23 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Konuk Yazar

Konuk Yazar

Web sitesi adresi:

Cuma, 30 Ocak 2015 13:22

Milyonlarca Aleviyi de tutuklayın!

Milyonlarca Aleviyi de tutuklayın!

Emevilerin ardılı, Muaviye ile Yezit zihniyetinin temsilcisi iktidarın Alevi tahammülsüzlüğü Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Erzincan Şube yöneticisi Hasan Sınırtaş’ın gözaltına alınıp tutuklanmasıyla zirve yaptı.

Yüzlerce yıldan bu yana kin, kan ve intikam üzerine kurulu bir düzeni sürdüren Emevi zihniyetli Selçuklular, Osmanlılar ve günümüzdeki iktidarlar, harami saltanatlarına karşı yükselen her sesi, her muhalif duruşu, her farklı kimliği, farklı inancı, baskı, sindirme, işkence yaparak, ya da zindanlara doldurarak, zaman zaman da öldürerek ortadan kaldırmak istediler. Son oniki yılda iktidarda olan AKP de aynı dindar ve kindar zihniyeti, özellikle de din ve dindarlık argümanını kullanarak sürdürüyor. Bu dönemde iktidarın inancından ve siyasi düşüncesinden olmayan tüm kişi, kurum ve toplumlar her türlü baskı, sindirme ve asimilasyon politikalarıyla işlevsizleştirilmeye çalışılıyor.

Aykırı seslerin, biat etmeyenlerin, en temel demokratik hal ve talebi dile getirenlerin yaşama hakkının olmadığı bir süreçten geçiyoruz. Cumhurbaşkanından, Başbakanına, Bakanlarından kamu görevlilerine kadar bu zihniyetin tüm temsilcileri, kendilerinin inancından olmayan, kendileri gibi düşünmeyen herkese ayrımcılığı ve her türlü baskıyı uygulamaya devam ediyorlar. Kendilerine biat etmeyen Hüseyin’in kılıçtan geçirilmesine benzeyen, biat etmeyenin ekonomik, siyasal, toplumsal, hukuksal ve fiziksel olarak ortadan kaldırılmasını çağrıştıran, karanlık bir süreçtir içinden geçtiğimiz süreç.

Son olarak Erzincan PSAKD yöneticisi Hasan Sınırtaş, yasadışı eylemlere katılmakla suçlandı ve gözaltına alınıp tutuklandı. Oysa Sınırtaş’ın katıldığı tüm eylemler, yasal ve ülke genelinde 83 şubesi olan Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin eylemleriydi. Bilinmelidir ki, bugüne kadar Pir Sultan Abdal Kültür Derneği bir tek yasal olmayan eylem tertiplememiştir. Derneğimiz kurulduğu günden bugüne kadar, özelde Alevilikle ilgili, Alevilerin eşit yurttaşlık hakları ve inanç sorunlarıyla ilgili olarak, genelde ise demokrasi, emek, eşitlik ve özgürlük mücadelesi taleplerini yasalara uygun bir tarzda dile getirmiş ve bu eksende mücadele etmiştir. Ancak bizler çok iyi biliyoruz ki, geçtiğimiz aylardan beri Pir Sultan Abdal örgütlülüğünün Zorunlu Din Dersinin kaldırılması, Eğitimde Hak Eşitliği ve Alevilikle ilgili çeşitli taleplerini başta İstanbul olmak üzere, Ankara, İzmir, Adana, Malatya ve Erzincan illerindeki Oturma Eylemleriyle kamuoyu gündeminde canlı tutması asimilasyoncu, Emevi zihniyetli iktidarın hiç hoşuna gitmemiştir. Hasan Sınırtaş canımız da tam da bu sürece ve eylemliliğe denk düşen bir süreçte gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır.

AKP iktidarıyla birlikte Aleviler üzerindeki nefret ve ayrımcılık uygulamaları yaygınlaşmıştır.  Hasan’ın sudan gerekçelerle gözaltına alınıp tutuklanmasıyla Alevilere, Alevi örgütlerine bir kez daha gözdağı verilmek istenmiş ve Muaviye, Yezit zihniyetli Emevi anlayışın, Alevilere de, Aleviliğe de, sol, sosyalist kişi ve kurumlara da asla tahammülü olmadığını bir kez daha kanıtlamıştır..

Buradan Hasan'ı tutuklayan savcılara ve hâkimlere Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin bir yöneticisi ve bir Alevi olarak açık çağrıda bulunuyorum. Bizler milyonlarca Aleviyiz!  Milyonlarca Hasanız! Hepimiz Hasanız, Hasan Sınırtaş'ız.. Bizler de Hasan’ın işlediği tüm suçları işledik, işliyoruz ve işlemeye de devam edeceğiz. Yürekleriniz yetiyorsa  milyonlarca  Alevi’yi, Alevi dostlarını da, bizleri de tutuklayın.. Pirimiz Pir Sultan’ın ecdadınız  olan padişahlara, ihanetçi Hınzır paşalara  haykırdığı gibi seslenerek bitiriyoruz..

“Kadılar müftüler fetva yazarsa / İşte kement, işte boynum asarsa /

İşte hançer, işte başım keserse / Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan”

Milyonlarca yürek hep birlikte haykırıyoruz. Hangi gerekçeyle, hangi yöntemlerle, nerede, nasıl saldırırsanız saldırın. İster gözaltına alın, ister tutuklayın, isterse zindanlara doldurun.

Bu sözlerimizi tarihe not düşün…

Tarih şahidimiz olsun..

Ve tarihe sözümüzdür!

Harami saltanatınızı er geç yıkacağız!

Perşembe, 29 Ocak 2015 20:09

Ferda Aykan

Ferda Aykan,

 

Didim Belediye Başkanı Deniz Atabay Turizm gazetesine açıklamalarda bulunmuş. Hani derler ya; eğer teşhis doğru ise çözüm daha kolay olur. Deniz Başkanda Didim"de uzun yıllar turizmcilik yaptı. Didim"deki turizmin sorunları bizzat kendisi yaşayarak öğrendi. Bu nedenle tespitleri doğrudur.
Didim küçük otelleri ile turizm sahnesine çıkmıştı. Çoğu aile işletmeleriydi. İngiliz turist bu otelleri,pesoneli ile ilişki kurarak,otel işletmecisi aile ile dost olarak uzun yıllar başka bir ülkedeki yazlık evi gibi kullandı. Otellerin oda fiyatları İngilizleri memnun edecek düzeydeydi. Çevredeki restoranlar,Barlar,Cafelerde diğer ülkelere göre çok daha ucuzdu. Dar bütçeli İngilizler için Didim iyi bir destinasyondu. Yıllarca Didim,İngiliz turistle verimli sezonlar yaşadı. Ancak otellerin kuruluş tarihleri neredeyse 20 yıla yaklaştığında sorunlar başladı. Oteller eskimişlerdi. Yenilenemiyorlardı. İnsanlar evlerindeki mobilyaları bile 6 - 7 yılda değiştirdiği halde,Didim"in otellerinde hiç bir yenilik,restorasyon,değişim yapılamıyordu. Dünya değişmiş,otellerin kalitesi günümüz teknolojisine uygun hale gelmiş,lüks,konfor önem  kazanmıştı. Artık salaş işletmeler gözden düşmüştü. İşte turizmdeki bu anlayış değişikliğinden sonra yabancı Tur Operatörleri birer birer kendini yenileyemeyen otelleri bırakmaya başladılar. Didim"de yabancı turistle çalışan otel sayısı her yıl azaldı ve günümüzde küçük oteller olarak sayı 10 kadar indi. Bu koca bir ilçe için kabul edilebilir bir rakkam değildir. Böyle bir ilçede esnaf sadece 35 - 40 gün içinde gelen ve iyi kötü sadece Herşey Dahil otellere yüklenen yerli turistle ayakta kalamaz. Didim artık turistik bir destinasyon olmaktan çıkmış demektir.
Başkan doğru söylemektedir. Didim"in küçük otelleri yenilenmelidir. Artık ekonomik ömrünü tüketmiş olanlar  ise yıkılıp yerlerini yeni otellere bırakmalıdırlar. Belediye yıkılan bir otelin arsasına kesinlikle apartman ruhsatı vermemelidir. Otel arsası,otel içindir. Yerine başka bir inşaat yapılamaz. Ayrıca,bugün için otel ruhsatı için en az 2 dönümlük arsa şartı tekrar gözden geçirilmelidir. Butik otel standartında bir küçük otel için günümüzde bu büyüklükte arsaya ihtiyaç kalmamıştır. Çok daha küçük arsalar,restore edilmiş eski binalar butik otel haline getirilebilmektedir.
Belediye ayrıca bir kampanya yaparak otellerini yenilemek isteyen,tadilat yapmaya niyetlenen otel sahiplerine çeşitli teşvikler yaratabilir,krediler bulabilir. Bu konuda Belediyenin öncülük yapması Didim için artık olmazsa olmaz bir gereklilik haline gelmiştir.
Tur Operatörlerinin Didim"e getirilmesi doğru bir karardır. Ancak onlara sunulabilecek otelleriniz olması kaydıyla. Onların da satış yapabilecekleri kalitede büyük veya küçük oteller bulabilmesi şartıyla. Ancak bundan sonra Tur Operatörleri Didim"le ilgilenmeye başlarlar. Ekonomi hatır için yapılmaz. Tur Operatörleri eğer Didim"de satabilecekleri tesisler bulabilirlerse,Belediye"yede gerek kalmaz,kendiliklerinde gelirler. Yeter ki,siz onlara otelleri ile,doğası ile,bakımlı bir  Didim sunun.
Başkan"in teşhisi doğrudur. Sorunu çözmek için Başkan"ın yapacağı girişimlerin de yanıt bulması,Didim"den ekmek yiyenlerin,geçimlerini Didim"de sağlayanların görevleridir. Belediye bu konuda konaklama sektöründe faaliyet gösteren otel sahipleri ile toplantılar düzenleyebilir. İçlerinden en tecrübeli olanlarıyla komisyonlar oluşturabilir ve destek,yardım talep edebilir. Eminim uzattığı el boş kalmayacaktır.

Ferda Aykan

Pazartesi, 26 Ocak 2015 10:05

DİDİM'DE TURİZM

DİDİM'DE TURİZM

 

Sürekli hatırlatıyorum,Didim,turizmden başka geliri olmayan bir ilçedir. Sanayi tesisleri yoktur,toprak yapısı nedeniyle doğru dürüst tarım yapılamaz,şehirler arası yolların kesiştiği bir yerde olmadığından ticareti de zayıftır,geriye bir tek turizm kalmaktadır. Zaten geçmişte küçük bir köyken zamanla adını turizm sayesinde duyurmuştur. Bundan 15 - 20 yıl öncesini yaşayanlar bilirler,Didim,İngiliz turistlerin yoğun geldiği bir ilçeydi. Nisan ayı geldimi,otelcilerin,bar ve restoran sahiplerinin düzenlediği toplantılar yapılır,yeni sezon için kararlar alınır,herkes büyük bir heyecanla  mayıs başında işyerlerini sezona hazır hale getirirdi. Didim halkı,Didim esnafı gelen turisten kazanır,yaşamını turizmden sağladığı gelirlerle sürdürürdü. Zamanla turist sayısı azalmaya başladı. Sezon mayıs ayından hazirana en sonunda temmuza kaydı. Son  senelerde haziran ayında bile açık otel bulmak zorlaştı. Sezon,hadi,herkesin bildiğini burada tekrarlayayım,35 - 40 güne indi. Temmuzun 7"sinden ağustosun 20"sine kadar doluluk sağlanan kısa bir sezon haline dönüştü. Otellerin temmuz başında açılıp,ağustos sonunda kapatılması alışkanlık haline dönüştü. İki ay,koca tesisler 10 ay  kapalı,2 ay açık. İki aylık personel ihtiyacı. Turizmde iki aylık iş bulma umudu. Bu sürdürülebilir bir sistem değildir. Böyle bir dar sezon sonunda ne tesisler kendilerini yenileyip,ayakta kalabilirler,ne de o ilçenin halkı geçinebilecek bir gelir elde edebilir.
Artık herkes bilmektedir,Didim; Antalya,Bodrum,Marmaris,Kuşadası gibi turizm beldelerinin otelleri dolduktan sonra,oda sıkıntısı çeken acentaların son çare olarak turist getirdikleri bir yerdir. Didim"in şehir için otelleri acentalar tarafından yabancı turiste "no name" "isimsiz" olarak çok düşük fiyatlarla satılmaktadır. Amaç sadece boş uçak koltuklarını doldurmaktır. Son senelerde ortalıkta gözükmeye başlayan,Ruslar,Polonyalılar bu şekilde getirilmektedir. Harcama gücü olmayan bu turistler,bir de Herşey Dahil otellerde konaklayınca Didim esnafına hiç bir hayrı dokunmayan kalabalıklar haline dönüşmektedirler. İngiliz turist sayısı ise yok denecek ölçüde azalmıştır. Zaten İngiliz turistle çalışan otel sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Evlere gelen İngilizlerin sayısında da ciddi bir azalma mevcuttur. Bir çok İngiliz aradığını bulamadığı için,Didim"de mutlu olamadığından evini Türklere satıp bir daha gelmemek üzere Didim"den ayrılmıştır. Kalanlarda pek evlerinden,sitelerinden dışarıya çıkma isteğinde değillerdir.
Didim"de turisti oyalayacak kaliteli bir eğlence hayatı yoktur. Bir iki Bar,hala 20 yıl öncesinin dans eden gençleriyle gösteri düzenlediğini sanmaktadır. Komşu turizm beldelerinin canlı,hareketli,renkli gecelerini Didim"de göremezsiniz.Mevcut bir iki Barında,eğlence mekanında Saat 12"de müziğin kısıldığı,hatta kapatıldığı sakin,renksiz bir Didim vardır. Bir yabancıyı kendine çekecek,başka ülkelerde görmeye alıştığı çılgın geceler Didim yoktur.
Ayrıca Didim"in yeme içme kültürü de senelerce öncesinin dar kalıpları içinde sıkışıp kalmıştır. Didim"de bir iki Enternasyonel yemekler yapan restoranın dışında tek restoran türü kebabçılardır. Nereye gitseniz,nereye dönseniz sadece kebabçı vardır. Sanki insanlar hayatları boyunca kebab yemek zorundaymışlar gibi,onlara kebabın dışında hiç bir farklı tad,farklı yemek çeşidi sunulmamaktadır. Yerel tadların sunulduğu restoranlar yoktur,bir sahil ilçesi olmasına rağmen deniz ürünleri yapan restoranları bile yok denecek kadar azdır. Büyük şehirleri dolaşanlar bilirler,artık yeme içme kültürü bir sanat haline dönüşmektedir. Sadece eti et olarak satan Et restoranları,deniz ürünlerinden yapılmış birbirinden lezzetli mezelerin satıldığı meyhaneler,çok farklı tadlar sunan yerel mezeler...  Artık büyük şehirlerden gelen yerli yabancı turistler için yeme içme kültürü,kebab kültürü olmaktan çıkmış,unutulmuştur. Yeni tadlar,yeni arayışlar dönemi başlamıştır.
İşte,bu sıkıntılar içinde Didim,yeni sezona adım atacaktır. Ne diyelim,hayırlısı olsun demekten başka elimizden bir şey gelmiyor.

Ferda Aykan

Çarşamba, 14 Ocak 2015 15:42

Paris ve Timsah Gözyaşları

Paris ve Timsah Gözyaşları


Paris’te 7 Ocak günü İslamist El Kaide’ci teröristlerce mizah dergisi Charlie Hebdo’ya yapılan saldırı sonucu 12 kişi öldürüldü, 20 ye yakın insan da yaralandı.  Ardından bir matba ve marketteki insanların rehin alınmaları sonucu gerçekleştirilen operasyonla, teröristler dahil ölen insan sayısı 19 oldu. Bu gün katliamlara karşı tüm Batı dünyası Paris’te yüzbinlerin katıldığı bir mitingde bir araya geldi ve “teröre karşı birarada” görüntüsü verdi..

Avrupa ülkelerinde son yıllarda görülmeyen bu kanlı saldırıda içlerinde 80 yaşında Georges Wolinaki ve 76 yaşındaki Jean Cabut da olmak üzere birçok karikatürist, sanatçı, yazar katledildi. Fikir özgürlüğünün sonuna kadar savunulması, insan yaşamının, özellikle de aydın, yazar, sanatçı ve sivillerin korunması, teröre karşı birlikte hareket edilmesi, son derece yerinde, anlaşılır tavırdır.

Ancak bu olayda bazı noktaların altını önemle çizmek zorundayız. Bu saldırı ve katliamlar salt gerici, dinci, şeriatçı örgütlerce yapılan bir saldırı olarak değil, başkaca yönleri ve boyutlarıyla da incelenip irdelenmelidir.

Fotoğrafa bakılınca ilk görülen şey, özellikle Afrika, Uzakdoğu ve Ortadoğu coğrafyasında dinci, tekfirci, vahhabi ve selefi grupların (ki, bunların önemli bir kısmı paralı katillerden oluşmaktadır)  buralarda kadın erkek genç yaşlı, çocuk demeden en vahşi şekillerde ve topluca insan katlettiler ve hergün katletmeye de devam ediyorlar. Ve bunu da Müslümanlık, İslamiyet adına rahatlıkla yapmaktadırlar. Ki, zaten İslam dini tam da bu yapılanlara cevaz verir. Kimilerinin günlerdir bu katilleri ve örgütleri İslamiyetle hiçbir ilgisi, ilişkisi yokmuş gibi göstermeye çalışmaları boşunadır. Bunların örneklerini Pakistan’da, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Nijerya vb ülkelerde bolca gördük, görüyoruz.

Tıpkı ülkemizde de Maraş, Çorum, Sivas’ta “tekbir sesleri” nidalarıyla kundaktaki bebekleri, hamile kadınları öldüren, kadınların memelerini kesip ağaçlara çocuk çiviledikleri gibi. Tıpkı 2 Temmuz 93 te Madımak Oteline sığınan aydın, yazar, çizer sanatçılarla birlikte 12 yaşındaki Koray’ı yaktıkları gibi.

Tıpkı daha geçtiğimiz aylarda Şengal’de Ezidi köylerinde, Kobane’de Kürtleri ve yine Irak’ta Türkmen yerleşim yerlerinde çoluk çocuk demeden kafa kesip, mide deşen, ciğer ve beyin yiyen tekfirci, vahhabi, selefi katillerin yaptığı katliamlar gibi.

Tıpkı yine tekfirci çetelerin Suriye’de Hama Maan Alevi Köyünde, ya da şeriatçı Boko Haram’ın Nijerya Baga’da yaptıkları katliamlar gibi..

Görülen o ki, El Kaideci katillerin Paris’teki katliamları ile, yukarıda saydığımız yerlerdeki katliamları gerçekleştirenlerin bir tek ortak özellikleri vardır.. Tümü de yaptıklarını İslam dini adına, Müslümanlık adına, ya da İslam peygamberi adına ve de cihadist bir anlayışla yapıyor.

Öte yandan olayın bir başka boyutunu da gözden ırak tutmamalıyız. Yıllar yılı başta ABD olmak üzere batılı emperyalistler, El Kaide, Taliban, El Nusra, IŞİD vb terörist, şeriatçı, selefist örgütleri, dünyanın değişik bölgelerinde kendi çıkarlarına hizmet etsinler diye kurdular. Bu örgütlere her türden eğitim, finans, lojistik ve askeri desteği de verdiler.

Ve bu emperyalistler geçtiğimiz yıllarda bizzat kendi askeri ve özel kuvvetleriyle Vietnam’da, Laos’ta,  Ortadoğu coğrafyasında, Afrika’da Ruanda, Nijer, Gine, Liberya ve Nijerya vb ülkelerde halklara karşı katliamlar gerçekleştirdiler. Esasen emperyalistlerin ve bu terörist örgütlerin yaptıkları katliamların birbirinden farkı yoktur.

İnsanlık her durumda bu eli kanlı, gerici, insanlık dışı katliamlara imza atan terör ve teröristlerden korkmadığını göstermelidir, göstermiştir de. Paris’te ve dünyanın değişik yerlerinde milyonlarca insan bu katliamları protesto etmiştir.

Ve çok ilginçtir ki, tekfirci, vahhabi ve selefi terörist katillerin en büyük destekçilerinden “yeni Osmanlıcı” Ahmet Davutoğlu da önce Fransızca attığı tweet'te, "Fransız halkıyla teröre karşı birlik olmak için Paris'teyim" diye yazdı, ardından Paris’e gitti. Kameralar karşısında üzgünmüş gibi pozlar vermiş, daha sonra da Paris’teki yürüyüşe katılmıştır.

Oysa aynı Davutoğlu ve AKP iktidarı, Suriye’de, Irak’ta binlerce Ezidi, Kürt, Arap, Türkmen, Nusayri ve Alevi’yi katleden terör örgütlerine her türlü siyasi, mali, askeri ve lojistik desteği vermeye devam ediyorlar. Geçmiş yıllarda yaşanan Maraş, Çorum, Sivas, Madımak katliamlarına sessiz kalan, katilleri koruyan, davaları zamanaşımına uğratan, Roboski ve Gezi Ayaklanmasında yitirdiklerimizin ölümünden birinci derecede sorumlu olan da bu zihniyet ve bu iktidar sahipleridir. Böyle bir iktidarın Başbakanının Paris’teki yürüyüşe katılmakla takındığı tavır ancak “timsah gözyaşları” olarak açıklanabilir.

Ve insanlık bu timsah gözyaşları dökenlere kanmamalıdır, kanmayacaktır.

Erdal YILDIRIM

12 Aralık 2015


Çarşamba, 07 Ocak 2015 17:18

Sakız adası (Chios ısland)

Sakız adası (Chios ısland)

Komşunun sakız adası Çeşme limanına feribotla 45 -50 dakikalık bir mesafede. Sanki İzmir"in bir yakasından,diğer yakasına gidiliyormuş gibi. Feribotlar dolmuş tekneleri gibi,10 Euro verdiniz mi,kendinizi karşıda buluyorsunuz.
Sakız adasının liman bölgesi,herhangi bir Türk sahil şehrine benziyor. Bir fark kıyıya cepheli tarihi yapıları yıkmamışlar. Şehrin arka tarafları,ikinci üçüncü sıra binaları aynı Türkiye"deki gibi birbirinden çirkin dört beş katlı yapılar. Sanki aynı müteahhitler hem buraları,hem de Türkiye"nin sahil şeridlerini yapmışlar. O kadar benzer yani.
Ancak ada,bu çirkin binaların dışında çok güzel bir yer. Dağlık bir yapısı olmasına rağmen her yer  yeşil. Zaten tarihte yetiştirdiği narenci ile tanınırmış. Şimdilerde mandalin,portakal ağaçları duruyor ancak toplayan yok. Toplanması,anbalajlanması ve ihraç edilmesi yapılan masrafları karşılamıyormuş. Bu yüzden çürümeye terkediyorlar. Şehrin dışında 15 -20 km. uzakta tarihte Cenevizlilerin yaşadığı bir bölge var. Burası korumaya alınmış. 1400"lü yıllarda ada Cenevizli işgaline uğramış. Daha gelişmiş bir ekonomiye ve kültüre sahip Cenevizliler kendi yaşam tarzlarını da adaya getirmişler Yerel, kiremit renkli yumuşak taşlardan iki katlı,görkemli merdivenli büyük büyük konaklar yapmışlar. Çevrelerindeki 10 -12 dönümlük narenciye bahçelerini de yüksek taş duvarlarla çevirerek korumaya almışlar. Hepsinede sulama için eşeklerin döne döne su çıkardığı büyük kuyular açmışlar. Cenevizlilerin narenciyeleri dünyada pek meşhurmuş. Her bir narenciyeyi özel basılı kağıtlara sarıp,tüm dünyaya ihraç ediyorlarmış.
Bu gün Cenevizlilerin konakları korunmuş. Bir kısmı restore edilerek Butik oteller haline getirilmiş. Bir kısmında müze,cafe veya restoranlar açılmış. Ancak henüzbüyük kısmı restore edilmek için bekliyor.
Bölgede,konaklarda o kadar güzel ki,bunların çok kısa sürede elden geçmesi,turizme açılması kaçınılmaz gibi. Çok büyük bir alan yayılmış bu narenciye bahçeli gösterişli konakların sayılarının yüzlerle ifade edildiği söylendi.
Cenevizliler 200 yıl kadar kalmışlar. Ada 1600"lü yıllarda Osmanlı"nın işgaline uğramış. Osmanlı,Ada halkına pek fazla karışmamış,ancak bir yenilik,farklı bir ekonomi de getirmemiş.Ancak 1800"lü yıllarda Osmanlı ile Ada halkı arasında çok büyük bir sorun yaşanmış. Ada da isyan çıkmış. İsyana pek hiddetlenen padişah ise orduyu gönderek,büyük bir kıyım yaptırmış. Yunanlılara sorarsanız,rakkam 50 bin cıvarında. Dağların tepesinde 1000 yıllık bir manastır var. Manastıra sığınan isyancılarda katledilmiş. Günümüzde onların kafataslarını,kemiklerini  yattıkları yerlerden çıkaran Yunanlılar,bir  camlı dolaba koyup manastırın içinde teşhir ediyorlar. Ancak,bu kırımları günümüzde mesele ettiklerini söyleyemeyiz. "Tarihte olan,tarihte kalır" anlayışı içinde davranıp,Türklerle iyi ilişkilerini devam ettiriyorlar.
Osmanlıdan sonra Ada,Yunanistanla birlikte bağımsızlığına kavuşmuş.Ancak yine de ikinci  dünya savaşı sırasında kısa bir süre için Alman işgaline uğramış.
Bu gün Adanın ekonomisi ağırlıklı olarak turizme dayanıyor. Turizm ise yine ağırlıklı olara Türk turistlere yönelik. Geçen sene Adaya gelen toplan 78 bin turistin,yaklaşık 70 bini Türk,kalan 8 bini ise Avrupalı. Türklerin Adayı bu ölçüde tercih etmesi birinci  nedeni yakınlığı,diğer nedeni ise Türk turistlerin kendilerini Türkiye"deki gibi hissetmeleri. Yunan halkını tip olarak Türklerden ayırt etmek mümkün değil. Nitekim Adada dolaşırken kimin Türk,kimin Yunanlı olduğunu hiçbir zaman anlayamadık. Yunan yemekleri  de aşağı yukarı benzer yemekler. Türklerin damak tadına ters gelen pek bir şey yok. Ancak gerçek Yunan mutfağı,özellikle deniz mahsüllerinde çok başarılı. Bizde bulamayacağınız lezzette deniz ürünleri bulabilmeniz mümkün.
Pahalı bir Ada olduğunu söyleyemeyiz. Özellikle yiyecek içicek ya Türkiye"yle aynı,ya da biraz daha ucuz. Özellikle yemek kalitesinin yüksekliğini gözönünde bulundurursak daha da ucuz olduğu söylenebilir.
Gelecek yazıda adada 50 cıvarında olduğu söylenen Yunan köylerinden ve adanın en önemli özelliği olan Yunanlıların yiyecek içecek kültüründen söz edeceğim.

Ferda Aykan
Salı, 06 Ocak 2015 16:28

Yunan Tavernaları

Yunan Tavernaları
Yunan Toplumu sosyal bir toplum. Dışarıda yemek yeme alışkanlığı var. Hem de bizim Anadolu kasabalarımızdaki insanlarımızın tersine kızlı - erkekli masalar kuruyorlar. Hiç bir akşam,hiç bir tavernada erkekler topluluğu şeklinde masalar görmedim. Şarap içip,"memleketi kurtarıyorlarsa da" bunu kadınlarla birlikte yapıyorlar. Zaten kadının toplum içindeki yeri ,yer yer erkeklerin önünde olurmuş. Bir başka deyişle,kadınlar sosyal protokolde daima erkeklerin önüne geçerlermiş. Bunu Yunanlı kadınlar söyledi,ben onların yalancısıyım. Erkeklerde itiraz etmedi.
Adada iki tür taverna veya restoran var. Sahile yakın yerlerde artık turisttik hale dönüşmüş olanlar,bir de adanın yüksek yerlerinde,dar sokaklardan gidilen gerçek Yunan tavernaları. Turistik olanlar da artık Türkçe menülerde mevcut. Zaten girişlerinde Türkçe tanıtım yazıları da görebilirsiniz. Bunlar ,yemeklerini Türk damak tadına benzetmek çabasıyla sanki bir bozmuşlar gibi. Güzel yemek,güzel deniz mahsulleri isteyen Türklerin memnun kalacağını söylemek mümkün değildir.
Hani,yiyip kalkılacak yerler gibi. Ancak gerçek Yunan tavernaları Adanın çok daha derinlerinde olduklarından,turistlerin onları bulup gidebilmeleri çok zordur. Bu yüzden de sadece Yunanlılara hitap etmek zorunda olduklarından,oralarda gerçekten olağanüstü tadlarla tanışmak kaçınılmazdır. Yemeğe düşkün Yunanlıları turistik mekanlarda tutamazsınız. Onların mekanları bu tür tavernalardır. Eğer Yunanlılara sözkonusu tavernalar alıştıkları lezzetleri vermeseler,onları çekebilmeleri mümkün olamaz.
Yunalıların salataları pek bir güzel olmaktadır. Bize bu mevsimde domatesler lezzetsiz diye,domatesli salata vermediler. Yerine çeşitli otlardan yapılmış muhteşem bir salata geldi. Tabii her zaman ki gibi üstünde koca bir kalıp beyaz peyniri ile birlikte. Deniz mahsullerinde kalamarı iki tür pişiriyorlar. Izgarası bizim damak tadımıza uygun değil. Sert,kazık gibi oluyor. Jumbo karidesleri ise tek kelime ile olağanüstü. Aynı şekilde farklı bir sosla önünüze gelen ahtopatta aynı lezzette. Bir de kızartılıp getirilen peynirleri var ki,şarapsız yemek düşünmeyi imkansız hale getiriyor. Porsiyonlar pek bol olduğundan,zaten bunları yediğinizde  başka bir şey yeme imkanınız kalmıyor.
Yunan şarapları iki tür. Bir çeşit ev yapımı açık şarapları var ki,kimseye tavsiye etmem. Türklerin damak tadına çok ters. En başta kırmızı şarapları bile tatlı. Zaten çok ucuz olmarından pek makbul şaraplar olmadığını anlıyorsunuz. Şişe şarapları ise şansa kalmış,  doğru bir seçim yapmışsanız sizi memnun edebilir. Ancak üstündeki yazılardan bir şey anlama imkanı olmadığından,artık seçiminiz piyango gibi olacaktır,sansınıza önünüze ne gelirse.
Adanın yüksek tepelerindeki köylerde ise daha farklı bir yemek kültürü var. Daha çok et ağırlıklı.
Bir dağ köyünün restoranında yediğimiz oğlak kızartmaları gerçekten çok lezzetliydi. Yine aynı şekilde horoz butlarını bile farklı soslarla çok lezzetli hale getirmişler. Ancak Yunanlıların tatlı kültürleri bizim damak tadımıza pek uygun değil. En bol karşılaştığımız tatlı,daha koyu bir yoğurdun üstüne konulan bir iki kaşık reçelden ibaretti. Bir de şekeri az.hamuru bol tatlıları var. Belki çok lezzetli farklı tatlıları da vardır,ancak biz rastlamadık.
Yunan ailelerinin yemek kültüründe yemek saati bizim yemek saatimizden çok farklı. Akşam dokuzdan önce tavernalarda Yunanlı pek göremezsiniz.Saat dokuzda başlayıp,gece yarısına kadar peşpeşe gelmeye devam ederler. Biz Türklerin restoranlardan kalkış saati,onların geliş saatleridir.
Yunanlılar için büyük gruplar halinde yemeğe çıkmak çok önemliymiş. Zaten tavernalardaki masalarda genellikle kalabalık masalar olmaktadır. Öyle,iki kişinin başbaşa yemek yediği masa pek göremezsiniz.
Yunanlılar kadınlı erkekli yaşayan sosyal insanlar olduklarından,lezzetli yemeklerin olduğu,Yunan müziğinin çaldığı tavernalarını birer sosyal klüp gibi kullanmaktadırlar. Buralarda toplanmakta,
buralarda eğlenmekte ve sosyal hayatlarını tavernaları vasıtasıyla devam ettirmektedirler. Bu yüzden Yunanlıların kasabalıları bile medeni insanlardır. Özenmemek mümkün değil.4
FERDA AYKAN
Pazartesi, 05 Ocak 2015 17:24

Taşları Bağlayıp,köpekleri salmak

Taşları Bağlayıp,köpekleri salmak

Son aylarda Avrupada Türkiye"yi yakından ilgilendiren ve gelecekte büyük sorunlar yaşamamıza neden olacak gelişmeler oluyor. Almanya"nın küçük bir şehrinde Pegida diye bir hareket başladı. Bir avuç Almanın başlattığı bu  hareket kısa sürede binlerce kişiye ulaştı ve diğer Alman şehirlerine yayıldı. Yapılan anketlerde Alman halkının yarısı tarafından desteklendiği anlaşılıyor. Ve en önemlisi destekçilerinin sayısı hızla artmakta. Gelecek seçimlerde siyasi bir hareket olarak seçim sonuçlarını etkilemesi kaçınılmaz gözükmektedir. Fransa"da ise ırkçı Le Pen"in partisi,birinci parti haline gelmiş durumda. Sakin,eğitimli insanların ülkesi olan İsveç"te ise birileri sürekli cami yakmakla meşgul.
Pediga hareketi nedir?  Pediga"nın iki temel tepkisi var. Müslümanlık barışçı bir din değildir,diyorlar. Ayrıca,Araplar,Türkler,İranlılar,Pakistanlılar gibi Müslüman doğu halklarının kadınlara kötü davrandıklarını iddia ediyorlar. Birinci iddiaları,son  yıllarda Müslüman dünyada yaşanan aşırı şiddete dayanmaktadır ki,bu iddia tartışmaya açık bir konudur. Ben burada bunun üstünde durmayacağım. Ama kadına kötü davranmak,şiddet uygulamak,kadınları ezip,ikinci sınıf insanlar haline getirmek konusunu hepimizin önemsemesi gerekmektedir.
Pegida ve benzer hareketler,tepkiler Avrupa"da hızla yayılırken,bizim medyamız her zaman olduğu gibi gelişmeleri görmemezden gelmeye devam ediyor. Bu konuda bir iki küçük haber dışında,ciddi bir inceleme yapan aydınımız,yazarımız henüz yok. Ancak ne kadar kaçarlarsa kaçsınlar,bir gün fatura gelip önlerine konacaktır.
Bu gün Müslüman ülkelerde kadınlara iyi davranıldığını söylebilirmiyiz?  Bu mümkün değildir. Nasıl bizler,televizyonlarda Suudi kadınlarının sadece araba kulllandıkları için yargılandıklarını,İranlı kadınların saçlarının bir teli gözüküyor diye itilip kakıldıklarını,nasıl İşid"in satılacak kadınların yaşlarına göre fiyat listeleri düzenlediklerini görüyorsak,aynı şekilde onlarda görüyorlar. Mısır"da Mursi"nin işbaşına gelir gelmez,kadınları aşağılamak için "pazardan muz almalarını" yasakladığını,eşi ölen erkeğin,eşinin cansız bedeni ile sekiz saat içinde cinsel ilişki kurabilmesine izin verdiğini bizim gibi onlarda dehşet içinde öğrenebiliyorlar. Türkiye"ye baktıklarından her gün bir kaç kadının eşi,sevgilisi tarafından öldürüldüğünü,kadınların sokak ortasında dayak yiyip,döven adamların "namus meselesi" diyerek kahraman pozlarla çekip gittiklerini onlarda televizyonlardan izliyebiliyorlar. Sonra da bu Doğulu halklar kadınları eziyorlar,diyebiliyorlar. Haksızsınız,yok böyle bir şey diyebiliyormuyuz. Hayır,diyemiyoruz.
Ya ne yapıyoruz; ırkçılıktır,ayrımcılıktır,diyerek tozu dumana katıyoruz. Avrupalılar,miting meydanlarına topladığımız cahil insanlar değildir.Nutuk atarak onları etkiliyemeyiz. Ayrıcılıkta olsa,ırkçılıkta olsa yaptıklarının maddi bir temele dayandığını bilirler ve boş gürültüleri ciddiye almazlar.
Avrupalı,hatalarını kabul edip,düzeltmeye çalışan insanlara hoşgörü ile bakar. Onlara yardımcı olmaya çalışır. Dünyanın hangi ülkesinde Türkiye"deki kadar kadın cinayeti işlenmektedir. Türkiye"de devlet o kadar şaşkınlık içindedir ki,kocası,sevgilisi tarafından ölümle tehdit edilen kadına yönelik tehditlerin doğru olduğunu kabul etmekte,ancak kadının kimlik bilgileri değiştirip veya koruma polisi verip,erkeği serbest bırakmaktadır. Yani,Türkçenin güzel deyimi ile;"taşları bağlayıp,köpekleri serbest bırakmaktadır." Halbuki o adam,bir başkasını ölümle tehdit etse,başına gelmedik kalmaz. Ölümle tehdit ciddi bir suçtur ve cezası ağırdır. Ancak bu ceza kadın konu olduğundan işlemez.
Avrupada bir kadın ölümle tehdit edilse,onu tehdit eden erkek,ancak yaşlandığında veya bir tehdit olmaktan çıktığında serbest bırakılır. Kimse bir kadının hayatını riske atamaz. Türkiye"de ise,bırakın riski,kadına verilen silahlı polisin hayatı bile risk altındadır. Az mı,koruma polisi bu uğurda hayatını kaybetti.
Kadına kötü davrandığımız,kadınlarımızı korumadığımız için bizleri eleştiren,gösteri düzenleyen Batılı halklara kızıp,bağırıp çağıracağımıza,özeleştiri yaparak,kadınların yaşam standartlarını düzeltecek tedbirleri almamız,yaşam haklarını garanti altına alacak adımlar atmamız gerekmektedir. Örneğin,kadınları ölümle tehdit eden erkekler ibreti alem için hapse konulup,yaşlandıklarında serbest kalabilecekleri cezalar alacakları kanunlar çıkarmamız zorunludur. Evde,sokakta karısını döven adamları,bir babacan komiserin nasihatından sonra sokağa salıvermek yerine,akıllanıncaya kadar içeride tutacak düzenlemelere ihtiyacımız var. Ancak bundan sonra Avrupadaki imajımız düzelecektir.
Şunu da diyebiliriz; o Avrupalılar da kim oluyor,biz bildiğimizi yaparız. Bizim onlara değil,onların bize ihtiyacı var. Türkiye büyük devlettir,kimsenin aklına ihtiyacı yoktur. Bunları diyebiliriz,fakat bunları Avrupalı Hükümetlere söylediğimizde etkili oluruz. Hükümetler olaya karşılıklı çıkar açısından bakarlar,halklar değil.

Ferda Aykan
Salı, 09 Aralık 2014 15:38

Daha Neyi Bekliyoruz?

Daha Neyi Bekliyoruz?

Yazıya ülkedeki tüm demokrasi güçlerini, toplumsal dinamikleri, siyasal yapı ve  kurumları, dostlarımızı, canlarımızı, Zorunlu Din Dersine karşı başlatılan ve önemli bir hak alma mücadelesi olan “Oturma  Eylemleriyle” dayanışmaya davetle başlayayım..

Demokrasi mücadelesinde bazen bir çığlık, bazen sessiz bir duruş, ya da bir oturma eylemi,  Plaza De Mayo Anneleri ile Cumartesi Annelerinin Oturma Eylemlerinde olduğu gibi çığ misali büyüyerek tüm ülkeye, hatta başka ülke ve kıtalara da ulaşabiliyor.

Arjantin’de 77 yılında cunta tarafından evlatları, eşleri, babaları katledilen beyaz başörtülü Plaza De Mayo Annelerinin çığlıklarının, direnişlerinin birçok ülkeler, denizler ve okyanusu aşıp Galatasaray Meydanındaulaştığı gibi. Buenos Aires’in Mayıs Meydanında “Nunca mas” (bir daha asla) çığlığıyla başlayan o görkemli direniş, 1995 yılında Galatasaray Meydanına ulaştı ve önce “Kaybedenler Kaybedecek”, sonra da “Failler Belli, Kayıplar Nerede” çığlığıyla ülke gündemindeki yerini aldı ve bu Cumartesi 506. oturma eylemiyle devam edecek.

İşte tam da bu süreçte 11 haftadır bir başka oturma eylemi de başladı ve ülkenin çeşitli şehirlerinde sürdürülüyor. Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) İstanbul Şubeleri, Alevi çocukları için adeta işkenceye dönüşen, Alevilerle Aleviliğin asimilasyonu için 12 Eylül faşist darbesi sonrası ve özellikle de AKP iktidarınca sürdürülen eğitim politikalarına karşı “Zorunlu Din Dersine Hayır” ve “İmam da, Hatip de Olmak İstemiyoruz” şiarıyla süresiz oturma eylemi başlattık. Bu eylemlerinin amacı, bir asimilasyon aracı olan Zorunlu Din Derslerinin kaldırılması, tüm eğitim sisteminin giderek İmam Hatipleştirilmesi, 4+4+4 formülüyle de çocuk imam, çocuk gelin uygulaması ve eğitimin gericileştirilmesi projesine son verilmesi, eşit yurttaşlık taleplerimizin duyulması, karşılanması mücadelesidir.

Kadıköy Altıyol Boğa Heykelinde her hafta Pazar günleri saat 13:00-14:00 arasında 1 saat olarak gerçekleştirilmeye başlanan ve sonraki haftalarda Ankara, İzmir, Adana, Erzincan ve Malatya’da da sürdürülen oturma eylemleri Alevilerin ve Alevi çocuklarının çığlıkları olarak ülkeye yayılmaya başlandı. Ancak bu çığlığa güç katılması kaçınılmaz bir zorunluluk olarak orta yerde durmaktadır.

Ülke medyası ve basını ki, büyük kısmı iktidarın işbirlikçisi ya da baskısı altındadır, bu “Oturma Eylem”lerine ya duyarsız davranıyor, ya görmezden geliyor ve haber yapmaktan, kamuoyunu bilgilendirmekten kaçınıyor. Biz, iktidarla işbirliği içinde olan, iktidarın borazanlığını yapan, iktidardan korkanların bu tavırlarını anlıyoruz.

Ama öte yanda demokrasi cephesinde olan, olduğunu iddia eden, düzene muhalif basın ve medya kuruluşlarının bu konudaki duyarsızlıkları ve ilgisizliklerini hiç anlamıyoruz ve anlamamız da mümkün değil. Hele konu ile birinci dereceden ilgisi olan, adında “Eğitim” sözcüğü olan, demokrasiden, eşitlikten, insan haklarından yana olan bir sendikanın bugüne kadar eğitim öğretimle, bu asimilasyoncu ve gerici din dersleri uygulamasıyla ilgili ne bir demeç, ne bir eylem gerçekleştirmemiş olması son derece üzücü, bir o kadar da şaşırtıcıdır.

Buradan özellikle Eğitim-Sen’e ve tüm dost kurumlara bir kez daha çağrıda bulunuyoruz. Ve diyoruz ki: gericiliğin ve şeriat özleminin tüm toplumu her gün biraz daha baskı altına almasına, eğitim-öğretimin, tüm sosyal yaşamı islami faşizme göre dizaynetmesine rağmen, daha neyi bekliyorsunuz? Konuşmanız, alanlara çıkmanız için daha neler olması gerekiyor? Bilmelsiniz ki, bu zehir sadece Alevi çocuklarını değil, herkesi zehirleyecek. Bunun farkına ne zaman varacak bu dostlarımız?

Ülkedeki demokrasi güçleri ve dinamiklerinin, yani siyasi partilerin, siyasi örgütlenmelerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, yöre derneklerinin ve bazı Alevi örgütlerinin de bu konuda duyarsızlıkları asla kabul edilemez. Bu dostların biran önce geleceğimizi ilgilendiren bu acil konuda duyarlılık göstereceklerini ümit ediyoruz

Bu dinamiklerin ve temsilcilerine anımsatmak isteriz ki, gerçek laiklik sorunu da, Zorunlu Din Dersleri de, Eğitimin gericileştirilmesi, çocukların imam ya da hatipleştirilmesi hiç bir şekilde sadece bir Alevilik ve sadece Alevilerin sorunu değildir..

Bu sorun demokratların, sosyal demokratların, devrimcilerin, sosyalistlerin, komünistlerin ve gerçek laiklikten, demokratik bir ülke hedefi olanların, adı “eğitim” ile anılan sendikaların, meslek örgütlerinin sorunudur. Bu sorun demokrasi isteyenlerin sorunudur..

Başladığım çağrı ile bitireyim.. Tüm demokrasi güçlerini, dostları, devrimci dayanışmaya, yanımıza davet ediyor ve kendisine  insanım diyen herkesi bir hak alma ve demokrasi mücadelesi olan Oturma Eylemlerimize bekliyoruz….

Erdal YILDIRIM

PSAKD Kadıköy Şube Yöneticisi

6 Aralık 2014, İstanbul

http:eyildirim.de

Pazartesi, 08 Aralık 2014 14:52

Daha Neyi Bekliyoruz?

Daha Neyi Bekliyoruz?

Yazıya ülkedeki tüm demokrasi güçlerini, toplumsal dinamikleri, siyasal yapı ve  kurumları, dostlarımızı, canlarımızı, Zorunlu Din Dersine karşı başlatılan ve önemli bir hak alma mücadelesi olan “Oturma  Eylemleriyle” dayanışmaya davetle başlayayım..

Demokrasi mücadelesinde bazen bir çığlık, bazen sessiz bir duruş, ya da bir oturma eylemi,  Plaza De Mayo Anneleri ile Cumartesi Annelerinin Oturma Eylemlerinde olduğu gibi çığ misali büyüyerek tüm ülkeye, hatta başka ülke ve kıtalara da ulaşabiliyor.

Arjantin’de 77 yılında cunta tarafından evlatları, eşleri, babaları katledilen beyaz başörtülü Plaza De Mayo Annelerinin çığlıklarının, direnişlerinin birçok ülkeler, denizler ve okyanusu aşıp Galatasaray Meydanındaulaştığı gibi. Buenos Aires’in Mayıs Meydanında “Nunca mas” (bir daha asla) çığlığıyla başlayan o görkemli direniş, 1995 yılında Galatasaray Meydanına ulaştı ve önce “Kaybedenler Kaybedecek”, sonra da “Failler Belli, Kayıplar Nerede” çığlığıyla ülke gündemindeki yerini aldı ve bu Cumartesi 506. oturma eylemiyle devam edecek.

İşte tam da bu süreçte 11 haftadır bir başka oturma eylemi de başladı ve ülkenin çeşitli şehirlerinde sürdürülüyor. Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) İstanbul Şubeleri, Alevi çocukları için adeta işkenceye dönüşen, Alevilerle Aleviliğin asimilasyonu için 12 Eylül faşist darbesi sonrası ve özellikle de AKP iktidarınca sürdürülen eğitim politikalarına karşı “Zorunlu Din Dersine Hayır” ve “İmam da, Hatip de Olmak İstemiyoruz” şiarıyla süresiz oturma eylemi başlattık. Bu eylemlerinin amacı, bir asimilasyon aracı olan Zorunlu Din Derslerinin kaldırılması, tüm eğitim sisteminin giderek İmam Hatipleştirilmesi, 4+4+4 formülüyle de çocuk imam, çocuk gelin uygulaması ve eğitimin gericileştirilmesi projesine son verilmesi, eşit yurttaşlık taleplerimizin duyulması, karşılanması mücadelesidir.

Kadıköy Altıyol Boğa Heykelinde her hafta Pazar günleri saat 13:00-14:00 arasında 1 saat olarak gerçekleştirilmeye başlanan ve sonraki haftalarda Ankara, İzmir, Adana, Erzincan ve Malatya’da da sürdürülen oturma eylemleri Alevilerin ve Alevi çocuklarının çığlıkları olarak ülkeye yayılmaya başlandı. Ancak bu çığlığa güç katılması kaçınılmaz bir zorunluluk olarak orta yerde durmaktadır.

Ülke medyası ve basını ki, büyük kısmı iktidarın işbirlikçisi ya da baskısı altındadır, bu “Oturma Eylem”lerine ya duyarsız davranıyor, ya görmezden geliyor ve haber yapmaktan, kamuoyunu bilgilendirmekten kaçınıyor. Biz, iktidarla işbirliği içinde olan, iktidarın borazanlığını yapan, iktidardan korkanların bu tavırlarını anlıyoruz.

Ama öte yanda demokrasi cephesinde olan, olduğunu iddia eden, düzene muhalif basın ve medya kuruluşlarının bu konudaki duyarsızlıkları ve ilgisizliklerini hiç anlamıyoruz ve anlamamız da mümkün değil. Hele konu ile birinci dereceden ilgisi olan, adında “Eğitim” sözcüğü olan, demokrasiden, eşitlikten, insan haklarından yana olan bir sendikanın bugüne kadar eğitim öğretimle, bu asimilasyoncu ve gerici din dersleri uygulamasıyla ilgili ne bir demeç, ne bir eylem gerçekleştirmemiş olması son derece üzücü, bir o kadar da şaşırtıcıdır.

Buradan özellikle Eğitim-Sen’e ve tüm dost kurumlara bir kez daha çağrıda bulunuyoruz. Ve diyoruz ki: gericiliğin ve şeriat özleminin tüm toplumu her gün biraz daha baskı altına almasına, eğitim-öğretimin, tüm sosyal yaşamı islami faşizme göre dizaynetmesine rağmen, daha neyi bekliyorsunuz? Konuşmanız, alanlara çıkmanız için daha neler olması gerekiyor? Bilmelsiniz ki, bu zehir sadece Alevi çocuklarını değil, herkesi zehirleyecek. Bunun farkına ne zaman varacak bu dostlarımız?

Ülkedeki demokrasi güçleri ve dinamiklerinin, yani siyasi partilerin, siyasi örgütlenmelerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, yöre derneklerinin ve bazı Alevi örgütlerinin de bu konuda duyarsızlıkları asla kabul edilemez. Bu dostların biran önce geleceğimizi ilgilendiren bu acil konuda duyarlılık göstereceklerini ümit ediyoruz

Bu dinamiklerin ve temsilcilerine anımsatmak isteriz ki, gerçek laiklik sorunu da, Zorunlu Din Dersleri de, Eğitimin gericileştirilmesi, çocukların imam ya da hatipleştirilmesi hiç bir şekilde sadece bir Alevilik ve sadece Alevilerin sorunu değildir..

Bu sorun demokratların, sosyal demokratların, devrimcilerin, sosyalistlerin, komünistlerin ve gerçek laiklikten, demokratik bir ülke hedefi olanların, adı “eğitim” ile anılan sendikaların, meslek örgütlerinin sorunudur. Bu sorun demokrasi isteyenlerin sorunudur..

Başladığım çağrı ile bitireyim.. Tüm demokrasi güçlerini, dostları, devrimci dayanışmaya, yanımıza davet ediyor ve kendisine  insanım diyen herkesi bir hak alma ve demokrasi mücadelesi olan Oturma Eylemlerimize bekliyoruz….

Erdal YILDIRIM

PSAKD Kadıköy Şube Yöneticisi

6 Aralık 2014, İstanbul

http:eyildirim.de

Cuma, 05 Aralık 2014 15:24

Amerikayı Yeniden Keşfetmeyelim

Amerikayı Yeniden Keşfetmeyelim


Kış aylarında İzmir"de yaşıyorum. Bu nedenle İzmir Belediyesinin yaptığı işleri,çalışma şekillerini izlemek imkanı bulabiliyorum. İzmir büyük bir şehir,Belediyenin imkanları çok fazla. Bir çok bölümde çalıştırdığı tecrübeli personele sahip. Bu nedenle dünyanın başka ülkelerini,başka şehirlerini gezip,oralarda incelemelerde bulunabiliyorlar. Yaptıkları bazı işler,yatırımlar,eserlerle ilgili,bunları nasıl tasarladığınız, diye sorduğumda bana verdikleri cevap; Amerika"yı yeniden keşfetmeye gerek yok,başarılı şehirlere gidip görüyor ve beğendiklerimizi burada uyguluyoruz,oldu. Elbette her Belediye,başka Belediyelerin yaptığı iyi şeyi taklit edebilir. Bunun ayıp tarafı yoktur. Bu kopyalama, o şehirde yaşayan halkın iyiliği için,yaşam kalitesini yükseltmek için yapıldığından taklitçilik sayılmaz.
İzmir"e gelenlerin ilk dikkatini çeken şey,İzmir"in,özellikle Karşıyaka"nın bir parklar şehri olduğudur. İzmir Belediyeleri,neredeyse bulabildikleri her boş alana bir park yapmışlar. İzmirli tarih boyunca,evlerde,dört duvar arasında yaşamayı sevmemiştir. İzmir"in ılıman iklimi,insanları kapalı yerler dışında yaşamaya itmiş ve sosyalleşmelerine neden olmuştur. İzmir"in restoranlarının,cafelerinin kapalı bölümleri kış aylarında bile boştur. İzmirli,yaz kış demeden bahçelerde,açık alanlarda oturmayı tercih eder. Yine aynı İzmirli,özellikle kadınlar ve çocuklar mahalle aralarındaki parklarda buluşurlar,günlerinin önemli bir bölümü parklarda geçirirler.
Karşıyaka"nın kilometrelerce uzanan,uçsuz bucaksız bir sahil şeridi vardır. Karşıyaka belediyesi bu sahil şeridini baştan sona park haline getirmiştir. Yeşillendirmiş,ağçlandırmış ve sosyal tesislerle süslemiştir. Sahil şeridi boyunca,yürüme yolları,bisiklet yolları yapmıştır. Bir istasyonda kiradığınız bisikleti bir başka istasyonda bırabileceğiniz elektronik kiralama birimleri oluşturmuştur. Sahil boyunca denize karşı oturup,dinleneceğiniz,güneşleneceğiniz banklar koymuştur. Sahil şeridi içinde,gençlerin yararlanması için belli aralıklarla,tenis kortları,halı sahaları,kay kay pistleri yapılmıştır. Belediyenin
işlettiği bir çok cafe ve restoran açmıştır. Özellikle bunlarda,bilhassa tatil günlerinde veya iş saatleri dışında yer bulmak çok zordur. Belediye bu yerlerin uygun fiyatları ile hem halka hizmet etmekte,hem de kendisine gelir sağlamaktadır.
Karşıyaka"da yaşayan insanlar şanslı insanlardır. Onlar için sahilde kilometrelerce uzanan geniş parklarda dolaşmak,yürüyüş yapmak,köpeklerini gezdirmek,cafelerinde oturmak gerçekten çok değerli bir yaşam biçimidir. Gençler tatil günlerinde bu parklarda buluşurlar. Tenis oynarlar,futbol oynarlar,patenleri ile kayarlar. Güzel bir ortamda,açık havada kavgasız gürültüsüz sosyal ilişkiler kurarak geleceğin barışçıl,demokrat ve modern İzmirlisi olmaya adım atarlar.
İnsanoğlunun kişilik şekillenmesi çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı ortamdan başlar. Çok zor doğa şartları altında ,sosyal imkanların çok kısıtlı olduğu,yoksul yörelerde büyümüş gençler haliyle sert insanlar haline dönüşürler. Sosyalleşmeleri çok kısıtlı olur. Dar grup çıkarları içinde varlık göstermeye alıştıklarından ileriki yaşlarda da,grup,cemaat çıkarları doğrultusunda hareket etmeye yönelirler. Günümüzün sosyal,modern insanı olma fırsatını kaçırmış olurlar.
Belediyelerin belki de kendilerinin de farkında olmadığı önemli  görevlerinden biride gençlerin yetişmesinde,geleceğe hazırlanmasında üstlerine yüklenen bu ağır görevdir. Okulların etkisi sınırlıdır. Çocuklar,gençler, vakitlerini az bir kısmını okulda geçirirler. Okul dışında onlar için önemli olan,yaşadıkları ortam ve arkadaşlarıdır. Kahve köşelerinde,kapalı mekanlarda büyümüş bir genç gelecekte de hırçın bir insan olarak kalır. Halbuki açık havada,yeşil parklarda,modern tesislerde gününü geçirerek sosyalleşmiş bir genç hayata daha olumlu bakar.
Didim Belediyesininde önünde önemli bir görev vardır. Didim"de yaşayan insanları,öncelikle gençleri kapalı mekanlardan kurtarıp,Didim"in sıcak ikliminde,açık havada,yeşil parklarda,birbirinden güzel sosyal tesislerde,cafelerde yaşatarak sosyal ve modern bir toplum oluşturmaktır.
Ülkede dehşet içinde izlediğimiz kötü gidişi,bölünmeyi,insanlar arasında hızla artan düşmanlaşmayı,gruplaşmayı; birbiriyle konuşmaya başlamış,aynı bankta oturmayı öğrenmiş,aynı cafede çay içebilmeyi farketmiş yetişkinlerle,yine modern tesislerin bulunduğu geniş alanlarda birlikte spor yapmayı,oyun oynamayı keşfetmiş gençlerin varlığı ile aşabiliriz.
Amerikayı yeniden keşfetmeye gerek yok. İzmirdeki Belediyeler bunu başarabilmişler. Didim"de neden olmasın.
Ferda Aykan