19 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Faruk Haksal

Faruk Haksal

Faruk Haksal Hakkında

Web sitesi adresi:

Cumartesi, 22 Nisan 2017 16:49

BUGÜN 23 NİSAN… HÜZÜN DOLUYOR İNSAN!

BUGÜN 23 NİSAN…

HÜZÜN DOLUYOR İNSAN!

1920 yılının Kurtuluş Savaşı’nın o çetin günlerinde kurulan TBMM’nin egemenliği 2017 yılında artık tarih olmuştur.

Artık milletvekillerini de, bakanları da, yargı organlarının “tarafsız” üyelerini de belirleyen ve hatta “tayin eden” –artık- partili Cumhurbaşkanı’dır…

23 Nisan bayramı artık –sadece- bir çocuk bayramıdır… Bu hale dönüştürülmüştür.

Ve daha kötüsü… Çok daha kötüsü… Maalesef ortaya çok acı bir gerçek çıkmıştır:

- Demek ki, 1923’den beri ortada ciddi bir sahtekârlık hüküm sürmektedir. 10 Kasım’larda bir dakika hareketsiz kalarak gösterilmiş bulunan “saygı”nın göstermelik olduğu ve bilinçlere kazınmış kökleri olmadığı gerçeği 16 Nisan’da sandıktan çıkmıştır…

Bu yorum olumsuz ve karamsar bir bakış açısını içermektedir. Doğru.

Ama, bir de şu gerçek var:

- 12 Eylül darbe Anayasası’na bu millet % 92 evet oyu verdi. Şimdi ise, evet oyları % 51 civarında…

 

Tam 97 yıl önce bugün Padişah’a “artık yeter!” denmişti… Muhteşem Süleymanlar devri sona ermiş ve millet kendi kendisini yönetmeye başlamıştı…

Böylece “egemenlik göklerden yere inmiş,” iradelerimize teslim edilmişti…

Ancak bizler, çok az bir çoğunluk farkı ile de olsa, iradelerimize devir ve teslim edilen egemenliği partili Cumhurbaşkanı’nın tek-iradesine iade ettik…

Gelecek için umutsuz muyuz?

Hayır ve asla…

Ama;

- Bugün 23 Nisan,

Hüzün doluyor insan!..”

 

 

Cuma, 21 Nisan 2017 09:56

SEÇİM BİZİM…

SEÇİM BİZİM…

Bir ülkede –açıkça- yasaya aykırılığın önüne geçilemiyorsa… O ülkede hukuk devletinin egemenliğinden söz edilemez.

Üst düzey bir “yargı” organı –açıkça- yasaya aykırı davranabiliyorsa…

Kendisine yapılan itirazları da, hukuka uygun olmayan gerekçelerle ret edebiliyorsa…

O ülkenin uygar dünya içindeki yeri bile tartışılır bir duruma gelebilir.

Ve bir ülkenin temel yönetim biçimi, yani sistemi, yani rejimi ulu-orta hukuk çiğnenerek değiştirilebiliyorsa…

Bunun ismini biz koymak istemiyoruz.

Verilen kararların, sürdürülen siyasetlerin nitelemesini yapmaya lüzum dahi görmüyoruz.

Bütün bu hukuka aykırı olup-biteni, demokratik bir biçimde protesto etmek isteyen “yurttaş refleksi” terör eylemi olarak nitelenip, biber gazı ile bastırılmak isteniyorsa…

Demokrasiyi savunmak için demokratik haklarını kullanmaya çalışan bu insanları –üstüne üstlük- bir de içeri tıkıyorsanız… Yok hayır, bu noktada durmak gerekiyor…

Çünkü bu noktanın ötesi karanlıktır.

Kapkara, yoğun ve ilkel bir örtüdür ufku kaplayan kara bulutlar.

Güneş o bulutların arkasında doğmuştur, ama…

Işıkları halen o bulutların gölgesinin ardındadır.

Güçlü bir bilinç yapılanması ve ortak-akıl o bulutları dağıtmadıkça günümüzün ve geleceğimizin aydınlanması mümkün değildir.

Sözünü ettiğimiz bu yapılanma ise;

1. En iri siyasal partiden en küçük demokratik kitle örgütüne kadar tüm toplumsal muhalefet saflarına aktif olarak katılmakla,

2. Kalabalıklaşmakla,

3. Kalabalığımızın niteliğini geliştirmekle…

4. Omuz omuza, kafa kafaya vermekle

5. Ve gönüllerimizi bir eylemekle ulaşabilinir.

Aksi halde atını alıp –her nasılsa düşmeden- Üsküdar’ı geçenlerin nallarını toplamakla yetiniriz…

Ya ardından eşeğe atlayıp Niğde’nin yolunu tutarız.

Seçim bizim.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

Perşembe, 20 Nisan 2017 07:41

ÖTESİ LAF-I GÜZAHTIR…

ÖTESİ LAF-I GÜZAHTIR…

Çağdaş, yani uygar bir insanın kaç okka çektiğini ölçen [neredeyse dijital] iki kriter mevcut:

1. Sorumluluk duygusu.

2. Demokrasiye sahip çıkma düzeyi…

Birincisi, içe-dönük bir kıstas…

Diğeri ise, dışa-dönük bir ölçü.

Bu iki değeri içselleştirmiş olan bir insan, gerçek anlamda birey oluyor, yetkin ve değerli bir yurttaş oluyor.

Sorumluluk duygusu, karşıdan bakıldığında önemi ve değeri hemen anlaşılamayan bir derinlik taşır.

Ama… Bir insanın dünya görüşünün temel taşıdır.

Birey, ancak sorumluluk duygusunu yüklendiğinde vatandaş olur… Hatta, Dünya-vatandaşı…

Yani, çağının tanığı ve vicdanı mertebesine yükselir.

Entelektüel birikim, bireyin pratiğine yansıyarak kişiyi eylem adamı noktasına yükseltir. Bu nokta özgürlüğün tepe noktasıdır… İşte bireysel özgürlükten toplumsal demokrasiye açılan pencere bu noktanın iki adım ötesindedir…

Bir “okumuşu” gerçek bir aydın yapan temel nitelik, yaşadığı zaman sürecinin sorunlarına sırt çevirmeyen, bu dönemin gerçekliklerinden ve çelişkilerinden kaçmaya duruşu ile ölçülür…

Gerçek aydın-kişi, tutumunu ve eylemini, bu gerçeklikler ve çıkmazlardan hareketle oluşturup, onları sorgulaya sınaya belirleyen bir yapının sahibidir.

Aydın, toplumun locasında ya da kendi bireyliğinin sırça köşkünde pinekleyemez… Toplumun en yüksek değerlerini öğüt vererek, konuşarak ve yazarak değil, onları bizzat yaşayarak; toplumsal, siyasal ve bireysel eylemleri içine yerleştirerek anlatır ve savunur…

Yani Sartre’ın ünlü sözü ile;

- Her insan, herkes karşısında, her şeyden sorumludur!..

Bu sorumluluk, en gerçekçi anlamı ile bireysel, toplumsal ve siyasal yaşam alanı içine sinmiş ve yayılmış ciddi bir yüktür…

Ancak, bu yükü kaldırmaya cesaret ettiğinizde aydın olma meşgalesinin rotasına girebiliyorsunuz.

O dik yokuşu tırmanmayı göze alamadığınızda, geride kalan, laf-ı güzaftır…

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

Çarşamba, 19 Nisan 2017 07:55

SAHAYA İNMEK GEREKİYOR, SAHAYA…

SAHAYA İNMEK GEREKİYOR, SAHAYA…

Deniyor ki;

- Daha aydın, daha bilinçli kesim “hayır” oyu verdi.

Geriye kalanlar da “evet…”

Bu tespit doğrudur-yanlıştır; ama itici olduğu açık…

Ama bizce şu yargı doğrudur:

- Evet oyu kullananların hemen hemen tümü Anayasa değişikliğinin içeriğine değil; AKP’ye oy verdi. Erdoğan’a oy verdi…

Siz bu gerçekten hangi sonuçları çıkarırsınız, bilemeyiz. Ama tercihin, gerçekte 18 maddenin içeriği ile ilgili olmadığı kesin…

Peki AKP’ye ya da Erdoğan’a verilen onayın nedeni nedir?

Ülke ekonomisindeki çöküş müdür nedeni?

Ya gittikçe yoğunlaşan işsizlik sorunu…

Şehit cenazelerine dökülen gözyaşının olağanlaşması, kanıksanması…

Türkiye’nin savaşın eşiğine gelip, o eşikte tökezleniyor olması…

Ülkenin dört bir tarafı ile tüm komşularımızla, Batı ile, Doğu ile, üst-akılla, Avrupa Birliği ile, Birleşmiş Milletlerle sürdürülen kavga, gerginlik, düşmanlık siyaseti… Ya bu siyasetlerin muhtemel sonuçları?..

Bütün bunlar mıdır evet tercihinin nedeni?..

Nedir?.. Nedendir?

Biz birkaç neden sıralayalım, arkasını da siz getirin:

1. Bütün bu sorunlar, riskler, aksaklıklar ve çöküş ortamı karşısında –alternatif olarak- halka güven veren, inandırıcı bir toplumsal muhalefetin [hala] oluşturulamamış olması…

2. Özellikle dış ülkeler karısında sürdürülen “kabadayı”lık siyasetinin “evetçi ortamda” yarattığı onur tamir edici sanal etkisi…

3. Siyasal İslam militanları yetiştirme yönünde uzun yıllardır sürdürülen milli-eğitim karşıtı ümmetçi-eğitim stratejisinin devşirdiği kalabalık genç bir kuşağın aktif siyasete ağırlığını koymakta olması.

4. Geleceği karartılmış olan geniş halk kesimlerine yapılan pirinç, bulgur, kömür ve benzeri “yardım”ların yarattığı [geçici de olsa] şükran, umut ve güven duygusu…

5. Sosyolojik olarak her toplumda var olan güce-tapan ve boyun-eğen kitlenin Türkiye nüfusundaki artan yoğunluğu…

6. Dükkânını suyun başına kurmuş olanlarla birlikte/ aynı safta olma isteğinden [ya da ihtiyacından] kaynaklanan aidiyet duygusu…

Düşünün…

Siz de ekleyin birkaç neden bu listeye…

Bu nedenleri tam olarak bilmeden onların üstünden gelemeyiz… Çözüme ulaşamayız.

İlke: “Somut durumların, somut tahlili”dir.

Salı günleri grup toplantılarında hamasi nutuklar atarak çözemeyiz bu düğümleri…

Sahaya inmek gerekiyor, sahaya!.. Acilen, hemen!

Ben, sen, o… Biz, siz, onlar… Doğru, dosdoğru sahaya!

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

HANGİSİ ÜSTÜN: YASA MI, HUKUK MU?..

Anayasa değişikliği bir ülkenin temel yönetim biçimini değiştiriyor… Onun için önemli.

Ve yasalar –bu nedenle- Anayasa değişikliği için özel bir çoğunluk arıyor ve Anayasa’nın ancak milletin yoğun mutabakatı ile Anayasa’nın değiştirilebileceği hüküm altına alınıyor. Bu esas Dünyanın tüm demokratik Anayasaları için geçerli olan “temel bir hukuk kuralı…”

TBMM’de Anayasa’nın maddelerinin değiştirilebilmesi için aranan çoğunluk, “üye tam sayısının 2/3’ü”…

Yani en az, 550 milletvekilinin 367’si evet demeden Anayasa maddesi değiştirilemiyor…

Meclis’te bu çoğunluk bulunabildi mi?

- Hayır bulunamadı.

Peki, ne yapıldı?

Bir alt-kurala müracaat edildi.

Yasalar, TBMM’de Anayasa’nın değiştirilmesi için gerekli çoğunluk sağlanamazsa, değişiklik önerisi sahiplerine bir imkan daha sunuyor: 330 evet oyunu bulun, referanduma gidilsin…

Bu noktada “Bahçeli” bulundu… Ve bugünlere gelindi.

Ancak…

Bu yasal “çare” hiçbir zaman sorgulanmadı…

Yasal düzenlemenin hukuka uygun olup olmadığını sorgulamak kimsenin aklına gelmedi…

Her yasal düzenlemenin hukuka uygun olamayacağı “genel hukuk kuralı” akla getirilmedi…

Şimdi…

Milletvekilleri… Adı üstünde vatandaşların vekilleridir.

TBMM’de Anayasa değişikliği için 2/3 çoğunluk aranıyorsa… Vatandaşların % 51’inin oyu ile bu aynı değişiklik nasıl yapılabiliyor?..

Sonuç olarak demokratik hukuk devletlerinde egemen olan “temel hukuk kuralı” bir yasa hükmü ile çiğnenmiş durumdadır. Ve sonuç olarak Anayasa değişikliği, milletin yüksek yoğunluktaki bir mutabakatı ile oluşturulmamıştır.

Ancak bu temel hukuk kuralı şimdi değil… Zamanında savunulacaktı!..

Oysa zamanında vekillerimiz susmuş, hukukçularımız sinmiş ve devletimizin temel esasları böylece evrensel hukuk esaslarına aykırı bir biçimde değiştirilme imkânını elde etmiştir.

Şu anda yapılan Anayasa değişikliği yasal mıdır? Evet yasaldır.

Peki, hukuka uygun mudur? Hayır, değildir.

Ama sayın süvarinin buyurdukları gibi, atı alan Üsküdar’ı geçmiştir… Geride kalanlar ise, nal toplaya toplaya, eşeklerini Niğde’ye doğru sürmenin eşiğine gelmişlerdir…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

Pazartesi, 17 Nisan 2017 09:08

17 NİSAN TESPİTLERİ

17 NİSAN TESPİTLERİ

Bizce, 17 Nisan sabahının en önemli tespiti, Türkiye halkının yarısının demokrasiye ve hukuk devletine sahip çıkma iradesini ortaya koymuş olmasıdır.

Her türlü baskıya, hukuksuzluğa ve eşitsizliğe rağmen bu iradeyi sandığa taşımış olmasıdır…

İkinci tespit: 17 Nisan’dan itibaren –fiiliyatta- yönetim biçimimizin değişmeyecek olmasıdır…

Bu yargı ilk bakışta tuhaf ve anlaşılmaz gelebilir; ama reel gerçek budur.

Çünkü o 18 madde bu ülkede, sanki kabul edilmiş gibi, zaten uygulanıyordu…

Nedir 18 maddelik değişikliğin özeti?..

1. Partili Cumhurbaşkanı meselesi…

Cumhurbaşkanımı zaten partiliydi…

Partisinin genel başkanı gibi davranıyor ve açıktan açığa partisini bizzat yönetiyordu.

2. Cumhurbaşkanı’nın hükümetin başı olması ve bakanları bizzat seçmesi meselesi.

Cumhurbaşkanı zaten hükümetin başıydı… Hükümet üyelerini o belirliyor, bakanlar kurulu toplantılarına o başkanlık ediyor, dilediği kararları deftere yazıyor ve hatta kendi belirlediği başbakanları dahi “işten atabiliyor”du…

3. Yargı bağımsızlığı meselesi.

Ama yargı zaten bağımsız değildi.

Yargı organlarının oluşturulması yetkisi fiilen Cumhurbaşkanının iradesinin çerçevesi içinde belirleniyordu…

Halkın adalete güveni sıfır noktalarına doğru hızla ilerliyordu.

4. TBMM’nin [ulusal egemenliğin] bağımsızlığı meselesi.

Milletvekili seçileceklerin belirlenmesi, TBMM’nin çıkartacağı yasaların yazımı, kabulü ve onayı zaten Cumhurbaşkanı’nın istediği gibi oluşuyordu.

Hele hele OHAL rejimi çerçevesinde kanun-hükmündeki-kararnameler yolu ile TBMM, zaten by-pass teknolojisi ile tribüne sevk edilmişti.

İşin özeti ve Türkçesi sözünü ettiğimiz 18 madde, Devlet Bahçeli’nin ifadesi ile;

- Uygulanmakta olan [değiştirilmiş] sistemin hukuka uygun haline getirilmesini sağlamak için gündeme getirildi. Anayasa değiştirilerek, Anayasa’ya aykırılıklar ortadan kaldırılmak istendi…

Mesele bizce budur… Bu kadarcıktır!

Ama geldiğimiz noktada önemli olan, Türkiye halkının sessizce uygulamaya konan sistem değişikliğinin yasal hale getirilmesine karşı gösterdiği tepkidir, birliktir, bu kolektif reaksiyonun niteliğidir…

Önümüzdeki adım, bu nitelikli tepkinin yeniden yapılanmasını sağlamak, organizasyonunu tamir etmektir…

Bu yapılamazsa… Ya da yine becerilemezse… İşte üzülmek ancak o zaman gündeme gelebilir… Şimdi değil! Asla değil…

Geçmiş, içinden dersler çıkaracağımız bir laboratuardır…

Türkiye, -hiç değilse bu kez- bu dersi almalıdır!

Aksi halde, bu ülkeye o zaman gerçekten yazık olacaktır.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

Cumartesi, 15 Nisan 2017 09:51

EYYYYY!.. VATANDAŞ

EYYYYY!.. VATANDAŞ

Uzunca bir süredir 16 Nisan’la yatıp, 16 Nisan’la kalktık…

İçimiz dışımız demokrasi, diktatörlük, özgürlük, yalan, adalet, baskı, hukukun üstünlüğü ve zorbalık kavramlarının çatışmaları ile doldu.

Yalandan bir kez daha tiksindik.

Koltuk hırsı uğruna başvurulan ”çare”lerden usandık, bıktık.

Öfke, hakaret, kin, nefret duyguları kol gezdi çevremizde.

Hele ekranlarda… Hele meydanlarda!

Klavyenin her tuşu referanduma çıktı: Bıktık; tiksindik, boğulduk.

Bu gün artık, tatil.

Referandum paydos.

Çok konuştuk…

Bu gün artık halk konuşacak.

Ya her 23 Nisan’da açılışını resmen kutladığı TBMM’ye fiilen sahip çıkacak…

Ya da 1923’den beri sahtekârlık edildiği ortaya çıkacak…

Ve 10 Kasım’larda bir dakika hareketsiz kalarak gösterilmiş bulunan “saygı”nın göstermelik olduğu ve bilinçlere kazınmış kökleri olmadığı gerçeği sandıktan çıkacak…

Belki de bu ülkede çoğulcu demokrasi, sosyal hukuk devleti ve cumhuriyet yönetimi 16 Nisan günü –gerçekten- kurulacak…

Çünkü bu çağdaş uygarlık değerleri 1920’li yıllarda o büyük insanın ittirmesi ile kurulmuştu.

Sadece üst-yapıda oluşturulmuş, Ankara’da formüle edilmiş ve “resmi”leştirilmişti…

Aradan yıllar geçti.

Milli-Devrim tırmalandı.

Sonra ısrarla ve inatla yıpratılmaya çalışıldı.

Türk gençliğine emanet edilen tüm değerler, sürdürülen bilinçli bir strateji sonrasında önemli ölçüde yok edildi.

Karşı devrim tırmanışı, demokrasinin tüm imkânlarını kullanarak [ve istismar ederek] yıllar içinde birçok siyasi partinin elinde bir bayrak-yarışı misali sürdü… İnatla sürdürüldü!

Ve –böylece- 16 Nisan 2017’ye kadar geldik…

17 Nisan’dan itibaren bu tırmanış ya sürmeye devam edecek…

Ya da Türkiye halkı bu tarihten itibaren Cumhuriyeti, çoğulcu demokrasiyi ve sosyal hukuk devletini yeniden kurmaya başlayacak…

Sabırla… Yeniden…

Ve işte o zaman… Yıllar önce sadece üst-yapıda oluşturulmuş ve Ankara’da formüle edilerek “resmi”leştirilmiş olan bu rejim ve bu çağdaş değerler, toplumun bu kez alt yapısından fışkırarak Ankara’yı ele geçirecek…

- Eyyyyyyy vatandaş… Gün, işte o gündür!..

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cuma, 14 Nisan 2017 07:43

NERELERDEN… NERELERE

NERELERDEN… NERELERE

Demokrat Parti, Cumhuriyet Devrimleri’nin kökleştirilmesi sürecinin sonunda iktidar olmayı beceren ve –tam tersine- ülkede karşı devrim sürecini ateşleyen ilk siyasi harekettir…

Onun en tepedeki lideri, Celal Bayar’dır…

1960’ların anti-demokratik ortamına sürüklenen Türkiye’de, Anayasa’yı ihlal suçundan [o günün mevzuatı uyarınca] mahkûm olan bir kişidir.

İşte o kişinin kızı olan Nilüfer Gürsoy, bugünün anti-demokratik anayasa değişikliğine “Hayır!” demektedir.

Ve ülkenin başına çorap geçirilmesi teşebbüsüne “hayır” diyen insanlar, o Nilüfer Gürsoy’dan destek almakta; umut tazelemektedir…

Ne diyor Nilüfer Gürsoy?..

Özetle şöyle:

“Getirilen bu değişiklik ne getiriyor? Ve asıl, ne götürüyor?.. Oy vereceklerin önceden bunu bütün açıklığı ile bilmeleri ve tartmaları lazım. ‘Çift başlılık’ bahanesiyle yola çıkıp bütün yetkileri tek elde toplayan, tek adamlığa soyundular.

Ama biz Atatürk milliyetçiliğinin, millet olmanın, yurttaşlık duygusunun ne olduğunu, Cumhuriyetin bize kazandırdığı erdemler olduğunu bilenlerdeniz. Ümmet olmaktan çıkıp vatandaş olmanın gururunu taşıyoruz.

1961 ve 1982 anayasaları darbe anayasaları olmalarına rağmen Cumhuriyetin temel görüşlerine saygılıydı. Bu getirmek istenen değişiklik birkaç maddeden ibaret görülse de Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin temel değerlerini sarsmaktadır.

Bu anayasa paketi parlamenter sisteme karşıdır, TBMM’nin manevi yapısına konmuş bir dinamittir.

Yargı bağımsızlığını siyasallaştırmıştınız. Gensoruyu kaldırarak denetleme yetkisini de kaldırıyorsunuz. Denetleme toptan kalkmış oluyor. Bütün bu yetkileri tek bir adama teslim ederek onu olağan üstü yetkilerle donatıyorsunuz. TBMM’ nin temel fonksiyonlarını kaldırarak mı güçlendireceksiniz?

Referandumdan yüksek sesle “hayır” çıkmasını ümit ediyoruz. ‘Hayır’ diyeceğiz ve hayırlı olmasını dileyeceğiz. Milletimizin sağduyusuna ve vefasına güveniyoruz.”

 

Tarih, koşullar, aydınlanma süreci, gerçek demokrasi ve bağımsızlık ateşinin sönmeyen meşalesi…

İşte ödün veremeyeceğimiz temel ilkeler bunlardır.

Nilüfer hanım bile bu çizgiye yükselmiş ise, umutlanmamak için hiçbir neden yoktur.

Haydi “hayır”lısı…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Perşembe, 13 Nisan 2017 07:37

“DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDAYIZ..”

“DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDAYIZ..”

16 Nisan’da Türkiye halkı Anayasa’da yapılmak istenen 18 adet değişiklik için oy verecek.

İşin basit gerçeği bu…

Vatandaş bakacak: Bu 18 adet değişiklik demokrasiye, hukuk devletine ve ülkenin geleceğine uygun mudur; değil midir?

Referandum sürecinde halka anlatılması gereken şey sadece bu 18 maddedir…

Ne getirecektir; ne götürecektir?

Ama siyasetin stratejisi bu noktadan çok uzaktır.

Bir tarafta devletin tüm imkânları kullanılmakta. Açılış adı altında her gün bir başka miting yapılmaktadır.

Mitinglere devletin insan kaynakları tam kadro katılmak zorundadır. Hatta İzmir’de bir üniversite, mitinge katılan elemanlarına ayrıca bir gün tatil armağan etmiştir.

Uçaklar, bedava şehir içi otobüsleri, vapurlar, doldurulmuş kıtalar, sadece tek-tarafın kullanımına açık bilbordlar, bol ekonomik imkan ve daha bir çok kolaylık sadece bir tarafça kullanılabilmektedir.

Bütün bu kampanyanın maliyeti nedir?

Kim ödemektedir bu büyük tutarı?

Ya televizyonlar?.. Ya gazeteler?

Bir tarafın önde gelenleri ülkenin bir ücra köşesinde hapşursa… Bütün memleket stereo-sistem inlemektedir.

İşte milli irade denen soyut kavram 16 Nisan’da bu eşitsizlik koşulları içinde somutlaşacaktır.

Ve sandıktan çıkan sayısal tercih, tüm ülke halkının özgür iradesi olarak ilan edilecektir.

Türkiye halkı, o 18 maddeden önce, bu eşitsizliği görüp, anlamalı; nedenini ve sorumlularını sorgulamalıdır.

Halen yürürlükte olan Anayasa’da ”tarafsız” olması gerektiği yazılı olan Cumhurbaşkanı’nın niçin bu ölçüde taraf olduğu sorusunu sorup, yanıtını aramalıdır.

Niçin bu 18 maddenin halka anlatılması yerine, hedefe Kılıçtaroğlu’nun şahsının yerleştirildiğini… Sadece ve sürekli olarak CHP genel başkanının kişiliğinin üstünün çizilmek istendiği konusunu şöyle bir düşünmelidir.

Bizce…

Çünkü, 18 maddenin içeriğinde demokrasi ve hukuk devleti adına söylenecek bir söz yoktur…

Mücadele; genel seçim havasına doğru iteklenip, “hayır” oylarının CHP’nin gelenekselmiş oyu seviyesinde kalması planlanmaktadır.

Oysa vatandaş o 18 maddeye evet derse, Kılıçtaroğlu iktidara gelmeyecek… Bunu aklı başında olan herkes biliyor.

Peki, bu göl maya tutar mı?

Ya tutarsa…

İşte o 18 maddeye evet diyecek olan güdümlü irade, o zaman anlayacaktır, Anya’yı da Konya’yı da…

Ne söylüyordu büyük usta Münir Nurettin Selçuk?

- Dönülmez akşamın ufkundayız…

Hayır, Hayır!

- İzmir’in dağlarında çiçekler açar…

Biz böyle düşünüyoruz.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Çarşamba, 12 Nisan 2017 12:44

GÖZE ALABİLECEKLER Mİ?

GÖZE ALABİLECEKLER Mİ?

Saldırının “meşru” bir gerekçesi olmalı…

Bu gerekçe inandırıcı oldu mu, saldırı sözü düşer, yerine savunma sözcüğü geçer…

Gerekçe nasıl inandırıcı kılınacaktır?

Mesele buradadır.

Bu noktada devreye toplum mühendisliği girer.

Medya bombardımanı girer.

Ustaca tezgâhlanmış bir karşı-saldırı girer.

Hepimiz tanığız, defalarca yaşadık.

Önce, saldıracak ülkeye bir saldırı düzenlenir.

Toplum mühendisliği devrededir: Medyaya emir verilir.

Hedef halkta bu saldırıya karşı tepki uyandırmaktır.

Evrilir, çevrilir… Tepki büyütülür, beslenir…

Ve… Saldırılan mağdur ülke, kendisini savunmak için o soyut saldırgana somut bir saldırı düzenler.

Bu saldırı “meşru”dur.

Hukuktaki adı, “meşru müdafaa”dır…

Cezası yoktur!

Bu cezası olmayan suçun faili olan ülke başarılıdır, ülkesini saldırganlara karşı korumuştur; haklıdır.

Tarihin sayfaları içinde bu yöntemle “meşrulaştırılmış” saldırılar çok sayıdadır.

Geçtiğimiz yıllarda MİT müsteşarımız Türkiye’nin Suriye topraklarına girebilmesi için benzer bir “meşru müdafaa” senaryosunu gündeme getirmişti.

Hakan Fidan –açık açık- şöyle demişti:

- Gerekirse Suriye’ye dört adam göndererek Türkiye’ye sekiz füze attırıp gerekçe üretebiliriz…

Neyse ki, bu plan uygulanmamış, başka başka gerekçelere itibar edilmişti…

İnsan bu…

Düşünmeden edemiyor.

Saddam’ın ülkesine de kimyasal silah üretildiği için girilmişti…

Ülke kan gölü haline getirilmiş; Saddam öteki dünyaya acele-posta ile defnedilmiş ve sonra “pardon” denmişti…

Önemli olan gerekçedir… Gerekçenin zaman içinde ortaya çıkacak olan gerçek olup olmadığı önemli değildir.

Önemli olan gerekçenin marş motorunu çalıştırabilecek ölçüde güçlü ve [ilk bakışta] inandırıcı olmasıdır.

Şimdi…

Rusya Suriye’de kimyasal silah kullanıp kullanılmadığının Birleşmiş Milletler tarafından [acilen] araştırılmasını talep ediyor…

Yani işin özeti, Suriye’deki ABD varlığının “gerekçe”sinin soruşturulmasını istiyor…

Bakalım göze alabilecekler mi?

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com