21 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Konuk Yazar

Konuk Yazar

Web sitesi adresi:

Pazartesi, 24 Kasım 2014 16:45

Dersim Seferi Yine Hüsranla Bitecek!

Dersim Seferi Yine Hüsranla Bitecek!

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Dersim’e gideceği, (çok zayıf bir olasılıkla da olsa ki, asla inandırıcı değil ) 1934 yılında yasayla ismi değiştirilen “Dersim” ismini geri vereceklerini ve Seyit Rıza ile yoldaşlarının mezar yerlerini açıklayacağı konuşuluyor..

Davutoğlu’nun Dersim’de Cemevine gidip (ki, o cemevi yöneticilerinin devletle işbirliğini ve Aleviliğe ihanetini tüm Dersim’liler bilir) 1937-38 Dersim soykırımı ile ilgili sahte özür dilemesi, çözümsüz açılım söylevleri ne Dersimlileri, ne de Alevi Kızılbaş toplumunu kandırmaya yetmez. Osmanlının ve daha sonraki ardıllarının, hele de “Yeni Osmanlıcılıkla” öğünenlerin oyunlarına da, hilelerine de asla kanmazlar.

Davutoğlu, Dersim’e daha önce defalarca yapılan saldırı, asimilasyon, katliam seferlerini iyi incelesin. Gün geldi İdrisi Bitlisi, gün geldi Hamidiye Alayları, gün geldi Abdullah Alpdoğan komutasında katliamlara, soykırımlara, saldırılara maruz kaldı Dersim. TC Savaş uçaklarını ilke kez Dersim’in bombalanmasında  kullandı.. Davutoğlu’nun bu seferleri, saldırıları öğrenmesi lazım. Bugüne kadar öğrenmemişse bugünden sonra öğreneceği kesindir. Zaten Dersim soykırımından önce özür dileyeceği daha çok konu var. Başbakan, öncelikle öğündüğü Osmanlıların, tarihleri boyunca inkâr ettikleri, öteleyip katlettikleri onbinlerce Alevi, Kızlıbaş ve başka inançlardan, etnik yapılardan özür dilemelidir. Aleviler ve Dersimliler siyasi partilerin, özellikle Cumhurbaşkanından Başbakana kadar tüm AKP’lilerin inancımız, kutsallarımız, yol ve öğretimiz üzerinden, Alevilik ve Dersimi siyaset malzemesi yapmalarından son derece rahatsızdır ve bu yöndeki kandırmacaya ve oyunlara itibar etmez.

Davutoğlu’nun “üstadı” bildiği Necip Fazıl Kısakürek, “Doğru Yolun Sapık Kolları Arınma Çağında İslam” adlı kitabında Alevileri açıkça asimile etmeye, yok etmeye çağırıyor ve diyor ki: “Aleviler, ısırgan otu gibi yolunup atılmalıdır”. Sadece bu sözlerle de yetinmeyen Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun büyük üstadı, tüm AKP ve sağcıların ecdadı Necip Fazıl, Alevilerle ilgili olarak “içi boş”, “asimile edilmeli” ve ayrıca “milletten yolunması gerekli” (yani katledilmeli) ifadelerini kullanmıştır.

İşte Alevi Kızılbaş düşmanı Necip Fazıl Kısakürek’e üstadım diye tapan Başbakan, öncelikle bu konularda samimi davranmalıdır. Bu Necip Fazıl da, Erdoğan’ın yıllarca seçim meydanlarında öğünerek “ecdadım” diye anlattığı Yavuz Selim ve onun şeyhülislamı Ebu Suud gibi Alevi Kızılbaş düşmanıdır. O Ebu Suud ki, ”Alevi Kızılbaşların canları da, malları da, namusları da helaldir” fetvalarını vermiş ve bu fetvalarla Yavuz Selim onbinlerce Kızılbaşı katletti, sayısız kadına kıza tecavüz edildi. Kızılbaşlar iftira, karalama ve aşağılamalarla karşı karşıya kaldı.

 

Osmanlılar dönemindeki sayısız Alevi Kızılbaş katliamları için, özür dilemeyen, yakın tarihteki Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, Madımak katliamlarındaki sorumlular ve katillerle aynı zihniyette olan, gerekli soruşturma ve adalet çabasını engelleyen, davaları zaman aşımına uğratan, zaman aşımı için “hayırlı olsun” diyenler asla samimi değiller. Tarihteki ve kendi iktidarları dönemindeki Roboski ve Gezi katliamlarında onlarca insanımız için “vur emri, ölüm emri” verenlerin, Dersim ile ilgili siyasi hesaplar ve asimilasyon politikalarını uygulayanların özür dilemeleri de asla samimi değil ve asla inandırıcı değildir.

Ahmet Davutoğlu ve iktidar yeni bir hile ve oyun peşindedir.  Biz tarih boyunca oynanan onca oyunu bilen bir toplumuz. 1938 yılında bir gecede yaşı küçültülüp idam sehpasına gönderilen Seyit Rıza’nın bu oyun ve hileleler ilgili sözleri halen kulaklarımızda ve belleğimizdedir.

Seyit Rıza Elazığ’daki mahkemede şöyle haykırıyordu. “Ben senin yalanlarınla, hilelerinle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de senin önünde diz çökmedim, bu da sana dert olsun.

Dersimliler, Alevi Kızılbaşlar Seyit Rıza’dan aldıkları bu düsturla asimilasyoncu, inkârcı ve katliamcı iktidarın  yalan ve  oyunlarını boşa çıkaracaktır..

Çünkü: “Dersim’e sefer olur, ama zafer olmaz!

 

Erdal YILDIRIM

 

Pazartesi, 24 Kasım 2014 16:43

İZMİRLİ

İZMİRLİ


Her şehrin,her bölgenin tanınmasına yardımcı olan bir özelliği,bir ürünü vardır. Trabzon,Samsun Karadeniz denince akla hamsi gelir,mısır ekmeği,horon gelir,sevimli bir şive ile konuşan Karadeniz insanı gelir. Urfa"da akla isot gelir,kebab gelir. Gaziantepte baklava,fıstık gelir. Antalya"da turizm,portakal,seralar gelir. İzmir"in ise farklı bir özelliği,farklı bir ürünü vardır. İzmir"in varlığı ile övündüğü,şehir olarak tanınmasına yardımcı olduğuna inandığı bir markası vardır; İzmirli. İzmirlilik bir farklılıktır. İzmirli,Anadolu insanından bir çok yönleri ile ayrılır. Bunu İzmire"e yerleşmek için gelenler kısa bir süre sonra anlarlar.
Rivayet olunur ki,Tanrı Zeus bir gün eline fırçasını almış,önüne boyalarını koymuş ve çok güzel bir koy çizmiş. Koyun çevresini dağlarla süslemiş,ovalar yapmış,çizdiği her yeri ağaçlandırmış. Yine koyun çevresine uzun kumsalllar koymuş,altın gibi kumsallar resmetmiş. Sonra geri çekilip eserini seyretmiş. Diğer tanrılar toplanmışlar. Onlarda çok beğenmişler.Ve  Yüce Zeus herşey çok güzel ancak tek bir şey eksik,bu güzelliğe yakışan güzel insanlar yok demişler. Zeus"ta İzmirliyi çizmiş.
İzmir"in genç kızları,genç delikanlıları güzel insanlardır. Magazin sayfalarını süsleyen,televizyon ekranlarında gördüğünüz,filimlerde seyretiğiniz, mankenlerin,şarkıcıların,sanatçıların büyük kısmı İzmir"den gelir. İzmir güzel insan ihraç eder. Sokaklarında yürüdüğünüzde çakma sarışından çok gerçek sarışın görürsünüz. Asırlardır,hoşgörü ortamında çeşitli ırklar karışarak,güzel İzmir insanını ortaya çıkarmışlardır.
İzmir"li hoşgörülüdür. Türkiye"nin en kavgalı dönemlerinde bile İzmir"de önemli olaylar yaşanmamıştır. 12 Eylül öncesi,Anadolu kasıp kavrulurken,İzmir sakinliğini koruyordu. Günümüzde bile İzmir,Türkiye"nin üçüncü büyük şehri olmasına rağmen vurdulu kırdılı toplumsal olayların en az yaşandığı bir şehirdir. İzmirli fikir aykırılıklarını kavga ederek değil,rakı masalarında balık yiyerek,gülerek,eğlenerek çözmeye çalışılır. Siyaset onun için kavga nedeni değildir. Anadoludan, siyasetin en sert,en keskin olduğu bölgelerinden göçüp gelenler bile kısa bir süre sonra İzmirlinin sakin,hoş görülü havasına kapılıp,değişime uğrar,İzmirliye dönüşmeye başlarlar. İzmirliler her türlü farklılığı,geniş hoşgörü kültürü içinde eritmeyi başarmış insanlardır. Tarih boyunca bu özellikleri sayesinde ayakta kalabilmişler,varlıklarını koruyabilmişlerdir.
İzmirli,açık havada,sokakta yaşamaktan hoşlanır. Evin içine sıkışıp kalmak İzmirliyi bunaltır. Kış aylarında bile en soğuk günün 15 -20 derece olduğu bu şehirde günün her saatinde,cafelerin, restoranların bahçelerinin insanla dolu olduğunu görebilirsiniz. İzmirli kapalı yere girmekten hoşlanmaz. Yağmurda bile bir  tentenin altında kahvesini içer. Sokakta yaşamak İzmirlinin kültüründe vardır. İzmirin geçmişinden kalmadır bu alışkanlıkları. Geçmişte de kadınlar günlerini evlerinin önündeki sokakta geçirirlerdi. Akşamları yine yemekler sokağa kurulan sofralarda yenirdi. Sıcak iklim buna zorluyordu. Ancak bu alışkanlık İzmirlinin sosyalleşmesine neden olmuş,hoşgörü kültürünün yerleşmesine yol açmıştır.
İzmir"li genellikle ticaret ile uğraşır. Bir bakıma esnaftır. Sanayi İzmir"de fazla gelişmemiştir. İzmirli yaşadığı şehri bir sanayi şehri haline getirecek kadar hırslı değildir. Çalışmaktan fazla hoşlanmaz. Yaptığı işle,yaşadığı hayatla mutlu olmasını bilir. Anadolunun diğer şehirlerinde esnaf iş yapmak için cumartesini beklerken,İzmirli dükkanını cumadan kapayıp,yazlığına gider. Ticaret İzmirlinin asırlardır bildiği ve yaptığı bir iştir. Zengin ege ovasının tarım ürünleri İzmir limanından başka şehir ve ülkelere gider. Yine İzmir limanı ve İzmir şehri ege ovasının her türlü ihtiyacını karşılar. Türkiye"nin en büyük tarihi çarşısı İzmir"dedir. Kemeraltı binlerce dükkanı ile tarihi yüzlerce yıl öncesine giden ucu bucağı olamayan dev bir çarşıdır. Yanyana sıralı tarih kokan küçük dükkanları,dar sokakları ile tarihin içinde süzülüp günümüze gelmiştir. Kemeraltına alışkın olmayan bir insan kısa sürede kesinlikle içinde kaybolur. Birbirine benzeyen o kadar çok sokak vardır ki,bu büyük kalabalığın içinde, bir süre sonra nereden geldiğinizi,nasıl geri döneceğinizi bulabilmeniz imkansız hale gelir. Ancak sora sora Kemeraltı"dan çıkabilirsiniz. Kemeraltında aklınıza gelen her şey satılır. Kemeraltı Egenin şehirlilerine de hitap eder,köylerine de,turistlerde kemeraltıda dolaşmaktan hoşlanır,İzmire ziyarete gelen Türk insanı da. Kemeraltı asırlardır,zengin ve kocaman bir bölgenin ticaret hayatını elinde tutmuş,şekillendirmiştir.
Kapalıçarşının misli misli büyüklükte olan bu dev çarşı,bilenler,gezip görenler için son derece ilgi çekici ve değerlidir.
Sıcak yaz ayları,İzmirli için Çeşme"dir,Urla"dır,Gümüldür"dür,Seferihisar,Karaburun,Foça"dır. Hatta Kuşadası,Bodrum"dur. Buralarda yazlığı olmayan bile günü birlik en azından hafta sonları mutlaka İzmir"in bu güzel sahil kasabalarını ziyaret eder. Her İzmirlinin hayalinde buralarda bir yazlık edinmek vardır. Zaten yolunuz düştüğünde gördüğünüz sonu başı belli olmayan yazlık evler İzmirlinin önemli bir kısmının bu hayalini gerçekleştirdiğinin kanıtıdır.
İzmirin güzel insanı anlatılmakla bitmez. İzmirin nesi meşhur diye sorulduğunda,İzmirlinin ilk aklına gelen daima İzmirlidir. Eğer İzmirin bu hoşgörülü insanı,Anadolunun kamplara bölünmüş insanına bir gün örnek olabilirse,sadece Ege bölgesi değil,diğer bölgelerde sorunlarını kolaylıkla halledebilirler.
Ferda Aykan
Çarşamba, 19 Kasım 2014 16:46

Aleviliği Dizayn Etmenize İzin Vermeyeceğiz!

Aleviliği Dizayn Etmenize İzin Vermeyeceğiz!


Anlaşılıyor ki, bu asimilasyoncu, inkârcı, baskıcı egemen zihniyet iktidarda oldukça ve bu ülke demokratikleşmedikçe, biz farklı inanç ve kimliklere mensup milyonlarca kişi daha çok uzun zamanlar eşit yurttaş olabilmek için, farklılığımızı, yol ve öğretimizi inandığımız ve dilediğimiz gibi yaşayabilmek için sokaklarda, meydanlarda olacağız.

Aleviler son süreçte yine haksızlıklara, hak ihlallerine, eğitim sisteminin imam hatipleştirilip gericileştirilmesine karşı yürüyüş, miting ve oturma eylemleri yapıyorlar. Kadıköy Altıyol’da 7 hafta önce başlayan ve her hafta Pazar günleri başka şehirlerde de yapılmaya başlanan Oturma Eylemlerine halkın katılımı her gün artmakta olup bu eylemler Cumartesi Anneleri eylemine benzer şekilde süresiz olarak devam edecektir.

Yıllar yılı Mezopotamya ve Anadolu topraklarında Alevileri öldürmekle bitiremeyeceklerini anlayan egemenler, taktik değiştirerek Aleviliği katletmeyi kendi hedeflerine koydular. Bugüne değin Aleviliğin sorunlarını görmezden, duymazdan ve anlamazdan gelen inkârcı, asimilasyoncu zihniyetin temsilcileri, yani iktidarı, devlet aygıtını elinde tutanlar, genellikle de yerel ve genel seçimler yaklaştıkça, birdenbire Alevileri görüyor, fark ediyor ve Alevilerin sorunlarına çözüm arıyormuş gibi yapıyorlar.

Geçmiş hükümetler gibi, Alevilerin, başkaca toplumsal kesimlerin yaşadığı sorunlarla ilgili “kör, sağır, dilsiz” misali üç maymunu oynayan AKP,  Aleviler ve diğer farklı inanç ve etnik kesimlerle ilgili, adına “Açılım”, “Çalıştay” dediği bir dizi faaliyet gerçekleştirdi. Alevi, Kürt, Ermeni ve Roman Açılımı diyerek sanki “çözüm arıyormuş” gibi yaptı ve şimdi de yapıyor. Bunu yaparken, o toplum kesiminden kimi işbirlikçi, ihanetçi, rantçı ve menfaatçiyi de yanına almayı ihmal etmiyor.

Bu zihniyet öylesine pişkin ve yüzsüz ki, yıllarca Aleviliği, Alevileri inkâr edip yok sayan, her türlü karalama, iftira ve aşağılamayı yapan, zaman zaman Alevi dergahlarını bile başlarına yıkmaya çalışan, Sivas, Maraş, Çorum, Gazi ve Madımak katliamlarında suç işleyenleri koruyan, kollayan, besleyen, suçlarını örtbas etmeye kalkan; yakalanan suçluları, katilleri salıveren, mahkemeleri ve adaleti etkileyen, davaları zaman aşımına uğratan kendileri değilmiş gibi, ayrıca Muharrem ayında, Alevilikte olmayan toplu iftar sofrası bile tertip ediyorlar. IŞİD’i besleyip büyüten, destekleyenlerin bu harami sofralarına kimi Alevi(!), adlarının başında “dede”, “profesör” gibi ünvanı olan bazı kişiler de katılıyor.

AKP iktidarı 2007 yılından buyana beri sayısız “Çalıştay” ve “Açılım” düzenledi. Bunu yaparken bile Alevi toplumunun gerçek temsilci ve örgütlerinin, Alevi toplumunun tüm istem ve taleplerine kulaklarını tıkadı ve yanlarına aldıkları bu işbirlikçiler üzerinden Aleviliği yeniden dizayn etmek, Aleviliği “Şiileştirme”, “Sünnileştirme”,İslama yamamaya” yönelik bir politika izledi ve izliyor.

Aleviler, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, gittiği Hace Bektaş ilçesinde yaptığı konuşmada, AİHM’in “Zorunlu Din Dersleri İnsanlık Suçudur” kararını tanımadığını, ”AİHM’den ders almamıza ihtiyacımız yok bizim” sözlerini dikkatle okumalıdır. Salt bu söylem bile, asimilasyoncu, inkârcı, tekçi anlayışın değişikliğe uğramadan aynen devam edeceğinin açışa çıkması demektir. Yine Davutoğlu, “Son dönemde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine 103 sayfalık Alevi bölümü ekledi. Yanlışsa değiştirelim, eksikse tamamlayalım” demekle de, “Zorunlu Din Derslerinin” kaldırılmayacağını, Aleviliğin yine Sünni din dersi müfredatı içinde okutulacağına vurgu yapıyor. Aynı konuşmada devamla “Bir kurum, kişi başka bir mezhebi, meşrebi tahkir ediyorsa bizim nezdimizde büyük bir cürüm işlemiştir” ifadesiyle de, mevcut anlayışlarının bugüne dek yaptığı inkâr, iftira, karalama ve asimilasyonun üstünü örtmeye çalışıyor.

Görülen o ki, son paketten, Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı bir ”Daire Başkanlığı”, devletin maaşlı memuru yapılacak bazı Alevi Dedelerine “Maaş bağlanması”, “Cemevlerine yasal statü kazandırılmadan, “Kültür Merkezi” adı verilmesi ve bunların “su, elektrik ücretlerine” destek sağlama kandırmacasından başka bir şey çıkmayacak.

Oysa Alevilerin talepleri çok açık ve nettir. Aleviler, gerçek laik demokratik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığının olmayacağını ve lağvedilmesini, Cemevlerinin yasal statüye kavuşturulmasını, Zorunlu Din Derslerinin kaldırılmasını, Alevi Dergahlarının gerçek sahiplerine teslim edilmesini, Madımak Otelinin Utanç Müzesi olmasını, Alevi köylerine zorla yapılan cami uygulamasına son verilmesini ve tüm vatandaşlar gibi “eşit yurttaş” gibi yaşamak istiyorlar.

Bu durumda Aleviler haklı, insani taleplerini reddeden, gerçek temsilci ve yöneticilerini dışlayan, altına imza attıkları uluslararası sözleşme ve mahkeme kararlarını bile uygulamayan; Alevileri ve Aleviliği her fırsatta, her platformda aşağılayan, yuhalatan; katillere “ecdadım” diye sahip çıkan, Aleviler ve Aleviliğe yönelik ayrımcı, ötekileştirici, aşağılayıcı bir dil ve üsluptan asla vazgeçmeyen; Suriye ve Irak’ta binlerce Alevi, Türkmen, Nusayri, Ezidi’nin katledilmesinde IŞİD, El Nusra, El Kaide, ÖSO gibi katil sürülerine her türlü desteği veren dönemin Başbakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a bugün yine itibar etmemelidir .

Sadece Aleviler değil, bu topraklarda ve bu ülkede yaşayan ve devletin ırkçı, gerici, faşist, tekçi anlayışıyla hak ihlallerine uğrayan tüm toplum kesimleri bunlara itibar etmemelidir.

Ermeni Açılımı deyip Hrant Dink’in katillerini saklayan, koruyan devlet görevlilerine göz yumup müsamaha gösteren,  Rahip Sontoro ve Zirve Kitabevi katliamlarında susanlar; Roboski’de onlarca Kürt çocuğunun savaş uçaklarınca bombalanması olayını araştırıp, gerçek sorumlu ve suçluların açığa çıkarmayanlar bu zihniyetin temsilcileridir.

Gezi Ayaklanmasında demokratik talep ve tepkilerini dile getiren yüzbinlerce insana karşı Tomalar, panzerler, robokoplar, kimyasal gazlar, plastik ve gerçek mermiler kullanılması emrini veren dünün Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı, aynı zihniyetin temsilcisidir.

Güvenlik güçlerinin işlediği cinayetler için, “Polise vur emrini ben verdim” diyerek, Abdocan’ı, Ethem’i, Medeni’yi, Ahmet Atakan’ı, Hasan Ferit’i aramızdan koparıp alanlar, tetiği çekenler kadar suçludur.

15 yaşında bir fidan olan Berkin’in polis kurşunuyla öldürülmesini haklı gösteren, aradan geçen bunca zamana rağmen her konuşmasında Berkin’e kin kusan, Ali İsmail’in ve birçok kişinin linç edilmesini onaylayan, Cemevi içine kadar giren polisin bir gencimizi katletmesine ses çıkarmayanlar da bu zihniyetin temsilcileridir.

Yeni Osmanlıcılığıyla övünen, siyasal İslamcılık ideolojisinin önemli teorisyenlerinden olan, bir yandan “Kerbela’yı kim ki unutur, insanlığı unutur” diyen, asla diğer yandan Suriye’de Alevilerin katledilmesine göz yuman şimdiki Başbakan Ahmet Davutoğlu da aynı zihniyetin temsilcisidir ve asla Davutoğlu ile Hükümetinin sahte ve sözde “Alevi Açılımı” söylemine itibar edilmemelidir.

Aleviler, haksızlık karşısında boyun eğmeyen Pir Sultan Abdal’ın “Kadılar müftüler fetva yazarsa / İşte kemend, işte boynum asarsa / İşte hançer, işte kellem keserse / Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” sözlerine sarılmalı ve asimilasyonculara karşı bir daha “Alın Açılımlarınızı Başınıza Çalın” diyerek haykırmalıdır.
 
Erdal YILDIRIM
11 Kasım 2014
Cumartesi, 15 Kasım 2014 15:08

Akbük"ün Toki Konutları

Akbük"ün Toki Konutları


Geçen yazımda Toki"nin Çeşme saldırısından sözetmiştim. Şimdilik püskürtüldüğünü ancak Toki"nin kenarda köşede fırsat kolladığını anlatmıştım. Toki aynı işi Akbük"te de yaptı. Ancak ıssız bir tepenin üstüne yaptığından kimse fark edemedi,bu yüzden de ses çıkaran olmadı.
Akbük yolunun,Söke ovasından çıkıp gelen Bodrum yoluyla birleştiği bir kavşak vardır. Bu kavşak yaklaşık olarak Söke"ye 30 ,Bodrum"a 100,Akbük"e ise 20 kilometre uzaklıktadır. Çevresinde hiç bir yerleşim yoktur. Ne bir işyeri,ne bir köy,ne de dağınık sayılabilecek evler vardır. Bırakın bunları  tek tük ağaç,hatta makilik bile yoktur. Hiç bir canlının yaşamadığı kuru,rüzgarlı bir bozkırdır. Bir  tek tam kavşakta küçük bir asfalt santralı bulunmaktadır.
İşte bu kavşakta Toki,çok katlı binalardan oluşan yüzlerce daire yapmıştır. Neden yapmıştır,ne amaçla yapmıştır,henüz bunu bilen ve anlayan yoktur. İnsanları ilgilendirmeyen boş bir arazide olduğundan önünden geçenler bile dikkat etmemiştir. Zaten oturanda yoktur. Belki bir iki dairesinde ikamet eden olabilir ancak bunlarında orada ne aradıklarını bilebilmek mümkün değildir. Binaların çürümeye terkedilmiş bir hali vardır. Issız,sessiz bir rüzgarlı tepenin üstünde,geceleri korkutucu bir karanlık içinde koca koca binalar... Buralarda kim oturacaktır. Oturanlar nereden alış veriş edeceklerdir. Çocukları kilometrelerce uzaklıktaki okullara nasıl gidip geleceklerdir. İşlerine gitmek için her gün hangi vasıtaları kullanacaklardır. Yol için harcadıkları para ne kadar olacaktır. Ve şehir içinde,çarşısı pazarı olan, insanların yaşadığı binalar dururken insanlar neden bu ıssız ve karanlık yeri tercih edeceklerdir.
Anlaşılan bütün bunlar düşünülmeden,hesaplanılmadan bu binalara milyonlarca lira dökülüp tamamlanmıştır. Şimdi de çürümeye terkedilmiştir.
Bu milletin parasına yazıktır. Söke"de,Didim"de,Akbük"te yaşayan dar gelirlerin başlarını sokabilecekleri konutlara ihtiyaçları varken,hiç birinin gidip yaşamayacağı bir tepede konut yapmak halkın parasını çöpe atmak demektir. Bunları neden yapılmıştır?  Bunun için ancak çeşitli fikirler üretilebilir. Ancak en mantıklı geleni,yandaş bir arsa sahibinin değersiz arsasını paraya çevirmek ve yine yandaş müteahhitlere para kazandırmak olabilir.İnsanın aklına başka akla yatan neden gelmiyor.
O bölgenin ileride gelişerek binaların değer kazanacağını iddia etmekte mümkün değildir. Çevre yerleşimlerin sınırlarının oralara kadar uzanabilmesi için belki bin yıl gereklidir. Hatta bin yıl sonra bile mümkün olmayacaktır. İnsanların öyle kuru,ıssız,rüzgarlı ve her yere uzak bir tepede ne işleri olabilir ki.
Toki,büyük şehirlere yığılmış kırsaldan kopup gelen insanlara onların alabilecekleri fiyatlarla konutlar yapmak için kurulmuş bir devlet kuruluşudur. Büyük ölçüde de bu hizmeti yerine getirmiştir. Her ne kadar,eski doğu bloku ülkelerindeki çirkin sosyal konutlara benzeyen  konutlar yapmışsada,bu paraya ancak bu kadar olur,diyerek kendini savunabilir. Ancak Toki"nin sahillerde ne işi vardır. Akbük"ün ıssız tepelerine Toki niye gelmiştir. Niye durup duruken Çeşme"ye musallat olmuştur. Çeşme"liler Toki"nin çirkin konutlarına çok mu ihtiyaç duymaktadırlar. Toki,kendi görev sınırları içinde,kendinden beklenileni yerine getirsin. Hiç bilmediği yerlerde,hiç aklının ermediği türden yapılar yaparak bu halkın sınırlı parasını toprağa gömmesin.
Yazık oluyor !!!

 

Ferda AYKAN

Cuma, 14 Kasım 2014 16:11

Çeşme otoyolu

Çeşme otoyolu

 


Çeşme"ye İzmir - Çeşme otoyolundan gidilir. Çeşme İzmir"e 74 km. uzaklıktadır. Urla"ya yaklaştığınızda yolun sağında ve solunda iki katlı evler,villalar görünmeye başlar. Urla"da ise dağ taş bu tür yapılarla dolmuş olarak gözükür. Hem deniz tarafı,hem kara tarafı yol boyu iki katlı yapılarla doludur. Urla, iskele adı verilmiş sahili ile gerçekten çok güzel bir ilçedir. Şehrin merkezinde bile tüm yapılar iki katlıdır.Öyle çok katlı kocaman binalar göremezsiniz. Urla"da eski yapılar,taş evlerde mümkün olduğunca korunmuştur. Ancak geçmişte büyük bir yerleşim olmadığından bu tür tarihi yapı sayısı pek fazla değildir. Urla deniz mahsullerinin bolluğu ile tanınır. Balık restoranları Urla"nın iftihar ettiği mekanlarıdır. Urla sadece yaz aylarında değil,kış sezonunda da ziyaretçisi bol bir şehirdir. İzmir"e yakınlığı,balık restoranlarının çekiciliği özellikle güzel havalarda İzmir"lilerin Urla"ya akın etmesine neden olur. Urla"da da tüm Ege"de olduğu gibi hayat yaz kış  dışarıda yaşanır. Çok soğuk havalar hariç Urla"nın cafelerinin,restoralarının bahçeleri insanla doludur. İzmir"li kapalı mekanları sevmez. Oralarda yaşama alışkınlığı yoktur. Zaten en soğuk günleri bile 12 - 15 derece olan İzmir"de kapalı mekanlara tıkılma zorunluluğu da pek yoktur.Bu yüzden UrLa"ya gittiğinde de sahilde,cafelerin restoranların bahçelerinde oturur.
Urla"dan çıkıp Çeşme"ye yöneldiğinizde Çeşme"nin en önemli plajları arasında sayılan ve yol boyu uzanan Ilıcada dahil bir villalar denizinin içinde ilerlersiniz. Türkiye"ye ilk defa gelen bir yabancıya,gördüğün gibi Türk halkı villalarda yaşıyor deseniz,tereddütsüz inanır. Koca otoyolun sağı ve solu her boydan ve cinsten iki katlı ev ve villa ile doludur. Sanki tüm Istanbul"luların,Ankara"lıların ve İzmir"lilerin burada villası vardır. Bunu söyleseniz, İzmir"liler; Ankara ve Istanbul için bunu kabul edemeyiz,ancak İzmir"liler için doğru sayılabilir,derler. İzmir"lilerin önemli bir kısmının Çeşme"de villası olduğu doğrudur. Geri kalanlarının ise orada bir villa edinme hayali olduğu da başka bir gerçektir.
Çeşme otoyolunun çevresinde de çok katlı bina  göremezsiniz. Sahilde aralıklı bir şekilde yerleşmiş beş yıldızlı bir kaç otel dışında binalar genellikle iki katlıdır. Bu villaların fiyatları da öyle herkesin yanına yaklaşabileceği seviyede değildir. Şöyle eli yüzü düzgün bir villanın bedeli ile Didim"de dört katlı iki apatman satın alabilirsiniz. Çeşmede size 100 - 110 bin liraya bahçevan kulübesi bile vermezler. Çeşme ve İzmir"liler kendilerine bahşedilmiş o güzelim sahilleri müteahhitlerin eline terketmemiş,çirkin, çok katlı binalarla yaşanmaz hale getirmemiştir. Ancak müteahhit saldırılarından kurtulmakta öyle kolay değildir. Şu sıralar TOKİ beş katlı,eski doğu bloğu ülkeleri sosyal konutlarına benzeyen 500 daire yapmak için projeler hazırlamıştır. Şimdilik bu saldırı püskürtülmüştür. Ancak TOKİ pes etmemiştir. Köşede fırsat beklemektedir.
Çeşme ucuz bir şehir değildir. Magazin sayfalarını süsleyen beach"li,gece klüpleri,restoranları ile Istanbul gecelerinin astromik fiyatlarını aratmamaktadır. Otel fiyatları da Antalya ve Ege otellerinin çok üstündedir. Herşey Dahil sistem Çeşme"de talep görmez. İnsanlar  Çeşme"ye sadece güneş ve deniz için değil,yeme içme ve eğlenme için de giderler.  Çeşme ziyaretçileri genellikle Türk"lerdir. Yabancı turisti pek göremezsiniz. Hem fiyatları hem de rüzgarlı havası nedeniyle ve kısa sezonu yüzünden Tur operatörleri fazla tercih etmezler. Yazlıkçılar hariç Çeşme ve Ilıca sahillerini Türk turistler temmuz ve ağustos aylarında doldururlar. Yoğun sezon topu topu iki aydır. Yazlıkçılar bu sezonu bir miktar daha uzatırlar ancak bu yoğun bir dönem olmaz.
Çeşme"nin turistik bir bölge olarak turizm geçmişi çok uzun yıllara kadar geriye gider. Tecrübesi çok fazladır. Sahillerini ve şehirlerini berbat etmemişlerdir. Herkes aklına estiği gibi yapılaşmaya gidememiş,birbirinden çirkin ve ilkel mekanlar açamamıştır. Deneyenlerde batmış yok olup gitmiştir. Kırk kilometreye yaklaşan Çeşme sahillerinde ve şehir merkezinde,sayıca Didim"den az Cafe ve restoran vardır. Mevcutlarsa genellikle ya ulusal markadır,ya da yöresinde yerel marka haline gelmiş mekanlardır. Öyle uyduruk kaydırık bir mekanın yaşama şansı yoktur.
Burada benim gözümle Çeşme"yi anlatmaya çalıştım. Eğer Didim"i sıkışıp kaldığı yerden kurtarıp,bir hamle yaptırmak istiyorsak,Amerika"yı yeniden keşfetmemize gerek yok,çevremizi inceleyip,onların yaptıklarından ders almamız yeterlidir.


Salı, 11 Kasım 2014 16:59

ALAÇATI

ALAÇATI


Önceki yazımda,Didim"in turizmini,sezonunu,ekonomisini eleştirdikten sonra ek olarak "özeleştiri ve otokritik modern insana has bir davranıştır. Sadece sürekli övünerek varlığını sürdürmeye çalışan insana ilkel insan denir" gibi savunmalar ilave etmiştim. Yazımı okuyan dostlarım,bu savunmalarıma itiraz ettiler. Kötü bir şey yapmadığımı,Didim"in düzelmesi için eleştiri yapmanın yararlı bir iş olduğunu söylediler. Genel olarak haklılar,ancak Türkiye"de yaşadığımızı unutuyorlar. Türkiye"de hala eleştiriyi hakaret olarak algılayan bir kesim var. Daha dün Cumhurbaşkanı,sarayı ve uçağı hakkında konuşanlara Özal"ı örnek göstererek,Özal uçak aldığında Demirel"de bir sürü HAKARETLER etmişti,sonra da aynı uçağa kendisi bindi dedi. Lafa bakarmısınız,Demirel Özal"ın uçağını eleştirmemiş,ona hakaret etmiş. İmam böyle derse,kimbilir cemaat ne yapar. Hala halkımızın yarısı bu imamın konuşmalarını dinliyor. Ortalıkta hakaret lafından geçilmiyor,eleştiri diyen yok. Ben ne yapayım.
Neyse...
Bu yazımda Alaçatı"dan sözedeceğim. Hani,her yaz televiyonların turizmin programlarından eksik olmayan,gazete sayfalarını dolduran,hakkında şehir efsaneleri çıkarılar Alaçatı"dan. Oraya gidip,görgümüzü arttırmak için bir inceleme araştırma gezisi yaptık. Alaçatı"ya Çeşme otoyoluna girdikten sonra Çeşme"ye yaklaşırken Alaçatı tabelesına görünce saparak giriyorsunuz. Ve sağlı sollu yüzlerce villanın arasından geçerek şehir merkezine yöneliyorsunuz. Şehir merkezine arabayla girmek yasak. Zaten yasak olmasa da imkansız. Yolları o kadar dar ki,iki arabanın karşılaştığında geçebilmesi oldukça tehlikeli manevralar gerekiyor. Aslında yol dediğiniz yerler,aşağıya doğru inen bir kaç yüz metrelik cadde ve oradan sağa dönünce oteller bölgesi,sola dönünce restoranlar,cafelerin bulunduğu bölge. Hepsi bundan ibaret. Onun için insanların yaz aylarında on metreyi bile bir saatte geçebildiği söylentisi gerçek.
Alaçatı"da çok katlı bina yok. Hepsi en fazla iki katlı eski taş evler veya yeni yapılmış eskiye benzeyen taş evler. Öyle belirgin bir mimari de yok. Birbirinden farklı,ancak tarihin içinde süzülüp gelmiş binalar veya benzerleri. Ancak bu tür bir yapılaşma,taş döşeli yollarıyla büyülü bir ortam oluşturuyor. İnsanı tarihe götürüyor.
Alaçatı"nın tüm otelleri butik otel denilen,10 -15 odalı küçük ancak konforlu ve lüks oteller.
Genellikle dekarasyonlarında antika veya en azından benzeri eşyalar kullanılmış. Bu tür otellerden bir kaç yüz olduğu söylendi. Alaçatı"nın butik otellerinde öyle yarım  pansiyon,tam pansiyon gibi yemekli konseptler yok.Hele Herşey Dahil sistemden söz etseniz,herhalde sizi şehir sınırları dışına atarlar. Alaçatı"nın butik otelleri sadece oda kahvaltı hizmet veriyorlar.Kahvaltı ama ne kahvaltı,oralarda kalmadan anlamak mümkün değil. Fiyatları ise Alaçatı hakkında çıkarılan şehir efsanelerine uygun. Yaz sezonunda bir oda en düşük 400 liradan başlıyor. Oteline göre 1000 liraya kadar çıkabiliyor. O da şansınız elverirde yer bulabilirseniz.
Diyelim ki,yer buldunuz ve kalıyorsunuz ve akşam yemeği yiyeceksiniz. Çok miktarda restoran var. Ancak restoranlarda otelleri gibi küçük,bir binanın bahçesine,bir sokağın arasına,bir eski dükkanın önüne yerleşmiş, beş on masalı küçük küçük mekanlar. Servis başka yerlerde görmeye alışmadığınız şekilde abartılı,yemekler de öyle ve  tabii bunlara uygun fiyatlarda aynı şekilde abartılı. Et yemekleri 60 lira cıvarında,makarnalar,pizzalar otuz liradan başlıyor. İçki de öyle,bira,Didim"liler için gösterge olan bira fiyatı ise 20 lira. Öyle 5 -6 liraya bira içemezsiniz. Bırakın birayı su bile içemezsiniz.  Diyelim ki,iki kişi bir balık restorana gittiniz. Abartılı olmadan bir kaç meze,bir 35 "lik,iki de çipura söylediniz. Ödeyeceğiniz en iyimser hesap 400 lira. Zaten gelip masa işgal eden müşterileri bu rakkamın altında bir hesapla masadan kaldırmıyorlarmış.
Hemen itiraz edip,bu paraların yarısına koca koca beş yıldızlı oteller var,hem de Herşey bedava,demeyin. Elbette var,hem de yarının da altında ama onlar Alaçatı,değil. Alaçatı"da herşey insana özel. Serviste öyle,hizmette öyle,yemeklerde öyle. Yemek fabrikasından çıkmış yemekleri,açık büfede önünüze koymuyorlar. Garsonlar,tabak toplayıcısı komiler düzeyinde değil. Size soya karıştırılmış et yedirmiyorlar. Özel bir servisle,et yiyorsunuz,et. O zamanda bu parayı vermeye itiraz etmiyeceksiniz. Bunu ben söylemiyorum. Alaçatı"lılar söylüyor.
Hani,televiyonlarda seyrediyoruz,gazetelerde resimlerini görüyoruz,Sörf yapan sanatçıların,mankenlerin olduğu plaj var ya,sanmayın ki o Alaçatı"nın hemen dibi. Deniz, Alaçatı"ya en az üç kilometre,belki de daha fazla uzakta. Üstelik bir kısmı bataklık görünümde olan küçük bir koydan ibaret. Koya yaklaşırken, sağ taraf,yani kara tarafı bakımsız makilik ancak sağ taraf yani deniz tarafı,bölgede görmeye alışılmamış gösterişteki villarla , gece klüpleri,restoranlar ve otellerle dolu.
Buralarda yemek yemek,bir otelde kalmak veya gece klübüne gitmek konusunda,insanın hayal gücünü bile aşan rakkamlar telaffuz ediliyor. Bunları duyunca Bodrum"un boşu boşuna adının çıktığını,Bodrum"a haksızlık edildiğini düşünüyorum.
Aslında Alaçatı bir villa denizinin ortasında kurulmuş küçük eski taş yapılarla dolu bir belde. Ama kendi reklamını iyi yapmış. Denizi var mı derseniz,yok. Manzarası var mı derseniz,o da yok. İçinde dolaşılacak çarşıları var mı,o da yok. Ancak insanı kendine özel hissettiren bir kalitesi var       . İşte bunu paraya çeviriyorlar. Bence de hak ediyorlar.
Bu ne kadar devam eder. Bunu bilmeye imkan yok. Bu Türkiye"nin en pahalı küçük şehri,bu fiyatlarıyla daha ne kadar yoluna devam eder,şu anda kimse söyleyemez.Ama kalitesini korur,hatta daha da arttırırsa,bir ören yeri gibi gezip görmeye,yiyip içmeye meraklıları kendisine çekmeye devam eder.


Ferda Aykan

Pazartesi, 10 Kasım 2014 16:52

Bir Sezon Sonu Yazısı

Bir Sezon Sonu Yazısı

 

Uzun süre yazmadım. Yazdığım dönemlerde çok uzun zamandır otel işletmeciliği yapan bir turizmci olarak daha çok turizm konularında yazmaya dikkat ederdim. Ancak Didim küçük bir şehir,turizmi de aynı şekilde küçük,bu yüzden yazacak fazla bir şey olmazdı. Her zaman bir köşe yazısının ancak yazacak bir konu olduğu taktirde kaleme alnıması gerektiğine inanmışımdır. Yazacak bir şeyi olmayanın kendisini zorlamasının anlamı yoktur. Saçma yazılar bu tür zorlamalar karşısında ortaya çıkar. Söyleyecek bir şeyin varsa söyle,yoksa sus,kenarda otur. Ben buna inanmışımdır.
Sezon kapandı. Eskiden Ekim sonuna sarkan sezon artık eylülün başlarında bitmeye başladı. Zaten başlamasıda,mayıs başından temmuz ortalarına sarktı. Didim"de artık yaz sezonu denen şey,başından sonundan kırpılarak bir buçuk aya inmiş durumda. Başlaması ile bitmesi bir oluyor. Kimse bir şey anlamıyor. Herkesin koca bir kış boyu hazırlık yaparak büyük bir heyecanla beklediği sezon, gelmesi ile gitmesinin küçük bir zaman dilimine sıkıştığı bir dönem haline dönüştü. Sanayisi olmayan,tarım yapılamayan,transit yollarının dışında,yani sapa bir yerde bulunan ve bu yüzden turizminden başka geliri olmayan bu küçük şehrin,tek geçim kaynağı olan turizm sezonu denen şey artık bir buçuk bilemedin iki aylık kısa bir dönemdir. İnsanlar onbuçuk ay bekleyecek,sonra bir buçuk-iki ay çalışacak ve sonra yine on ay bekleyecek.  Böyle bir sabır,tarlasını ekip ürünün yetişmesini köy kahvesinde bekleyen yurdumun köylüsünde bile yoktur.
Didim son senelere kadar inşaat sektörü ile bir miktar idare etti. İlk olarak İngilizlere ev satıldı. Her tarafta inşaat patladı. Müteahhitler,malzeme satıcılar,marangozlar,tesisatçılar,elektirikçiler,inşaatla ilgili aklınıza kim gelirse iş yapıp para kazandı. Didim"deki emlak komisyoncu sayısı 6 milyonluk İzmir"deki komisyoncu sayısını geçti. Ardından kandırıldıklarını düşünen İngilizler aniden çekilince yerlerini Almancılar ve iç Anadolu insanı aldı. Fiyatlar ucuz diye İngilizlerin bıraktıkları evleri onlar almaya başladı. Ancak geçtiğimiz yaz görüldü ki, maliyet artışları yüzünden ev fiyatları artık ucuz değil,üstelik Almancı piyasasıda doymaya başladı. Bu kapı da kapanırsa Didim"liler olarak ne yapacağız?
Hiç düşünen,dert edinen var mı?
Ben kışları İzmir"de yaşıyorum. İşim gereği bölgedeki tatil beldelerini gezip görüyorum. Oralarda neler yapılıyor diye bakıp,imkan bulduğum kadarıyla Didim"de uygulamaya çalışıyorum. Oteller nasıl,restoranlarda ne tür hizmet veriliyor,cafelerin dekorasyanları nasıl yapılmış; bunu gibi sayısız örneği izlemeye çalışıyorum. Ayrıca her dakika diğer bölgelerdeki tesisleri Didim"dekilerle mukayese etmeye çalışıyorum. İzmir"in çevresinde Çeşme var,Urlası,Foçası,Alaçatısı,Gümüldür"ü var. İzmir"in şehir içi var,kordon boyu,inciraltı,Karşıyaka sahili var. Gezip dolaştıkça vardığım bir kanı var ki,burada onu söylemeden geçemeyeceğim. Buraların Didim"le arasında sanki derin bir uçurum oluşmuş gibi.
Modern insan,kendini eleştirebilen,otokritik yapan hatta hatalarıyla dalga geçebilen insandır. Ancak ilkel insan topluluklarında bu farklıdır. Onlar ancak övünerek varlıklarını devam ettirebilirler. Onlar için eleştiri bir hakaret,aşağılama anlamındadır. Ben Didim insanın modern insan olduğuna inanarak burada biraz ağır kaçan eleştirilerimi yaptım. Silkinip kendine gelsin diye bunları yazdım. Gidişin iyi olmadığını,bunun sonunda Didim"in bir Erdek durumuna düşeceğini anlatmak için kaleme aldım. Ümit ederim okuyanların bana kızmadan önce hiç olmazsa bir an acaba haklı tarafı var mı diye düşüneceklerini umut ediyorum.
Diğer tatil yörelerinin mukayesini yapmak,oralarda gördüklerimi anlatmak ayrı bir yazı konusudur. Bunu da ilerki günlerde yapmaya çalışacağım. Alaçatı"nın neden bu kadar popüler olduğunu,oralarda neler yapıldığını bizzat içinde yaşayarak anlatacağım. Çeşme"yi,eski bir Foçalı olarak Foça"nın balık restoranlarını içinde yaşamış bir kişi olarak anlatacağım. Seferihisar"ı,Urla"yı,Gümüldür"ü ve koca bir sahil şehri olan İzmir"in  kıyı şeridini Didim"le mukayese edeceğim. İnanıyorum ki,buralardan çıkaracağımız derslerle daha iyi bir Didim,daha zengin bir Didim ve dünyada ve Türkiye"de daha iyi tanınan bir Didim yaratmayı başarabiliriz. Nasıl 25 - 30 yıl önce Didim"ii yoktan varetmişsek,bunu tekrar başarabiliriz.

Ferda Aykan

Cumartesi, 18 Ekim 2014 15:34

FAŞİZME RAMAK KALA..

FAŞİZME RAMAK KALA..


2002 yılında seçimle iktidara gelen emperyalizmin büyük işbirlikçisi AKP’nin gerçekleştirdiği sivil görünümlü darbe ve 12 yıllık iktidarındaki icraatlar, 12 Mart ve 12 Eylülde yaşanan darbelerle kıyaslandığında, geleceğimizle ilgili olarak çok kaygı verici bir durumla karşı karşıya olduğumuzu ve faşizme ramak kaldığını gösteriyor.

Bu ülke çok partili sisteme geçtiği 1946 yılından bugüne kadar ilki 27 Mayıs 1960’da olmak üzere, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 yıllarında, yani nerdeyse her 10 yılda bir askeri ve sayısız sivil darbeler yaşadı. Askeri darbeler özünde ülkede gelişen sol, sosyalist muhalefete, hak alma mücadelesine, ezilenlerin ve farklı kimliklerin daha fazla demokrasi, daha sosyal bir devlet ve daha fazla özgürlük mücadelelerini ve seslerini bastırmak için emperyalizmin işbirlikçisi kapitalistler, feodalitenin ve gericiliğin temsilcileriyle kolkola gerçekleştirildi.

Bu ülke halkları sadece askeri darbeler görmedi, sadece askeri darbe dönemlerini yaşamadı. Egemenler, geniş halk yığınlarını daha fazla baskı altında tutmak, hak alma, eşitlik, adalet ve özgürlük taleplerini bastırmak için kurdukları partilerle ve yazıp uygulamaya soktukları anti-demokratik yasalar ve uygulamalarla darbeleri aratmayacak baskı rejimleri yaşattı halklarımıza.

Bu kapitalist ve gerici güçlerin temsilcisi partilerden birisi olan AKP de iktidara geldiği 2002 yılından bu yana darbe rejimlerini aratır bir tarzda ülkeyi yönetiyor. Zaman zaman hazırladıkları Torba Yasalar ve henüz çok yeni olan, adına “Güvenlik Paketi” dedikleri yasa taslağı da 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerini aratırcasına toplumsal ve hatta bireysel muhalefeti yasaklayan, sindiren ve baskıyla ezmeye çalışan, anti demokratik olmayan, hatta daha faşizan kural ve düzenlemelerle ülkeyi yönetmeyi istiyor.

Çok haklı ve çok insani hak taleplerine gözlerini, kulaklarını kapatan, muhalif söylem ve eylemliliklere tahammül etmeyen AKP iktidarı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan, Başbakan Ahmet Davutoğlu’na, tüm Bakanlardan AKP sözcülerine kadar tek ağızdan, toplumsal, düşünsel ve eylemsel etkinlikleri Toma’lar, Panzerler, Robokoplar, askeri, polisiye tedbirlerle bastıracaklarını haykırıyor. Ve polise verdiği - vereceği geniş yetkilerle de varolan bireysel hak ve hukuk kurallarını da rafa kaldırıyor.

Ülkeyi demokratikleşeceğini, askeri vesayetten kurtaracağını iddia eden, ancak 12 Eylül faşizminin ürünü, darbeci generallerin sadık bir takipçisi ve uygulayıcısı olan AKP’nin, temel haklar, demokrasi ve bireysel özgürlükler konusundaki uygulamaları, yapmak istediği bu yeni yasal düzenleme ve uygulamaların 82 Anayasasından daha anti-demokratik olduğunu gösteriyor.

Emperyalistlerin, kapitalistlerin ve gericiliğin temsilcileri olan bu partilerin ve onların kurdukları hükümetlerin ülkeye refah, toplumsal barış ve sosyal devleti getireceğini düşünmek fazla hayalcilik olur. Zaten 12 Mart ve 12 Eylülden sonraki hükümetler, özellikle de AKP hükümetleri, sözde iyileştirme ve değişiklik yasalarıyla, mevcut 82 Anayasasından bile daha geri konumda, daha faşizan ve daha baskıcı bir tarz benimsemişlerdir.

Ülkeyi baskıcı, gerici faşist yasalarla yöneten AKP, ekonomik, akademik, siyasal, inançsal, çevreci ve kültürel taleplerde bulunanları Gezi Ayaklanmasında Abdocan, Mehmet, Medeni, Ethem, Hasan Ferit, Ali İsmail, Ahmet, Berkin’in polis kurşunları ve linçlerle; toplumsal barış taleplerini dile getirenleri de Roboski’de olduğu gibi savaş uçakları kullanarak katlettirmiştir.

Emperyalizmin “böl, parçala, yönet” politikalarıyla Ortadoğu’yu yeniden paylaşma senaryolarında Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (GOKAP) Eşbaşkanlığıyla öğünen şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Davutoğlu hükümeti Daiş (Işid), El Nüsra, Horsan, ÖSO gibi gerici, şeriatçı çeteleri desteklemeye devam ediyor; bu örgütlere her türlü askeri, siyasi, parasal ve lojistik desteği sunmaktan geri durmayarak Kürt, Ezidi, Türkmen, Süryani, Arap ve Alevilerle Nusayrilerin katledilmelerinin sorumluluğunu üstleniyorlar.

Suriye Kobane’de de vahşi IŞİD katillerinin Kürt halkına karşı gerçekleştirmek istediği soykırım girişimlerine her türlü desteği sağladığı günyüzüne çıkmış Erdoğan, Adana’da yaptığı konuşmada  “Kobane düştü, düşecek” diyerek Kğrt düşmanlığını bir kez daha tescil ettirmiştir.

Eğitim sisteminin nerdeyse tümüyle imam hatipleştirildiği, Kürtlerin ana dilleriyle eğitim yapamadığı, etnik farklılıklar ve Alevilerin inançları üzerindeki baskıların arttırıldığı, eşit yurttaşlık ve fırsat eşitliği taleplerinin dikkate alınmadığı, her türlü hak ihlaline karşı söylemlere kulak tıkandığı ve giderek ülkenin adım adım faşist, gerici ve şeriat kurallarına göre yönetilmeye çalışılıyor. Rahatlıkla faşizme ramak kaldığını söylemek durumundayız.

Buna karşın, özellikle son Gezi Ayaklanmasının ülkedeki birey ve kurumlara olumlu şekilde anımsattığı ve öğrettiği dayanışma, birlikte iş yapma ve direnme ruhu, ülkedeki demokrasi, eşitlik, özgürlük isteyen toplumsal muhalefetin kolay kolay alt edilemeyeceği ve yok edilemeyeceği ispatlanmıştır.

Ülkede demokrasi, özgürlük ve eşitlikten yana tüm toplumsal tüm dinamikler, Gezide meydana çıkan dayanışma, birlikte mücadele etme ve direnme ruhunu güçlendirmeli,  faşist diktatörlüğü arar hale getiren bu gidişata hep birlikte dur demeliyiz.

Bu inançla belirtmeliyim ki, güçlü bir toplumsal dayanışma ve muhalefet birlikteliğiyle, kendi yaptıkları yasalarda bile olmayan bir Başkanlık sistemiyle, ve tam bir diktatör gibi ülkeye yönetmeye çalışan Recep Tayyip Erdoğan’la aynı zihniyetteki AKP’nin diktatörlüğü de yakın gelecekte, tarihteki tüm diktatörlükler gibi yerle bir edilecektir.

Bu mücadelede yer alan, alacak olan herkese şimdiden aşk olsun..

Perşembe, 09 Ekim 2014 16:24

KOBANE KAYBEDERSE, HERKES KAYBEDECEK..

KOBANE KAYBEDERSE, HERKES KAYBEDECEK..

 

Emperyalist kapitalistlerin ve işbirlikçi, gerici, şeriatçı AKP’nin besleyip büyüttüğü, her türlü askeri, siyasi, lojistik, parasal desteği verdiği, Irak'ı, Şengali, Ninova'yı, Suriye’yi, Humus’u, Kobani'yi kan gölüne çeviren DAİŞ (IŞİD), El Nüsra, ÖSO, Horasan, Taliban gibi örgütlerin katliamlarına karşı durmak ve AKP’nin savaş politikalarını boşa çıkarmak için 12  Ekim’de Ankara Sıhhiye'de yapılacak olan Alevi Mitingi ileri bir tarihe ertelenmelidir.

Her yeni gün, daha büyük katliamlara gebe…

Ülkemiz ve coğrafyamız her gün yeni ölümlere, yeni katliamlara gebedir. Ortadoğu coğrafyası, Irak, Suriye ve ülkemizde her gün daha fazla ölüm, katliam haberleri alıyoruz. Katliamlardan, vahşetten, ölümlerden çekilen acının, hüznün, çaresizliğin feryatları Ninova’dan Şengal’e, Maan’dan Humus’a Varto’dan, Amed’e, Mardin’e ve giderek ülkemiz topraklarının dört bir yanına yayılıyor.

Başını ABD emperyalizmini ve batılı emperyalist kapitalist dünyanın çektiği savaş tüccarları, Ortadoğu’daki jandarmaları ve işbirlikçi AKP hükümeti ile birlikte Ortadoğu’yu ve ülkemizi adeta bir kan gölüne çevirdiler.  Yıllardır Irak’ta, Suriye’de Kürtler, Ezidiler, Aleviler, Süryaniler, Türkmenler katliamlara uğradılar ve bu katliamlar devam ediyor.

Para hırsı bitmeyen, kandan, ölümlerden beslenen insanlık düşmanı emperyalistler, güya 40 ülkeden oluşturdukları bir Koalisyon gücü ile, kendi yarattıkları canavar yaratıkları IŞİD’e vurdukları yalanını yayıyorlar. Oysa Irak işgalinde, Irak halklarının üzerine kısa sürede yüzlerce savaş uçağıyla onbinlerce bomba atan ABD li emperyalistler, gözümüzün içine baka baka utanmadan bugün 6 hedef vuruldu, 3 hedefe atış yapıldı diyorlar. Irak’ı bombaladıklarında evlerin içlerine kadar videoya çeken, gösteren bu katiller sürüsünün DAİŞ’e (IŞİD Irak Şam İslam Devleti) yönelik olduğunu söyledikleri bombalamalarla ilgili tek kare görüntü olmaması, ne kadar yalan bir senaryoyu bize yutturmak istediklerinin en büyük kanıtıdır.

Ülkemizde Vehhabi ve Selefilerin aşığı ve en büyük destekçisi, Emevi zihniyetli yöneticiler, Cumhurbaşkanından Başbakana, Bakanlardan Valilere, Emniyet müdürlerine kadar hep birlikte özgürlük, eşit yurttaşlık, demokratik haklar ve demokrasi için mücadele eden Kürtlere, Alevilere ve emekten, demokrasiden, barıştan ve insan haklarından yana olan tüm muhalif kesimlere saldırıyorlar.  Hak alma mücadelesine, barış taleplerine karşı topyekün faşizan bir saldırı hergün giderek artıyor, saldırılar can almaya, kan dökmeyle sonuçlanıyor.   Günlerdir cihatçı, selefi, paralı katiller tarafından kuşatma altına alınan Kobani’ye girmeye çalışan IŞID’e ve yaptığı – yapacağı olası katliamlara karşı, dayanışma için alanlara sokaklara çıkan kesimlere gerici, şeriatçılar polis, asker nezaretinde saldırıyorlar. Şuana kadar 14 kişinin polis, asker ve gerici şeriatçı güçler tarafından katledildiği anlaşılıyor.  12 Ekim Sıhhiye’deki Alevi Mitingi ertelenmelidir..

Biliyoruz ki, tam da bu ortamda, önümüzdeki hafta, yani 12 Ekim Pazar günü bir başka hak alma, eşit yurttaşlık mücadelesi veren, zorunlu din derslerine, imama hatipleştirmeye karşı çıkan, bu sebeple eylemler, yürüyüşler gerçekleştiren Aleviler, Ankara Sıhhiye’de 15 Eylülde Dersim Düzgün Baba’da başlattıkları yürüyüşü bir protesto mitingi ile taçlandıracaklar.  Ancak yaşanan katliamlar, her tarafta artarak devam eden saldırılar, katliamlar ve olası provakasyonları boşa çıkarmak için, ülkedeki dayanışma ve direnişlere destek olmak için miting Alevi örgüt yöneticileri tarafından ileri bir tarihe ertelenmelidir.

Gün Kobane ile dayanışma günüdür.

Gün, Alevilerin çocukları ve gelecekleri için, yaşadığımız ülkenin geleceği için, Sıhhiye Meydanında miting yapmak değil, aksine alanlarda, sokaklarda, bu gerici, faşist katliamlara karşı demokrasi güçleriyle birlikte omuz omuza, yan yana mücadele etme günüdür.  Kobane’de Kürtlerin karşı karşıya olduğu katliam(lar)ın tek sorumlusu asla katil yaratıklar çetesi DAİŞ değildir. 40 ülkeden oluşan Koalisyon gücü kurduk deyip, katliamı seyreden tüm batılı emperyalist kapitalist ülkeler ve DAİŞ’e her türlü desteği sunan Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, cumhurbaşkanından Suruç’taki kaymakamına kadar sorumludur. Suçludur ve katliam suçunun ortağıdırlar.

Bundan 21 yıl önce Sivas Madımak Otelini saran gerici, şeriatçı, ülkücü faşistlerin yaptığı katliama benziyor Kobane katliamı. Madımak Oteline sığınan aydın, yazar, çizer, sanatçı ve semahçıların uğradığı katliam görüntüleri bize televizyonlarda saatlerce seyrettirildi. İşte tam da o katliama benzer şekilde şimdi de Kobane’de canlı yayınlarla bir katliam daha seyrettiriliyor bize. Bu katliam bir insanlık suçudur ve de dünya insanlık tarihinin gördüğü en büyük katliamlardan, suçlardan biridir. Kobane katliamına sessiz kalmak vahşete ortak olmaktır!

Kobane kaybederse, sadece Kobane halkı veya sadece Kürtler kaybetmez.

Kobane kaybederse, halklar kaybedecek!

Kobane kaybederse, inançlar kaybedecek!

Kobane kaybederse, özgürlük sevdalıları kaybedecek.

Kobane kaybederse, laik, demokratik, çağdaş bir ülke hayali kuranlar kaybedecek.

Kobane kaybederse, Aleviler, Ermeniler ve tüm farklı etnik, inançlar da de kaybedecek.   Başta söylediğimi bir kez daha yineleyeyim. Ülke her gün yeni ölümlere, yeni katliamlara gebedir ve giderek bu hükümet destekli bu gerici, şeriatçı, faşist saldırıların artacağı gözlemlenmektedir. Böyle bir ortamda Alevi örgütlerinin yöneticileri, kanaat önderleri yüzbinlerce Aleviyi Sıhhiye'ye toplamak yerine öncelikle Alevileri ve tüm ezilen kesimleri, alanlara, sokaklara, Kobane için dayanışmaya, katliamlara karşı mücadeleye ve direnişe çağırmalıdır!

 

Çarşamba, 08 Ekim 2014 07:26

Alevilerden Bir Uzun Yürüyüş

Alevilerden Bir Uzun Yürüyüş