosyal ve demokratik hukuk devletimizin altı temel taşıdır; altı temel hedefidir; altı temel ilkesidir…

Bu ilkelerden sapılan yoldan [ancak] karşı safa geçilir…

Ve o saf, “dönülmez akşamın ufkundaki” karanlık bir bataklıktır…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

İKTİDARI KİM VE NASIL DEĞİŞTİREBİLİR?..

· Ekonomi dibe vurmak üzereyse,

· İşsizlik rekordan rekora koşuyorsa,

· İthalat geliştikçe genleşiyor; ihracat yerinde sayıyorsa,

· Borç batağı ülkeyi de, kişiyi de yere serecek bir noktaya ulaşmışsa,

· Enflasyon sürekli yükseliyor, hayat pahalılığı çekilmez bir noktaya tırmanıyorsa,

· Ve hukuk devleti, cumhuriyet değerleri ve demokrasi her geçen gün biraz daha da kemiriliyorsa…

· Ve işte bütün “bu ahval ve şerait” içinde ülke daha kötü, çok daha kötü yönetiliyorsa…

Ama… Ve fakat, bütün bunlara rağmen ülkenin muhalefet partileri bir arpa boyu ilerleme kaydedemiyorlarsa…

Bu işte bir iş vardır!..

Çapanoğlu mutlaka bir köşeye gizlenmiştir.

Sorun iktidar güçlerinde değil, muhalefet “öcü”lerindedir!

Sorunu doğru-gerçekçi-objektif bir yaklaşımla teşhis edip, çözmeden hiçbir menzile erişmek mümkün değildir.

İktidarı değiştirecek güç, muhalefettir.

Muhalefet, önce halkın güvenini kazanacaktır.

Hemen ardından, ülkeyi iktidardan daha iyi yöneteceği inancını yaratacaktır.

Kişisel çıkarlardan uzak, kamu yararını baş tacı eden bir yapılanma içine girecektir.

Yıllarca süren başarısızlığın sorumlularını titiz ve adil bir süzgeçten geçirecek, yenilenecektir…

Bu ülkenin kurucu-iradesinin temellerine yeniden dönecek ve o iradeyi siyasetinin eksenine yerleştirecektir.

Ancak…

Diyelim ki, yerleştirmedi… Ne olur?

Yenilenmeye direndi ve o gücü ve o güveni tazeleyemedi… Nereye varılır?..

Çok basit: Bu güzelim ülkenin yıkılışına omuz veren bir koltuk değneği olunur…

Hıyanetin peşinden seğirten “gaflet ve delalet” kalabalığı oluşturulur…

Çünkü, şartlar ve yapı aynı kaldıkça, sonuçların değişmesi mümkün değildir.

Çünkü, Altı Ok’un içeriğinde statüko mevcut değildir.

Tam aksine… Altı Ok, bu ülkenin kuruluş ve kurtuluş felsefesidir.

Devrimcilik, Milliyetçilik, Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve Laiklik ilkeleri, Cumhuriyetimizin; tam bağımsız, laik, sosyal ve demokratik hukuk devletimizin altı temel taşıdır; altı temel hedefidir; altı temel ilkesidir…

Bu ilkelerden sapılan yoldan [ancak] karşı safa geçilir…

Ve o saf, “dönülmez akşamın ufkundaki” karanlık bir bataklıktır…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Salı, 09 Mayıs 2017 08:39

SAMSUN-AMASYA-ERZURUM-SİVAS…

SAMSUN-AMASYA-ERZURUM-SİVAS…

CHP çalkalanıyor…

CHP’lilerin bir kısmı memnun.

Bir kısmı endişeli, kaygılı, üzgün…

Memnun olanların gönülleri kıpırtılı, acaba diyorlar:

- Artık, iktidara yürüyen bir parti olabilir miyiz?

- Bu nitelikte bir yapılanmaya kavuşabilir miyiz?

Endişeli olanların alınlarında düşünceli kırışıklıklar:

- Bu çalkalanmanın sonunda daha da erir miyiz?

- Elde edilen yüzde 49’luk sonucu elimizden kaçırır mıyız?

Gelecek bu iki farklı görüşten hangisini doğrulayacak, göreceğiz.

Ancak…

Meselenin özünde “tek-adam” sorunu var.

Yüzde 49 hayır oyunun tümü CHP’ye ait değil.

16 Nisan gerçekte “tek adam” zihniyeti karşısında birleşilen demokratik bir cephedir; demokratik bir reflekstir.

Ama gelin görün ki, CHP’deki çalkalanmanın kökünde de yine aynı “tek adam” tartışması var…

İşte bu önemlidir.

Bir Parti Meclisi üyesinin  “tek adam” eleştirisi parti dışına atılma sonucunu doğuruyorsa, CHP “tek adam” zihniyetine karşı saf tutan demokrasi cephesini kucaklayabilecek midir?

Bu nitelikli halk kesimini temsil ederek onlara önderlik edebilecek midir?

Bu rüzgarı fırtınaya çevirip, iktidara yürüyebilecek midir?

Esas sorun budur…

Bu sorunu çözebilecek bir yeniden-yapılanma günün gündemini işgal eden “çalkalanma”dan üretilebilecek midir?

Yoksa, her seçimde mehter marşı yürüyüşünü izleyen kadere boyun mu eğilecektir?..

Türkiye’nin içine sokulduğu karanlık mağaradan –acilen- çıkartılıp çıkartılamayacağı, bu sorunun yol ayrımında belirlenecektir.

CHP’ye oy veren insanların [çok büyük çoğunluğunun] ortak düşüncesi, CHP’nin yapısal ve düşünsel bir iç-devrim süreci içerisine girip, o süreçten elinde Altı Ok bayrağı ile çıkarak, toplumsal muhalefetin önünde örgütlenmiş muhalefet olarak yer almasıdır.

Samsun-Amasya-Erzurum-Sivas turunu tamamlayıp, öylece Ankara’ya ayak basmasıdır…

“Anadolu ve Rumeli’nin Müdafaayı Hukuku”nu siyasetinin merkezine yerleştirmesidir…

Açıkçası ve kısacası: Çalkalanmanın bir arınma doğurmasıdır… Eski tasa yeni hamam inşa etme aldatması değil…

İşte o zaman tüm CHP’li yurttaşlar; başta Kılıçtaroğlu olmak üzere, Deniz Baykal’a, Muharrem İnce’ye, Selin Sayak Böke’ye, Bülent Tezcan’a, Haluk Koç’a, birçokları için daha şimdiden umut ışığı olarak görülen Metin Fevzioğlu’na ve hatta genel merkez binasının çaycısına bile –gönülden- teşekkür edeceklerdir.

Bize gelince…

Biz şimdiden bolca teşekkür ediyoruz zaten…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

Pazartesi, 08 Mayıs 2017 10:06

İNANÇ

İNANÇ

İnanç önem­li bir öğe… Hatta güç.

İnsan psi­ko­lo­ji­si­nin ge­rek­si­nim duy­du­ğu ciddi bir mo­ti­vas­yon kay­na­ğı.

Ba­şa­rı, -çoğu za­man- inan­cın itek­le­yi­ci gücü ol­ma­dan gel­mi­yor.

Bazen ölüm­cül has­ta­lık­lar bile inan­cın yar­dı­mı ile ge­ri­le­ti­le­bi­li­yor.

İnan­cın en önem­li iş­le­vi, ger­çek­le­rin yıp­ra­tı­cı et­ki­si­ne karşı di­ren­ci­mi­zi ona­rı­yor ve da­yan­ma gü­cü­mü­zü ar­tı­rı­yor ol­ma­sı­dır. İnsan­la­rın büyük ço­ğun­lu­ğu bu iş­le­vin des­tek­le­yi­ci et­ki­si­ni ar­ka­la­rı­na al­mış­lar­dır.

İnan­cı­nı yi­ti­ren çoğu ki­şi­nin moral den­ge­si büyük öl­çü­de çö­kü­yor, eri­yor…

Bütün bu ne­den­ler­le in­san­la­rın çok büyük bir bö­lü­mü ıs­rar­la ve sü­rek­li ola­rak inanç sis­tem­le­ri­nin pe­şin­den ko­şu­yor, içine yer­le­şi­yor.

İşte zur­na­nın zırt de­di­ği yer bu köşe nok­ta­sı­dır.

İnsani ve ki­şi­sel bir ih­ti­yaç olan inanç, sis­tem­le­şe­rek bir kurum ha­li­ne gel­di­ği anda, top­lum­sal­laş­mak­ta­dır.

Top­lum­sal­la­şın­ca da, ku­rum­sal­laş­mak­ta­dır.

Ör­güt­len­mek­te ve der­ken, si­ya­sal­laş­mak­ta­dır.

Böy­le­ce ki­şi­sel ola­rak güç­len­me ih­ti­ya­cın­dan yola çıkan inanç fak­tö­rü, top­lum­sal bir sis­tem ha­li­ne dö­nü­şü­yor.

Sis­tem­ler de zaman için­de ulu­sal­la­şı­yor, ta­ri­kat­la­ra tır­ma­nı­yor, çe­şit­li düzey ve de­re­ce­ler­de olu­şan saf­laş­ma­la­rın ide­olo­jik kay­na­ğı ha­li­ne ge­li­yor; ge­ti­ri­li­yor…

Or­ta­ya mü­te­dey­yin va­tan­daş­lar, aşırı dinci akım­lar, si­ya­sal İslam, Hı­ris­ti­yan De­mok­rat­lar, laik dü­şün­ce­li in­san­lar ve ate­ist­ler gibi inan­cı, dü­şün­ce­le­ri­nin ve kim­lik­le­ri­nin çe­şit­li böl­me­le­ri­ne yer­leş­ti­ren insan grup­la­rı çı­kı­yor…

Ve si­ya­set es­na­fı da, bu bö­lün­me­yi es geç­mi­yor, tabii ki…

Alı­yor, top­la­yıp bi­rik­ti­ri­yor, evi­ri­yor çe­vi­ri­yor, bü­kü­yor, şe­kil­len­di­ri­yor ve ik­ti­dar kol­tu­ğu­na ken­di­si­ni ta­şı­ya­cak mo­to­run ma­zo­tu ha­li­ne dö­nüş­tü­rü­yor.

İnanç, do­ğa­sın­da­ki ki­şi­sel ni­te­li­ğin­den sıy­rı­lı­yor ve zaman zaman kanlı bir savaş çağ­rı­sı­nın ana mad­de­si ola­rak ge­ti­ri­lip, kul­la­nı­la­bi­li­yor.

Ör­ne­ğin, top­lum mü­hen­dis­le­ri ta­ra­fın­dan em­per­ya­list ül­ke­le­ri­nin pet­rol pay­la­şım mü­ca­de­le­sin­de aktif ola­rak görev alan bir IŞİD ya­ra­tı­la­bi­li­yor.

Hin­dis­tan’ın zen­gin­lik­le­ri­ni Batı Av­ru­pa’ya ta­şı­ma ama­cı­nın savaş ay­gı­tı ola­rak Haçlı Se­fer­le­ri’ni oluş­tu­ra­bi­li­yor.

Si­ya­si par­ti­le­ri ik­ti­da­ra ta­şı­yan bir araç ha­li­ne ge­ti­ri­le­bi­li­yor…

Ama ne yazık ki, geniş halk kit­le­le­ri, tarih bo­yun­ca ol­du­ğu gibi gü­nü­müz si­ya­se­tin­de de, din üze­rin­den si­ya­set ya­pan­la­rın ger­çek bir inan­ca sahip olup ol­ma­dık­la­rı­nı sor­gu­la­mı­yor…

İnanç­lı bir in­sa­nın, inan­cı­nı çı­ka­rı uğ­run­da kul­la­nı­la­bi­lir bir meta ha­li­ne ge­ti­re­me­ye­ce­ği ger­çe­ği üze­ri­ne kafa yor­mu­yor.

İşte la­ik­li­ğin önemi bu nok­ta­da or­ta­ya çı­kı­yor.

Çünkü laik dü­şün­ce; inan­cın, ki­şi­ye özgü bir değer olma ni­te­li­ğin­den ko­par­tı­la­rak, si­ya­sal bir araç ha­li­ne dö­nüş­tü­rül­me­si­ne karşı dur­ma­yı ge­rek­ti­ren uygar ve çağ­daş de­ğer­dir…

Ah­la­ki bir yü­küm­lü­lük­tür…

Ay­dın­lan­ma­nın en önem­li kri­te­ri­dir.

Dü­rüst­lük­tür.

 

www.​hak­sal.​av.​tr

@fa­ruk­hak­sa­l­42

www.​so­ru­yu­sor­mak.​com

Cumartesi, 06 Mayıs 2017 08:59

EVET OYUNUN NEDENLERİ…

EVET OYUNUN NEDENLERİ…

Deniyor ki;

- Daha aydın, daha bilinçli kesim “hayır” oyu verdi.

Geriye kalanlar da “evet…”

Bu tespit doğrudur-yanlıştır; ama itici olduğu açık…

Bizce şu yargı doğrudur:

- Evet oyu kullananların hemen hemen tümü Anayasa değişikliğinin içeriğine değil; AKP’ye oy verdi. Erdoğan’a oy verdi…

Siz bu somut gerçekten hangi sonuçları çıkarırsınız, bilemeyiz. Ama tercihin, gerçekte 18 maddenin içeriği ile ilgili olmadığı kesin…

Peki AKP’ye ya da Erdoğan’a verilen onayın nedeni nedir?

Ülke ekonomisindeki çöküş müdür nedeni?

Ya gittikçe yoğunlaşan işsizlik sorunu…

Şehit cenazelerine dökülen gözyaşının olağanlaşması, kanıksanması…

Türkiye’nin savaşın eşiğine gelip, o eşikte tökezleniyor olması…

Ülkenin dört bir tarafı ile tüm komşularımızla, Batı ile, Doğu ile, üst-akılla, Avrupa Birliği ile, Birleşmiş Milletlerle sürdürülen kavga, gerginlik, düşmanlık siyaseti… Ya bu siyasetlerin muhtemel sonuçları?..

Bütün bunlar mıdır evet tercihinin nedeni?..

Nedir?.. Nedendir?

Biz birkaç neden sıralayalım, arkasını da siz getirin:

1. Bütün bu sorunlar, riskler, aksaklıklar ve çöküş ortamı karşısında –alternatif olarak- halka güven veren, inandırıcı bir toplumsal muhalefetin [hala] oluşturulamamış olması…

2. Özellikle dış ülkeler karısında sürdürülen “kabadayı”lık siyasetinin “evetçi ortamda” yarattığı onur tamir edici sanal etkisi…

3. Siyasal İslam militanları yetiştirme yönünde uzun yıllardır sürdürülen milli-eğitim karşıtı ümmetçi-eğitim stratejisinin devşirdiği kalabalık genç bir kuşağın aktif siyasete ağırlığını koymakta olması.

4. Geleceği karartılmış olan geniş halk kesimlerine yapılan pirinç, bulgur, kömür ve benzeri “yardım”ların yarattığı [geçici de olsa] şükran, umut ve güven duygusu…

5. Sosyolojik olarak her toplumda var olan güce-tapan ve boyun-eğen kitlenin Türkiye nüfusundaki artan yoğunluğu…

6. Dükkânını suyun başına kurmuş olanlarla birlikte/ aynı safta olma isteğinden [ya da ihtiyacından] kaynaklanan aidiyet duygusu…

Düşünün…

Siz de ekleyin birkaç neden bu listeye…

Bu nedenleri tam olarak bilmeden onların üstünden gelemeyiz… Çözüme ulaşamayız.

İlke: “Somut durumların, somut tahlili”dir.

Salı günleri grup toplantılarında hamasi nutuklar atarak çözemeyiz bu düğümleri…

Sahaya inmek gerekiyor, sahaya!.. Acilen ve hemen!

Ben, sen, o… Biz, siz, onlar… Doğru, dosdoğru sahaya!

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com