22 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Konuk Yazar

Konuk Yazar

Web sitesi adresi:

Perşembe, 30 Nisan 2015 08:18

Dünyada Savaşları Çıkaranlar Utanmalı

Dünyada Savaşları Çıkaranlar Utanmalı

Benim dedemin babası ve amcalarının hesabını kimler verecek. Osmanlı Rus harbinde ya öldüler ya da esir düştüler. Gerekçesi neydi bilen var mı? Anlayana saz anlamayana davul zurna az demiş ya atasözünde. Ne dersen de anlayan çıkmayacaktır. Ne için ve ne adına ortadan kaybolduklarına gelince, bu vatan için ortaysa konan mücadelenin getirisi olduğundan kimse şüphe duymamalıdır. Kim bilir kaç can orada yok oldu ve geri dönemedi. Mezarları nerede bilinmez. Peki şimdi sormak gerekmez mi? Ortadoğu’da yıllarca kan gövdeyi götürürken, Balkanlar’da yakın tarihe kadar yapılan onca kırımları gören neden olmamıştır. Bunlara ben cevap veremem. Buna cevap verecek kişiler siyaset bilimcileri ve tarihçilerdir. Bizler ne yapıyoruz bilen var mı acaba. Sadece yıllar öncesinin ortaya atılan bazı konuları alarak dramatize edenlere sesimizi keserek oturuyoruz.

Birlikte isterseniz 1.Dünya savaşı dönemine gidelim. Bu savaş kimler arasında olduğu ve ülkemizin o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu dönemini yaşadığını herkes biliyor. O tarihlerden sonra yaşanan bir çok olay ve mücadelenin ardından, dünya devletlerine karşı gerçekleşen ve ulusal birlik ve beraberliğimizin kazanımı olan bu topraklar, Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüşerek güçlü bir devlet haline dönüşmüştür. O yıllarda manevi gücümüzle yaptığımız bu savaşımın kazanımı olan bu ülkeye, dış etkenlerin müdahale edemeyerek yenilgiye uğramaları, yıllarca ağızlarının suyunu aktıran ve bu ülkenin değerlerine sahip çıkabilme içgüdülerini sağlamak için ortaya atılan bir çok konunun çabasıdır.

Tarihçilerimizin yaptığı araştırmalarda savaş halinde olan Anadolu topraklarının, değişik yörelerindeki isyanlarda, sadece bahsi geçen Ermeniler değil, toprakların asıl sahipleri olan insanların da öldüğü ve topluca katledildikleri ortaya çıkarılmıştır. Ölümlerin ortaya çıkmasındaki bir çok etken olabilir. Bu etkenlerin başında, bulaşıcı hastalıkların baş göstermesi, savaş halinde ve isyanlarda ortaya çıkan olaylardan doğan ölümler, Doğu’da ve Anadolu’nun bir çok yerindeki iklim koşulları, bölgede bir çok kargaşanın unsuru olan çetelerin varlıkları bu olayları körüklemiştir. Son yıllara bakıldığında Ermeni Soykırımı denilen olayların, sahte Osmanlıcılık oyunlarının ortaya koyduğu oyunların çok uluslu devletlerle olmasa olmazının getirisidir görüşündeyim. Bizler siyasetçiler başta olmak kaydıyla, tarihçilerimiz, bilim adamlarımız, aydınlarımız ve halkımız başta Bop konusunun ne anlama geldiğini iyi bilmeleri halinde, yaşanan bu dramatizenin içeriğini rahat çözebilirler.

 

Çarşamba, 29 Nisan 2015 08:51

Bunlar Şimarık Politikaların Eseri

Bunlar Şimarık Politikaların Eseri

Sonunda işin cılkını çıkardılar. Bir yanda toplumların kardeşliği, diğer yanda Ermeni diasporasına ver yansın sözler. Bana kalırsa biz politikayı beceremiyoruz. Biraz becerdiğimiz yönü var aslında da, o yönünü şahsi çıkarlar içinde kullanınca, diğer ülkelere rezil oluyoruz. Bunun adı şımarık politika.

Geçmişe birlikte bakalım isterseniz. 1915 yılında bu topraklarda neler olmuş? Şimdi Çanakkale'ye gelen onca devlet yöneticisi, politikacı ve görevliler Çanakkale savaşlarının 100.yılını kutlarken taziyeleri kabul ediyorlar. Biri kalkıyor dünyanın en dramatik olayını anmakla yetiniyor. Diğeri ise çıkıyor ortaya, adeta yalancı pehlivan gibi dualarla insanların duygularını sömürüyor. Kendi ülkesinde acaba bunun benzerleri yıllar önce yaşanmadı mı? Soran yok.

1.Dünya savaşında yanımızda olan Almanya, şimdi kalkmış soykırım diyebiliyor. Biri de, kalkıp diyemiyor. Ey Almanya, sayın Merkel, senin ecdadın bir zamanlar gaz odalarında Yahudileri yakarken, onları katlederken, onları sürerken aklın neredeydi. Aslında ben böyle birini bir kaç yıl önce tanır gibiyim de, nedense bu sene pek kükremiyor. Gelelim yine Merkel'e. Onca Yahudiyi sizler yakmadınız mı? Bunun adı soykırım değil de nedir. Gidin sizin o atalarınıza bir sorun bakalım karşınıza ne çıkacak. Daha başka mı, aramadığın kadar. Çıkar uğruna her şey yapılır bu kişilerden. Memleketini bile satar. Sırbistan Devlet Başkanı Erivan'a giderek Ermenilere destek veriyor ve soykırım diyor. Yakın tarihte Sırbistan Bosna'da neler karıştırdığını ne çabuk unutmuş. Ya Güney Kıbrıs liderine ne demeli. Siz 1974 yılına kadar Kıbrıs'da ne haltlar yediğinizi çok çabuk unutmuşa benziyorsunuz. Orada yakılan Türk evleri, yerle bir olan aileler, ırzına geçilerek öldürülen annne ve kızlarını çok çabuk unuttunuz. Rus liderinin ise derdi farklı olsa gerek. Cumhuriyet öncesinde sözde bizi destekler tavrını çıkarları için savunan ve ardından İngiliz ile Fransa ve İtalya ile ortak noktada buluşan ülke neresiydi? Derdin neydi o zaman? Kars ve Erzurum için aklından geçenler. Şimdi mi aklına geldi de 100. yılda soykırım diyorsun.

Asıl başı çekenlerin ismini henüz zikretmedim. Onlar kendilerini çok iyi biliyorlar. Biri Bop hareketinin baş öncüsü Obama. Diğeri onun uzantısı olan İsrail. Amerikada bulunan Ermeni lobileri bu olayların arkasında elbette olacaktır. Onların işi bu. Devlet başkanları Obama değil, başka biri de olsa Amerikanın yasalarını çiğnemesi mümkün değildir. Şimdi çıkıp rahatça dile getirebilirler. Biz bu işe Soykırım demedik bakın. Demeyeceğiz de zaten. Gerekçe ne diye soranlara cevap hazır. "Türkiye öyle bir yer ki, yer altı kaynaklarıyla, Ortadoğunun bel kemiği konumunda olması bizi bu tarz konuşmaya sevketse de, içimizden geçenler yaşanandır." Bunu net söylemeseler de içlerinden geçen bundan farkıl değildir. Çanakkale savaşlarında, taziye sunacağımıza onlar bizlere tebrik yollamaları gerekirdi. Elimizde kısıtlı silah ve cephaneyle, silah ve askerf bakımından güçlü uluslar arası bir orduyu bozguna uğratmışız. Bunun anlamı şudur. Çanakkale geçilmez sözünün ardındaki o muhteşen savunma azmidir. Biz bu vatanı şimdi ağızlarının suyunu akıttıkları bu toplulukların vatan savunmasıdır. Neyin taziyesi ve neyin üzüntüsüdür. Beğenene bu ülke kapısını açar. Beğenmeyen gider sınırında yaşar. Bu tamamen şımarık politikaların eseridir.      EROL YILDIZ

 

 

 

 

 

 

Salı, 28 Nisan 2015 08:05

Bakan Bile CHP'ye Verecekmiş

Bakan Bile CHP'ye Verecekmiş

Acaba dedim bir an için. Böyle olur mu diye. Olur mu olur. Demek bir bildiği var Sayın Bakanın. Ben fazlasıyla şaşkınım bu söze. Eeee, ne olacaktı başka. Yıllarca iktidar yolunu gözle. Devamlı muhalefette kal. Bizim de hakkımız var değil mi yani palazlanmaya. Bizim de ihtiyacımız var bu ülkede yandaş olmaya, ihaleler almaya, köşeyi dönmeye. Durun bakalım bu işte bir iş var. Ya rüyadayız ya da şaka. Denemekte yarar var. Belki de Bakan bile çok ciddi.

CHP Genel Başkanının seçim bildirgesine karşılık AKP'li Bakan Şimşek ne demişti? "kaynak göstersin, oyum CHP'ye." Yani şimdi bunca yıl, bunca seçimde hangi parti kaynak göstermişti ben hatırlayamadım. Bizim köylümüz hep derdi de ben inanmazdım. "Doğur be beşinciyi Allah rıskını verir." Ne olacak bir bildiği var demek ki. Vallahi ben vermeyi düşünüyorum. Siyaset biliminde vaat vermek var zaten. Bu işin özü. Ha, beğenmezsin bir dahaki seçimde oyunu atmaz, başkasını seçersin. Zaten de Sayın Kılıçdaroğlu böyle demiyor mu? Bunları yapacağım bana dört yıl lazım. Yoksa istifa ederim. Yani bu millet 70 yıl dayandı sesini çıkarmadı da 4 yıl mı bekleyemeyecek. Ben vereceğim kardeşim.

Biz bu Cumhuriyeti kurduk kuralı, baştan beri büyük bir hata yaptığımıza inanıyorum. Ne hatası diye sorarsanız bakın anlatayım. Halkı cahil bırak. Okumayı ve kültürü uzak tut. Peşine ver vaadleri, ne istersen yap. İstediğin gibi yönet. Yok efendiler bu devir geçti. Gerçi aklı başına gelmeyip hala birilerinin sözüyle hareket edenler yine var. Başımızda yeterki biri olsun. Biz uçurumdan da atlarız. İşte böyle ya. Ben bu teze büyük bir zevkle inandım. Hatta inanmak ne kelime, ülke geleceğini bu şartlara bağladım da, herkes bana gülmüştü. Şimdi bak herşey ortada aleni. Bu vaade bakan bile oy verecekse, benim ne haddime. Başımla beraber.

 

EROL YILDIZ

Siz Can Yoldaşlar Meclise Yakışırsınız!

Önümüzdeki 7 Haziranda Genel Seçimler yapılacak ve milyonlar yeni parlamento temsilcilerini seçeceklerdir. Bu seçim Cumhuriyet tarihinin en önemli seçimlerinden birisidir.

25 dönemdir Alevilerin ve Alevi toplumu temsilcilerinin dikkate alınmadığını biliyoruz. Aleviler yıllar yılı ezici bir yüzdeyle CHP ye, 1950 li yıllarda kısmen Demokrat Partiye ve 1965 Genel Seçimlerinde de CHP, İşçi Partisi ve Birlik Partisine oy verdiler. CHP ve Demokrat Parti’de milletvekili seçilen birçok Alevi oldu, ancak bunların hiçbiri Alevi toplumu ve örgütlülüğü temsil eden, toplumun ve örgütlülüğün önerdiği kişiler değildi. Ülke nüfusunun nerdeyse üçte birine sahip Alevilerin ilk kez parlamentoda kendi kurumsal kimlikleri üzerinden temsil edilecekleri bir süreci yaşıyoruz.

Bu bağlamda Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Genel Başkanı Turgut Öker, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Müslüm Doğan, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği (HSAKD) Başkanı Ali Kenanoğlu, Maraş Katliamı mağduru ve yazarı Aziz Tunç, sanatçı Pınar Aydınlar, Gazeteci Çilem Öz ve daha birçok Alevi temsiliyeti olan kişi seçilebilecek sıralardan milletvekili adayıdır . Ayrıca Sivas, Tokat, Çorum, Kayseri. Erzincan, Dersim, Maraş ve Edirne illerinin 1.sıra milletvekili adaylarının da Alevi; toplamda da 150 Alevi adayın olduğu görülmektedir.

Bugüne milletvekili olan çeşitli Alevi kökenli kişi parlamentoda bireysel düşüncelerinden ötürü mücadele etmiş, Alevilik sorunlarını kimi zaman dile getirmişlerdir. Ancak bu faaliyetler hiçbir zaman milletvekili oldukları Partinin politikaları sonucu olmamıştır. Zira bugüne kadar adı geçen Partiler ve milletvekilleri Alevilik konusunda bütünlüklü bir Parti Programı ve/ya Tüzüğü gereği politika yapmamışlardır. Oysa şimdilerde HDP yöneticilerinin söylemlerinde ve Seçim Bildirgesinde Alevilerin yıllardır büyük mücadelelerle elde etmek istedikleri haklar ve talepler güçlü ve açık bir şekilde dile getiriliyor. Alevi temsiliyetinde adaylar kurumsal kimlikleri üzerinden değerlendirilerek milletvekili adayı yapılmışlardır.

Çok doğaldır ki, HDP nin program, tüzük, örgütlenme ve bileşikleriyle ilgili hem olumlu, hem de olumsuz görüşlerim vardır. Bu görüşlerimi ve eleştirilerimi de gerkeli platformlarda dile getirdim, getirmeye de devam edeceğim. Zaten tüm bunların aynı anda herkesi mutlu ve tatmin etmesi mümkün değildir.  Bu seçimin diğer seçimlere göre daha  önemli ve  daha  özgül koşulları vardır. Ve bu koşullar mutlaka doğru olarak değerlendirilmeli, buna uygun hareket edilmelidir. Bugüne kadar ülkeyi faşist yasalarla yöneten AKP zihniyeti ve Erdoğan’ın bu seçimlerde 330 ve üzeri bir milletvekili sayısına ulaşması geleceğimizin Ortaçağ Karanlığı ile tescil edilmesi anlamına gelmektedir. Erdoğan’ın bu karanlık ötesi planlarını boşa çıkarmak için seçmenlerin oylarını çok dikkatli kullanmaları kaçınılmaz bir zorunluluktur.

HDP’nin barajı aşması Aleviler, Kürtler, Ermeniler, işçi sınıfı, demokratik bir yaşamın hüküm sürdüğü bir ülke özlemi çeken tüm demokrasi güçleri, sosyalist, devrimci ve komünistler ve ötekileştirilen kesimler için şarttır.

Yeni Osmanlıcı, Padişah özentili, şeriatçı, salt ülke içinde değil, Ortadoğu coğrafyasındaki tüm halkların kardeşliğine düşman Erdoğan ve zihniyetine biran önce dur demek için gereklidir.

Bir önceki genel seçimlerde de “meclise can gelecek” diye yola çıkmış ve mücadele etmiştik. Bugünkü şartlar o seçim dönemiyle kıyaslanmayacak kadar daha elverişlidir ve Alevilerin kendi temsilcilerini seçmeleri, güzel yarınların başlangıcı açısından, gelecek kuşaklara, yola, öğretiye ve demokrasi mücadelesine olan inancımızın, tarihi sorumluluk bilincimizin kaçınılmaz gereğidir.

Parlamenter seçimlerinde ise işçi sınıfını, emekçilerin kurtuluşunu kendisine rehber edilenlerin yani sosyalist, devrimci ve Komünistlerin tavırlarını esas olarak

Daha önceki tüm seçimlerden sonra verdiği oy, yaptığı yanlış tercihler sebebiyle suçluluk duygusu yaşayanlar, bir kez daha  bu duyguyu yaşamak istemiyorlarsa bu  seçimde  mutlaka  doğru tercih yapmalı ve  oylarını buna  göre  kullanmalıdırlar..

İnanıyorum ki ve Alevi toplumu bilmelidir ki, milletvekili adayı olan dostlarımız seçildikleri takdirde bilgi, birikim, donanım ve yeterlilikleriyle Alevilerin sorunlarını, kurumsal çıkarlarını her şart altında Parlamentoda savunacak, koruyacak ve hak elde etme mücadelesinde asla geri adım atmayacak birer karaktere sahiptirler.

Ben, 7 Haziran 2015 tarihinde yapılacak Genel Seçimlerden sonra oluşabilecek tabloyu ve siyasi gelişmeleri objektif olarak değerlendirip, gözönünde tutuyor ve oyumu listelerinde Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, sosyalist, devrimci ve komünistlere, emekçi sınıfı temsilcilerine ve ötekilere yer veren HDP’ye vereceğim. Bunu tarihe, topluma, yola, öğretiye, gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumun gereği ve savunduğum değerler ile bugüne kadar ki siyasi görüşüm ve duruşuma denk düşeceği için yapacağım.

Erdal YILDIRIM

15 Nisan 2015


Newroz Özgürlük Ateşinin Yanmasıdır

21 Mart tarihi, yani Newroz veya Nevruz birçok coğrafyada, Orta Asya’dan Ortadoğu’ya ve Mezopotamya’ya kadar birçok halk için yeni yılın, baharın başlangıcı, yeni bir günün doğuşu olarak kabul edilen bir gündür. Ancak Newroz özellikle Mezopotamya’nın mazlum halklarının, Kürd ulusunun karanlıktan kurtuluşunun, aydınlığın, güneşin, barışın, özgürlüğün, tüm güzelliklerin sembolü bir gündür ve tarihi olarak 4.300 yıl öncesine dayanan bir tarihsel kökene sahiptir.

Orta Asya’dan Mezopotamya’ya, Anadolu’ya ve Balkanlara kadar birçok ülkede toplumlar ve halklar 21 Martta festivaller, bayramlar ve karnavallar yaparlar. Aleviler, Farslar ve Mezopotamya’daki çeşitli halklar, Newrozu bir şölen havasında ve kendi ulus mitolojilerine uyarlayarak kutlarlar. Newroz’un oluşumu ile ilgili birçok efsane bulunmaktadır.

En bilindik iki efsaneden birisi, kendini Tanrı ilan eden Med kralı Cemşid’in tahttan indirilmesinden sonra, Cemşid’in yerine geçen Dehak’a karşı direniş ve başkaldırıyı örgütleyip zalim kral Dehak’ı ve hükümdarlığını yerle bir eden, Kürtlerin özgürlüğe kavuşmasını sağlayan Demirci Kawa efsanesidir.

Çok zengin bir hükümdar olan Dehak iktidarda iken çok ağır bir hastalığa yakalanır ve iyileşmesi ve acılarının son bulması, yaranın kapanması için hekimler, yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini salık verirler. Ve yıllar boyu Dehak yaralarını iyileştirmek için her gün zorla anne-babalarından alınan iki gencin kafasını kestirir ve beyinleri yarasına sürer. Bu katliam yıllar yılı sürer.

Ve sıra daha önce 17 oğlunu zalim Dehak’a kurban vermiş demirci Kawa’nın son oğluna gelir. Diğer oğulları sebebiyle büyük acılar yaşayan Dehak, son oğlunu da kurban vermemek için başkaldırmayı seçer ve bu düşüncesini de güvendiği kişilere anlatır ve bu kişilere kendi yaptığı gürz, bıçak, kılıç vb silahlarla eğitim verir. Giderek bu başkaldırı fikri ve katılanların sayısı artar.. 20 Martı 21 Marta bağlayan gece dağlarda ateşler yakılır ve zalim Dehak’a karşı direniş başlar. Kısa sürede binlerce kişi Dehak’ın sarayına hücum eder ve saray direnişçiler tarafından ele geçirilir. Devam eden günlerde bu başkaldırı ve direniş Dehak’ın egemenliği altındaki tüm topraklarda devam eder. Dağlardaki özgürlük, direniş ve  başkaldırı ateşleri hiç sönmez, Dehak’ı yerle bir edenler dağlardaki ateşlerin etrafında özgürlüğü kutlarlar..

Bir diğer önemli efsaneye göre ise Kawa 20 Martı 21 Marta bağlayan gece oğlunu kurtarma planları ve çareleri düşünürken yardımına göğün yedinci katındaki iyilik temsilcisi Hürmüz gelir. Hürmüz, Kawa’nın yüreğine sevgi ve umut doldurur, bileğine güç, aklına ışık katar. Buna göre Kawa oğlunu kendi eliyle Dehak’a teslim etmek üzere saraya girer ve huzura çıkarken yanında getirdiği çekiç ile Dehak’ın kafasına vurup öldürür. Dağdakiler haber vermek için sarayın avlusunda ateşler yakılır. Ateşi görenler evlerine geri dönerler. Kısa sürede tüm Ninowa bölgesinde halk isyana katılır, ateşler yakıp saraya yürür. Demirci Kawa çalışırken giydiği sarı, kırmızı, yeşil önlüğü isyan bayrağı, ocaktaki ateşi de Kürtlerin özgürlük meşalesi yapar. Tüm Ninowa’da, dağlarda ateşler yakılır,  meşaleler elden ele dolaşır, özgürlüğe kavuşma kutlamaları günlerce devam eder.

Zalim Dehak’tan kurtulan Ninowa halkları 21 Martı özgürlüğün, kurtuluşun bayramı olarak kutlar.

Diğer yandan Aleviler de Newruz yeni yıl ve baharın başlangıcı ve de inançsal boyutuyla da Evrenin, dünyanın yaratılışının nuru olarak kabul ettikleri Hz. Ali’nin doğum günü kabul ederler. Aynı zamanda bu gün Ali’nin Fatima ile evlendiği, sevgi ve mutluluğun alevlendiği, barışın, dostluğun günü olarak kabul eder ve akşamleyin de Nevruz Cemi bağlarlar. Bu akşam Gülbengler, deyişler okunur, semahlar dönülür, lokmalar paylaşılır ve dem alınır.

“Tek dil, tek millet, tek din” anlayışından kaynaklı olarak tüm etnik, inançsal, tarihsel, kültürel, hatta sosyal farklılıkları inkar eden resmi devlet anlayışı Newroz’u da dejenere edip inkar etmek ve içini boşaltmak her türlü yalana başvuruyor. Mazlum halkların ve Kürtlerin özgürlük ve kurtuluşunun bayramı olan bu günü milliyetçi bir anlayışla Türk Bayramı gibi görüyor.

Oysa Newroz, Kürtlerin zalimlere, tiranlara ve kötülüğe karşı direniş mücadelesinin kurtuluş ile taçlandırılması demektir. Newroz, özgürlük ateşlerinin sonsuza dek yanması ve tüm dünyayı aydınlatması demektir. Newroz, Halkların Eşitliği ve Kardeşliği, özgürlük ve barışın hüküm sürdüğü bir dünya yaratılma umudunun bayramı demektir.

Newroz kutlu olsun.. Newroz Piroz Be !

Erdal YILDIRIM

20 Mart 2015

Pazartesi, 16 Mart 2015 08:40

Bambu Koltuk

Bambu Koltuk

 

Yirmi yılı aşkın bir süre önce otel yapmak üzere Didim"e geldiğimde,Altınkum sahilindeki Cafelerin ve Restoranların masa ve koltukları bambuydu. Foça"yı görmüştüm,Kuşadası"nı görmüştüm. Oralardaki beyaz plastik masa ve sandalyelere gözüm alışmıştı.Onlardan sonra Didim"in yeni ciladan çıkmış,pırıl pırıl bambu masa ve sandalyeleri çok hoşuma gitmişti. O döneme göre modern malzemelerdi,kaliteyi temsil ediyorlardı. Sandalyelerin aksesuarları olan minderleri ile masaların üstündeki camları ile o döneme göre yüksek standartı işaret ediyorlardı.O dönem Didim"in altın yıllarıydı. Oteller İngiliz turistlerle doluyor, Restoranlarda müşteriler masa bekliyorlardı.

Bambu malzemeler çok kullanışlı malzemelerdir. Bir kere çok dayanıklıdırlar. Kolay kolay deforme olmazlar. Her sene cilalanarak ömürleri uzatılabilir. Zaten çok sağlam malzemeler olduklarından cafelerin,barların,restoranların her zaman vazgeçilmez malzemeleri olmuşlardır.
Didim"de gördüğüm bambuları çok beğenmiştim. Ben de otelimin bahçesine bambu aldım. Otelin Bar ve restoranını bambu masa ve sandalye ile döşedim.
Ancak aradan yıllar geçti. Bambu modası geçti. Bambu malzemelerin yerine yeni masa ve sandalyeler çıktı. Bambu imalatı bitti. Bambu atölyeleri kapandı,ihtilatı durdu. Bambu üretimi bitti. Bambu satan dükkanlar başka işlere yöneldiler. Bunların yerine deri giydirmeli sandalyeler,rengarenk koltuklar,birbirinde farklı masalar ortalığı kapladı.
Son olarakta çiçekli,renkli deri koltuklar piyasaya çıktı. Artık bir mekanda tek tip sandayle,tek tip masa yok. Farklılık,renklilik var. Geniş,gösterişli,rahat oturuş sağlayan koltuklar var.
Mekanları Belediye düğün salonu gibi tek düze döşemiyorlar. Çok farklı mobilyalar,birbirinden farklı masalar,sandalyeler,koltuklar var. Dekorasyonlarda buna uygun. Bol renkler,çarpıcı led ışıklar revaçta. Mekanlar hızla değişiyor,yeni bir anlayış,yeni bir görünüm yerleşiyor.
Geçen seneye kadar Altınkum"un özellikle sol tarafında,genellikle İngiliz müşterilerin tercih ettiği bölümünde ,baştan girip sona kadar yürüdüğünüzde görebilceğiniz tek mobilya bambu idi. Hemde 20 yıl önce alınmış,seneler içinde yıpranmış,üstelik zahmet edilip cilalanmaya bile tenezzül edilmemiş eski,köhne bambular. Zaten mekanların çoğuda mobilyalarına uygundu. Sağa sola taşarken yapılmış teneke bölümler,parça parça yapıldığından her türlü malzemeyle kapatılmış çatılar,her sene bir ilave ile yaratılmış anlamsız bir dekarasyon bu mekanların başlıca özelliği idi. 
Bir mekanın mobilyalarının,dekarasyonunun ömrü kısadır. Eskimeseler bile değiştirilirler. Yeni modaya,günün trendlerine uymak için değiştirilir. Diğer mekanlarla rekabet edebilmek için değiştirilir. En önemlisi müşteriye olan saygı nedeniyle değiştirilir. Hiç bir müşteri yıllarca senin eski püskü mobilyalarını,modası geçmiş dekarasyonunu,ilkel servisini görmek zorunda değildir. Israrla müşterilerine bunu dayatırsan,seni terkeder başka mekanlara gider.
Şimdi Didim yeni bir döneme girdi. O derme çatma,gecekondu türü teneke mekanlar yıkıldı. Yerlerine yeni,modern binalar yapılıyor. Yeni binalarla birlikte,yeni bir dekarasyon anlayışının yerleşeceğini umuyorum. Yeni mobilyalar,yeni ışıklandırma sistemleri,modern görünümler Altınkum"a geçte olsa gelecektir. Onlarla birlikte yeni bir servis anlayışıda yerleşecektir. Üstüne aklına esetiğini geçirmiş,kendi zevkine göre giyinmiş,tecrübesiz personel yerine,tek tip kıyafetlerle servis yapan meslekten gelme personel gerekecektir. Böyle bir Altınkum"da elbette artık üç beş kuruşa bira satarak ayakta kalmaya çalışan mekanlar kalmayacaktır. Yiyecek ve içecekler mekanların kalitesine,yapılan servise uygun gerçek fiyatlarla satılacak,işyerleri artık kar etmeye başlayacaktır.
Ben böyle umuyorum. Bilmiyorum çok şey mi istiyorum,yoksa...
Ferda Aykan
Cumartesi, 07 Mart 2015 12:29

Koçgiri Bir Direniş Başkaldırısıdır

Koçgiri Bir Direniş Başkaldırısıdır


Öncelikle bilinmelidir ki, 1921 de Koçgiri (2), 1925 te Zilan ve 1937-38 de Dersim’de yaşananlar,  resmi tarih belgelerinde tahrif edilerek gösterilmeye çalışıldığı gibi asla  isyan değil, birer katliamdır, hatta soykırım girişimleridir.

Selçuklularda, Osmanlılarda defalarca denenen katliam ve soykırımlar ne yazık ki, Cumhuriyet rejimi kurulduğunda laikliğin uygulanacağı, demokrasinin geleceği umuduyla Kurtuluş Savaşına maddi, manevi, askeri tüm güçleriyle katılan ve Cumhuriyetin kurulmasına büyük katkı sunan Alevi ve Kürtler için uygulanmaya devam edildi. Yani Aleviler ve Kürtler daha önceki inkâr, dışlanma ve aşağılanma politikalarıyla yüzyüze kalmaya devam ettiler.

Oysa Kurtuluş Savaşı öncesi Kürtler ve Alevilerle bağımsızlık sonrası için “siyasal” ve “kültürel” özerklik protokolleri imza altına alınmıştı.. Ancak İttihat ve Terakki’nin “tek dil, tek din, tek millet(3) politikası Kürtleri Türkleştirmek, Aleviliği de İslam içinde eritme, yani Sünnileştirmek gibi amaçlara hizmet ediyordu.

Kurtuluş Savaşının hemen ardından bu dışlanma, yok sayılma, asimilasyon siyaseti giderek açığa çıkınca, bunu gören özellikle Koçgiri, yani Kuzey Batı Dersim Bölgesindeki Alevi Kızılbaş Kürtler, Ankara hükümeti ile “özerklik” talebiyle bazı görüşmeler ve yazışmalar yapılır. Bu yazışmalarda, “bölgedeki Türk memurların ve Koçgiri Bölgesini abluka altına alan askerlerin geri çekilmesi, Kürt mahkumların derhal serbest bırakılması” gibi talepler de bulunuyordu..

Ama genlerine işleyen “Osmanlıda oyun bitmez” özelliği, Ankara hükümetinde de etkindi ve Koçgiri Bölgesindeki Kürt ve Alevilerin bertaraf edilmesi için, 9 Aralık 1920 de Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusuna, Koçgiri’yi, tenkil etme (bastırma, katliam) emri verildi. O Nurettin Paşa ki, 1915 yılında Ermenileri hunharca katlettikten sonra şöyle diyordu: “Zo” diyenleri temizledik. Şimdi “Lo” diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim”. Nurettin Paşa ile birlikte görevlendirilen biri daha vardı ki, bu kişi 1914-1915 yıllarında Karadeniz’de Pontus Rumlarını ve Erzurum Kars yöresinde Ermenileri öldürme, tecavüz etme, yağma yapan, bu başarılarından ötürü ödüllendirilip Muhafız Alayı komutanı yapılan Giresunlu eşkıya katil Topal Osman’dı.  İşte o Topal Osman şimdi de bizzat Mustafa Kemal Hükümetinin talimatıyla Koçgiri bölgesinde cinayetler, tecavüzler işlemek, evleri, köyleri yakmak, köylülerin her türlü ziynet eşyasını yağmalamak, hatta hayvanlarını öldürmekle görevlendirilmişti.

O Topal Osman, alçakça, kalleşçe ve insanlıktan nasiplenmemiş bir mahluk gibi onlarca Koçgiriliyi katletti, işkence etti.. Kendisi ve piyon itleri kadınlara, kızlara tecavüz etti.  Atalarımızın evleri yakılıp yıkıldı, tarlaları, mal davarları bile katledildi. Çengelli, Kızıldağ ve Beydağı’nın birçok yerinde, derelerde, tepelerde çatışmalar devam etti. Bir tarafta “ikrârından vazgeçmeyen, onurları, vatanları, aileleri, çoluk çocukları için ölümü hiçe sayan Koçgirililer”, diğer tarafta alçakça, hayasızca öldürmeye, tecavüze, çalıp çırpmaya, yağmaya gelmiş Topal Osman ve köpekleri… Katliam sırasında yaklaşık olarak 500 Koçgirili öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı ve yaklaşık 2.000 kişi başka şehirlere sürgüne gönderildi.

İkrâr verenlerin bir kısmının çeşitli nedenlerle yardıma gelmemiş olmasına rağmen, Alişan, Haydar Beyler, Alişer ve Zarife Xanım ile Filik Ali, Kızıltepeli Rıfat, Karamanlı Nuri ve Koçgirili isimsiz kahramanları, Koçgiri yiğitleri, kendilerinden hem sayıca, hem de askeri teçhizat ve silah açısından çok fazla sayıdaki güçlere karşı yiğitçe bir direniş sergilediler.

Koçgiri katliamı bizim acılarla örülü tarihimizin en önemli tarihi dönemeçlerinden birisidir. Dününe sahip çıkmayanlar, geçmişte çekilen onca acıyı, zulmü, akan kanı görmezden gelenler yarınlarına, geleceklerine de asla yön veremezler. Geçmişi unutanlar her zaman yeni felaketlerle yüz yüze kalacaklarını unutmamalıdırlar.

Gelecekte buna benzer acıları yeniden yaşamak istemiyorsak tarihimize, kültürümüze ve değerlerimize dört elle sarılmalıyız. Biliyoruz ki, unutmak yeni felaketlere davetiye çıkarmak, göz yummaktır. Ki, unutmak sadece geçmişe değil, gelecek kuşaklara da ihanet etmek demektir.  Koçgiri ile ilgili kurumların bir araya gelerek Koçgirinin önderleri Alişer Efendi ve Zarife Xanımın heykelini dikmek için biran önce gerekli girişimlerde bulunmalıdır..

Koçgirililerin tarihlerine, değerlerine sahip çıkacaklarına olan inancımı koruyor ve 94.yılında Koçgiri katliamında yitirdiğimiz yiğitlerin, ana-babaların, çocukların anıları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.

Pazartesi, 02 Mart 2015 15:56

DİDİM'İN KOBANİSİ

DİDİM'İN KOBANİSİ
Aylar sonra Didim"e geldim. Geldim ve gördüm ki,Altınkum Kobaniye dönmüş. Her tarafta yıkık binalar,tamamen ortadan kaldırılmış dükkanlar,hurdalar,inşaat artıkları,paslı demirler,çürük tahtalar... Yollara taşmış molozlar,inşaat döküntüleri... Sanki bombalanmış,sanki büyük çatışmalar yaşanmış.
Ancak bu felaket görünümünün yanında başka gözlemlerinde oldu. Sağda solda başka bir faaliyet sürüyor. Yenilenme,resterosyan çabaları.  Yıkım bitince bazı bina sahipleri  Altınkuma dönmüş,yıkılan binaların yerlerine yenilerini yaparak veya tamir edip,yenileyerek hasarı gidermeye çalışıyorlar. Aynen Kobanide olduğu gibi,  İnşaat molozları ile yenileme çalışmaları bir arada duruyor.
Ancak,Altınkumu  İşid yıkmadı,Amerikan uçakları da bombalamadı. Didim Belediyesi yıkarak bu hale getirdi. Onun ekipleri,zabıtaları bu sonucu ortaya çıkardı. Başkanın kararlılığı sonucunda Altınkum bu hale geldi.
Kötü mü oldu?  Bu yazının girişini okuyanlar,Altınkumun son halini görünce dehşete düştüğümü düşenecekler. Hayır,hiç te öyle olmadı. Dehşete filan kapılmadım.Hatta mutlu oldum. Çünki Didim"de yaşadığım son yirmi yılda o binaları çok gördüm. Nasıl hurdalık olduklarını,nasıl sağa sola taşıp,çirkin bir görüntü oluşturduklarını,nasıl komşularının hakkına tecavüz ettiklerini izledim.Her yıl, Didim"deki çirkinlikleri Büyük şehirlerden gelen dostlarımın  dehşet içinde seyretmek zorunda kaldıklarını gördüm. Sosyal medyada yaz sezonunda tatil için Didim"e gelen yerli ve yabancı turistlerin yazdıklarını,yorumlarını okudum. Komşu tatil beldelerini dolaştıkça Didim"in ne kadar gerilerde kaldığını anladım.
Bütün bunları Didim"de yaşayan herkes bilip gördüğü halde,bilmemezlikten geldi,görmemezlikten geldi ve sonuçta ülkenin en çirkin,en sevimsiz,en yaşanmaz şehirlerinden biri ortaya çıktı.

Yapılanlar doğrudur,gereklidir.  Bu kadar dallanmış,budaklanmış imar çirkinliği başka türlü sonlandırılamazdı. Dozerler girecek,ne kadar imar dışı,ne kadar kanunsuz,ne kadar çirkin yapı varsa kökten yıkıp,temizleyecekti. Silip,süpürecekti. Öyle de oldu. Belediye bu işe bizzat soyunmasaydı,Didim"in düzene sokulması yıllar alırdı. Belki de imar dışı uygulamalar daha da yaygınlaşır,hiç bir zaman sonuçlanmazdı.
İnsanoğlu yaralarını hızla onaran bir canlıdır.Nitekim Didim"deki,Kobani görünümünün yanında umut veren bazı ışıklarda parlamaya başlamış.Yıkılıp,arsası temizlenen hurda binaların yerine yenileri yapılmaya başlanmış bile. İş,bununla kalmayacak,zamanla sağa sola taşmış,bulabildikleri her yeri işgal etmiş dükkanlarda sonuçta kendi yasal alanlarına çekilerek,Altınkuma bir düzen gelecektir. Ğörünüm o ki,yeni,modern,bir tatil şehrine yakışan bir Altınkum doğmaktadır.
Bu gün yıkımdan şikayetçi olanlar varsa da,onlarda bilmelidir ki,yeni yapılanmayla Didim ucuzunda ucuzcusu olan bir tatil beldesi olma çukurundan çıkacak,yeni yapılan modern işyerleri fiyatlarını yeni görünümlerine göre tekrar ayarlayacaklardır. Artık Didim"in cafelerinde,barlarında bakkal fiyatına bira satılmayacaktır. Didim en güzel sahil bandında,Altınkum"da  en gözde dükkanın yerinde,iki pounda güneşten solmuş,pazarda bile alıcı bulamayan t şhortlar,Çin malı 5 liralık iki gün sonra bozulacak saatler satılmayacaktır. Sahil şeridi konumuna uygun bir yer haline gelecek,birbirinden şık,gösterişli mekanlarda işletenlerin,çalışanların kar ettiği,her yıl mekanlarını yenileyecek gelirlere ulaştığı bir bölge haline dönüşecektir. Altınkum Çağdaşlaşacak,modernleşecektir. Altınkum"a kalite gelecektir. Ucuzlukla ayakta kalmaya çalışmayacak,kaliteli,aranan bir tatil şehri olmaya başlayacaktır. Bunlar her Didim"linin hayalinde yaşattığı şeylerdir. Belediye bir umudun  ilk işaretini vermiştir. Artık gerisi Didim halkınındır. Yeni bir Didim,çağdaş,modern bir Didim inşa etmek onların elindedir.
Ben bunu istiyorum,buna arzuluyorum. Çok şey mi istiyorum acaba ?
Bunun ilk adımlarının atıldığına inanıyorum. Yeni yapılan binaları,yenilenen,restore edilen mekanları gördükçe de umudum artıyor.
Belediye Başkanı ve yardımcı heyetini cesaretlerinden dolayı kutlarım.
Ferda Aykan
Perşembe, 19 Şubat 2015 12:12

Faşizm Bundan Başka Bir Şey Değil ki..

Faşizm Bundan Başka Bir Şey Değil ki..

Son aylarda bazı köşe yazarları, tv’lerde boy gösteren kimi ‘aydın, yazar, çizer, tarihçi ve siyaset bilimcisi’ dünün Başbakanı, günün Cumhurbaşkanı ve partisi AKP’nin, anti-demokratik bir gidişe doğru imza attıklarını anlatmaya başladılar.

Oysa bu kişilerin çoğu yıllarca AKP’yi ve RT Erdoğan’ı kitlelere “demokrat”, “özgürlükçü” “demokrasiden yana” diye cilaladılar, süslediler ve halka yutturmaya çalıştılar. Aydın, yazar, çizer, tarihçi ve siyaset bilimci gibi kartvizitleri olan bu kişiler, yıllarca savundukları adamın ve zihniyetinin 13 yılda bu ülkeyi getirdiği durumun, anlaşılır deyimiyle açık bir faşizm olduğunu gördüler ve(ya) anladılar.

Umarım ki, yıllarca gazetelerinde çarşaflarca, televizyon programlarında saatlerce ve bir kısmı da kitaplarında sayfalarca Erdoğan’ı ve partisinin getirdiği-getireceği sözde yenilikleri, uygulamaları öven bu zatlar, çok geç kalmış olsalar da, halkı ve toplumu kandırdıklarını gördüler ve pişman oldular.

Umarım ki, AKP’nin gerici, faşist bir anlayışla kurulduğunu, emperyalizme karşıymış gibi görünüp emperyalistlerin ve uluslararası kapitalist küresel güçlerin, holdinglerin ve tröstlerin en büyük işbirlikçisi bir parti olduğunu da gördüler.

Umarım ki, 12 Eylül faşist darbesi ve generallerinin yarattığı AKP ve tüm kadrolarının yıllarca, 12 Eylül faşizminden ve gericiliğinden bir farkı olmadığını; özgürlükten, eşitlikten, demokrasiden yana olan kesimlere yaşamı zehir - zindan ettiklerini de gördüler.

Yaşamımızı yasaklar, zorunluluklar, baskılarla yaşanmaz kılan, dışarıda demokrasi, özgürlük havarisi rollerine soyunan, ancak içte ortaçağ karanlığını yaşatan bir AKP zihniyeti olduğunu anladılar umarım..

Çeşitli - sahte açılım safsataları, inkâr ve imha politikalarıyla inançlar ve halkları, etnik farklılıkları baskı altına alan, askerliği, din derslerini, dil derslerini zorunlu hale getiren, farklı kimlikler üzerinde sokak-mahalle baskıları kur(dur)an faşist AKP zihniyetini anladılar umarım.

Milyonlarca Alevi’nin inancına hakaret eden, aşağılayan, meydanlarda “yuh” çektiren, Alevilere sosyal, özel ve kamusal alanlarda asla yaşama hakkı tanımayan; Kürt dilini ve başka dilleri, etnik ve inançsal tüm farklılıkları inkâr eden; demokrasi, eşitlik, özgürlük ve daha iyi bir yaşam taleplerine kulaklarını tıkayan, hak alma mücadelesine asker, polis, özel timler, panzerler, TOMA’lar, kimyasal silah ve gazlar, gerçek mermilerle saldıran, “tek dil, tek din, tek millet” söylemini savunan bu ırkçı, gerici, faşist, ortaçağ karanlığını temsilcisi AKP zihniyetinin faşistlik olduğunu anladılar ve(ya) gördüler  umarım..

Yıllardır AKP zihniyetini görüp anlamamak sadece akıldan, vicdandan yoksunların işi olabilir. Zira, “6 yaşındaki kız çocuklarıyla evlenebilirsiniz” fetvası veren, “Annen de olsa dizinin üstü tahrik eder” deyip sapıklık ve sapkınlığını açığa vuran, “Çalışan her kadın fuhuşa hazırlık yapıyor”, ya da “ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” diyen veya esnafa “Ananı al da git” diye hakaret edip azarlayan bir zihniyetin düşünce yapısını anlamamak mümkün olabilir mi?

Bir yandan özgürlüklerden, inançlara saygıdan, demokrasiden bahseden, diğer yandan daha bugün AİHM’in “zorunlu din dersinin zorunlu olmaktan çıkarılmasını isteyen kararına itiraz eden ve itirazı reddedilen asimilasyoncu, yasakçı, faşist bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Bugüne kadar işçilere, emekçilere, kadınlara, öğrencilere, eşit yurttaşlık ve hak alma talebinde bulunan her kesime karşı polis, asker ve tüm baskı mekanizmalarını koruyarak ülkeyi yöneten AKP’nin son “İç Güvenlik Yasası” tam da açık faşizmdir. Gezi Parkında olduğu gibi çevreyle, doğayla ilgili etkinliklere bile polisiye tedbirlerle müdahale eden,  en masum gösterileri şiddetle bastıran, Ethem’i, Berkin’i ve Ali İsmail’i öldürten, Kürt çocuklarını bombalatan bu iktidardır. Demokratik taleplerini dile getirenlerin ya polislerce, ya eli palalı, sopalı katillerce yaralanması, öldürülmesi, linç girişimleri; kadın cinayetlerinin özendirilmesi sonucu artarak devam etmesi, Tarsus’ta evine dönüş yolundaki Özgecan’ın hunharca katledilmesi, Kadıköy’de arkadaşlarıyla kartopu oynayan gazeteci Nuh Köklü’nün bıçaklanarak öldürülmesi AKP’nin uygulamalarından güç alanlarca gerçekleştirilmiştir.

AKP iktidarı bu baskıcı, anti demokratik uygulamaları, yeterli görmemiş olmalı ki, İç güvenlik Yasasını da kanunlaştırmak istemektedir. Bu yasayla en masum hak alma talebinde, atkı, bere ve şapka takanlar, mahkeme kararı olmadan 48 saat gözaltına alınıp tutuklanabilecektir. Polise, demokratik gösterilerde bile ateş etme yetkisi verilmektedir.

Yani AKP iktidarı on üç yıllık anti demokratik uygulamalarını sıkıyönetimleri anımsatır bir faşizmle sürdürmek istemektedir. Bununla ilgili her birey, kesim ve kurum biran önce gerekli tüm mekanizmaları işletmek, faşizme karşı birleşik cepheyi örmek, örgütlemek ve mücadele etmek zorundadır.

Erdal YILDIRIM

Perşembe, 05 Şubat 2015 17:14

ZAMAN TECRÜBEYE YETMİYOR

ZAMAN TECRÜBEYE YETMİYOR

 

Son günlerde Didim’de neler oluyor anlamak mümkün değil. Haftalık (Nazilli) Manşet Gazetesinde çıkan dedikodu suçlama dedilerki demişki olmuş. Kanıtın var mı böyle diyorlar. Bu nasıl anlayıştır, bu nasıl bir insanlıktır.

Ülkenin bir yığın sorunu varken halkın kafasını, ilgisini dedikodu ile karıştırmaya ne hakkınız, ne hakkımız var söyler misiniz.

Didim’de Süryaniler fişleniyor. Ne dediğinizin farkında mısınız. Kim fişliyor ? Bu nasıl bir Gazetecilik anlayışı!  Açıkça kurumlar suçlanıyor dahası ey gayri müslüm vatandaşlara “bakın Didim böyle sakın gelmeyin”. Bu nasıl bir Gazetecilik ! Birinci sayfadan manşet yapıyorsun, haber arasında değil manşetle kirli emellerinize Didim’i alet ediyorsunuz. Kurum ve kuruluşları zan altında bırakıyorsunuz.

Hak aramak her vatandaşın hakkıdır. Yalnız hukuk yolu varken, kişileri zan altında bırakmak neden ? Sayın Atasoy’un 3. Dönem Meclis Üyesi, bir önceki dönemde de alarca  başkanlık yaptı. Benden iş istedi. Rüşvet bu söylem olmadı. Atasoy’un Ticari ve Siyasi hayatı ortada. Haklı çıkmak için ayıp ve günahtır suçlmak. Belediye Bşk. Sayın Atabay 700.000,00 TL (yediyüz bin TL.) Için ispata davet ediyor. Buyrun.  Genel seçimler yaklaşırken sayın Kılıçdaroğlunu olayın içine çekmek neden? Nasıl karşıladı, ne demiş onunda açıklanması gerekir. Gazetecilik onu gerektirir.

Sözün kısası DİDİM bir yurt köşesi. Vatandaşlarımızın bu gün olduğu gibi  barış ve uzlaşı içinde yarınlarda da birlikte yaşamak umudu ile...