22 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Faruk Haksal

Faruk Haksal

Faruk Haksal Hakkında

Web sitesi adresi:

Pazartesi, 19 Mayıs 2014 15:20

19 MAYIS'I KUTLAMA BİLİNCİ…

19 MAYIS'I KUTLAMA BİLİNCİ…

 

Bu yazı biraz uzun…

Çünkü, 1919'dan 2014'e varan yol çok uzun; uzun yollar, yol çıkmakla biter: Bağışlayın.

Yıl 1923... Fransa'nın savaş gözlemcisi bir gazetecisi şöyle yazıyor:

- Mustafa Kemal gerçekçiydi. Parlak projeler, göz kamaştırıcı ve gösterişli her şey, onda güvensizlik yaratırdı. Çarpıcı fikirler(!) onu etkilemezdi. O'nun amacı, açık ve netti… İnce hesaplar ve uzun sorgulamalardan sonra karar verirdi. "Yaklaşık" ve "Genel" ile yetinmez, sağlam esaslar ve rakamlar isterdi… İşte, Mustafa Kemal'in bu tutumu ve kişiliği, imkânsızın başarılmasını sağlamış ve Sevr'i, Lozan'a bu yolla, bu yöntemle dönüştürmüştür. Bu süreç, teslimiyetçilikle kararlılık arasındaki mücadelenin öyküsüdür.!..

Sevr Antlaşması koşullarında kararlı olabilmek, ancak derinlemesine bir akılcılığın ve sağlam bir karakter yapısının eseri olabilirdi... Şartlar bir yabancı yazarın dili ile oldukça zorluydu:

- Büyük güçler kamp ateşinin etrafında aç gözlerle fırsat kollayan kurtlar gibiydi… Çünkü Türkiye, doğası gereği zengin, emperyalizm ise, oburdu...

İşte bu koşullarda Ferit Paşa, sadrazamlığa (başbakanlığa) getirilmişti.

İngiliz yüksek komiseri amiral Richard Webb, Damat Ferit Paşa'nın iktidarı eline alır almaz kendisini ziyarete gelerek, şu sözleri söylediğini aktarıyor:

- Şahsım ve padişah efendimizin tüm ümidi Allah'tan sonra İngiltere'de toplanmıştır... Lütfen bu mesajımı İngiltere hükümetine iletiniz... Tam bu tarihlerde Mustafa Kemal Paşa ise, Samsun'a çıkmış, halkın [Bağımsızlık Savaşı için] örgütlenmesi çalışmalarına başlamıştı bile... Mustafa Kemal Paşa, 3 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi'ni açış konuşmasında şöyle diyordu:

- Tarih, bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Dolayısıyla, böyle bir batılın arkasından vatanımız ve milletimiz aleyhine verilen hükümler iflasa mahkûmdur...

- Memleketimizde çok miktarda yabancı parası ve birçok propagandalar cereyan ediyor. Bundaki gaye pek açıktır ki, , millî hareketi yarıda bırakmak, millî emelleri felce uğratmak ve vatanı işgal gayelerine ulaşmaktır.

- Bununla beraber her devirde, her ülkede ve her zaman olduğu gibi, bizde de kalbi ve sinir sistemi zayıf insanlarla beraber, refah ve şahsî menfaatlerini vatan ve milletin zararında arayanlar vardır… Zayıf noktaları arayıp bulmakta pek usta olan düşmanlarımız, ülkemizde bunu adeta bir teşkilat haline getirmişlerdir. Fakat mukaddes gayesi için çırpınan tüm millet, bunları mutlaka süpürecektir...

Yine aynı tarihlerde Lord Curzon'un Fransız dışişleri bakanı Pichon'a 10 Kasım 1919'da yazdığı satırlar da oldukça önemlidir:

- Önümüzdeki ilkbahara kadar karşımızda, bizim empoze etmek isteyeceğimiz türden bir anlaşmayı kabul edecek kimsenin kalmaması büyük bir olasılıktır... Düşmanlarımız arasında en zayıf ve perişan durumda olan Türklerin, netice olarak zaferi kazanması anlamına gelebilecek bu gelişme, ciddi bir kepazeliktir...

Belki de o günkü koşullarını en iyi ve objektif olarak Churchill'in şu satırlarında görebiliyoruz :

- Türk, kötü yönetim yüzünden, bitmez tükenmez felaketler ve harplerle çökmüş, çevresinde imparatorluğu paramparça olmuştu. Fakat o hâlâ canlı idi. Göğsünde, dünyaya meydan okumuş ve yüzyıllar boyunca bütün istilacılara karşı başarı ile mücadele etmiş bir ırkın kalbi çarpıyordu. Dünyaya düzen verecek adamlar, Paris'in duvarları kumaş kaplı, yaldızlı salonlarında toplanmışlardı. İstanbul'da müttefik filolarının topları altında çalışan bir kukla hükümet bulunuyordu. Lakin Türk'ün anayurdu Anadolu'nun sarp tepeleri üzerinde bir avuç insa,n kaderlerinin bu şekilde tayin edilmesini kabul etmiyorlardı...

Evet, etmiyorlardı!

Ne ekonomileri vardı; ne topları, ne tüfekleri.

Ama yüreklerinde, tam bağımsız bir Cumhuriyete olan akıl dolu bir inanç taşıyorlardı.

Yollarını uygarlık, akıl, aydınlanma ve inanç aydınlatıyordu.

İşbirlikçi değildiler!..

Teslimiyetçi değildiler.

"Ver-kurtul" mantığından eser yoktu bilinçlerinde...

Düşündüler, birleştiler, güçlerini birbirine ekleyip, al bayraklarını "misak-ı Milli" hudutlarına diktiler.

İşte bu noktadır Lozan!..

Bu bilinçtir; bu inanç; bu akıl ve bu aydınlanma yolunun adıdır...

Türkiye, tam bağımsız ve laik Cumhuriyeti bedavadan kazanmadı.

Bir destan yazarak, bedelini kanla, terle, bilinçle ödeyerek, söke söke elde etti.

Vatanın savunulması, her şeyden önce, bu mirasa karşı sahip olmamız gereken bir sorumluluk ve namus borcudur.

Bu gerçeği herkesin bilmesi, anlaması, bilincine yerleştirmesi gerekir.

Çünkü bu borç, ancak böyle ödenir.

Ve 19 Mayıs 1919'da başlayan "Tam Bağımsı Milli Devlet" yürüyüşünün yıl dönümü de ancak, bu yöndeki bir bilince sahip olmakla kutlanabilir.

 

www.soruyusormak.com

Salı, 06 Mayıs 2014 17:25

Bolluk

Bolluk

Yepyeni, gıcır gıcır bir giysi alırsınız üzerinize… Kumaşı iyi, biçimi güzel, görünümü şık…

Ama iyi ölçüp biçmediniz mi bedenini: Bol gelebilir…

Üzerinizden sarkıp, sakalet bir görüntü çizebilir.

Bu, insan ilişkilerinde de böyledir.

Bazı insanlar, bazı insanlara bol gelebilir.

Bazı insanların kafalarında oluşan kültür birikimi bazı diğer insanların kafalarında gerginlikler yaratıp, bolluk yaratabilir.

Bazı gönüllerin ferahlığı ve dinginliği o diğer insanların ruhlarında habis çökeltiler yaratabilir.

Bu bol gelme oluşumu aslında bir bolluk değildir: Kıtlıktır!

Yoksulluktur, acizliktir.

Acınası bir bireysel sonuç ve nihayetinde, toplumsal bir zafiyetin köküdür; kökenidir.

Gerçek bolluk, karşılıksız verme erdemini içine sindirerek, kişiliği haline getirmiş insan malzemelerinin yoğunluğu ile sağlanabilir.

Yoksulluk ise; bencil, hırs küpü, kaba ve karanlık insanlar topluluğunun yaşamsal sonucudur.

Düşmanlık duygusu, bireysel yoksulluğun ikinci perdesidir.

Birinci perdede riya, yalakalık, yüze gülüp/arka sıvazlama vardır.

İkinci perdenin sonunda da acıklı, dramatik bir son yazılıdır senaryoda…

Sorun işte bu noktadadır:

- Bu senaryoyu değiştirmek mümkün müdür?

Teorik olarak, evet…

Ama önemli olan pratiktir.

Ve tam da bu noktada önemli kavşak önümüze çıkar:

- Bu senaryoyu değiştirme umudu yoksa, insan hayatı karanlık bir dehlize gömülür.

Sorunun yanıtı şöyle olmalıdır:

- Vardır!

- Olmalıdır…

- Bu senaryo değişmelidir; değiştirilmelidir; değiştirilebilmelidir…

Gerçek anlamda siyaset de, eğitim de, gelişme de işte bu umudu insanların gönüllerine ekmek; bilinçlerini bilemek içindir.

 

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

Çarşamba, 30 Nisan 2014 16:21

GERÇEK VESAYET İŞTE BUDUR…

GERÇEK VESAYET İŞTE BUDUR…

 

 

Yapılan yasal değişiklik sonucu Türkiye halkı birkaç ay sonra ilk kez Cumhurbaşkanını seçecek.

Değişiklik kâğıt üstünde yapılmış, ilgili kağıt TBMM Genel Kurulu’nda oylanmış, kabul görmüş. Sonra Çankaya’daki “noterlik makamı”na ulaştırılmış ve oradan da Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Bildiğimiz o alelade kâğıt artık bir “yasa”dır.

Bu yasaya göre Türkiye halkı kendi oylarıyla resmi olarak Cumhurbaşkanını seçecektir.

Ama görüp/bildiğimiz kadarıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, gayrı-resmi olarak, birkaç kişi [haydi cesaret edip, doğrusunu söyleyelim,] sadece bir tek kişi tarafından belirlenmekte [yani seçilmekte]’dir…

Kimdir bu kişi?

-          Sayın Başbakan.

Kimi belirlemektedir Sayın Başbakan?

-          Kendisini!..

Yani laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanını “kendi kendisi” olarak seçip, belirlemektedir.

Peki, bu arada Türkiye halkı ne yapmaktadır?

-          Bu oyunu [ilgisiz gözlerle] seyretmektedir.

İşte vahim olan budur.

Bu, gerçek bir vesayet rejimidir.

Halk kendisine yüzde 50’lilere varan bir katılımla bir “vasi” seçmiş, köşesine çekilmiş, pineklemektedir.

Ortaya çıkan milli irade değil; vesayet rejiminin, sandık süzgecinden geçerek onaylanmasıdır.

İdari vesayet budur.

Siyasi vesayet budur.

Ceberut vesayet budur.

Vesayetin kendisi budur…

Bir halk, seçme özgürlüğünün elinden alınmasına, katılımcılık hakkının gasp edilmesine boyun eğiyorsa, kendisine vasi atanmasına layıktır…

Gerçekten demokratik ülkelerde halk, Cumhurbaşkanının belirlenmesi sürecinde en üst düzeyde aktif rol oynar. Demokratik kitle örgütleri ile, toplumsal gösterilerle, ortak bildiriler yayınlayarak, imza kampanyaları düzenleyerek ve bunun gibi demokratik katılım yollarını en etkili biçimlerde kullanarak [özgür] iradesini ortaya koyar.

İradesine ipotek koymuş türlü/çeşitli “vasi”leri demokratik rejim içerisinden kapı dışarı eder.

Vasi, temyiz kudretini yitirmiş kişilere atanır.

Temyiz kudreti hukuk sözlüğünde, “iyiyi kötüyü ayırt etme” yeteneği olarak tarif edilir.

Eğer halk, başına çuval geçirilmesine seyirci kalıyorsa, kendisine ait hakların kendi dışında bazı kişiler tarafından kullanılmasına katlanıyorsa, o halk, demokratik rejimi özümseyememiş, demektir.

Demokrasinin nimetlerine layık değil, demektir.

Demokrasi kültürüne yabancı demektir.

 

HER CUMARTESİ GÜNÜ DİDİM’DEN DE

BİR “SESSİZ ÇIĞLIK” YÜKSELİYOR

 

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst düzey komutanlarının da aralarında bulunduğu 250 askerin bir “kumpas” sonucu tutsak edildiklerini haykıran Vardiya Bizde Platformu, Didim’in de içinde bulunduğu 83 kentte “Adalet istediklerini” haykırıyorlar.

 

“Vardiya Bizde” Platformu, Balyoz Davası kapsamında tutuklu olarak yargılanan Türk subaylarına destek vermek için oluşturulmuş bir dayanışma topluluğu… Platformun Didim’de de bir şubesi var. Didim Vardiya Bizde Platformu her hafta Cumartesi günleri saat 13’de Atatürk Anıtı önünde toplanıyor ve düzenledikleri basın açıklaması ile Türk subaylarına karşı yapılan haksızlığı ve hukuksuzluğu protesto ediyorlar.

Vardiya Bizde Platformu şu ana kadar tüm ulus çapında 83.üncü protesto eylemini gerçekleştirdi. Didim’deki etkinliklerin sayısı ise, 16…

Didim Vardiya Bizde Platformu’nun sözcüsü, aynı zamanda Didim Atatürkçü Düşünce Derneği başkanlığını da yürüten Türker Bacaksız…

Geçtiğimiz Cumartesi günü düzenlenen etkinlikte konuşan Türker Bacaksız özetle şunları söyledi:

- Bugün 26 Nisan 2014… Kumpas itirafının üzerinden tam 123 gün geçti. Ancak, Mustafa Kemal’in 250 kahraman askeri, haksız ve hukuksuz olarak özgürlüklerinden mahrum bir halde tutsaklığa devam ediyor.

Sahte ihbar mektuplarıyla, yasadışı dinlemelerle, sahte delillerle, tasarlanmış ve ayarlanmış bir kısım yargı mensuplarıyla mahkûm edildikleri, sadece iktidar değil, iktidar yanlısı basın ve hukukçular tarafından da ifade edilen bu insanların artık hapislerde tutulması mümkün değildir.

Bu kapsamda; Anayasa Mahkemesi, Meclis, Hükümet, Adalet Bakanlığı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, yerel mahkeme… Kim ne yapacaksa bir an önce yapmalı ve suçsuz insanların daha fazla zulüm görmesine mani olmalıdır.

Sorumluluğu olan tüm kurum ve kuruluşları derhal göreve davet ediyoruz.

Hukuk katledilirken susan hukuk fakültelerini, her türlü hukuksuzluğu yayınlarıyla destekleyen, gerçekler ortaya çıktıktan sonra ise görmezden gelen medya mensuplarını, siyasetin dizayn aracı olarak kullanıldığı görülen  yargıyı şiddetle kınıyoruz.

Bu noktada, adaletin olmadığı bir ülkenin tüm kurumlarıyla çökmesinin kaçınılmaz olduğunu, hukukun herkese lazım olacağını bir kez daha hatırlatıyoruz.

Bu nedenle bizler, 83 haftadır yetkili kişi ve kurumlarda hukuk, adalet, vicdan ve insanlık arıyoruz.

Kumpascıların tarafsız yargı önünde hesap vereceği günlerin çok yakın olduğunu biliyoruz.

Silivri, Hasdal, Hadımköy, Maltepe, Şirinyer, Sincan ve Mamak’ta bulunan kahramanlara selam olsun.

 

Sayfa 45 / 45