24 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Erol YILDIZ

Erol YILDIZ

Web sitesi adresi:

Çarşamba, 08 Kasım 2017 08:40

Benim düşünecek halim kalmadı

Benim düşünecek halim kalmadı

Milletin aklıyla oynamak buna denir diye düşünüyorum. Sayın Bakan kalkacak ve basına demeç verecek. Diyecek ki, benim vatandaşım altmış üç kilo dana eti yiyebilecek para kazanıyor. Ben mi aklımı yitirdim yoksa benim aklımla dalga mı geçiyorlar anlayamadım. Müslüman diye geçinenlerin Allah’ın huzurunda böyle bir sözü söylemeyle acaba nasıl bir günah işlemektedirler, merak ediyorum.

Bu gün itibarıyla asgari ücret net olarak 1.400 lira diye biliyorum. Hadi bir de yeni yılda %100 zam yapsalar, asgari ücretler 2.800 olur. Hayatta olmayacak bir düşünce bu. Şimdi sormak lazım diye düşünüyorum. Etin kilosunu ya bilmiyorlar ya da insanları kandırıyorlar. Buna bence gerek yok. Fiyatlar ortada. Hatta en düşük semtteki kasap fiyatları ile anlatmak istiyorum. En ucuz dana eti fiyatının yaptığım araştırmaya göre Ağrı’da satıldığını öğrendim. Ağrı’da şu anda dana etinin ortalama 40 liradan satıldığını bilgi verdiler. Yani 40 x 63 = 2.520 lira yapıyor. Asgari ücret 2018 yılında taş patlasın 1.600 lira net olsa, bu eti almak ve tüketmek için bir insanın mesleğinin hırsız olması lazım. Yarısını emeğinin hakkıyla, diğer yarısını ise çalarak sağlamak koşuluyla ancak olacaktır.

Başka bir yetkili ise söylediği açıklama ile beni fazlasıyla şaşırtmıştır. Yapılan tüm zamların bakanlık tarafından olmadığını, tamamen otomatik olarak zamların yapıldığını söylemişler. İşte bu harika habere şapka kaldırırım. Şimdi efendim, tüm çalışanlar ve emekliler kalkıp şunu demeliler. “Sayın Bakanım, bizlerin ücretlerini de şu otomatiğe bağlayıp da aynı eş değerde artış sağlasanız. Mesela her sene %200 zam. Her şey otomatik.”

Ne para dönerdi piyasada. Millet köşeyi döner, herkes en kısa zamanda borçlarından kurtulur. Bankalara olan borçlar ve krediler ortadan kalkar. İnsanlar bir ay içinde ete doyar. İnsanlar en müstesna evleri satın alarak kiradan kurtulur. Evinin köşesine veya yastık altına paralarını, dolarlarını ve altınını istif eder. Arabasını yeniler. MTV vergisini farklı yatırır. Ev ve arsa emlak vergilerine otomatik olarak kendisi zam yaparak öder. Su ve elektrik bedeline katkıyı kendisi belirler. Şehrin içinde bulunan otopark mafyasına katkı vererek bol bol para akışı sağlar. Mazotu ve benzini su gibi harcar. Doğal gazı sonuna kadar açarak, en az 60 derecede ve 24 saat yakarak evde donla gezip, büyüklerimizin istediği gibi çocuk sayısına katkı sağlar. Her şey güllük gülistanlık geçen şu kısa ömürde ellerimiz havada bunları bize sağlayana dualar ederek, onların bu dünyada ve ahiretteki tüm günahlarının affı için yalvarırdık. Hırsızlık ortadan kalkar, her aile en az bir Suriyeli aileyi yanına alarak onlara bakar, onların tüm ihtiyaçlarını karşılardı. Kendi çocuğunu değil, onların çocuklarını özel kurslara göndererek desteğini esirgemezdi. Neler olurdu neler.

 

Bunların tamamı bence rüya. Biri kalkıp rüya görmüş ve bizlere anlatıyor. Rüya tabirlerine baktım ve bunun açıklaması bile görünmüyor. Bunca yıl ısınmak için kullandığım doğal gazı kıstığımdan hep açıkta kalan popomdan dolayı bile böyle rüya görmedim desem yalan olmaz. Ne diyeyim başka. Anlatacak ne kaldı. Ben kendimden vaz geçtim. Bu tür düşüncelere oy da vermedim. Bence bu işi verenler düşünsün artık.

Şehit Madencilerimizi şükranla anıyorum

Hiç mi saygı ve değer kalmadı anlayamıyorum. Ben yıllarca bu yaşıma kadar 8 Kasım gününü, yıllarca kömür işletmesinde çalışarak emekli olmuş bir babanın oğlu olarak, hep kutladım. Bu günü kutlarken, hep hüzün dolu anıları yaşadım. Her bir yeri kömür karası ile kaplanmış, yüreği yanan, evine getireceği ekmek için bedenini, geleceğini ateşe atan, alnı temiz, teri helal olan bu insanlara hep saygı ile ve sevgi ile baktım. Tüm ölen maden şehitlerimize rahmet yağdırdım. Ben gençliğimde iki farklı mesleğin şehitliğini öğrenerek büyüdüm. Biri bizleri koruyan güvenlik güçlerimiz, diğeri ise yer altındaki kara elması bizlere ölme pahasına çıkaran maden şehitlerimiz. İlerleyen senelerde, bizlere öğreten, bizleri ve bu ülkeyi modern hale getirmek için çabalayan değerli öğretmenlerimizi terör nedeniyle katlettiklerinde kabullendik.

İnanmayan bu gün takvime baksın. Baksın ve ibret alsın. Yıllarca 8 Kasım günlerinin o hüzün kokan hikayelerini okurken veya yazdığımda gözümden üç beş damla gözyaşının yazı kağıdıma döküldüğü günleri hiç unutmadım. Yerin yüzlerce altında ne yaşayacağını bilmeden kazma kürek çalışan, domuz bağı yapan bu emekçiler için, hiç olmazsa senede bir kere onları anmak fazla görülmüş demek ki, bu nedenle bilgisayarımda açtığım önemli günler ve haftalar programından kaldırılmış. Böyle bir şeyin olmadığını görmek beni yıprattı ve bunu yapanlara saygımı yitirdiğimi ifade etmekten de asla çekinmedim.

Bir başka sayfada ise 8 Kasım değil, 6 Kasım tarihi olarak gösterilmiş. İnanmak mümkün değil. Senede bir gün bile olsa, birilerinin para kazanması için, onlara verilmeyen değerin yaşandığı bu ülkede ben çok utanıyorum. Bu memleketin gerçek emekçileri olan maden işçileri, Ocak 1991 yılında o yüzlerinin karalığını hiç silmeden, madenden çıktığı gibi, emeğinin karşılığı için yollara düştüğünde bile bu denli hor görülmemiş, ardından emeğinin hakkı olmasa da verilen zamlar ile gönlü alınmıştı.

Ülkemizin en büyük sorunlarından biri enerji ihtiyacımızdır. Gerekli enerjinin en büyük kısmını yıllarca madenlerimizden karşıladık. Son yıllara bakarsak, yer altı zenginliklerimiz zarar ediyor bahanesiyle ya kapatıldı, ya da parçalanmak suretiyle birilerine devri sağlandı. Elimizde yılları yaşatacak düzeyde kömür madeni rezervleri olmasına rağmen, biz döviz harcayarak dışarıya paramızı akıtıyoruz. Dışarıdan gelen kömür ile bütçemiz açık verirken, memleketimizin doğal kaynağı olan kömür yer altında kalıyor. Bu ülkemize yapılan en büyük haksızlıktır.

 

Haksızlığın en büyüğü ülkeye yapılmış olsa da, o madenin yer yüzüne çıkarılmasında emeği geçen tüm maden şehitlerimize saygı ve minnet borcumuz olmasına rağmen, onları anmayıp, emeklerini hiçe sayıp, onların gelirlerini asgariye indirmek adına maden sahalarını devletten alarak özele devrediyoruz. Peki bunların hakkını nasıl helal ettireceğiz. Bırakın şimdi yaşayanları, ya şehit madencilerimiz?

Pazartesi, 06 Kasım 2017 08:25

Vurun bakalım abalının sırtına

Vurun bakalım abalının sırtına

Bu ülkede ilk yapılması gerekenlerin başında vergi reformu gerekiyor. Alınan vergilere bakıldığında, en büyük verginin dar gelirli vatandaş ve çalışanın üzerinden alındığını görüyoruz. En büyük vergi tahsilatı yakıtta gerçekleşiyor. Bunca dostumuzun olduğu söylenen Arap ve Ortadoğu ülkelerinden getirilen petrol ürünleri, ne hikmetse ülkemize girdikten sonra el yakacak halde halkın kullanımına sunuluyor.

Vurun abalının sırtına diyerek, abalı gördükleri vatandaşın sırtında patlıyor zamlar ve vergiler. Üç kuruşluk araçlara binerek, deposunda taşıdıkları gaz bombası ile, camdan sol kolunu sarkıtarak, sonuna kadar açtığı Ankara oyun havaları ile hava atan zavallı gariban, ödediği bedellerle ne kadar zararda olduğunun adeta farkında değil. Aracı zamlarla besleniyor, vergilerle yürüyor, kendisi ise afyon yutmuş gibi ayakta uyuyor.

Vergiler toplandıkça ülkenin ekonomisi rahatlar. Bizde öyle değil. Vergilerin adil biçimde toplanması mümkün değil. En rahat verginin vatandaştan toplandığı bir gerçek. Zengin ve iş sahiplerinden vergiler istenildiği gibi toplanmıyor. Nasıl olsa bir vergi affı ile bu işi çözerim zihniyeti ile hareket edildiğinden, devletin bütçe açık vermeye mahkum bırakılıyor.

Enflasyonun çift hanelere gelmesini sivri bibere bağlayanlar, işin aslının zamların neticesi olduğunun farkında bile değil. Farkında da söylenecek söz bulamayınca işin özü bu yana kayıyor. Artan zamlar şu günlerde karşımıza çıkan enflasyon canavarını yükseltirken, enflasyon ise, faizlerin yükselmesine neden oluyor.

Faiz lobisiymiş. Ben mi yarattım faiz lobisini yoksa vatandaş mı? Biz bu ceremeyi çekerken, Avrupa’daki insanlarla eşit görülüyoruz. Böyle bir şey olabilir mi? Avrupa’da yaşayan vatandaşların asgari ücretiyle, ülkemizde beş ay babalar gibi tatil yapabiliyor. Bunun örnekleri Ege ve Akdeniz bölgelerinde var. Bunun örneklerini isterseniz anlatayım. Ege’de ev sahibi olmuş İngiliz vatandaşı, İngiltere’nin en avam kesiminden gelenlerdir. Aldığı emekli maaşı bizim emekli maaşının neredeyse on katı. Bu para ile harcayacak yer bulamıyor. Bizim insanımız ise değil harcayacak yeri, parasını dikkatli harcamazsa aç bile kalabilir.

 

Bizim vatandaşımız, kırk derecelik güneşin altında pazara yürüyerek giderken, İngiliz ise kiralama şirketinden araç kiralayarak işlerini görüyor.  Aradaki fark bu derece bariz. Dengesiz bir tüketim politikası izliyoruz. Bir yandan araba sektörü yeni üretim yaparken, diğer taraftan vatandaşın eski aracına göz dikerek, satışı arttırma yönünde yeni müşteri arıyoruz. Üstelik de araç bedelinin yarısından fazlasını vergilendirerek. Bununla da bitmiyor. Araç sattığımız insandan MTV vergisi ve sigorta bedellerini ümüğünü sıkarak alıyoruz. Bazen diyorum da anlamak ne mümkün. Ne akıllı bir milletiz biz ya.

Cumartesi, 04 Kasım 2017 20:15

Bunun adı aklımızla alay etmektir

Bunun adı aklımızla alay etmektir

Ülkenin yarısı kabul etti diye diğerinin ezilmeye asla hakkı yoktur. Çalışan dar gelirliler sanki bu ülkede ikiye ayrılmış gibi gösteriliyor. Bizim dar gelirlimiz, sizin dar gelirliniz. Bizim dar gelirlimizin ek geliri var. Bedava dağıtılan kömür, makarna, gıda maddeleri. Et ihtiyacı ise, iktidar belediyelerinin, imarethaneler kanalıyla halka sunduğu yiyeceğin içinde var. Haftanın üç günü etli yemek yiyerek o ihtiyacını karşılayanlar, gelecek olan zamlardan etkilense de, önemsemiyor. Zaten düşüncesinde dini duygularla alıştırma olduğundan, rızık olayı kendi isteği dışında gelişen bir olgu olarak değerleniyor. Gerisi mi? Hiç sormaya gerek bile yok. Aldığı zamlarla değil et bulmak, yiyecek temel gıdaları bile zor temin ediyor.

Birileri aç susuz beklerken, diğerleri karnını doyuruyor. Bu reva mı? Bence değil. Eğer böyle bir haksızlık karşısında hala bir adaletten söz ediliyorsa, ben bu işin aslından bir şey anlamış değilim. Resmen insanların aklıyla oynamaktır. Dar gelirli değil, orta gelirli bile artık et yiyemez oldu. Et en büyük besin maddesidir. Etin girmediği evde yaşam standartları tam çalışamaz haldedir. Enerjinin en büyük kısmı yenilen kırmızı ette mevcuttur. Et girmeyen eve hastalık girer. Biz sağlık sektöründe bu şekilde öğrendik. Hücrelerin yenilenmesi ve aktif hale gelmesi için kırmızı etin önemi bilim adamlarının çalışmalarında mevcuttur. Bilim derseniz o bile yok edildi.

Bir bakan kalkıp da kamuoyu önünde gülerek, et ucuzlayacak, fakir halk artık et yiyecek diyorsa, bu halk ile alay etmektir. Bir çok kişinin halkın büyük bölümünün fakirleştiğini söylediğinde kabul etmeyenler, şimdi et konusu devrede olunca halkın fakirleştiğini sonunda anladılar. Peki ne olacak bu işin sonu diye merak edenlere anlatalım. Ülkede et fiyatlarının düşmesi tek konuya bağlıdır. Hayvan üretiminin artması ile bu iş gerçekleşir. İlgili olan kurum tarafından verilen bilgilere göre, etin kısa zamanda zincir marketler aracılığı ile ucuz satılacağı belirtilmiş. Peki bu satılacak et dışarıdan geldiğine göre, ne ile alınacak? Sanırım bunlara para verilerek ithal edilecek. İthal edilirken öpücük verilmeyeceğine göre, bunun tek şartı dolar ile alımıdır. Dolar bu gün itibariyle durmak bilmediğine göre çözümünün ne olduğunun da halka anlatılması gerekir.

 

Et fiyatları bir şartla düşer ve halkın her kesimi tüketebilir. Yeni teşviklerle başlayarak, hayvancılık geliştirilmelidir. Üreticiye destek verilmeli ve hayvan üretimi arttırılmalıdır. Bunca boş duran arazilerimiz, hayvan yemi için ekilerek ihtiyaçlar karşılanmalıdır. Bunca boş arazimiz boş yere bekletiliyor. Çiftçiye gerekli destek sağlanmalıdır. Mazot için çiftçiye indirim yapılmalı, zenginlerin gezdiği tekneler gibi değerlendirilerek ucuz mazot sağlanmalıdır. Kısa sürede çiftçiye gelen imkanlarla, et üreticilerinin imkanları doğru orantılarda desteklenerek ancak et ürünlerindeki bolluk ve ucuzluk sağlanabilir. Yurt dışından et gelecek de, vatandaş et yiyecek. Üstelik kurların pik yaptığı günlerde. İnsanların aklıyla alay etmektir bu.

Perşembe, 02 Kasım 2017 18:10

Ta­ti­le çık­ma­yın pilav yiyin

Ta­ti­le çık­ma­yın pilav yiyin

 

Biz hala bir ta­ra­fı­mı­zı yır­ta­lım, mem­le­ke­tin tu­riz­mi ba­şa­rı­lı diye. Ne­re­de bu işin ba­şa­rı­sı acaba merak için­de­yim. Ya­ban­cı elini aya­ğı­nı sa­hil­le­ri­miz­den çekti. Tu­ris­tik böl­ge­ler­de ev alan­lar ise sat­ma­ya baş­la­dı. Zaten alan­lar gel­dik­le­ri ül­ke­de as­ga­ri üc­ret­li ça­lı­şıp da, bizim bu­ra­lar­da biz­den iyi ge­çi­nen bu­ra­nın zen­gin­le­ri. Gel­dik­le­ri yerde ise ora­la­rın en fa­kir­le­ri. Ora­nın, baş be­la­lı­la­rı, ora­nın hır­sız­la­rı, gasp­çı­la­rı. Mem­le­ket­le­rin­de geçim zor­lu­ğu çekip, darp ve gasp­tan hüküm giy­miş, bir şe­kil­de ya emek­li olmuş, ya da iş­siz­lik maaşı alan boş in­san­lar. Bun­lar bile bizim in­sa­nı­mız­dan daha hür ve daha mutlu ya­şı­yor­lar. Gerçi şimdi kış geldi. Sa­hil­ler bo­şal­dı ama, yaz olsa da do­la­rın ha­re­ke­tin­den tu­rizm­ci daha acı çe­ke­cek­ti. Bun­dan emi­nim.

Bizim tu­rizm ne ola­cak so­ru­su­na ge­lin­ce, valla böyle gi­der­se tu­rizm diye bir şey kal­ma­ya­cak. Kal­ma­ya­cak çünkü yer­li­si bile artık git­mek için gasp ve hır­sız­lı­ğa baş­la­ya­cak. Belki de so­kak­ta di­len­me­yi mes­lek edi­nen­ler, emek­li ve dar ge­lir­li­den daha im­kan­la­ra sahip ola­rak ta­ti­le çı­ka­bi­lir. Birde kısa me­sa­fe­li, günü bir­lik ta­til­ci­ler var ki, onlar zaten te­sa­dü­fi ya­şı­yor­lar bu ül­ke­de. Zaten ha­ya­tı­mız te­sa­düf­ler­le dolu ol­du­ğu­nu, geçen bir­kaç yılda bir­lik­te ya­şa­ma­ya baş­la­dık. 301 ma­den­ci­mi­zi bir kere daha an­mak­ta yarar var. Giden gitti de ge­ri­de bı­rak­tık­la­rı halen ken­di­le­ri­ni to­par­la­ya­rak bir şey­ler ya­pa­mı­yor­lar, on­la­ra ya­na­rım.

Bu ül­ke­nin zen­gi­ni ta­ti­li­ni çok iyi ya­pı­yor. Geri kalan ise, banka kre­di­si veya kredi kar­tı­na yük­le­ne­rek ta­ti­li­ni yap­ma­ya ça­lı­şı­yor. Yeni fi­kir­le­ri ba­sın­dan gör­dü­nüz sa­nı­rım. Emek­li­ler ve dar ge­lir­li­le­re uzun va­de­li ve in­di­rim­li ta­til­ler baş­la­dı diye. Plan­la­ma ol­duk­ça güzel. Beş yıl­lık kal­kın­ma planı gibi aynen. Beş yılda bir ta­ti­le çık. O da zaten en fazla bir hafta. Ban­ka­dan borç­lan. Ancak beş yıl sonra borcu biter ve ikin­ci beş yılda ha­yat­ta ka­lır­san yeni tatil seni bek­li­yor.

Önem­li gün­le­rin in­sa­nı ol­muş­ken, her günü kut­la­ma­lar­la ge­çi­ri­yo­ruz. Belki de dar ge­lir­li­yi avut­ma­nın en kısa ve güzel yönü bu. Kısa me­sa­fe­li gün­lük tur­lar. Topla en az on ki­şi­yi ver elini gör­me­di­ğin yer­le­re. Kim gö­tü­rü­yor, nasıl gö­tü­rü­yor, kim­ler gö­tü­rü­yor, araç el­ve­riş­li­mi, tür­sap kaydı var mı? Artık say sa­ya­bil­di­ğin kadar. Araç­lar şart­na­me­le­re göre di­zayn edil­miş mi? Ta­şı­yan şo­fö­rün uy­gun­lu­ğu var mı? Bu ül­ke­de ne soran var, ne de takip eden. Henüz yeni ya­şa­nan ve an­ne­ler gü­nün­de yi­tir­di­ği­miz can­la­rın he­sa­bı or­ta­day­ken, yeni ya­şa­nan ka­za­lar bu ye­ter­siz­lik­le­ri or­ta­ya ko­yu­yor.

 

Yol­la­rın ye­ter­siz­li­ğin­den tutun, araç­la­rın ye­ter­siz­li­ği­ne kadar her şey bu dü­zen­de yoğ­ru­lu­yor. Peki ne olu­yor? Olan va­tan­da­şa olu­yor. Olan bu ül­ke­de yıl­la­rı­nı verip, ço­cuk­la­rı­na, eşine yap­tı­ra­ma­dı­ğı tatil için kah­ro­lu­yor. Kah­rol­duk­ça ehil ol­ma­yan ki­şi­le­rin ku­ca­ğı­na dü­şe­rek, bozuk dü­zen­de sey­re­di­yor. Vay mil­le­tin ha­li­ne.

Çarşamba, 01 Kasım 2017 08:38

Şu dolara küselim mi, sevelim mi?

Şu dolara küselim mi, sevelim mi?

Yakalayana aşk olsun. Dolar şahlandı ve gidiyor. Yellenin mesleğini sonunda bizler alacak gibiyiz. Hani bir zamanlar dünya bankası başkanı Yellen için yellendikçe bizim piyasamız değişiyor demiştim. Nihayet bu işi iyi öğrendiğimiz belli oldu. Yellene artık gerek kalmadı. Kendi göbeğimizi kendimiz kesmeye başladık. Yellendikçe dolar artıyor. Sonucunda vatandaşın bağırsakları coşup ha bire yelleniyoruz. Harika bir döngü ile karşı karşıyayız anlayacağınız. Yellendikçe dolar artıyor. Arttıkça daha çok yelleniyoruz.  Bu böylece devam ediyor.

Şimdi efendim birlikte hatırlayalım. Geçen hafta şöyle bir konu duydum. Sizler de muhakkak duymuşsunuzdur. Sayın Başbakanımız televizyon kanallarında “doların inip çıkması sizi ne ilgilendiriyor. Siz işinize bakın. O işi doların sahipleri düşünsün” benzeri sözler demişti. Bu yazıyı karalamakta olduğum günün sabahı ise, yediğim lokmalar boğazımda dizildi. Çünkü, tekel ürünlerine zam geldi. Hem de ne zam. İnsanın elini yakar cinsten.

Ben bir araştırma yaptım. Bu ülkenin kaderi paketlerin içinde gizli olduğunu görmekteyiz. Tütün ve alkol piyasası düzenleme kurulu verilerine göre her geçen yıl içenler açısından büyük bir artışın  olduğu gözlenmektedir denilmekte. Yani ben vaz geçmem o çorbadan diye söyleyen devlet kasası, bir yandan sigarada yaptığı yasaklar devam ederken, diğer tarafta ise çorbanın güzelliğinden nasibini almak yolunda ilerliyor. Eh ne de olsa harcanacak ve ihtiyacımız olan zorunlu yerlerimiz var.

Sigara işinde beni kaybettiklerini söylemekte yarar var. Lakin, alkollü içki konusunda oldukça duyarlıyım. Bu yapılmazdı be kardeşim. Yani içmeyin diyorsunuz da, bir yandan da vergilerinden faydalanıyorsunuz benim sırtımdan. Hem Şam’da kayısı, hem Arap’ın parası. İkisinden de vaz geçmek yok. Sigara piyasası ise yabancının elinde olduğunu bilmem bilen var mı? Anlatalım. Tekel’in satışıyla sigara piyasası yabancının eline geçti. Philip Morris, Lapan tabakko, British Amerikan, European tabakko ve imperial şirketlerince cebe indiriliyor. Dolar artmasın da ne olsun. Hani biz doların hareketiyle işimiz olmayacaktı?

 

Gelelim şimdi benim alanıma. Alkollü içki satışında her yıl artış yaşadığımız kanıtlanmış. Yani ben anlamış değilim. Nüfusun % 50 den fazlası muhafazakar ve dindar toplum olmasına rağmen, tüketim her geçen gün artışta. Geriye kalan %50 kesimin zaten büyük bölümü alacak kapasitede değil. Ancak geçiniyor. Ulan yoksa bu işin faydalı olduğunu birileri mi öğrendi diye de düşünmüyor değilim. Kazık girdikçe tüketim artıyor. Buna Yellen ne yapsın. Bence memleketin neden böyle hep birlikte yellendiği ortaya çıkıyor. Sakın anlaşılmadı demeyin.

Salı, 31 Ekim 2017 14:16

Sanki geçmiş yılları yaşıyoruz

Sanki geçmiş yılları yaşıyoruz

Bu ülke işgal ile yeni tanışmıyor. Memleketin dört bir yanı sarılmış, halk aç ve susuz bir şekilde eziyet çekmekteydi. Elde kalan sadece küçük bir bölüm vardı. Orası da elden çıkacakmış gibi direncini yitirmek üzereydi. Trakya ve İzmir Yunan işgalinde kuşatılmıştı. İstanbul İngilizlerce kuşatılarak, Osmanlıyı adeta esir etmişlerdi. 1453 yılında Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet'in karadan gemileri denize indirerek fetih ettiği İstanbul, yıllar sonra İngilizlerin baskısıyla elden çıkarılıyordu. Ege'nin büyük bölümü ile Akdeniz'in Doğusuna kadar olan kısımlar İtalyanların, Adana Mersin'den Anadolu'nun Kuzeyine uzanan kısım ise Fransızlarca zapt edilmişti. Yine İtalyan ve Fransızların desteğiyle ve Amerika’nın baskıları sonucunda Osmanlı'dan kopan Kürt gruplar ile Doğudaki Ermeniler doğu illerini ve doğu karatenizi ellerine geçirmişlerdi.

Daha sonra Atatürk ve arkadaşlarının halk ile bütünleşen milli mücadele başlatılarak, ülke emperyalist güçlerin kuşatmasından ülke kurtarıldı. Bunları yazarken hem yıllar önce yaşananları düşünerek gözlerimin dolduğunu, hem de bunları anlamayacak kadar gözleri görmeyenlerin hallerine üzülüyorum. Onlara nefretle bakıyorum. Çünkü bu ülkenin tam bağımsızlığı için çok mücadele verildi. Anadolu'nun toprakları kan ile sulanarak düşmanlarımızdan arındırıldı. Günümüzde bunun bir farkı sanki yok gibi görülüyor. Etrafımızda belki çok uluslu ülkeler fiilen yok ama, onların bir çok alanda yaptıkları atraksiyonlarla ülkenin değerleri aynı o yıllarda olduğu gibi ellerine geçmiş görünüyor. Memleketin bankaları neredeyse tamamıyla yabancı sermayenin elinde. Madenlerimizin çoğu özele devredilmiş, üstelik özelde de kapasitesi yarının altında çalışıyor. Elimizde bulunanların büyük bölümü yine yabancıların elinde. Önemli maden kaynaklarımızın kullanım hakları ve gelecekteki rezervleri yine yabancıların elinde. Fabrikaların sermayeleri artık bizlere çalışmıyor. Kısacası memleketin büyük bölümü gerek ABD gerekse AB'nin ortaya koyduğu koşullar ile hem maddi hem de manevi sıkıntıları aynen kurtuluş yılları öncesi gibi yaşıyor. Dört bir yanı denizlerle çevrili olan ülkemizde neredeyse yabancı gibi olacağız.

 

Turizm gerekçe gösterilerek, yabancılara verilen haklar doğrultusunda ne arazi kalmış, ne de o araziyi süsleyen orman. Her yer adeta talan ediliyor. Doğal plajların sayıları gün geçtikçe azalıyor. Yerini şirketlerin ellerine geçirerek oraları şahsi çıkarlarına göre işletilen yerler olarak yerini alıyor. Ya da enerji piyasasının elinde yaşanmaz hale getiriliyor. Bakalım sonumuz ne olacak. Bu millet tarihini iyi bilmelidir. Bilmediği taktirde geçmişi ile yüzleşecek belki de ileride vakti hiç olmayacak. Ne diyeyim ki, kendi düşen ağlamaz. 

Salı, 31 Ekim 2017 14:15

Garibanın kurtuluşu sizce ne?

Garibanın kurtuluşu sizce ne?

Dolar el yakıyor. Piyasada yangın var. Pazar yerlerinde cepler fora. Yakıt pik yaptı. Dar gelirlinin parası dipte. Devletin arsaları cepte. Neredeyse kargalar bile gülecek halimize. İstanbul’u sosyal demokratlar mahvetmiş. Bunu da yeni öğrendik. Caddelerin yüzme havuzu olduğu günleri bile gördü bu halk. Pazar yerleri el yakıyor ama yüreklerin yanmasını gören yok. Siz kabul eder misiniz bilmem ama benim Hükümete bir önerim var. Acilen pazarları kaldıralım. Ne gerek var pazara. İnsanları her hafta sonunda salalım tarlaya, bakın ekonomi ne hale gelecek. Saldım çayıra Mevla’m kayıra. Zaten halk üzerine yapılan çeşitli uygulamalarda saldım çayıra uygulamasını yapmıyor muyuz? Yapıyoruz elbette ama burada bir artımız olacak. Halkın elinden aracı kurum olan siyaseti alacağız. Bu sayede halk tarladan üreticiden kendisi malını alarak cebinde parasının kalmasını sağlayacak.

Her seferinde farklı konuları ortaya atarak milletin kafasını karıştırıyorlar. Kafa karışıklığı kadar kötü bir şey olamaz. Bir adamın aklı gittiğinde ne yapacağı belli olmuyor. Seçimlerde görüyoruz. Adamın ayranı yok içmeye misali kazığı yedikçe şaşkınlığını daha fazla arttırıyor. Ondan sonra vurun abalıya. Neredeyse memleketin ihtiyacı bir yana, yabancı devletlerin borçlarını da bizlere ödetecekler. Aman ha yerin kulağı vardır derler. Kimseler duymasın. Bir sabah uyandığında bakmışsın yeni vergiler çıkmış. Hatta halkın yaşadığı ve nefes aldıklarından devlet kasasına para akmaya başlamış.

Bu insanlar ne yiyecek diye düşünen yok. Bu insanlar nasıl sebze ve meyve alacak diye düşünen yok. Geçen hafta pazarda şaşkına döndüm. Uçmuş olan fiyatları görünce düşük gelirliye gerçekten acıdım. Aslında yeminimi bozdum da denebilir. Ben referandum sonrasında yemin etmesem de artık kimseye üzülmemeye karar vermiştim ama olmuyor. Vicdanım elvermiyor.

 

Elektrik üreten santrallerden birinde çalışan bir yakınım bana enteresan bir konudan bahsetti. “Abi, ithal kömür avantaj getirmiş. Bizim patronun bir tanıdığı var. Onlar da elektrik üretimi yapıyorlar. İthal kömür ile yapılan elektrik üretimi arttığını söyledi.” Bu işe ben de şaşırdım. Kömürün ithaliyle yerlisi mi var. Kömürün kalorisi ile maliyeti var. Sen maliyetini yüksek tutup, ocakları kaliteli ve teknolojiye uygun hale getireceğine ilgilenmeyip kapanmasını sağlarsan, vatandaş ithal kömüre yönelecektir. Ülkemin altı kömür madenleriyle rezervleriyle dolu. Hatta kalorisi de Sibirya kömüründen yüksek. Ama politik davranarak dışarıya yönlenirsen işin ucunda başka konular çıkar. Bizim saf insanımız da bu işi anlamadığından işine geldiği gibi konuşur. Elektrik üretiminin kömürle artması değil önemli olan, işin asıl tarafı üretime katkı sağlayan bir çok fabrikanın ödeme zorluğundan dolayı şartelini indirmesidir.

Salı, 31 Ekim 2017 14:14

Avrupa yakın ama, Avrupalılık uzak

Avrupa yakın ama, Avrupalılık uzak

Bir gün Avrupa'lı olacağımızdan hiç şüphem yok. Tarih isterseniz veremiyorum. Bu konuda muallaktayım. Yani bir gün bu işi çözemeden öteye göç edersem bilin ki gözlerim açık gidecek. Ne bulunmaz hint kumaşıymış meğersem. Kafayı taktık Avrupa Birliği diye. Sanki bizi alıp baş tacı yapacaklarda ondan uyum paketlerini yaptırdıkça habire yenileri geliyor. Altımızı oya oya bitiremediler. Sonunda memleketin ana yapısından bir şey kalmayacak ve ondan sonra da zaten AB'li olsak ne olacak, olmasak ne olacak.

Hani kitabımda da söz etmiştim. Bir zamanlar bu konuyu köşemde de işlemiştim. Şimdi hatırlatmanın tam sırası bence. Abdülhamit döneminde yaptırılan demiryolu çalışmalarında, yurt dışından gelenler ihaleyi alarak görevlerini tamamlamışlardı. Şimdiki gibi o zaman da dış mihraklar inşaat işlerinde yandaşımızdı. Belki de yandaş olama hevesi o tarihlere dayanıyor. Ondan sonra alışkanlık yaparak günümüzde moda oldu. Abdülhamit'e sorarlar; "Ekselansları demir yolunun etrafında çok taş var. Bunları toplayıp atalım mı? Sizlere zarar vermesini istemeyiz" dediğinde, Abdülhamit'in verdiği cevap çok enteresandır. "Memalik-i Osmaniyenin taşı mı biter. Toplayın ne varsa" de. O tarih itibarıyla da memleketin tarihi eserleri Avrupa'nın kucağına yayılır. Ben de az önce bahsettiğim konu bunun bir benzerini yaşarsak şaşmayın sakın. Anadolu'nun zenginlik ve güzelliği için yıllarca ağızlarının suyu akanlar, şimdi AB normları bahaneleri ile memleketin içine su sıkarken, bir gün düşündüklerini umarım yapamazlar.

Son günlerin gündemini oluşturan en önemli hadise olarak vizesiz Avrupa hayalleri aklımızı süslemeye devam ediyor. Yani bereket vere demiyorlar. Deseler ki, ey Türkiye halkı, sizin AB'deki tüm işlerinizi yarın tamamlıyoruz. Hatta gelen herkese para bile vereceğiz. Ama bir şartımız var şu Camilerinizin sayısını düşürün" deseler korkarım Efendim, ki oraya vizesiz gitmek için gerçek Müslüman'ların fikirlerini bile hiçe sayarlar.

 

Her görüşmede bir yenisi konan şartlara bakarsak, bu sefer fena sayılmayacak düzeyde. Efendim terörle mücadele konumunu AB standartlarında yapmamızı istemişler. Kişisel verilerin AB kurallarına uygun olması. Yani fişledikleri yetmedi gerisine devam diyorlar. Avrupalı Polis dostlarla el sıkışacağız. Çünkü elimizde bulunan vatan hainleri nasıl bu anlaşmayla kaçırılarak başarı sağlanır onun peşindeler. AB ile olan yargıda işbirliği sağlanacak. Bunlar hadi neyse de benim en çok istediği söylenmiş. Karşıma çıkınca bunu isterler mi diye çok düşündüm. "Yolsuzlukla mücadele" yapılması. Kurtardık bu seferde. Bence sittin sene biz vize alamayız gibi görünüyor. 

Perşembe, 26 Ekim 2017 08:45

En büyük bayram bu bayram

En büyük bayram bu bayram

Herkese kutlu olsun diye devam eder sözleri. Neden en büyük bayramdır bu gün. Türkiye Cumhuriyeti’nin yabancılarda olan vasiliğinin kaldırılışıdır bu bayram. Söz hakkı bizde diyerek ülkemizde topraklarımıza göz dikenlerin hüsrana uğradığının kanıtıdır bu bayram. Tek sözün halk tarafından olduğunun kabulü olan Cumhuriyet’in, dünyanın en modern rejiminin kanıtıdır bu bayram. Modern çağa ayak uydurmanın miladıdır bu bayram. Kadınlara saygının, onlara eşitliğin getirilmesinde yaşanan kültürdür bu bayram. Şahsi kişiliklerin değil, eşit hak ve hürriyetin simgesidir bu bayram. Eşit yaşamanın, hukukun simgesidir bu bayram. Modern giyimin, modern dilin hayata geçişidir bu bayram. Emperyalizme boyun eğmeyerek tam bağımsızlığımızın ortaya konulmasıdır bu bayram. Atatürk’ün bizlere emanetidir bu bayram. Herkese kutlu olsun.

Bu ülkenin bu bayrama gelişinin bir hikayesi var. Bu hikaye öyle başka devletlerin hikayesine asla benzemeyen, ya istiklal ya ölüm sözleriyle, ya bağımsızlığın savunucusu olan, ya da esir kalmaktansa ölümü tercih eden bir ulusun gerçek hikayesidir bu. 1919 tarihi bu öykünün ilk adımıdır. Osmanlının büyük kuşatma yıllarında olduğu o dönemde, halk adeta esir edilmiş, toprakları elinden alınmış, fakir düşmüş, ezilmiş, üretememiş ve yabancının himayesine düşmüş bir haldeydi. Ülkemiz güneyden kuzeye, doğudan batıya tüm Anadolu kuşatılmıştı.

İlk olarak temsilciler kurulu oluşturularak, Mustafa Kemal başkan seçilmiştir. Bizlere tam bağımsız bir ülke bırakmanın başlangıcı olan kurtuluş savaşı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlatılmıştır. Bu kurtuluş öyle kolay kazanılmadı. Sadece ülkemizi çevreleyen düşman kuvvetleri değil, onlara destek veren, onlarla hareket eden ve onlara kucak açan vatan hainlerine karşı da mücadele edilerek kurtuluş savaşı kazanıldı.

Şahsi çıkarlarını düşünen son Osmanlı padişahı, yenilen düşman ordularıyla birlikte ülkeyi terk ederek ayrılmak zorunda kaldı. Daha sonra Lozan Barış Antlaşması imzalanarak, yeni devlet olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temelleri atılmış oldu.

 

Uzun zamandan beri en önemli düşüncelerinden biri olan Cumhuriyetin ilanı için ülkenin her yerinden temsilcileri 28 Ekim 1923 günü Çankaya’ya davet eden Atatürk, burada 29 Ekim tarihinin yeni devletin ilanı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı ile ilgili görüşmelerin ardından, TBMM’ye önergesini sunmuştur. Meclis bu önergeyi kabul ederek, ülkemizin yeni yönetimi olan Cumhuriyet ilan edilmiş oldu. İşte bu bayram; halkın kendi iradesi ile yönetilen ve halkın modern yaşamını belirleyen tam bağımsız ülkemizin en önemli günüdür. İki gün sonra kutlanacak bu günü armağan eden Yüce Atatürk’e şükranlarımı sunuyorum. Bayramınız kutlu olsun.