24 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Faruk Haksal

Faruk Haksal

Faruk Haksal Hakkında

Web sitesi adresi:

Cuma, 05 Mayıs 2017 10:46

ÇAĞRI

ÇAĞRI

“Atı alan Üsküdar’ı geçti!..”

En üst koltuğun sahibi böyle haykırılıyor.

Aklı boynunun üstünde olan herkes de bu ürkütücü gerçeği biliyor ve anlıyor…

Ancak hala bilemeyip, anlayamayanlar var…

Hala Mustafa Kemal Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi”nin içeriğini kavrayamayanlar var.

“Gaflet ve delaletin” farkında olmayanlar var…

Ülkenin tam bağımsızlığının ve cumhuriyet değerlerinin sonsuza kadar korunması ve savunulması gereken en yüksek hedefler olduğunu unutanlar var.

Ve en önemlisi, varlığımızın ve geleceğimizin öncelikli ve biricik temelinin bu hedeflere ulaşma amacı olduğunu aklına getirmek istemeyenler var…

Tam bağımsızlık idealinin ve cumhuriyet değerlerinin en kıymetli hazinemiz olduğunu bilincine kazıyamamış “kerameti kendinden menkul” yöneticilerimiz var…

“Milletin, fakr-ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olduğunu” görmek istemeyenler var…

İşte bu koşullarda, bu durumda bu sürecin içine paldır-kültür sürüklenmiş olan “Türk istikbalinin evlatlarına” şöyle haykırıyor Gazi paşa:

- İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Duyun O’nu ey millet…

Eyyy Ankara!

Eyyy ana muhalefet…

Eyyy koltuk değneği muhalefet.

Eyyy koltuk sevdalıları, anlayın.

Kulak arkası mı ediyorsunuz bu çağrıyı?..

Etmeyin.

Çünkü bir sonraki durakta oturacak koltuk değil, sandalye bile bulamayacaksınız:

- Görün bu gerçeği…

Bu ülke ve bu halk için olmasa bile, hiç değilse kendi kişisel koltuk sevdanız uğruna bir kez daha düşünün bu çağrıyı…

Bir kez daha!

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

Perşembe, 04 Mayıs 2017 08:02

TAKSİM HEYKELİ VE 1 MAYIS 2017…

TAKSİM HEYKELİ VE 1 MAYIS 2017…

1928 yılının 8 Ağustos günü İstanbul’un Taksim meydanında 30.000 kişi toplanıyor.

 

Kazım Özalp taksim Meydanı’na yapılan Cumhuriyet Anıtı’nın kurdelesini kesecek…

Ortada coplu polisler yok. Çitlerle çevrilmemiş Taksim Meydanı, yollar açık.

Vapurlar çalışıyor.

Hiçbir sokak, hiçbir cadde yasaklı değil…

Kazanılan savaşı, kurulan milli devleti ve cumhuriyeti sembolize ediyor kurdelesi kesilecek heykel.

Yurt içinde ve yurt dışında bir yarışma düzenliyor Cumhuriyet Hükümeti…

Yarışmayı yurtdışından dünyaca ünlü heykeltıraş Pietro Canonica kazanıyor.

Yurt içindeki yarışmayı ise, Sabiha Ziya isimli 21 yaşındaki bir genç kız kazanıyor…

Birinci olan kişi, tüm masrafları Devlet tarafından karşılanmak üzere İtalya'ya Canonica'nın atölyesine anıtın yapımında çalışmak üzere gönderiliyor.

8 Ağustos günü 30.000 kişinin hep bir ağızdan söylediği Bağımsızlık [istiklal] Marşı eşliğinde anıt-heykel açılıyor.

Aslında proje eksiktir…

YÜZDE 48,59’UN RÜZGÂRI FIRTINAYA ÇEVRİLEBİLİR Mİ?

Anayasa referandumunda verilen % 48,59 oranındaki “hayır” oyu kıymetlidir.

12 Eylül darbe anayasası referandumunda “hayır” diyenlerin sadece % 5,5 civarında olduğunu anımsayacak olarsak bu kıymet daha yukarılara taşınır.

Günümüzün acil sorunu, bu yüzde 48,59 oranında oluşan demokrasi, cumhuriyet ve hukuk devletine sahip çıkan “toplumsal muhalefet”in doğru değerlendirilmesidir.

Bu rüzgârın doğru değerlendirilmesi ve dar parti çıkarları uğruna harcanmamasıdır…

16 Nisan Referandum sonuçlarının en gerçekçi değerlendirmesi bizce şudur:

- Türkiye halkının demokrasi, cumhuriyet değerleri ve hukuk devletine sahip çıkan kesimi, parti tabelalarını aşarak kendi varlığını ortaya koymuştur…

İşte kıymetli olan bu varlıktır.

Toplumsal muhalefeti temsil etme iddiasında olan siyasi partilerin birincil görevi, kendi varlığını bu değerli varlığa inandırmaktır.

Cumhuriyet, gerçek demokrasi ve hukuk devleti bu ülkede ancak o zaman yeniden kurulabilir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurmayları % 48,59 oranındaki bu kıymetli varoluşu, kendi partileri içine bürokratik olarak istif etmek yerine, bu rüzgârı arkalarına alarak iktidara yürümenin yollarını aramalıdır.

Siz gerçek demokrasi, cumhuriyet değerleri ve hukuk devletine giden yolda ödünsüz yürürseniz o rüzgâr sizi sırtınızdan zaten itecektir…

Toplumsal muhalefetin ihtiyacı olan şey yeni kan, taze kan, devrimci ruh, çağdaş-ilerici-milli-bilinç’tir.

Türkiye 2019’da basit ve olağan bir Cumhurbaşkanlığı seçimi yaşamayacaktır…

2019 gerçekte 16 Nisan’da kazanılan mevziin bir ileri hatta ulaştırılması mücadelesidir.

Bakınız… Daha şimdiden kollarını sıvayarak o mücadelenin karşı safında çalışmalarına başlayan, kadrosunu yenilemeyi gündemine taşıyan bir yeniden yapılanma çabası var.

Cesaretle “biz neden geriledik” sorusunu soran ve bu sorunun yanıtlarını içe-dönük bir sorgulamayla arayan bir siyasi güç var.

Bu tarafta ise, yine şimdiden kollarını sıvayan 2019’da cumhurbaşkanı adayı olma çekişmesi var…

O tarafta, hataları görme ve tamir etme çabası… Bu tarafta ise, şimdiden kulis, kadrolaşma çabalamaları ve koltuk hırsı var.

Toplumsal muhalefetin o koltuğa el koyma umudunu, kendi kişisel hırsına kurban edebilen bir siyasi gelenek egemen… Yani, seçilemese de, bir süre de olsa gündemde kalma bencilliğinin çekişmesi ve hırsı…

Bizim her şeyden önce bu hırstan ve o hırsın sonucu olan kısır çekişmelerden kurtulmamız lazım…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

 

MİLLİ BAYRAM, DİNİ BAYRAM, GÜDÜMLÜ BAYRAM…

Taksim boş.

Taksim’in sembol anıt-heykeli polis çemberine alınmış…

Nedeni 1 Mayıs.

Halkın çalışan kesiminin, yan gelip yatmayanların, “emek ve dayanışma günü…”

Üstelik “resmi” tatil… Yani, bayram!

Gözaltılar, polis copları, biber gazı… Falan!

Bayramlarda köprüler bedava olur, belediye otobüsleri parasız…

Bu bayram farklı:

Ø Metrolar çalışmıyor.

Ø Vapurlar paydos.

Ø Boğazın iki yakasını birbirine bağlayan özel-deniz motorları bile yasak…

Ø Taksim’e çıkan tüm yollar tutulmuş, tel örgülerin- çitlerin üzerlerinde “polis” yazıyor…

Ama bir türlü öğrenememişlerdir ki;

- Taksim’den aşağıya’ Kasımpaşaya…

Öyle bir bayram işte bu; öylesine bir bayram!

Üstelik –özenle- eylemsizlik çukuruna düşürülmüş bir işçi sınıfı yaratılmışken…

Daha daha üstelik, işçi sendikaları neredeyse tümüyle teslim alınmışken…

Bu korku!

Bu telaş!

Bu “anlamı kendinden menkul” öfke, kin ve ötekileştirmenin örgütlenmiş-kurumsallaştırılmış tepkisi, acep nedendir?..

Çok yazdık, yine yazacağız.

Bu ülkede gerçek demokrasi ve hukuk devleti kurulup, kök salıncaya kadar da yazmaya devam edeceğiz.

Emekçiler, 365 günde bir gün bile olsa, meydanlara çıkıp kendi dertlerini özgürce, copsuz-gazsız, kavgasız-gürültüsüz haykırabilmeli, ellerini birbirlerinin omuzlarına bastırıp neşe ile horon çekebilmeli ve şu aşağıdaki gerçeği toplumun zihnine akıtabilmelidir:

“Gerçek demokrasi ancak, açık-legal-ve özgür bir sınıf mücadelesi ortamında gerçekleşebilir…

Çünkü toplumsal gelişmenin, sosyal devlet yapılanmasının ve siyasi gelişim ve değişimin motoru ekonomidir…

Sınıf mücadelesi ise, ekonominin sosyal-siyasete yansımasından ibarettir.

Siyasi demokrasiyi tamamlayan ekonomik özgürlüğün gerçekleştirilmesi mücadelesini şiddetle ya da demokratik görünümlü manipülasyonlarla yok etmeye çalıştığınızda ortada demokrasi kalmaz; özgürlük hiç olmaz…

Geriye, ceza kanunlarınca da yasaklanmış olan, “bir sınıfın diğeri üzerindeki tahakkümü” kalır…

Sadece bir sınıfa mensup insanların borularını öttürebildiği yasakçı, anti-demokratik, baskıcı bir topluma varılır.”

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cumartesi, 29 Nisan 2017 08:30

BU SORUYU SİZ YANITLAYIN

BU SORUYU SİZ YANITLAYIN

Halkın adalete olan güven duygusu çöktü mü, o ülkede anarşi, zorbalık, haydutluk ve dalavere kök salar.

İstismar, yolsuzluk ve şiddet tavan yapar.

Adaletin güvenli olabilmesi için ise, onu dağıtan yargıçların bağımsız olması gerekir.

Öyle, böyle, şöyle bir bağımsızlık değildir bu:

- Tam bağımsızlıktır!

Yargıçları tayin ve terfi yetkisi kişilerin elinde değil; hukukun ve hukuk kurallarını adaletli bir biçimde uygulayan “bağımsız kurul”ların egemenliğinde olacaktır.

Olmazsa olmaz bir koşuldur bu.

Yargı kararları “talimatlarla” değil, hukuk kurallarını sadece vicdanları ile baş başa kalabilen yargıçların özgür iradeleri ile oluşacaktır.

Yargı kurumları üzerinde baskı olmayacaktır.

İleriye dönük vaatler, yasa dışı ödüllendirmeler gündeme düşmeyecek, dedikodu ortamına malzeme oluşturmayacaktır.

“Olmazsa olmaz”ı aşan temel hukuk, insanlık ve uygarlık kurallarıdır bunlar…

Olmuyorlarsa, o ülkede hiçbir şey olmuyor demektir… Olmayacak demektir!..

Ülke bir referandum sürecinden geçti…

Çok önemli bir hukuk kuralı bizzat YSK tarafından açıkça ihlal edildi.

Yasa diyor ki;

- Mühürsüz oy pusulaları geçerli değildir…

Geçerli sayıldı.

Yasa diyor ki;

- YSK’nın düzenleyici nitelikteki kararları bir idari işlemdir.

Danıştay’ın biri hariç dört yargıcı, “hayır” diyor… Yasa öyle demiş bile olsa, fark etmez…

İşte sözün değil, hukukun bittiği yer burasıdır.

Bu kadar açık bir hukuka aykırılık hukuk içinde kalınarak giderilemiyorsa… O ülkede adalete güven kalmaz.

Sorunların hukuk yolu ile çözülmesi yönündeki inanç ve güven duygusu yıpranır, ta-ru-mar olur ve sonuç olarak, yok olur…

Peki geriye ne kalır?..

Bu soruyu siz yanıtlayın.

 

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

 

SINIF MÜCADELESİ

GERÇEK DEMOKRASİNİN EN TEMEL ÖĞESİDİR

Gerçekte 1 Mayıs, Bahar Bayramı değildir.

Bir toplumsal sınıf etkinliğidir.

1 Mayıs’ı bu niteliğinden sıyırıp, bir iklim bayramı olarak anılması için çabalayanlar, bu anlamlı etkinliğin üstünü örtmeye çalışan “öteki” sınıfın piyadeleridir…

Ayrıca 1 Mayıs, bir İşçi Bayramı da değildir…

Bir dayanışma, safları sıklaştırma ve güç gösterisi etkinliğidir.

Neo-liberal curcunanın merkezinde “biz de varız ve asıl güç biziz” demenin, bu yöndeki müşterek haykırışın eylemidir…

Onun için Taksim Meydanı yasaklanmaktadır.

Onun için bu haykırışın üstü, iklim bayramı perdesi ile örtülmek  istenmektedir.

Oysa, gerçek demokrasi ancak, açık-legal-ve özgür bir sınıf mücadelesi ortamında gerçekleşebilir…

Çünkü toplumsal gelişmenin, sosyal devlet yapılanmasının ve siyasi gelişim ve değişimin motoru ekonomidir…

Sınıf mücadelesi ise, ekonominin sosyal-siyasete yansımasından ibarettir.

Siyasi demokrasiyi tamamlayan ekonomik özgürlüğün gerçekleştirilmesi mücadelesini şiddetle ya da demokratik görünümlü manipülasyonlarla yok etmeye çalıştığınızda ortada demokrasi kalmaz; özgürlük hiç olmaz…

Geriye, ceza kanunlarınca da yasaklanmış olan, “bir sınıfın diğeri üzerindeki tahakkümü” kalır…

Sadece bir sınıfa mensup insanların borularını öttürebildiği yasakçı, anti-demokratik, baskıcı bir topluma varılır.

Ancak…

Bu nitelikteki bir toplumdan daha beteri, çok daha kötüsü de vardır…

İşte bir toplumda –eğer- sınıf bilinci erozyona uğratılmış ve egemen sınıfın sistemli ideolojik saldırısı nedeniyle ipotek altına alınmışsa… O ülkede sömürünün ortadan kalkması mümkün değildir.

O ülkenin, yerel egemen sınıflar aracılığı ile global ekonomik sınıfların [yani emperyalist ittifakın] hegemonyasına teslim olması en olağan  gelişmedir.

Peki, ülkemizde durum nedir?

Kültür emperyalizminin borazanları yıllardan beri gerçek demokrasinin olmazsa olmazı olan “sınıf mücadelesi”ni, bir tehlike olarak topluma enjekte etmekte ve karalamaktadırlar…

Oysa sınıf mücadelesi; [sadece] eşitliğin, hakça bölüşmenin ve adaletli bir toplum düzeninin düşmanlarınca bir tehlikedir…

Ama ne yazık ki günümüzde bu gerçek, bizzat işçi örgütlerince tam olarak kavranamamakta ve belki de bu nedenle, “bazı” ulusalcı oluşumlar ve [tam zıttında yer alan] ırkçı ayrılıkçılığın yol-haritasında ısrarla sürdürülmekte ve ne yazık ki, sürmektedir…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

KA­SET­LER… AYAK­KA­BI KU­TU­LA­RI… VE YÖ­NET­MEN­LER.

Namus ne­re­de saklı?

Ahlak, hangi mın­tı­ka­mı­zı mes­ken tut­muş?

Far­kın­da mıyız?

“Hal­kın ora­sı­na… koyan” si­ya­set­çi el üs­tün­de ta­şı­nı­yor, iki fark­lı cin­sin ara­sın­da olu­şan mu­hab­be­tin öy­kü­sü ka­set­ler dol­du­ru­yor…

Ve o ka­set­ler ül­ke­mi­zin si­ya­se­ti­ni be­lir­li­yor, şe­kil­den şekle so­ku­yor.

Ana mu­ha­le­fet par­ti­sin­de ka­lı­cı bir dep­rem ya­ra­tı­yor; ik­ti­dar de­ğiş­ti­ri­yor.

Yavru mu­ha­le­fet par­ti­sin­de teh­dit oluş­tur­du­ğu de­di­ko­du­la­rı ay­yu­ka çı­kı­yor, sonra… Yağ­mur ya­ğı­yor, böyle olu­yor…

Peki, bu ka­set­le­rin yö­net­men­le­ri kim?

Se­na­rist­le­ri­nin amaç­la­rı ne?

Yanıt açık­tır:

-Si­ya­si mü­ca­de­le­yi si­ya­set dışı me­tot­lar­la sür­dür­me­yi yön­tem bel­le­miş ka­ran­lık odak­la­rın ka­ran­lık ki­şi­le­ri…

Bir top­lu­mun de­ğer­le­ri; “ne ya­pa­lım… Ça­lı­yor ama, ça­lı­şı­yor”… şek­lin­de oluş­tu­rul­muş­sa!

Bir hal­kın ah­la­kı, belin aşağı ta­ra­fın­dan yu­ka­rı­la­ra doğru yük­se­le­mi­yor­sa…

Do­ğal­dır: O ül­ke­nin si­ya­se­ti­ni ka­set­ler be­lir­ler, ayak­ka­bı ku­tu­la­rı değil…

17-25 Ara­lık me­se­le­si “darbe gi­ri­şi­mi” dü­ze­yin­de ilgi görür; ama, iki kişi ara­sın­da­ki “özel” mü­na­se­bet si­ya­se­tin ek­se­ni­ne otu­rur…

Kö­kü­ne kib­rit suyu dök­mek için büyük uğraş ve­ri­len 27 Mayıs dev­ri­mi­nin Ana­ya­sa­sı şöyle ya­zı­yor­du:

 

II. TEMEL HAK­LA­RIN ÖZÜ:

MADDE 11.- …

Kanun, kamu ya­ra­rı, genel ahlâk, kamu dü­ze­ni, sos­yal ada­let ve millî gü­ven­lik gibi se­bep­ler­le de olsa BİR HAK­KIN VE HÜRRİYETİN ÖZÜNE DO­KU­NA­MAZ.

Her in­sa­nın “ki­şi­sel öz­gür­lük alanı” var­dır…

Özel ha­ya­tın giz­li­li­ği var­dır…

Bu “var­dır”lar, “yok­tur” ha­li­ne ge­ti­ri­li­yor­sa, bı­ra­kı­nız öz­gür­lü­ğü, hu­ku­ku, fa­la­nı ve fi­la­nı… O top­lum­da uy­gar­lık yok­tur.

Tra­jik olan, kaset yö­net­men­le­ri­nin var­lı­ğı de­ğil­dir…

Rey­tin­gi­dir!

Bu tür se­nar­yo­la­rın müş­te­ri bul­ma­sı­dır.

İçinde de­be­len­di­ği­miz “ser­best pi­ya­sa” dü­ze­nin­de ege­men olan bi­rin­cil kural arz ve ta­lep­tir…

 

Kaset si­ya­se­ti­nin müş­te­ri­si ol­duk­ça se­na­rist­ler kur­gu­la­ya­cak ve yö­net­men işini ya­pa­cak ve eser­le­ri­ni top­lu­ma “arz” ede­cek­tir…

Va­tan­daş­la­rı­mız iç­le­ri­ne göm­dük­le­ri [özgür ve uygar] bi­rey­lik­le­ri­ni öne çı­kar­ta­rak bu çar­kın yö­net­men­le­ri­ni si­ya­se­tin çöp­lü­ğü­ne sü­rük­le­me­dik­çe bu film­le­ri sey­ret­me­ye de-vam ede­ce­ğiz…

 

www.​hak­sal.​av.​tr

@fa­ruk­hak­sa­l­42

 

www.​so­ru­yu­sor­mak.​com

Çarşamba, 26 Nisan 2017 07:43

KİRALIK MI?.. SATILIK MI?..

KİRALIK MI?.. SATILIK MI?..


Satılan "mal"ın mülkiyeti satın alana geçer.

En basit, en temel hukuk kuraldır bu...

Kiralama da ise, belirli bir süre ile sınırlı "kullanım hakkı" vardır.

Alım-satım ilişkisinde satın alan, satın aldığı şeyi istediği gibi kullanır; o şey artık ona aittir.

Oysa kiralamada durum oldukça farklıdır.

Kökünden, temelinden, esasından farklıdır.

Bu gerçekleri herkes bilir… İyi de, bayram değil seyran değil, biz niye tekrarlıyoruz?..

Enişte bey, durup dururken bu gerçeği niçin öpüyor?

Aslında meramımız ne hukuk, ne enişte…

Derdimiz, yani konumuz, insan ilişkileri.

Şimdi, okumakta olduğunuz satırlara bu pencereden bir kez daha bakın. Satış ve kiralama ilişkilerini “insan”la çarpın, yeniden gözden geçirin.

Çevrenizdeki satılık ya da kiralık kişilikleri anımsayın, sorgulayın…

Ne görüyorsunuz?

Satılık insan, satış işlemi sonrasında artık "sahibinin sesi"dir.

Efendisinin nefesidir, eseridir…

Satılık insanın üzerindeki her türlü tasarruf hakkı tartışmasız ve çekişmesiz olarak satın alana ait –katışıksız- bir "hak"tır.

Ama kira ilişkisi bu kadar emniyetli ve güçlü bir münasebet değildir.

Kişiliğini kiralayan kişi, kendisini kullanma hakkını ancak bir süreliğine ve aralarındaki anlaşmaya bağlı olarak muhatabına teslim etmiştir.

Bu noktada en önemli husus, kira ilişkisinin tek taraflı olarak feshedilebilmesi imkânıdır.

Ruhunu ve kişiliğini kira veren kişi bir anda bu alış/verişten vazgeçebilir. Daha iyi, daha çıkarına uygun müşteriler arayıp, efendisini bir çırpıda değiştirebilir…

Ve sizi bir anda yalnız ve çaresiz bırakıp, bir başka safa, hatta karşı yana geçebilir.

Oysa satış böyle değildir.

Satın alan, yeni bir satın alma heveslisi müşteri bulmadan ve satış fiyatında o kişi ile anlaşmadan satın aldığı "kişiliği" elden çıkartmama hakkını elinde bulundurur…

Tamam… Ve peki… Siz hangisini tercih edersiniz?

Kiralamayı mı?

Satın almayı mı?

Aslında bu tercih de, sizin kişiliğinizi ortaya çıkaran küçük bir testtir.

Satılan kişide sınırsız bir teslimiyet ve [ne de olsa] bağlılık/bağımlılık ve bir tutam vefa kalıntısı vardır.

Kişiliğini ulu-orta kiralayan kişide ise, cayma hakkı, bir hamlede karşı safa geçme potansiyeli ve [daha önemlisi] imkânı vardır.

İşte serbest piyasa ekonomisinden insan ilişkilerine bulaşan çamur ve sistemin, kişiliklere yansıyan gölgesi budur…

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Salı, 25 Nisan 2017 10:01

CHP… KUVAYI MİLLİYE VE GÖREV!

CHP… KUVAYI MİLLİYE VE GÖREV!

 

Tartışmasız Türkiye’nin en önemli siyasi partisi CHP’dir.

Öncelikle parti tabanının niteliği itibariyle bu böyledir.

CHP cumhuriyeti kuran partidir.

Demokratik, laik ve sosyal “Milli Devlet”i yaratan ve yapılandıran yoğunluğun merkezindedir.

Emperyalist işgalcilere karşı kendi kurduğu Millet Meclisi’nin talimatları ile savaşan ve ülkeyi zafere ulaştıran dünyadaki tek siyasi kadrodur.

Temeli, özü ve ideali, Anadolu ve Rumeli’nin hukukunun müdafaasıdır.

Kurucu genel başkanı, tam bağımsızlık idealini karakteri düzeyine yükselten Mustafa Kemal Atatürk’tür…

Bu cümlelerin ve yargıların hepsi doğrudur.

Hiçbirisi abartılı değildir.

Ancak…

Bu noktada önemsenmeyen  gerçek, hala [ve henüz] Kurtuluş savaşımızın sona ermediğidir…

Emperyalist güçler ülkemizden işgal ordularını çekmişler, ama… Ellerindeki güvercinlerle yeniden gelmişlerdir.

Bu gelişin rengi farklıdır; vitrini süslüdür.

Ama saldırının hedefi aynıdır.

Amaç, Lozan’ı tersine çevirmek; elden gelirse yırtmaktır…

Bugünkü saldırılar, kültür-emperyalizminin silahları ile sürdürülmektedir…

Ulusal kültürün temel dinamikleri yıpratılacaktır.

Ankara ele geçirilecektir.

Din duyguları istismar edilecek, insanlar bilinçlerinden önce inançlarından kelepçeye vurulacak ve emperyalizmin amaçları doğrultusunda devşirilecektir.

İşte böylesine geniş kapsamlı bir stratejik saldırının CHP’yi hedefinin dışında tutması –doğal olarak mümkün olmamıştır…

Çünkü ancak CHP yenilirse, Türkiye yenilebilir…

CHP’yi ve özellikle de onun tabanını teslim almadan bu ülkeyi yeniden işgal etmek mümkün değildir…

İşte bugünün yakıcı meselesi, CHP’nin bu amansız-sinsi saldırıdan ne kadar etkilendiğinin tespitidir.

Kuvayı Milliye güçlerinin ne ölçüde yıpratılmış olduğudur…

Oradan buradan, çatıdan kapıdan partinin içine sızmış zihniyetlerin ne ölçüde etkili [ve hatta egemen] olduğu gerçeğinin farkına varılmasıdır.

Bu partinin içinde Ekmeleddin zihniyetinin bir süreliğine de olsa egemen olabilmesinin [ideolojik ve kültürel] dayanaklarının araştırılmasıdır…

Ülkemizi içinden geçtiği bu karanlık tünelden kurtaracak siyasal güç, her şeye rağmen yine CHP’dir…

Bu nedenle O’nu gözümüzün bebeği gibi korumalı, içine sızan virüsleri ayıklamalı ve Kuvayı Milliye ruhunu yeniden ateşlemeliyiz…

Bu görev sadece CHP üyelerinin değildir. CHP’ye oy veren aydınlık insanların önderlik edeceği, laik ve demokratik sosyal hukuk devleti paydasının payında yer alan tüm yurttaşlarımızındır.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

İNSAN ZİHNİNİ TUTSAK ETMEYE GÖRSÜN…

SEMER VURAN ÇOK OLUR!

 

Fotoğrafını gördüğünüz otomobil tam 2 milyon 259 bin 750 Türk lirası…

Türkiye gibi bir ülkede alıcı bulabilir mi?

Buluyor…

İşsizlik tavan yapmış[mış]… Ne gam!

Ülkenin ihracatı mafiş, ithalatı tavanı delmiş[miş]… Ne yazar!

Enflasyon kol gibi… Saplanacak mabat arıyor. Ne haber?

Devalüasyon Azrail gibi, içeri girecek kapı arıyor… Kime ne?

Televizyonda mAcun programı var: Üşüşüp, pinekleyin çevresine. Mutlu uykular…

İşte atı alıp Üsküdar’ı geçen süvariler bu tezgâhta oluşuyor.