24 Kasım 2017

RSS Facebook Twitter Linkedin Digg Delicious

Erol YILDIZ

Erol YILDIZ

Web sitesi adresi:

Çarşamba, 25 Ekim 2017 08:18

Lozan’da neler imzalandı bir anlasanız

Lozan’da neler imzalandı bir anlasanız

Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine göre bu ülkede yetmiş beş milyon insan yaşıyor. Bu yaşamakta olan insanların tamamı Lozan Barış Antlaşmasının ülkemize verdiği başarıyı herkesin bildiğinden fazlasıyla eminim. Bazılarının neden hala bu konuda direterek, inatla Lozan’ın başımıza iş açtığını vurguluyor, işin ucunda başka şeylerin yattığının delilidir. Herkes bu işin verdiği güzelliği bilmiş olsa da, bilmiyormuş gibi davranıp yine bildiğini okuyanlar geçmişteki hıncın verdiği eziklikle sataşmanın başka bir yolunu arıyorlar. Bu sataşmalar tek yönde olmuyor. Biri kalkıyor andımızın okunmasına karşı olduğunu belirterek, insanları sınıyor. Acaba nasıl bir tepki verecekler diye. Başka biri çıkıyor ben verilen yetki ile buradaki bazı kişilerin haklarına tecavüz ederek bazı lokal ve barları yasaklıyorum diyor. Halkın nabzını yokluyor. Biri kalkıyor gencecik bir kızımıza şort giydin diyerek tekmeliyor. Halkın yine nabzını ölçüyor. Başkası geliyor olmayacak sözleri söyleyerek adrenalini had safhaya yükseltiyor. Peki bunlar neden yapılıyor?

Bu ülkede yaşayan insanların tamamı, eşit hak ve özgürlükler içinde yaşamını sürdüren insanlardan oluşan medeni ve çağdaş bir ülke insanıdır. Dikkatinizi çekmeniz gereken en önemli husus ise bu güzelliğin olmasındaki tek unsur Lozan’dır. İşte bu anlaşma sayesinde memleketimizin dört bir yanı düşman tarafından ele geçirilmiş haldeyken bağımsızlığımızın kanıtlanmasının tek çözüm noktasıdır. Bu vatana ihanet ederek 15 Temmuz’da ülkemizin üzerine kara leke sürecek olanlar bile Lozan’ın ülkemize getirdiği başarıdan korkmalarının bir eseridir.

 

İsterseniz bir daha anlatmakta yarar görüyorum. Sizler aslında iyi biliyorsunuz ama buna gerek var. Bu vatan, Milli Mücadeleye başlamadan önce dört bir yanı vatanımız topraklarına kast eden devletlerin saldırısına maruz kalmıştı. Bu nedenle bütün toprakları zapt edilerek, dış güçlerin kullanımına bırakılarak, halkımız adeta esir haldeydi.  Yabancı devletlerin ordularıyla halkımız korku ve telaşın eşiğinde yaşamaya devam ederken, karısının kızının ırzını da bir yandan düşünerek, vatanına nasıl sahip çıkacağının hesaplarını yapıyordu. Yabancı orduların başını çeken İngiliz ordusu, İstanbul’u ve dolayısıyla boğazları kendilerine bağlayarak, kendi topraklarımızda söz sahibi konumunu yitiriyorduk. Lozan Barış antlaşmasının en önemli maddelerinden biri ise, İşgal gemilerinin en kısa zamanda ülkeyi terk etmesidir. Benim babam yazmadı bunları. İşgal altında ki, böyle bir karar alınıyor. Bunun da başarısı bu ülke için kanını akıtan ve bağımsızlığımızı bizlere sunanlarındır. Boğazlarımız yabancı askerlerin kontrolündeyken, bizim kontrolümüze giriyor. Lozan antlaşması ile Milli Mücadelesini kazanan Yeni Türk Devletini tüm ülkeler kabul ediyor ve sınırlarımız tanıyorlar. Hani şu kevgire çevirdiğiniz sınırlarımızı. Türkiye savaş tazminatı ödemeden bu anlaşmadan başarıyla çıkmıştır. Kısacası günümüzde işimiz olmayan ve bizimle alakası bulunmayan bir yer için ödememiz gereken tazminat gibi. Ülkemiz için konan kapitülasyonlar kalkıyor. Bunların ne olduğunu söylememe gerek yok. Zaten biliyorsunuz da inatla halkın kafasını karıştırıyorsunuz. Azınlıklar Türk vatandaşı sayılıyor. Ayrıca dış güçlerin üzerimizdeki hakları ortadan kaldırılmış ve tam bağımsızlığımızı kabul etmişlerdir. Şimdikinden çok farklı olarak. Bu antlaşma Türk Milletinin zaferidir. Bağımsızlığının tescilidir. Türkiye Cumhuriyetinin tescilidir. Lozan antlaşması Cumhuriyetimizin temel direği ve tapusudur. İtirazı olan varsa tarihi adam gibi okusun.

Salı, 24 Ekim 2017 07:33

Kaymak bal süt meselesi bu

Kaymak bal süt meselesi bu

Ben şu Atasözlerini gerçekten çok seviyorum. Sosyal Güvenlik Kurumu yaptığı bir açıklamada emeklilerin erken emekli olabilmesi için emekli maaşının yarı yarıya azalması gerektiğini belirtmiş. Bu eşeğin aklına karpuz kabuğu kaçırmak denir. Ya kardeşim senin başka işin yok mu? Oturup işini gücünü yapsana. Sana ne fikir üretmeye. Sana soran mı oldu. 2019’a kadar 550, ondan sonra 600 olacak vekillerimiz düşünsün bu iş nasıl olacak diye. Hatta yaşlılar bazen yoğunluktan kaynaklı olarak kafası karışabilir. Bunun yerine yeni genel seçimi beklemekte yarar görüyorum. Nasıl olsa ülkeyi gençlere teslim edeceğiz. Referandum öncesinde sokak başlarında bekleyen gençler neyin peşindeydi sanıyorsunuz? Onlar hele bir girsinler meclise, siz görün o zaman neler olacağını.

Asıl kaynağı onlar bulacaklar emekliler için. Ondan sonra yeni emekli olacaklara gün doğacak. Bir bakmışsın ülkenin tamamına yakını emekli olmuş. Aslında çok mantıklı geliyor bana. Memlekette üretim azaldı. Olsa da zaten alım gücü kalmadı. Hadi aldık desek, yiyecek sağlık yok denecek kadar az. Sağlığımızı Türk hekimine emanet edelim diye düşünsek, artık böyle bir kuruntuya da gerek kalmadığı ortada. İlaç desen bütçe yeterli değil. Zaten ona ayıracak bütçe olsaydı, açlık sınırını bu vatandaşlar çoktan geçerdi.

Emekli olacaklar için yeni kaynak düşünsek, böyle bir şey zaten mümkün değil. Kaynak bulsak onu tüketecek ne güzel harcama yerleri varken, emekli için boşa gidecek olan paraya zaten gerek yok. O bulunacağı düşünülen para zaten şimdiden sınavı geçerek yerini çoktan bulmuştur. Daha doğrusu, bu güne kadar yaşanan bütçe görüşmelerinde bu millet çok şeye tanık oldu.

Para ile mevzusu olan her genel kurulda, iktidar ve muhalefet ayırmadan tam kadro mecliste olduklarına ben şahit oldum. Hatta bu konu ile ilgili olarak samimi olduğum vekillere, tabi iktidar hariç olarak bahsediyorum. Çünkü iktidarda kim olursa olsun, onlara dokunan bir yazıyı yazan yazarların bir anda enselerinde boza piştiğini az çok bilenlerdenim. Neyse gelelim yine bizim meseleye. Meclis tam kadro dolu. Emekli sözü edildiğinde sıralardan sataşmalar, peşine su bardakları uçuşması, yetmedi sandalyeler uçuşuyor. İş vekillere gelince nerde o kavga gürültü. Sanki hepsi aynı anadan doğma birer kardeşler. Yeter ki cebe girsin o meret. İşte bu olayı samimi vekillere sorduğumda, güzel bir tebessümle karşılaştım. O tebessüm de zaten bizlere yetiyor. Evde kıyamet koparıp vatan kurtarıyor, sokakta onların yanına gelince süt dökmüş kedi bizimle aşık atamıyor.

Bence, bu konu önceden alıştırılmak için ortaya atılmış bir hazırlıktır diye düşünüyorum. Halkın nabzı nasıl ayarlanacak yoksa. Atatürk’e saygısızlık edenler, halkın yoğun itirazı olmasaydı böyle mi olacaktı? Hayır olmayacaktı. Bunlar bilinçli yapılan ön hazırlıklardır. Emeklinin parası yarıya indirilirse hiç şaşırmayın. Bu şimdiden alışın diye SGK’nın aldığı talimattır. Baktınız ki ses yok, birkaç sene sonra görün amcanızı.

 

 

Pazartesi, 23 Ekim 2017 07:37

Cambazlığa devam

Cambazlığa devam

Bak sen şu işe. Meğer bu ülkenin başına bela olan en önemli konu enflasyonu yükselten bazı harcama kalemlerin azizliğinden kaynaklanıyormuş. Başa bela olan bu harcama kaleminin en başını yatlar çekiyor. Ben yüz bin kere söylemiştim şu emekli ve asgari ücretlilere. Utanmadan bankalardan promosyon parası bekleyin. Sonra da gidin kendinize yat satın alın. Yuh size beyler. Sizde hiç utanma ve arlanma kalmadığını bu şartla iyice öğrenmiş olduk.

Senin ne haddine. Devletine ver hizmetini. Emekli olduğunda da evine gireceğine, her gün o gazino senin bu gazino benim, eğlence yerlerinde dolaş dur. Ne işine senin Pazar market ve alışveriş işleri. Her gün sabah öğle akşam memleketin bir çok lüks mekanında karnını doyur. Sakın ha bu karmaşık trafikte kalkıp zenginler gibi aracınla yola çıkma sakın. Bin bir uçağa git istediğin yere. Çocuğunu mu evlendireceksin, bin uçağa Paris şurası. İki saat sonra oradasın. Çocuğuna ev düzme işi sana yakışmaz. Al bir rezidans içi eşyalı, oğlun da adam gibi yaşasın.

Tatil için sakın düşünme. Turlarla yapacağın anlaşmalar ile geçireceğin tatilin sana bir yararı yok. Sen al kendine bir yat bak keyfine. Şimdi indirim de var. Şunun şurasında kaç para ki. Yat dediğin nedir be kardeşim. Emeklinin elinin kiri.

Geçenlerde torba yasadan çıktı haberiniz yok mu yoksa. Türk gemisi olup da, Uluslar arası yetkisi olarak kayıtlı olan gemi ve yatlar, alım satım ve bunlara bağlı tüm vergiler artık olmayacak. Bunları alan siz emekliler artık vergi vermeyecekler. Rahat edin, bundan sonra vergileri o zenginler düşünsün. Taşımacılıkta verilen navlun vergileri ve harçlar kaldırıldı. Boş ver taşımacılığı sen kendine bir yat al, ömür boyu yat. Başın derde girmeyecek bundan sonra. Her türlü kredi ve borçlardan doğacak hukuki işlemler senden uzak duracak. Tam bir yan gel yat desteği.

 

Hani geçenlerde enflasyonun artmasıyla ilgili en önemli ihtiyaç maddesi olarak yatlar çıktı. Vallahi ben sanırım aklımı yitiriyorum. Sanki bir rüyada gibiyim. Halkımız üç kuruşla cambazlık yaparken, sırtında bunca vergi yüküyle yaşarken, enflasyonun artmasındaki unsur eğer yatsa, bizim yandığımızın resmidir. Ne diyeyim.

Ne hale ge­lin­di­ği­nin ka­nı­tı or­ta­da

 

 

Ben bu güne kadar Ata­türk dev­rim ve il­ke­le­ri­ni be­nim­se­yen bi­ri­yim. Bun­dan sonra da böyle ola­ca­ğım. Ak­lı­mı henüz yi­tir­me­dim. Ak­lım­la oy­nan­ma­sı­na da kar­şı­yım. Bu ülke ver­di­ği ölüm kalım mü­ca­de­le­siy­le, yeni baş­tan do­ğa­rak Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti ola­rak onan­dı. Ül­ke­mi­zin her bir kö­şe­si, ya­ban­cı­la­rın is­ti­la­sıy­la zapt edi­le­rek, yaşam stan­dar­dı­mız ta­ma­men on­la­rın eline geç­miş­ti. Saray, tes­li­mi­ye­ti ka­bul­le­ne­rek, sa­de­ce kendi var­lı­ğı­nı kur­tar­ma ve mal­la­rı­nı ka­çır­ma ile meş­gul olu­yor­du. Fakir ve bitap düşen halk, ya­ban­cı­la­rın adeta esiri ol­muş­tu. Bun­la­rı ha­tır­la­mak ge­re­ki­yor. Hepsi, bir za­man­lar eği­tim müf­re­da­tın­da mev­cut olan ko­nu­lar­dır. Fakat bu güne ge­lin­di­ğin­de cum­hu­ri­yet­ten öç almak mı başka ne der­se­niz deyin her şey tam ter­si­ne işler hale gel­miş­tir.

Konu mu­ha­le­fe­tin ses­siz kal­ma­sı­nın ese­ri­dir. İkti­dar sa­de­ce ben varım der­ce­si­ne yap­tı­ğı iş­lem­ler­den ya­şa­mı­nı sür­dü­rür­ken, mu­ha­le­fet ise ne yap­tı­ğı­nı ken­di­si bile bil­me­yen bir tutum için­de ol­du­ğu­nu gö­rü­yo­rum. Üzül­me­mek elde mi?

Mu­ha­le­fet için­de yer alan bazı ki­şi­ler, kendi çı­kar­la­rı doğ­rul­tu­sun­da ha­re­ket ede­rek, ta­ba­nı­na söy­le­dik­le­ri­nin ta­ma­men ter­sin­de söz­ler­le or­ta­lı­ğın allak bul­lak ol­ma­sı­nı sağ­la­dı­ğı aşi­kar ola­rak or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Mu­ha­le­fe­tin bir ve­ki­li kal­ka­rak, işin ger­çe­ği­ni unu­tup fark­lı yer­ler­den dem vu­ra­bi­li­yor. Bun­la­rı söy­le­mek bile bana en büyük ezi­yet­tir fakat za­ma­nı ge­lin­ce özel­lik­le yap­tık­la­rı ha­ta­la­rı ken­di­le­ri­ne ile­te­ce­ğim­den hiç şüp­hem yok. Oy veren tüm in­san­la­rın hak­la­rı nasıl helal ola­cak bun­dan da faz­la­sıy­la şüp­he­li­yim.

Bir başka mu­ha­le­fet par­ti­si ise, or­ta­ya dö­kü­len tüm id­di­alar­da ses­siz ka­la­rak ta­ba­nı­na adeta iha­net et­ti­ği­ni öl­me­den önce görme şan­sı­nı ya­ka­la­yan bir ne­sil­de­nim. Ben, ya­şan­tım bo­yun­ca hiç­bir in­sa­nı asla ayırt et­me­dim. Benim için insan ol­ma­sı en önem­li ko­nu­dur. Yoksa, din­ciy­miş, din­siz­miş, fa­kir­miş, zen­gin­miş, be­yaz­mış es­mer­miş beni hiç il­gi­len­dir­mi­yor. Tek il­gi­len­di­ren konu, kur­tu­luş sa­va­şı ile ku­ru­lan bu ül­ke­de ya­şa­yan her­ke­sin Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti va­tan­da­şı ol­du­ğu­dur. Bu ül­ke­de ya­şa­yan ik­ti­dar par­ti­si, mu­ha­le­fet­te olan­lar hatta on­la­rın ta­ma­mı, parti tut­ma­yan­lar dahil her­kes bu ül­ke­nin top­rak­la­rın­da ya­şa­yan Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti va­tan­da­şı­dır.

Si­ya­si gö­rüş­le­ri­min be­lir­gin­leş­me­ye baş­la­dı­ğı yıl­lar­da bü­yük­le­rim­den duy­du­ğum söz­ler ile neler den­mek is­te­di­ği­ni so­ra­rak bü­yük­le­rim­den öğ­ren­me­ye ça­lı­şır­dım. O yıl­lar­da, or­ta­nın sağı ve solu de­dik­le­rin­de, neler söy­len­mek is­ten­di­ği­ni so­ra­rak öğ­ren­miş olsam da, gü­nü­müz­de böyle bir te­ri­min kal­ma­dı­ğı­nı gö­rü­yo­rum. Ül­ke­de sa­de­ce uçlar ko­nu­şu­lur hale gel­miş­tir. Ta­ma­men uç olay­lar ya­şa­nı­yor. Ne­re­de ku­ru­lan bu de­ğer­li ülke ve onu yö­ne­ten­le­rin fi­kir­le­ri. Hepsi birer birer yok ol­ma­ya mah­kum edil­miş­çe­si­ne, ne or­ta­nın solu ne de sağı bı­ra­kıl­mış. Zaten bu ol­ma­dı­ğın­dan si­ya­si­le­rin are­na­da rahat ha­re­ke­ti söz ko­nu­su­dur. İşte o zaman benim gö­züm­de can­la­nan tarz için­de, bir ta­raf­ta çı­kar­cı dü­şün­ce­le­rin oda­ğın­da olan­lar ile diğer ta­raf­ta olan Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti aynı ke­fe­de ko­nu­lur­sa bu işin hazmı zor olur diye dü­şün­mek­te­yim. Bence her­kes bu­ra­da dur­ma­lı­dır.

Perşembe, 19 Ekim 2017 08:30

Bilim ilim işin hikayesi

Bilim ilim işin hikayesi

Hani hep derler ya; filler tepişir, çimenler ezilir. Bizde aynen böyle oluyor. Filler tepişiyor, alttaki çimenler ise ezilerek harap oluyor. Yaşamı gidiyor. Bir daha yaşam tarzını eskisi gibi sağlama şansı ne derece olur belli değil ama eskisi gibi olmayacağı muhtemel.

Şimdi sokaktaki adama deseniz ki, üniversitede ders veren hocalar dekan veya profesörden olmamalı, bunların yerine normal asistanlar diğer hocalardan daha okumuş olduklarından, bilimsel yönü ağır basmaktadır. Bu nedenle biz halkımıza sesleniyoruz ve şunu diyoruz, kesinlikle çocuklarınızın iyi bir eğitim alması için asistanların olduğu okullara kayıtlarını yaptırın. Peşine kesin olarak büyük alkış kopacaktır. “Yaşa, Varol, ülke seninle gurur duyuyor.”

Halbuki hayatında rektör ne, dekan ne, üniversitede akademik kariyer ne, akademik kariyer sıralaması ne? Hatta neden bu sıra takip ediliyor? Neden ilk başta Yardımcı doçent var da, profesör yok. Bunları bilebilmek için başta iyi bir okuyucu olmak, daha sonra dünya ve ülke siyasetini iyi takip edebilmek, hatta çağdaş ve kültürlü kişi olmaktan geçiyor. İnsanları ayırt etmek gibi bir düşüncem asla olmadı ve olamaz. Siz kalkıp birine, üniversitede Profesöre gerek yok, onları TÜBİTAK da çalıştırmak bilime daha fayda sağlar derseniz, bundan çoban veya köylü hiçbir şey anlamaz.

Bu sefer ileride kaos çıkar. Mesela biri gelir oturur işin başına ve der ki, arkadaşlar, sözlü olarak müracaat edenler yani sözlü beyan önemlidir. Bu kişilere Yardımcı doçentlik vereceğiz. Üniversiteye gerek yok. Bunu Milli Eğitim Bakanlığı yapabilir. Mesleğini söyle, içinde bulunduğun kariyerini açıkla al belgeyi, ol Yardımcı Doçent. Tarihini hatırlamam ama, eskiden iki yıllık teknik okul mezunları, mezun olduklarında tekniker olmuşken, farklı bir çalışma sonucunda ki bunu Adalet Partisi dönemi diye aklımda kalmıştır, hepsine Mühendis unvanı verilmişti. Şimdi neden olmasın. Ben kendimi garantiye almak adına hemen belediye kültür müdürümüze şifahi olarak konuyu açarak kendime yardımcı doçentlik için zemin hazırladım. Belli mi olur belki ileride belediyeler verir.

 

Muhalefetin dile getirdiği ve bir yıldır konuştuğu en önemli konuların başında eşit adalet ve operasyonlarda doğru insanların üzerine gidilmesi gerektiği hep vurgulanmıştır. Ohal kapsamında yaşanan bu temizleme çalışmaları içinde bir çok suçsuz insanın gerekçe gösterilmeden açığa alınması sonucunda yaşanan sıkıntılar, Cumhurbaşkanı tarafından da dile getirildi. Aslında yapılan mücadele bu tarzda olmalıydı. Şimdi bir örnek vereyim size. Falan belediye kalkacak ve ihaleye sadece Bank Asya’yı sokarak, otobüslerin biniş kartlarına yüklemeyi bu banka kanalıyla sağlayacak. Kısacası ona finans sağlayacak. Peki her evden en az bir kişi otobüs ulaşım kartı almak zorunda mı? Evet zorunda. Kartı nereden alacak diye düşünmeye gerek yok. İhaleyi kapan Bank Asya’dan. Bank Asya kime hizmet ediyordu? Sahibi belli. Ben kurmadım o bankayı. Vatandaşa sana hesap açıyoruz, bu hesaba göre verdiğimiz otobüs ulaşım kartı geçerlidir diyerek açılan hesaptan dolayı siz adamı Fetöcü ilan ederseniz büyük günah işlemiş olursunuz. Ne yapsın vatandaş yani buradan kart almasın mı? Siz ihale etmediniz mi? Günahı ne? Suçlusu keyif çatarak işinin başında kalsın, gariban vatandaş buradan hesap açtı diye fetöcü olsun. Yok böyle bir şey.

Çarşamba, 18 Ekim 2017 08:05

Saman nereye uçtu?

Saman nereye uçtu?

Canlının yaşayabilmesi için enerjiye ihtiyacı var. Sağlıkçılar bunu çok iyi bilirler. İnsanın en büyük enerji kaynağı ise kırmızı ettir. Hücrelerin yenilenebilmesinden tutun, enerji sağlayacak olan enzimlerin hızlanması için en büyük ihtiyaç maddesi ettir.

Gelelim şimdi bu memleketin et meselesine. Biz okulda okurken anlatılanlardan anlaşılacağı üzere, hayvancılık konusunda bir çok ülkeden ileri durumdaydık. Anlaşıldığı üzere en başta hayvancılık ve çiftçilik bu ülkenin ana görevlerinin başında gelmekteydi. Peki bu ülke et konusunda neden bu hale geldi diye sormak gerekiyor. Bu ülkenin et ihtiyacının karşılanmaması tamamen siyasetçilerin düşüncelerine endeksli olduğunun kanısındayım. Bir ülkede ne kadar fazla üretim sağlarsanız, o kadar ucuz mamulü halkınıza yedirirsiniz. İkincisi ise, ihtiyaçların karşılanması tamamen devletin görevidir. Köylüye ve üreticiye hayvancılık yeniden teşvik edilerek, bu işin hızlandırılması sonucunda et fiyatlarının düşerek, her kesimin kullanabileceği konuma gelmesi demektir.

Biz hatayı başta yaptık. Tarım ülkesi olan bu memleketin tarım arazilerini ektirmedik. Ekime müsait alanların ekilmemesi için elimizden geleni yaptık. Başta çiftçinin kullanacağı mazotu fahiş fiyatlardan satarak, tarlasının işlememesi için zemin hazırladık. Fakat ne yazık ki, yatlara neredeyse maliyetinin altında ve düşük vergilerle mazot verilmesini destekleyenler bu ülkenin kaderini çizmeyi sonunda başardılar. Pahalı mazot ve diğer etkenler sonucunda toprağını ekemeyen köylü ve çiftçilerimiz elinde olan hayvanına yedirecek yemi bulamadı. Bulduğunu ise, mazotun pahalı olmasından dolayı alamadı. Devlet de bu işi dışarıdan saman ithal ettik. Söylenenlere göre beş bin ton civarında. Bunu getirirken öpücükle almadık. Yerine döviz vererek sağladık. Bu samanın üzerinden birileri kasasını doldurdu.

Baktık ki bu iş olmuyor, bakanlık aldığı bir kararla, dışarıdan et ithalini serbest bırakarak, değişik şekillerde et ithal etmek için kollarını sıvayarak, anlaşmalara imzasını attı. Eti Sırbistan’dan getirmeye karar verdiler sonunda. Ben şimdi nasıl merak etmem. Bunca alınan saman nerede? Kimler yedi ve kimler tarafından yedirildi? Kayboldu bu alınan samanlar ortadan. Şimdi bakınca ortada ne saman var, ne de onu yiyecek sığır. Yine işin belasını hayvancılık yapanlar ile et tüketmek için parası olmayan halk çekecek.

 

Sadece bu değil. Sayın Bakan geçenlerde açıkladılar. Bu fiyata satılan eti halkın  büyük bölümü alarak tüketemez dediler. Haklılar elbette. Bu fiyatlarda eti almak için her birinin maaşlarına % 300 zam yapılması lazım. Bu olmayacağına göre, hiçbir dar gelirli et alarak tüketmesi mümkün değildir. Daha doğrusu söylenen bu sözler akıl karıştırıyor. Başka bir söylemde bir başka yetkili ise, insanların aklıyla alay edercesine, enflasyonun 2018 tarihinde yeniden tek haneye döneceği müjdesini verdiler. Bu şu anlama geliyor. Önümüzdeki yılda da enflasyona göre maaş zamları belirlendiğinden siz yine % 2 veya 3 oranlarında ancak zam alırsınız deniliyor. Bu kadar önümüzü iyi gördüğümüze göre, bu sefaletle, dar gelirlilerin ömrünün ne kadar kaldığını da aile bakanlığı bilir diye düşünüyorum.

Salı, 17 Ekim 2017 09:26

Görün şimdi enflasyonun hasını

Görün şimdi enflasyonun hasını

Ekonominin ne olduğunu bilmeyen bir toplum yetişti. Sadece ekonomi denildiğinde bildiği tek şey, bu günü kazasız belasız atlattığı konusu. Günlük yaşamaya alışmış. Göçebelik onların kanında var. Ne haber takip ediyor, ne de bir konuşmayı. İşi gücü magazin. İşi gücü spor. İşi gücü erotizm. Başka bir şeyden haberi yok. Haberi olsa zaten, başına dert olan enflasyonun nereden yükseldiğini anlayacak.

Şöyle bir düşünce aklı başına gelecek ama düşünmüyor. Elinde üç beş kuruş doları vardı, onu sat yoksa vatan hainisin dediler, onu da elinden çıkardı. Allah korusun, altınları saklamak, onları evde tutmak dinen caiz değildir diye bir fetva diyanetten gelse her şey değişecek. Millet varını yoğunu satacak.

Enflasyonu bu güne kadar neler arttırdı da bu vatandaşların aklı karıştı. Biri kalkıp yahu ben sivri biber yaz ayları dışında yemem ki demiyor. O halde ne arttırdı bu gariban vatandaşın enflasyonunu. Otel fiyatları arttırdı desem, diyemiyor ben oteli sadece bina olarak görüyorum. İçine girip bir koltuğunda bile oturmamış insanlar var. Nerede beş yıldızlı tatil yöresindeki otel kalmak. Görse belki de saray bu mu diye şaşırır.

Un, makarna, bulgur, pirinç, şeker, tuz ve ekmek arttırdı deseler gam yemem. Bu garip insanlar yeter ki artmasın diye onu da yemezler. Ne arttıracak kardeşim. Bunca fuzuli harcamalar varken, garibanı kim düşünecek. Koy garibanın mazotuna zammı, düşünsün dursun. Koy fakirim fasulyesine zammı başka şey yesin. Koy dar gelirlinin etine zammı aman sende yemezse yemesin. Et konusu zaten bir muamma. Memlekette et besiciliğini bir türlü etkin hale getiremiyorsunuz, ondan sonra dışarıdan et getirtip yine de halkın et yemesini engelliyorsunuz.

Bakın çok güzel bir konu geldi aklıma. İktidar partisinin belediyeleri tanzim satışlar yaparak yöre halkını koruyor. Gayet de güzel bir uygulama bu tür çalışmalar. Peki belediyeye ait bir şirket kurarak neden kendi yörende sana oy veren halkın için besicilik yapmıyorsun. Bunu yaparsan kar elde etmeden halkına et yedirebilirsin. Diğerleri de örnek alarak belki eskiden olduğu gibi millete ucuz et yedirir de az da olsa kafası çalışır bundan sonra.

Yıllar önce hatırlarım. Muhalefette kalanlar hep söylenir dururdu. Neden dışarıdan para alınıyor. Burası tarım bölgesi. Yer altı madenlerimiz dünyaya bakacak kapasitede diye. Ha bire vururlardı kürsüden. Ne zaman iş kendi tarafına geçti borçlar silindi, her taraf sanki güllük gülistanlık gibi gösterildi. İşin esas ilginç yanı ise şimdi kapıda borç var. Yani borç yiyen kesesinden yer diyecekler. Peki bundan sonra yüzde kaç zam alacaksın ücretine düşün bakalım. Birazda sen düşün ki, belki kafan iyi çalışır.

 

 

Pazartesi, 16 Ekim 2017 10:41

Yakında başımızdan nur yağacak

Yakında başımızdan nur yağacak

Atalarımız ne demiş? Eskiye rağbet olsaydı, bitpazarına nur yağardı”. İnsanların büyük bölümü bit pazarına benzemeye başladı. Alacak maddi imkanlar olmayınca, eskilerini dikerek, eskiyi alarak işini görmeye çalışıyor. Yıllardır giyimde ucuzuz, ne zamandan beri giyim kuşama zam yapılmadı diye söyleyen sokaktaki vatandaşımız, şu işin asıl iç yüzünü bir öğrenebilse anlayacak. Fakat onu anlayacak düşünce ve fikir artık kalmadı. Alınan gıdalardan mı olsa, yoksa, gıdayı tam alamamaktan mı olsa bilemem ama, kafaların pek basmadığı ortada. Giyim konusunda etrafa şöyle bakarsak, gerçeği göreceğiz. Adeta ülkemiz autlet çöplüğüne döndü. Orada satılanlar elbette çok ucuz. İnsanlarımız autletlerden alış veriş yaptıkça, eskinin güzel mallarını artık unuttu. Güzel mağazalarda ucuza satılanı bir şey sanıyor artık.

Eskilere dönüş düşüncesi sadece giyimde değil. Osmanlının şaşalı günlerini arayanların artık saraylardan bahsetmesi, halkın ben artık avamım dedirtecek düzeyde düşüncesi sonucunda bu olguyu kabullenmiş görünüyor. Kıyafetlere bakıldığında aynı eski fikirler ortaya bir bir koyuluyor. Cumhuriyet kurulduğunda ortadan yapılan yeniliklerle kaldırılan fes ve cüppeler, günümüzün neredeyse modası haline getirildi. Bu modayı uygulayanlar, ilk olarak çok sevdikleri kişilerin giyimlerine baksınlar. En ucuzu senin gardırobunun on misli pahalılıkta ve Avrupa moderninde hepsi. Sen ise üstünde cübbeyi halen giyim gibi görüyorsun. Elinde ise en modern telefon ve altında teknolojik aracın hazır. Bu nasıl işse.

Cumhuriyet kurulmadan önce kadının hiçbir hükmü yoktu. Daha sonra o insan olduğu ve erkeklerle eşit olduğu anlatılarak haklar verildi. Şimdi bu haklar eskiye döndü. Tekme, tokat, sille, beş metre arkadan gelme gibi baş faktörlerin yanında, asıl olanı onların günah keçisi gibi her gün dayak yemeleri. Kadının sadece doğurgan ve köle olduğunu, idol olarak kabul ettikleri Suudiler bile artık geri adım atmaya başladılar.

 

Okullarda modern eğitim yok olurken, eskiden olduğu gibi medreselere özenenler, ellerinde sopalarla çocukları karşılar oldu. Modern çağdan uzaklaşıp, eskiye dönmeye çalışan bu zihniyet hangi konunun hıncını almak için yeminli olduğu ortada. Aslında kendi öz evladının hakkını o düşüncesiyle gasp ediyor farkında bile değil. Araçlara yapılan zamlar sonucunda millet artık ata binmeye hazırlanıyor. Böyle giderse olacağı bu. Verilen zamların ardından yaşananlar sadece bununla sınırlı değil. Eski otomobiller için zararlı denilerek devlet satışını teşvik ederek isterken, yenisini almaya vatandaşın gücü yetmiyor. Maliyetinin bir o kadar daha fazlası devletin kasasına vergi olarak giriyor. Yakıtı ise işin cabası. Başka ne yapsın bu insanlar. Eskiye dönüş yakında başlarsa hiç şaşırmayın. Ama tavsiyem ata binmeden önce iyi bir biniciden ders alın muhakkak.

Hangi Milli duy­gu­dan bah­se­di­yor­su­nuz

Her­kes gibi geçen hafta oy­na­nan Milli ma­çı­mı­zı bende iz­le­dim. Ma­sa­ya otur­du­ğum­da ya­şa­dı­ğım o zevki, maça gi­den­ler, maç­tan an­la­yan­lar çok daha iyi bi­lir­ler. Bi­ri­le­ri hak­kın­da bu güne kadar hiç ko­nuş­ma­dım. Bu sefer gör­dük­le­rim içimi ka­rart­tı ve ken­dim­den utan­dım. Ya­zık­lar olsun dedim. Vic­da­nım­la ko­nu­şa­rak hal­let­tim içim­de­ki vol­ka­nın sön­me­si­ni. Kim­se­ye söy­le­me­den içime ata­rak içimi yi­ye­rek maçı iz­le­dim. So­nu­cu or­ta­da. Büyük bir hüs­ran ya­şa­tıl­dı.

Maç baş­la­ma­dan henüz se­re­mo­ni ya­pı­lır­ken Milli ta­kı­ma se­çil­miş bir spor­cu­nun is­tik­lal marşı oku­nur­ken ba­şı­nı tuhaf mi­mik­ler­le ha­re­ket et­ti­rip, bi­ti­min­de de sı­rı­ta­rak maça çı­kı­yor­sa, benim bu ki­şi­nin ki­şi­li­ğin­den şüphe duy­ma­mı sağ­lar. O ta­kım­dan çağ­rıl­dın­sa ya git­me­ye­cek­sin, ya da o ta­kı­mın ru­huy­la adam gibi oy­na­ya­cak­sın. Bu ül­ke­de geçim sı­kın­tı­sı çeken mil­yon­lar­ca insan var­ken, sen bu ül­ke­nin milli duy­gu­la­rı­nı en üst se­vi­ye­de tutan ta­raf­ta­ra, ül­ke­ne karşı daha ciddi olman ge­re­ki­yor. Artık halı sa­ha­da maç yapan orta okul ta­le­be­si hiç de­ğil­sin. Kaldı ki, maç bit­me­si­ne yakın, ant­re­nö­rü ta­ra­fın­dan dı­şa­rı alı­nır­ken 3-0 mağ­lup olan bir ta­kı­mın değil de, galip olan ra­ki­bi­mi­zin fut­bol­cu­su gibi eda­lar­da sı­rıt­mak kim­se­nin haddi de­ğil­dir. Ata­türk ne kadar büyük adam­mış bu­ra­da ör­ne­ği bir daha çı­kı­yor. “Ben, spor­cu­nun zeki, çevik ve ah­lak­lı­sı­nı se­ve­rim”.

Milli duy­gu­yu tat­mak is­te­yen­ler başka ka­na­la şöyle bir göz at­ma­lı­dır. Bu vatan uğ­run­da bin­ler­ce şehit ver­di­ği­miz, Uy­ku­muz­da uyur­ken biz­le­ri ko­ru­yan, halen kış yaz de­me­den terör pe­şin­de ca­nıy­la uğ­ra­şan ga­zi­le­ri­miz var. Geç­miş dö­ne­mim­de bu ga­zi­le­rin kopan el ve ayak­la­rı­nın pro­te­zi­ni sağ­la­yan bir ku­rum­da görev aldım. O işin ne kadar duy­gu­sal ya­nı­nın ol­du­ğu­nu ben­den iyi bilen yok­tur. Kaldı ki, sa­de­ce bu değil, bir çok elim olay­da sakat ka­lan­lar var. Bun­lar ha­ya­ta bağ­lan­mak için mü­ca­de­le­le­ri­ni halen sür­dü­rü­yor­lar.

Sos­yal ha­yat­tan kop­ma­mak, ya­şa­mak adına ver­dik­le­ri mü­ca­de­le­yi spora yö­ne­le­rek daha ciddi ola­rak ya­şa­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar. Bu ki­şi­ler he­pi­miz­den belki de daha onur­lu ve ken­di­si­ni asla sat­ma­yan, onu­ru­nu ko­ru­yan fakat buna rağ­men milli duy­gu­lar­da biz­le­ri tem­sil eden çok sa­yı­da spor­cu­yu ben bu mak­sat­la ta­nı­dım. Hiç unut­mam mili bir ok­çu­muz olan ve is­mi­ni şu an ha­tır­la­ya­ma­dı­ğım bir yüz­ba­şı­mız, o sporu ya­par­ken duy­du­ğu onuru, ma­dal­ya­la­rı­nı alır­ken de du­ya­rak, biz­le­re yan­sı­tı­yor. Bun­lar için yaz­dı­ğı yazı ile söz eden Sayın Özdil’i kut­la­mak ge­re­ki­yor.

Ül­ke­nin sporu ma­ale­sef si­ya­se­tin esiri ha­li­ne ge­ti­ril­di­ği­nin büyük bir ör­ne­ği­ni geçen gün ya­şa­dık ve gör­dük. Keşke bu vatan için sa­va­şa­rak sa­kat­lan­mış ga­zi­le­rin ve sağ­lık so­run­la­rı so­nu­cun­da sı­kın­tı­ya dü­şen­le­rin oluş­tur­du­ğu bu ta­kı­ma des­tek ver­miş ol­say­dık, on­la­rın belki bir nebze olsun gön­lü­nü alır­dık. Hiç ol­maz­sa, deve yü­küy­le para gö­tür­dü­ğü halde bu in­san­la­ra hala alay eder gibi gör­gü­süz­le­re karşı bir tepki olur muydu diye dü­şü­nü­yo­rum. Artık an­la­ya­na.

Perşembe, 12 Ekim 2017 12:17

Saygı doğayı sevmekle başlar

Saygı doğayı sevmekle başlar

Bundan sonra işsizlik diye sorunumuz kalmayacak. Kısa zaman içinde ormanlar, ağaçlar yok edilirken, onların yok edilmesinde gerekli olan işçiler bu işsizlerden alınarak, hem işsizlik önlenmiş olacak hem de lüzumsuz olarak yetişen ve ülkenin gelişmesine engel olan ağaçlar ortadan kaldırılmış olacak. Eşeğin aklına karpuz kabuğu sokmak istemezdim ama, orman vasfını yitirmiş ve oraları talan etmeyi bekleyen ne eşekler var bu ülkede.

Bu işi kendisine meslek edinenlere baştan söylemek lazım. Sakın eşek dedim diye alınmayın. Eşek dünyanın en güzel hayvanıdır. Keşke onun güzelliği sizde olsa da belki podyuma çıkar para kazanır ormanlara dokunmazsınız. Neyse bakalım işimize.

Her gün bir yenisi çıkan kanunlarla, daha doğrusu Kanun Hükmünde Kararnamelerle memleketin ormanları neredeyse kalmayacak. Yeni alınan bir kararla sağlığımızın dostu olan zeytin ağaçlarının katli vacip kılındı. Bundan böyle zeytin ağacını kesmek suç sayılmayacak. Bu şu demek oluyor. Memleketimizin göz bebeği olan Ege sahil şeridimizin dağı ve taşı zeytin ağaçları ile dolu. Zeytin ağacının bir özelliği ise, ne su istiyor, ne de gübre. Ağaç kendisini besliyor ve en sağlıklı ürün olan meyvesini bizlere veriyor. Yağı ise hakikaten bir ilaç.

Amaç ne olduğu şüphesiz ortada. Zeytin ağaçlarının her kesilmesi yeni bir yer açılması demek. Yeni yerlerin açılması ise sahil bölgelerini talan etmek demek. Birilerine zemin hazırlamak, o kişileri dünya nimetlerinden haksız yere yararlandırmak için yapılan bu kılıf, bence hiç hoş görülmüyor. Yetkililerin ağaç kesmekten caydırılıp, herkesin ağaç dikmesini sağlaması gerekir. Medeni ülkelerin en önemli düşünsel yapısı budur.

Avrupa’nın her hangi bir yerinde ağaç kesilen bir talimat asla olmaz. Ağaca olan saygı insana duyulan saygı ile eşdeğerdir. Bizde insana saygı yok ki ağaca ormana olsun. Yeter ki birileri menfaatini yükseklere taşısın gerisi hikaye. Ormanlar yok olmuş kimin umurunda.

 

Ben tüm dostlarıma söylüyorum. Ege de yaşayan ve hasbelkader orada bir kalacak yeri olan herkesin bahçesine zeytin ağacı dikmesi için seferber olması lazım. Heö sağlığınız için, hem de bu ülke çöl olmaması için.