24 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Faruk Haksal

Faruk Haksal

Faruk Haksal Hakkında

Web sitesi adresi:

Salı, 11 Nisan 2017 08:00

KANDIRILMA RİSKİ…

KANDIRILMA RİSKİ…

Çocuğu bağrından çıkarıp, sezeryanla doğuruyorsun…

Kendi kucağında besleyip, itinayla büyütüyorsun.

Gün geliyor çocuk büyüyüp, gelişip, kendi kendini yönetmek istiyor…

Pastadan pay istiyor; daha neler neler… Neler neler istiyor!

İşte tam da bu noktada;

- Hooop dedik, diyorsun…

- Eyyyyyy bebek, dur orada!

İşine bak, işlevini sürdür ama… Orada dur!

Pasta küçük, çatal kaşık fazla…

Otur oturduğun yerde!

Yoksa…

İnlerine girerim senin.

Yer ile yeksan eylerim.

Ense köküne çöküp, yok ederim seni.

İşte 15 Temmuz girişimi bu strateji değişiminin çocuktaki tepkisidir.

Devletin silah zoruyla ele geçirilmesi, TBMM’nin bombalanması ve ülkenin cumhurbaşkanını öldürmeye kadar vardırılan yasa dışı kalkışmanın gerçek nedeni pastadan pay kapma ihtirasıdır…

Cumhurbaşkanımız, “Ne istediler de vermedik,” diyor…

Gittikçe semirdiler.

Her köşe başına yerleştiler.

Türk Silahlı Kuvvetlerini çökertmeye kadar vardırdılar tırmanışlarını.

Ve sonunda… Pastadan pay istediler…

Tabii ki verilmedi.

İşte sorun budur.

Devletin üst kademesi aldatılmıştır.

Bebeğin eğitiminde yanıltılmıştır.

Ve bebek boy atıp güçlenince, devletin temelini çökertmeyi hedefleyen eli silahlı bir eşkıya haline dönüşmüştür.

Eşkıyanın silahlı girişimi kanla da olsa önlenmiştir.

Ama devletin damarlarına kadar sızmış olan tortuları belki de halen, bir miktar da olsa diridir; ayaktadır.

Ancak… Altını çizmek istediğimiz esas konu, bu tortuların temizlenmesi eyleminden çok daha farklıdır.

Bizce temel mesele, parlamenter sistemin katılımcı yönetim biçiminde dahi sonuçlarından kan damlayan böyle vahim kandırmalar yaratabiliyorsa… Bu demokratik sistem törpülenip, tüm kararları tek bir kişinin aldığı o garip düzene geçildiğinde, bu kandırmaların çok daha kolay olabileceğidir…

İşte 16 Nisan, bu yönden de bir kez daha ve bir kez daha son derece önemlidir.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Pazartesi, 10 Nisan 2017 07:47

KADERİN KAPISININ ÇALINDIĞI GÜN…

KADERİN KAPISININ ÇALINDIĞI GÜN…

Herhalde Kılıçtaroğlu iktidara yürüyor; bizim haberimiz yok…

Ortada bir seçim filan da gözükmüyor.

Kurultay ise, oldukça uzakta.

Ama Cumhurbaşkanı, Kılıçtaroğlu’nun Kurultay’ı bile beklemeden istifa etmesini istiyor.

İllaki istifa… Hemen istifa… Neden?

Önümüzde Anayasa’nın 18 maddesinin değişikliği ile ilgili referandum var.

Cumhurbaşkanı her gün meydanlarda.

TV ekranlarına ipotek koymuş durumda…

Başbakan’da öyle.

Yedek takım kaptanı Bahçeli de öyle…

Nerede 18 madde?

Na!-mevcut…

Varsa yoksa Kılıçtaroğlu…

Dön dolaş yine Kılıçtaroğlu…

Nedendir bunca saldırı, hakaret, karalama?

Nedensiz değildir elbet.

Hikmeti kendinden menkul… müdür acaba?

Göreceğiz.

Mustafa Kemal de tek adammış…

Bu kadarı da fazla…

Mustafa Kemal de tarafsız değilmiş…

Bu kadarı çok daha fazla.

Mustafa Kemal Paşa, tek adam padişahı tahtından ederek bu ülkeye cumhuriyeti armağan etti.

Kurtuluş Savaşı’nı dahi TBMM’ni mücadelenin merkezine yerleştirerek yönetti…

O zamanların Türkiye’sinde birden çok parti mi vardı ki, Mustafa Kemal Paşa bunların orta yerinde taraf tutuyordu?..

Koşulları ve tarihi süreci görmezden gelerek ve bu tarih körlüğünü bilinçli bir biçimde sürdürerek halkı kandırmak dürüstlük müdür?

İki tane oy kazanılacak diye bu türden yollara sapmak siyaset midir?

Demokrasilerde temel sorun; halkın iyi ile kötüyü, doğru söyleyenle söylemeyeni ayırabilme yeteneğine ulaşıp ulaşmadığında düğümlenir.

Bu açıdan kötünün de, doğru söylemeyenin de –aslında-   demokratik ortama yararı vardır.

Halkın gözü, kulağı ve nihayetinde bilinci ancak bu karşıtlığın var olduğu bir ortamda açılır, gelişir ve ulusun kaderine egemen olur.

16 Nisan, kaderin kapısının çalındığı gündür…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

Cumartesi, 08 Nisan 2017 08:31

YORUM YOK… DÜŞÜNCE YOK!

YORUM YOK… DÜŞÜNCE YOK!

Bu yazıda yorum yok, düşünce ve eleştiri de yok…

Sadece halen yürürlükte olan Anayasa maddeleri ve referandum uygulamalarından küçük bir alıntı var.

Değiştirilmek için yer-gök-duvar-pano-meydan-tv-basın-uçak-açılış-ve hatta camilerin kullanıldığı Anayasa’mızın bazı –önemli- maddelerinden alıntılar var.

Buyurun –bir zahmet- göz gezdiriverin:

A. [Cumhurbaşkanı’nın] Nitelikleri ve tarafsızlığı

MADDE 101

Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir…

C. And içmesi:

Madde 103 - Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde and içer:

Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma,

üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma…

Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim."

F. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, radyo ve televizyon kuruluşları ve kamuyla ilişkili haber ajansları:

Madde 133 -

Devletçe kamu tüzelkişiliği olarak kurulan tek radyo ve televizyon kurumu ile kamu tüzelkişilerinden yardım gören haber ajanslarının özerkliği ve yayınlarının tarafsızlığı esastır.

Ve Referandum Mevzuatı:

Yürürlükteki mevzuata göre Başbakan, bakanlar ve milletvekilleri, 9 Nisan'dan itibaren, oy verme günü olan 16 Nisan'a kadar, makam araçlarını ve devlet uçaklarını kullanamayacak. Bu süre içinde resmi protokol karşılama ve uğurlama törenleri de yapılamayacak. Memurlar törenlerde yer alamayacak, mitinglere katılamayacak.

ANCAK…

Bu yasakların büyük bölümü, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı kapsamıyor. Yasa “Tarafsız konumda olması nedeniyle'' Cumhurbaşkanı'nı kapsam dışında tutuyor. Erdoğan yasak süresince de makam aracı ve uçağını kullanabilecek, miting de yapabilecek. “Evet” oyu da isteyebilecek.

Yorum mu?.. Ne yorumu!

Düşünce mi?.. Ne düşüncesi!

Yetmedi mi okuduklarınız?

Yetmedi ise… Bundan sonrasını siz bilirsiniz…

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

16 NİSAN, ERDOĞAN-KILIÇTAROĞLU KÖR-DÖVÜŞÜ DEĞİLDİR

Şu 16 Nisan gelsin artık…

Gelip/geçsin –de- ülkenin demokrasisi ve hukuk devleti boyunun ölçüsünü alsın… Bilelim!

Cumhuriyet değerlerinin bunca yıldır vatandaşın damarlarına ne kadar nüfuz ettiğini ve kaç okka çektiğini görelim, anlayalım.

Beylik söylemi ile, ülke olarak “layık olduğumuz yönetim biçimine kavuşalım…”

Padişahlığı bir yasa ile kaldıramıyorsunuz…

O ilkel yönetim biçimi eğer halkın değerlerinde hala tahtında oturuyorsa, aradan geçen yaklaşık yüz yıl içinde hortlayıp, yeniden gündemin ortasına çöreklenebilir…

Öyle mi; böyle mi?

Ya herra; ya merra…

İşte 16 Nisan –gerçekten ve bu anlamda- zurnanın zırt diyeceği bir gündür.

Konu aslında 18 adet maddedir…

Bu 18 adet maddenin ülkeyi götüreceği yerdir.

Teker teker, birer birer bu 18 maddenin her biri okunmalı, tartışılmalı, sorgulanmalıdır…

Ø TBMM varken, niçin cumhurbaşkanı tek başına, kimselere danışmadan, sadece kendi iradesi ile yasa yapabilmektedir?

Ø Cumhurbaşkanı partisinin başkanı olurken, aynı zamanda tüm halkın cumhurbaşkanı olabilir mi?.. Bu değişikliğe niçin gerek duyuluyor?

Ø Cumhurbaşkanı ve başkanı olduğu parti, tüm hakimleri ve savcıları ve onların maaşlarını, emeklilik koşullarını ve sair özlük haklarını belirleyen [siyasetten tümü ile bağımsız olması gereken] bir kurulun üyelerini seçme yetkisini eline alırsa, adaletin tarafsız ve bağımsız olabilmesi mümkün olabilir mi?

İşte bunlar tartışılmalı televizyonlarda, gazetelerde…

Siyasetçiler meydan nutuklarında bu konulara yoğunlaşmalı…

Ama hayır…

Hedef, bu 18 maddenin bilinçlerden kaçırılmasıdır…

Esas sorun rayından çıkarılmakta ve 16 Nisan bir AKP-CHP çekişmesi haline getirilmektedir.

Ülkenin yönetim biçiminin temel esaslarının değiştirilmesi, Erdoğan-Kılıçtaroğlu kör-dövüşüne indirgenmek istenmektedir.

İşte bu hedef-kaydırmaca, ciddi ve büyük bir tuzaktır.

Uzun yıllardır iktidar mücadelesinde geriye düşmüş olan CHP üzerinden, bir ulusun demokrasiye ve hukuk devleti ilkesine yenik düşmesi sağlanmaya çalışılmaktadır.

Temel soru şudur:

- Türkiye halkının çoğunluğu 16 Nisan’da bir “seçim” olmadığını anlayabilecek midir?

İşte Türkiye’nin kaderini belirleyecek olan kriter budur.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Perşembe, 06 Nisan 2017 10:18

SİGORTA ATTI BUGÜN, IŞIKLAR SÖNDÜ…

SİGORTA ATTI BUGÜN, IŞIKLAR SÖNDÜ…

16 Nisan’a 14 gün var…

Ve bugün canım hiçbir şey yazmak istemiyor.

Ama hiçbir şey…

Peki hala niçin klavyenin tuşlarına basmaya devam ediyorum?..

Bunun adı can sıkıntısıdır, nikbinliktir, hayal kırıklıklarının ense kökümde yarattığı sızıdır.

Yazmayı ben her zaman toplumsal sorumluluğun bir parçası olarak kabullendim ve uyguladım.

Bilinçlenme, birleşme, örgütlenme ve genişleyip çoğalmanın lokomotifi olarak benimsedim, böyle yaşadım.

Ama bugünkü yazıda bunların hiçbirisi yok…

Çünkü o enerji kontak yaptı bu gün!..

Sigorta attı.

Işıklar söndü.

Dünyayı zifiri bir karanlık kapladı.

Göz gözü, gönül gönülü görmez oldu.

Körlerin sofrasında, sağırlar diyalogu içinde duyarsızlığın sığlığına gömülmüş cıvık bir bataklık sardı her bir yanı…

Ve bugün içinde debelenmekte olduğumuz “hiçlik”ten bile söz etmeyi istemiyor canım…

İyisi mi, sevgili Oğuz Atay’a bırakayım bugün sözü, O’ndan alıntı yaparak gidereyim canımın sıkıntısını, sıkıntımın canını...

Şöyle yazıyor Oğuz Atay:

Bizim sorunumuz, “İn­sanımızın kişilik kazanma savaşının önemini henüz kavramamış olmasıdır. Kendisiyle hesaplaşma diye bir kavramın varlığından habersiz oluşundandır. Bunun için romanımız düzmecedir. Diya­lektik gibi gerçekten büyük kavramların gerisine sığınan cüceler ordusu oluşundandır. Köylünün sefil yaşayışı olgusu, büyük ro­man yazmayı gerektirmez. Buna benzer sözler söyleyenlerin de as­lında sözlerinin anlamını kavramamaları daha da acıklı bir durum­dur. Halka büyük doğrular adına yalan söylemekten kurtulama­maktır sorunlardan biri. Kültürsüzlüktür. Ve en önemlisi, ne ken­dini ve ne de gerçeği sezememektir. Sezgisizliktir. Duyarsızlıktır. Kültür kopukluğudur.

… Bir iki top­lumsal gerçeği bir yerden duyan insanın başka şeyleri duyamama­sından ileri gelen bir cahillik coşkunluğudur.

… Bunları yazmanın da bir yararı yoktur aslında. Kişilik kazanmamış bir yarı aydınlar ortamında kimsenin yarım yamalak düşünce ve duygu “müktese­batı”nı irdelemeye, kendi edinimleriyle hesaplaşmaya niyeti yok­tur çünkü.”

 

Ama gördüğünüz gibi yine de yazmaktadır o koca adam…

Bütün bunları yazmanın bir yararı olmadığını söylese de, yazma edimini sürdürmektedir inatla…

Kültürsüzlüğün istila ve işgaline rağmen…

Nesnel gerçeği ve kendi gerçeğini sezmenin, anlamanın ve sorgulamanın uzağında da olunsa…

Sevgisiz, duyarsız bir kültür kopukluğu da yaşansa… O yazmaktadır!

Yani hiçbir şey yazmak istemese de, yazmaya devam etmektedir.

Çünkü yazmak bir eylemdir, toplumsal ve bireysel mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.

Çünkü bağnazlıkla, sığlıkla, kültürsüzlükle ancak, daha çok kültür, daha çok açıklık ve daha çok demokrasi ile mücadele edilebilir.

Çünkü karanlık, ancak yakılacak bir ışık ile aydınlatılabilir.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

HÜKÜMETİ KURAMAYAN “GELİŞMİŞ[!]” MECLİS…

Diyelim ki, seçim vakti geldi, sandıklar kuruldu.

AKP % 45

CHP % 33

MHP % 10

HDP % 12… Oy aldı, TBMM’ye girdi.

Meclis egemenliği artacak, güçlenecek ya…

Yine diyelim ki, AKP dışındaki partiler bir araya geldi; oldu mu % 55…

Oldu farz edelim.

Bu % 55 hükümeti kurabilecek midir?

- Asla!

Peki ya % 45?.. Yani AKP.

AKP, hükümeti kurabilecek midir?

- Hayır, yine asla!

TBMM’deki çoğunluk ne olursa olsun, milli irade ne şekilde tecelli ederse etsin… Hükümeti Cumhurbaşkanı kuracaktır.

Diyelim canı öyle istedi; bir tek bakanını dahi TBMM içinden seçmeden hükümeti oluşturabilecektir.

Kurulan bu hükümetin üyeleri, bir zahmet gidip, TBMM’de yemin edecek… Ama o TBMM, bu hükümeti denetleyemeyecektir.

Bu hükümetin bakanları TBMM’ye karşı değil, sadece –ve sadece- cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacaklardır.

Cumhurbaşkanı, istediği bakanı, istediği zaman “işten” atabilecek; yeni yeni adayları “işe” alabilecektir…

Ve böylece… [öyle diyorlar] TBMM’nin gücü ve etkinliği artmış olacaktır.

Demokrasi gelişecek, semirecek ve cumhurbaşkanı [söylendiğinin aksine] tek-adam olmayacaktır.

Celal Bayar’ın kızı bile “Hayır” demektedir bu düzene… Yani Demokrat Parti’nin kökü, temeli…

Saadet Partisi bile “Hayır” demektedir bu düzene… Yani, AKP’nin aslı-esası… Anası-babası; kökü-kökeni…

Abdullah Gül/Bülent Arınç ve AKP’nin tüm eski-tüfek şürekâsı “yetmez ama Hayır” diyor bu gelişmelere… Acep nedendir?

Hele hele şehit babaları, anaları ağlayan gaziler ordusu, analarını alıp gitmeleri buyurulan yurttaşlar, akıllarına bilinç eken vatandaşlar, milli iradenin nohuda-kömüre tav olmayan aydınlanmış kesimi?.. Ya onlar…

Onların tümü bu çarpık düzene [külliyen]  “hayır” demektedir…

16 Nisan’da bir genle seçim yoktur…

17 Nisan’da herkes kendi yoluna gidecektir… Tayyip Erdoğan yine cumhurbaşkanıdır.

Bu kadar değişik yapı ve düşüncedeki insanı bir tek cephede birleştiren tek öğe ise; demokrasidir…

Dayatmasız çoğulcu demokrasiyi ve hukuk devletini koruma refleksi ve yaratılmak istenen korku imparatorluğunun “reis-rejimi”ne karşı duyulan endişe…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

UYGARLIĞIN KRİTERLERİ VE 16 NİSAN…

Siyaset bir karalama aygıtı olarak çalıştırılıyorsa, bu kara ortama basarak yükselecek kişiler ülkeyi aydınlığa taşıyamazlar.

Çünkü… Çamurla iştigal eden çamura bulanır.

Oysa mesele, gerçekte son derece basit ve yalındır:

- Ortada 18 adet yeni Anayasa maddesi önerisi vardır.

Tartışma sadece bu maddeler üzerinde yoğunlaşmalıdır.

Bu maddelerin içerikleri konuşulmalıdır.

Maddelerin ülkeyi nerelere götüreceği sorgulanmalıdır.

Tartışmayı bu çerçevenin dışına taşımanın ve hele hele küfür, iftira, hakaret ve türlü çeşitli kişisel isnatlara yönelmenin “Anayasa değişikliği önerisi” ile hiçbir ilgisi yoktur.

Öfkeyi merkezine yerleştiren bir siyaset anlayışının bu ülkeye yararı olamaz.

Kişisel hakaret ve fiziki saldırıları strateji olarak benimseyen siyaset yöntemlerinin bu merkezlerde konuşlanması halkı ancak düşmanlığa, ayrışmaya ve şiddete davet eder…

Bu davetin sorumluları sorgulanmalıdır.

Halk içine sürüklenmek istenen düzeysizlik ortamından başını kaldırıp bu sorgulamayı yapabilmelidir.

Demokrasi, bir kültür ve düzey rejimidir.

Bu nedenle eski Yunan’da kısa bir süre hüküm süren doğrudan demokrasisi dışında, ilk çağlarda ortaya çıkmamıştır.

Atina’da gerçekleşen bu mucizenin nedeni ise, Sokrates öncesi ve sonrasında oluşan üst düzey felsefe kültürü ortamıdır…

Bu üst düzey kültür ortamının dışında kalan ilk çağ insanının demokrasiyi istemesi, talep etmesi ve gerçekleştirmesi mümkün olmamıştır.

Çünkü demokrasiyi talep etmek, bir kültür sorunudur…

Koskoca toplumun bir tek adamın iradesine mahkûm olarak yaşamayı kabul etmesi de, yine aynı kültür sorununa bağlı bir eksikliktir.

Demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğü uygarlığın temel kriterleridir.

Bunlardan birisi yoksa… Uygarlık hastadır. Ve tedaviye muhtaçtır.

Bu tedaviyi gerçekleştirecek olan ise, bu kriterleri içselleştirmiş olan halktır.

İşte Türkiye toplumu 16 Nisan günü, bu kriterlere göre boyunun ölçüsünü alacaktır…

Referandum olgusunun özeti budur.

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pazartesi, 03 Nisan 2017 10:58

BIRAKIN ERDEM KAZANSIN…

BIRAKIN ERDEM KAZANSIN…

Cebinde para olmayan bir insanın onu harcaması mümkün değildir.

80 yaşına merdiven dayamış bir “delikanlı”nın basketbol oynaması da mümkün değildir…

Ya demokrasi?

Ya erdem?

Ya eşitlik, kardeşlik, adalet duygusu?..

Bunlar da aynı.

Yoksa… Yoktur!

Bir kişide demokrasi içselleşmemişse, dışa yansıyamaz.

Temel strateji, “Gayeye varmak için her şey meşru” ise…

Siz eğer; adalet, kardeşlik, eşitlik değerlerini o gayenin uğruna bir kenara bırakmışsanız…

Erdem “hava”-gazıdır.

Bugünün eşdeğer kavramı ile, doğal “gaz”dır…

Uçar gider.

Üstelik bugünün doğal-gazı ithaldir.

Yani… Yabancının gazı ile gerdeğe girilmektedir.

Yabancı dün üst-akıl’dı.

Bugün “Eyyyy… falan filan…”dır.

Ama devlet’in parası denizdir.

Zaman zaman üstü örtülüdür.

Hesabı yoktur/kitabı na-mevcuttur.

Gidin bakın büyük şehirlerin duvarlarına, ilan tahtalarına, mega-kentlerin oralarına/ buralarına/ şuralarına…

Her alanda, her virajda, her meydanda bu hesaba-kitaba sığmayan örtülü/örtüsüz harcamalardan fışkıran afişler, filamalar, beyin-keseleyen renkli sözcükler vardır…

16 Nisan’da milli irade mi ortaya çıkacak?

Bırakın çıksın…

Halk iradesini özgürce belirlesin.

Niçin bu bol kese/sabun/çalkalama/bocalama?..

Bırakın insanlar düşüncelerini eşitlik içinde, adalete uygun, diş göstererek/tehdit ederek/çamur atarak değil… Gülümseyerek, [en önemlisi] düşünerek, öğrenerek ve bilinçlenerek oluştursunlar…

Bırakın erdem kazansın!

Yol verin özgürlük, demokrasi, adalet egemen olsun.

İşte…

Ancak… Ve sadece o zaman… Türkiye kazanacaktır.

Bizler sorumlu yurttaşlar olarak bunun dışında bir şey istiyor muyuz?

- HAYIR!

İşte engellenmek istenen budur…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

GEMİ, FIRTINA, LİMAN, KAPTAN VE 16 NİSAN…

Bir kaptanın becerisi [ya da kestirmeden, ustalığı diyelim] açık denizlerde iri dalgaları ve azgın fırtınaları nasıl geçiştirdiği ile ölçülmez.

Mesele çok daha basittir…

Gemi limana sağ salim dönebiliyor mu?..

İşte tek kıstas budur!

Yarışta şartlar eşit değil; doğru.

Birisi devletin tüm imkânlarını kullanıyor; ötekisi yaya… Bu da doğru.

Birileri açılıştan açılışa koşuyor; devletin parası deniz…

Neredeyse kıyı-köşe bir imam hatip okulunun kantin büfesinin kurdelesini kesip, açılını yapacak… Peki, kesmeli mi? Bizce kesmeli. Çünkü o kurdeledir O’nu bu koltukta tutan.

Ötekisi… Kapatılan köy enstitülerinin matemini yaşıyor hala… Yaşamalı mı? Bizce bol kepçe yaşamalı. Çünkü o kapatılıştır rejimi, ekonomiyi, demokrasiyi ve kara kara bulutları bu ülkenin ufkuna yerleştiren…

Bugünün yaşamsal sorusu şudur:

- Gemi bu fırtınayı atlatabilecek midir?

O iri dalgaların üstünden atlayıp, limana –sağ salim- dönebilecek midir?..

Tarifeli sefer 16 Nisan’ı gösteriyor.

16 Nisan günü gün batımında gemi limana demirleyebilecek midir?

İskeleye konuşlanmış olan belediye bandosu coşku ile, “İzmir Marşı’nı çalabilecek midir?

16 Nisan… Şehitsiz, kansız, tanksız, tüfeksiz… Gerçek bir “Demokrasi Bayramı” olabilecek midir?

23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. [Neşe doluyor insan!]

Hakimiyet gökten yere indi ve ulusun egemenliği Devlet’in resmi ideolojisi oldu. Ve bu ideoloji, Anayasa’ya laiklik ilkesi adı ile yazıldı/kazındı…

İşte 16 Nisan bu millete armağan edilmiş olan “tam bağımsız, demokratik ve sosyal hukuk devleti” ikramiyesinin gerçekten anlam kazandığı, yeniden tesis edildiği ve belki de gerçekten farkına varıldığı bir gün olabilecek midir?

Cumhuriyet kuşağının torunları bu büyük zaferi yaratabilecek midir?

Zafer… Büyük olacaktır, doğru ve kesin.

Çünkü zafer kazanıldığında, yukarıdan aşağıya değil, Mustafa Kemal Paşa’nın dikte ettiği yasa maddeleri ile değil… Türkiye halkı bil/fiil, kendi eli ve iradesi ile, kendisine bağışlanan egemenliği kollamış/korumuş ve yeniden kurmuş olacaktır.

İşte tam bağımsız, demokratik ve laik sosyal hukuk devleti’nin “ateşle imtihanı” o gündür…

Yani… Gerçekte, 23 Nisan 1920’nin idrak edileceği kilometre taşıdır 16 Nisan!

Hayır… Hak edileceği!

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com

 

 

 

Pazartesi, 27 Mart 2017 19:47

TECAVÜZ

TECAVÜZ

 

Sözlük şöyle tanımlıyor:

- Kötülük yapmak, yıpratmak amacıyla bir kimseye karşı doğrudan doğruya silahlı veya silahsız bir eylemde bulunmak, hücum, taarruz…

Ama nedense bizler, çoğu zaman tecavüzü, insan bedenin alt katı ile ilgili bir saldırı olarak görürüz… Cinselliğin kapsama alanının dışına bir türlü çıkamayız.

Tecavüz dendi mi, genellikle bir magandanın masum bir kızı iğfal etmesi akla gelir.

Yani… Eskilerin deyimi ile, “fikir ne ise, zikri de odur…”

Ama örneğin, yalan söylemek gerçeğe bir tecavüzdür.

İrtica ise; laik düşünceye, özgür sorgulama hakkına bir tecavüz…

Peki ya adalete tecavüz?..

Eğer siz, hâkimleri ve savcıları siyaset kurumlarına bağlayıp, tabi kılarsanız, hukuk devletine tecavüz etmiş olmaz mısınız?

Eğer siz, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yasa yapma yetkisini kısmen de olsa ortadan kaldırır, hükümetten hesap sorma hakkını tümü ile elinden alırsanız, milli egemenliğe tecavüz etmiş olmaz mısınız?

Devlet’in yönetilmesinde, ortak akıl yerine bir tek kişinin iradesini hâkim kılarsanız, çoğulcu demokrasiye tecavüz etmiş olmaz mısınız?

“Laiklik karşıtı eylem ve söylemler” Cumhuriyet değerlerine bir tecavüz değil midir?

Ve… Eğer, bu sıraladığımız fiiller gerçekten birer tecavüz fiilleri ise, buna karşı çıkmamak mümkün mü?

Bu niteliklerle kuşatılmış bir geleceğe HAYIR, dememek demokrasiye sığar mı?

Özgürlüğe sığar mı?

Hukuka, adalete sığar mı?

Çağdaş, uygar, aydın bir insan, bu seri-tecavüzler karşısında tarafsız kalabilir mi?

Kalmalı mı?

Peki, bu çağdaş/uygar/aydın insan ne yapmalıdır?

Bizce, derhal sırça köşkünün kapısına kilit vurup, sahaya inmelidir…

Tanzimat aydınlığını terk edip, Mustafa Kemal’in askeri olmaktan bir kat daha yukarıya tırmanıp;

- Mustafa Kemal’in “kurmayı” olmalıdır!..

Tabii ki bir mücadele özverili neferlerle kazanılır… Ama kurmay zekâsı, tecrübesi ve bilgi birikimi olmayan bir mücadelenin başarıya ulaşması mümkün değildir.

Üstelik tek kurmay da değil…

Kurmay-aydınlardan oluşan çoğulcu bir yapı…

İşte HAYIR demenin bir anlamı ya da sonucu da, bu nitelikteki yapıya doğru atılacak güçlü bir adım olmasıdır…

 

www.haksal.av.tr

@farukhaksal42

www.soruyusormak.com